|
ABBASİLER’İN İLK DONEMİNDE YONETİM VE İSLAM
-İSLAM’IN SİYASİ ÇÖKÜŞÜ-
HA.R., GIBB
/trc. Saİm YILMAZ
İbnü’l-Esir’in, Büveyhi Muizüddevle’nin 946’da Bağdat’ı işgal ettikten sonra
karşılaştığını varsaydığı bir problemi okuyucuları için yorumladığı meşhur
bir pasajı (VIII, 339) vardır.
Duydum
(beleğanî) ki: Muizüddevle, halifeliği Abbasiler’in elinden almayı ve
Fatımi halifesi el-Muiz li-dinillah el-Alevi’ye veya Ali evladından bir
başkasına biat etme hususunu, yakın adamlarından birkaçıyla istişare etti.
Biri dışında hepsi, böyle yapmasını tavsiye ettiler. O kişi ise şöyle dedi:
“Bu sağlıklı bir fikir değildir. Bu gün için sen, senin ve taraftarlarının
hilafet ehlinden olduğuna inanmadığınız, bir halifeyle birliktesin. Bu
yüzden, şayet sen adamlarına onu öldürmelerini emredersen onlar bunu
yaparlar... Sen, Ali evladından birini halife tayin ettiğinde ise, kendin ve
taraftarlarının meşru saydığı bir halifeyle beraber olacaksın. Bundan sonra
şayet o, taraftarlarına seni öldürmelerini emrederse, onlar bunu yaparlar.
Böylece o, bu düşünceden vazgeçti.”
Hepimizin bildiği gibi diyalog formu, özellikle de beleğanı ile
başladığında, İbnü’l Esir’in nakletmiş olduğu olaylar hakkındaki kişisel
düşüncelerini ifade etmek için tercih ettiği bir tarzdır. Böylece o, üç asır
sonra geriye bakarak yani Sünnililik ve Şiilik kesin bir şekilde rakip
mezhepler olarak tanımlanmışken, bir Abbasi halifesi Bağdat’tan sultanlara
sadece menşurlar dağıtmayıp, aralarındaki anlaşmazlıklar durumunda hakem
olarak zaman zaman müdahale bile ederken, kendi kendine, bir Şii hükümdarın
bir Ali ailesi halifeliği lehine Abbasiler’i niye tahttan indirmemiş
olduğunu doğal olarak sorar ve bu yetersiz açıklamayı ileri sürer. Gerçekte,
İbnü’l Esir’in gayet iyi bildiği gibi, bir halifenin güvenmediği askeri bir
komutana karşı böyle tedbirlerden yararlarıma imkanı, çok geçmişte kalmıştı.
Ancak
başkaları da, daha önce ayın soruyu sormuştu. Bir asır veya daha önce,
elHemedani’nin (Miskeveyh, VI, 87, n. l’den iktibasen) olayın şahidi
İbnü’l-Bühlül’e dayanarak naklettiğine göre, Muizüddevle, Ebu’l-Hasan
Muhammed b. Yahya ezZeydl’ye biat etme eğilimindeydi. Ancak veziri
es-Saymarı tarafından, bu imamın “Horasan halkım ve beldelerdeki ahaliyi
kendisine karşı harekete geçireceği ve Deylemiler’in onun emirlerine itaat
edip, Muizüddevle’nin emirlerini reddedecekleri” gerekçesiyle caydırıldı.
Şayet h. 325’te vefat ettiği bildirilen bu Yemenin Ressi hanedanından İmam
Ebu’l-Hasan Muhammed’in (mezkur olaydan), elHemedarn’nin kendisinin de
açıkça belirttiği gibi, dokuz yıl önce öldüğü gerçek olmasaydı, ki bir
muasırın bunu bilmesi gerekirdi, bu gerçekten etkileyici bir tanıklık
olurdu. Üstelik, Yemen’deki Zeydî bir imamın, “Horasan halkını” nasıl
harekete geçirebileceği, en hafif deyimi ile, anlaşılmaz bir durumdur. Hatta
daha anlamsız bir şekilde, İbnü’l-Esir Kuzey Afrika’daki Fatimi halifesini
değiştirir. Halbuki onun adını verdiği halife el-Muiz, Büveyhiler’in
Bağdat’ı işgalinden altı yıl sonra, 952’de tahta çıkmıştı. Diğer taraftan
muasır tarihçi İbn Miskeveyh, bu konu hakkında hiçbir görüş belirtmez ve bu
kesinlikle Büveyhiler’in tutumunun daha doğru bir takdimidir.
Hakikatte biz, Büveyhiler’e göründüğü şekliyle durumu yeniden inşa etmeyi
denersek, bir Şii halifeliği kurmadaki başarısızlıklarının herhalde makul
bir nedeni vardı. İlk Büveyhl Sultarılarının Zeydî mi yoksa İsna Aşeriyye mi
oldukları hala tamamen açık değildir. Şayet Zeydî idiyseler, Zeydî doktrine
göre İmamet sadece bunun için apaçık bir şekilde savaşmış Ali evladı için
tesis edildiğinden, onların hiçbir imamı yoktu. Büveyhiler’in Ali evladından
herhangi bir lider adına savaşmış olduklarını ortaya koyacak hiçbir şey
olmadığı gibi, Yemen İmamı adına savaşmadıkları da kesindir. Şayet daha
sonraki davranışlarından ortaya çıktığı gibi İsna Aşeriyye’den idiyseler,
mesele daha da çözülemez bir şekildedir. Çünkü İsna Aşeriyye Şiası, bundan
73 yıl önce yani 260/873 den beri, bizzat kendileri imamın” gaybeti”
görüşüne sahip idiler. Kuzey Afrikadaki Fatımi İsmaili imama gelince,
Büveyhller başlangıçtan itibaren İsmaililiğe ve İsmaililere şiddetli bir
düşmanlık sergilemişlerdi. Böylece onlar, böyle bir şeyi yapmayı
istemişlerse bile, bir Ali halifeliği kurmak için her taraftan yolları
tıkanmıştı ve bu şartlar altında tek soru Abbasi halifeliği makamını niçin
muhafaza ettikleridir .
Ancak
şimdilik bunu bir tarafa bırakırsak, daha yerinde bir soru, İsna Aşeriyye
Şilierinin -dokuzuncu yüzyılın sona ermesinden önce- bir İmam.ı”yye Ali
ailesi halifeliği kurma ihtimalini, neredeyse kasıtlı olarak, niçin
düşünmedikleridir. Kesinlikle bu, olağanüstü güçlü olmalarından dolayı
Abbasi Halifeliğinin değiştirilmesinin umutsuz bir girişim olması sebebiyle
değildi. Zira Abbasi iktidarı 260’da çok kötü bir durumdaydı. Böyle olunca
kesinlikle biz, bir paradoks olarak gözüken bu durumu açıklamaya yardım
edebilecek diğer faktörleri aramak zorundayız.
Derhal
kendisini ortaya koyan ilk faktör, 260 öncesi yüzyıldaki yani el-Mansı1r’a
karşı Ali evladından Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye ve kardeşi İbrahim
liderliğindeki büyük isyandan beri, Şiiliğin gelişme seyri ve bu sürette
sergilediği karakterdir. İsmaili1ik ve Gulat üzerine artan çok
sayıdaki çalışmalar sayesinde, aşırı Şiiliğin sosyal etkilerini daha açık
bir şekilde kavramaya başlıyoruz. Aynı zamanda, en azından uzak bölgelerdeki
Zeydî Şiîliğin aktiviteleri hakkında da oldukça fazla bilgiye sahibiz. Ancak
İsna Aşeriyye Şiası yani İmamiyye Şiası kimdir ? Biz onların, politik veya
sosyal, faaliyet alanlarını nerede bulabiliriz? Onları genel olarak, İsmaili
ve Zeydî grupların faaliyetlerini reddeden veya bunları benimsemeyen Ali
ailesi liderlerinin taraftarları veya sempatizanları olarak
tanımlayabiliriz. Somut bir şekilde tanımlayacak olursak, biz Kufe ve Kumm
şehirlerini ve Nevbahtiler gibi birçok meşhur aile ve fertlerin isimlerini
biliyoruz. Herhangi bir organize sosyal hareket veya gruplaşmanın bir türü
olarak İmamiyye Şiası’m araştırma, bizi hiçbir şeye veya pek çok sonuca
götürür. Merhum Seyyid Hasan es-Sadr, ölümünden sonra Bağdat’ta basılan
eserinde (Tesisü’ş- Şia H ulUmi’l-İslam, 1951) İslam’daki bütün ilmi
ve kültürel geleneğin, Şiiler tarafindan oluşturulduğunu iddia edebildi.
Ancak. müphem ve daha belirsiz kişiler bir tarafa bırakılsa bile, şehir
kültürünün bütün merkezlerinde, bizzat saray görevlileri ve artan kent
‘soyluları bürokrasi muhitlerinde ve halk kitleleri arasında Ali taraftarı
akımın yaygın olduğunu kesinleştirmek için, tarihi kaynaklarda yeteri kadar
işaret yine de kalır (karşılaştırınız, Cahen’nin listesi, Arabica, V,
27-28). el-Mehd!’nin danışmanı ve veziri Ebtl Ubeydullah el-Eş’ari’den
itibaren aşağıya doğru Şiilik vezirler arasında ve vezir aileleri içinde
yeniden ortaya çıkar; T3.hiıiler gibi güçlü hanedanlar arasında ve hatta
el-Mu’tazıd gibi bizzat Abbasi halifeleri arasında; kadılar, alimler,
şairler arasında ve Suriye dahil bütün eyaletlerde bunlara rastlanır.
Hakikatte bu dönemde, Sünnilikle “ılımlılık” yani İmamiyye Şiiliği arasında
herhangi büyük bir dogmatik ayrılığın gelişmiş olduğuna veya İsna Aşeriyye
imamlarının takipçilerine bir bidatçiliğin atfedildiğine dair çok az kanıt
vardır. Platonik veya politik olmayan bir alanda kalmak koşuluyla, hiç kimse
ondan vazgeçirilmemiş, veya onun yüzünden ceza görmemiş görünmektedir. Cafer
es-Sadık örneğini takip eden İmamların bizzat kendileri bunu reddettiler,
görünüşe göre samimi bir şekilde her hangi bir politik faaliyetten
sakındılar ve her hangi bir siyasi eylemi tasvip etmediler. el-Me’mun’un,
varis olarak Ali er- Rıza’yı aday göstermekle, taraftarlarından kimi ya da
hangi kitleyi memnun etmeye çalıştığını çok merak etmişimdir. Sırf bu olay,
-sadece Bağdat’ta ortaya çıkardığı reaksiyon sebebiyle değil, aynı zamanda
herhangi bir bölgede, fark edilir herhangi bir akis bulmayışı sebebiyle de-
o zamanda dahi İmparatorluğun herhangi bir bölgesinde bir Ali ailesi
halifeliği için, aktif siyası desteğin yokluğunu göstermekteydi.
Takip
eden 50 yıl içinde, İmamiyye Şiilerinin veya sempatizanlarının siyası
durgunluğunun, kesin bir şekilde kökleşmiş olduğu gözükür. Zannederim bu,
kısmen şehirlerin artan zenginliği ile ve her şeyden önemlisi bir isyandan
korkan, sadece düzeni bozulmamış merkezi yönetimin -veya en azından yerel
yönetimler tarafından organize edilmiş siyası kurumların- muhafazasını
isteyen, soylu şehir tüccarlarının artmasıyla alakalı olabilir. Onikinci
İmamın ‘gaybeti’nin, İsmaili kaynaklı aktif Şiiliğin tam Batı Asya’da
huzursuzluk ve kargaşa yaratmaya başladığı bir sırada vuku bulmasının bir
tesadüf olmadığına 0-anıyorum. Bunun ortaya çıkardığı netice, İmamiyye
Şiiliğinin, tayin edilmiş bir halifeye karşı isyan etme hakkını reddetme
veya onaylamama hususunda, muasır Sünni İslamla aynı gelişme çizgisini
takip etmesidir.
Ancak
bu, bir soru ortaya çıkarır. İslami siyaset teorisi çalışmalarımızda biz,
Sünni toplumun bu siyası itaat kültürünün (political quietism), din
alimlerinin takındığı tavrın bir yansıması olduğunu kabul ediyoruz. Elbette
ki biz, bunların tesirlerinin olduğu gerçeğini inkar edemeyiz; ancak bu
tesirin, İslami yönetimin temel akli ve ahlaki esasıyla apaçık bir şekilde
zıt olan bir nokta üzerinde, bütün toplumu kontrol edecek kadar büyük bir
etki olarak takdim edilmesi bana imkansız görünüyor ve bu iddia
abartılmıştır. Bir yüzyıldan daha az bir zaman önce İslam dünyası bir isyan
ile allak bullak olmuştu. Her ne kadar diğer faktörler de rol oynamışsa da,
bu isyan bir kitle hareketinin ifadesi olmuştu. Ki bu hareket, Kitap ve
Sünnete uygun adaletli yönetimi yeniden geri getirecek olan İslami bir
yönetimi başlatmayı amaçlamaktaydı.
Bizzat
toplum bir bütün olarak, araya giren yüzyıl boyunca, Abbasi ihtilali
sırasındaki tutUhılarına neden olan bakış açısından uzaklaşmasaydı, dini
liderler tarafından ortaya konulan itaat kültürü etkili olamayacaktı. Bunun
ifade ettiği şey, mesela Eş’arı tarafından formule edilmiş olan, “teolojik”
itaat kültürü (quietism) teorisinin, Sünn1lerin yanısıra İmamiyye Şiilerini
de içine alan- İslam toplumundaki genel “icma” anlayışının nedeni
olmaktan ziyade sonucu olduğudur.
Bu
İcma’nn ortaya çıkışı, bizi problemin özüne götürür. Siyası bir sistem
olarak İslim, Batı Asyada’ki siyası yönetimin yüzyıllık geleneklerine meydan
okumak için, kökeninde devrimci bir düşünce getirdi. Bu, bir kısım modern
müslümanların iddia ettiği gibi, demokratik yönetim düşüncesi değildi. Ancak
bu, -statüleri bakımından değil sadece özel fonksiyonlarının uygunluğu
sebebiyle- bazılarının yönetici ve bazılarının yönetildiği tek sınıflı bir
toplum düşüncesiydi. Bu toplum düşüncesinde, yönetenler ve yönetilenler her
ikisi de ilahi vahiy tarafından tasvip edilen, hak ve vazifelerin
karşılıklı olduğu bir yapı içerisinde yer almaktaydılar. Daha özel bir
şekilde, yönetici olan bu kimselerin, kendi müslüman vatandaşlarına karşı
-yönetilen bir sınıf olmaktan daha ziyade- müslüman kardeşleri olmaları
sebebiyle vazifeleri vardı ve öte yandan bu vatandaşlar, yöneticilere
nazaran haklara sahipti. Meşhur Mehdici formülde talep edilen “adalet” de
buydu. Asya’da İslam’ın yayılmasıyla artan baskılar ve küskünlükler
Emeviler’i yok eden bir dalga yaratıncaya kadar geçen sürede, Emevi
halifeliği döneminde bu ilkenin çiğnenmesinin daha önceki bir çalışmada
izini sürmeye çalıştım. O halde problem, İslami bir prensib olan “adalet”in
terk edilmesi, ve Asya orijinli iki sınıflı sistemin İslam toplumuna yeniden
getirilmesinin ne zaman ve ne şekilde olduğudur. Emeviler’i süpürüp götüren
baskılar ve küskünlüklerin, Abbasiler yönetiminde İslamî çözümler bakımından
tatmin edilemediği aşikardır. O halde siyası itaat kültürünün gelişmesi
niçin olmuştur.
Bu
soruya bir cevap ortaya koymaya -ve ayın zamanda Büveyhiler’in tutumlarına
bir ipucu bulmaya- çalışırken, bilinen bir alana geri dönerek işe başlamak
zorundayız. Abbasi halifelerinin, yönetimlerini üzerine kurmaya gayret
ettikleri üç esas, din, ordu ve bürokrasiydi. Abbasiler, bunların her
birinde, yönetim yapısına yenilikler getirdiler; -ancak bazen bunu,
Emeviler’den Hişam ve II. Mervan döneminde daha önce ortaya çıkmış olan
akımları geliştirerek yaptılar.
Orılar
Irak’da, sadece Emevi geleneğine zıt değil, aynı zamanda kendileri için bir
destek ve halihazırdaki aktif Şii iddialarına karşı olarak
kullanabilecekleri, gelişen bir doktrin ve hukuk yapısı buldular. Bu, sadece
merkez eyaletteki dini liderlerle güçlü bir bağa şekil veren değil, aynı
zamanda Horasan’la Irak arasındaki halihazırdaki yakın irtibat sebebiyle,
askeri kuvvetlerin çekilmiş olduğu bu eyaletteki unsurlar arasında, kendi
otoritelerini destekleyen bir avantaja sahipti. Böylece halifelerin
denerimi altında Şer’) mahkemelerin organizasyonu ile bir “dini
kurum” tesis etmeye yönelik ilk adımlar atıldı, aşırı sapık grupları
(heresy) kovuşturmak ve kökünü kazımak için devletin gücü kullanıldı. -
Nyberg’in iddiasını tersine çevirmeye eğilimli olmama, Mu’tezile’yi daha
kıdemli ve bağımsız bir hareket olarak kabul etmeme ve Abbasi halifeliği ile
sadece sonradan işbirliğine girmiş olduklarına inanmama rağmen Abbasiler’in
ilk dönemi ile Mu’tezill kanat arasında yakın bir ilişkinin olduğu gayet
muhtemel gözükmektedir.
Başlıca askeri yenilik, Bağdat’ta merkezi bir ordugah ile daimi bir
imparatorluk ordusunun kurulmasıydı. Yönetimde ki yenilik ise, bürokrasinin
Sisam geleneği çizgisinde yeniden yapılandırılması ve tedricî
genişlemesiydi. -muhtemelen bu yapılanma elemanlarını başlangıçta büyük
ölçüde, Arap fetihleri sırasında bu geleneği korumuş olan ailelerden temin
etti.
Dini,
askeri ve idari sahada yapılan bu üç yenilik, Abbasiler’in ilk döneminde
büyük yararlar sağladı ve -deyim yerinde ise- halifeliği sağlamlaştırmada
birbirlerine destek oldular. Bununla birlikte, sonunda bunlar, iç
uyuşmazlıkların ve dış gerginliklerin birleşmesiyle Abbasi otoritesinin
temelini yıkmada birbirlerini desteklediler. Sadece siyasi açıdan
bakıldığında askeri ve idari faktörler, Abbasi İmparatorluğunun
dağılmasında muhtemelen daha büyük bir rol oynadı. Ancak halifelik
için sonuçları bakımından bunlar, dini ve sosyal faktörlere göre ikinci
derecedeydi. Bunun sonucu olarak biz, genel çerçeve olarak dini faktörü ve
gereken yerlerde bunun diğer faktörlerle ilişkisini ele alacağız. Kısacası
benim iddiam, Abbasiler’in kendilerine destek vermesi için kurmuş oldukları
bu kurumların gelişmesi ve artan bağımsızlığı sonucu halifeliğin -yalnızca
yöneten bir yapı olarak Abbasi halifeliğinin değil, aynı zamanda gerçek
halifelik telakisinin - ‘hakiki’ muhtevasının tedricî olarak
boşaltıldığıdır.
Dini
faktörün ağır basmasının sebebi, İslamî idare kavramının bekası için, bir
halifelik “miti/efsanesi” oluşturmanın gerekli olmasıdır. Bu tam olarak,
es-Seffah, elMansur ve el-Mehdi gibi, ilk Abbasi halifelerinin eskatolojik
unvanları üstlenerek yapmaya koyuldukları ve kendi dini politikaları ile
desteklemeyi amaçladıkları şeydir. Elbette ki bu, bir ölçüde ihtilalin
kalıntısıydı ve aynı zamanda kendisiyle sadece yumuşama ve zararsız hale
getirme hatta imparatorluk içindeki ırk!, kültürel ve gizli düşmanlıkları
saf dışı bırakma arzusunu temin eden pratik bir politikaydı. Ancak, başarılı
bir şekilde bu amaca ulaşmak için, öyle ya da böyle” mit” e uyan -yani
toplumsal etiği, adaleti, mali organizasyonu ve kaynaklarını kullanması
hususunda İslamî bir yapının temel unsurları ile uyumlu olması gereken-
başka destekleyici kurumlar zaruriydi. İlk Abbasi halifeleri bu gerekliliği
fark etmiş olsunlar ya da olmasınlar) Şer’; mahkemelerin
organizasyonu hariç -ki bunda bile bazı sınırlar vardı; böyle İslamî bir
iskelet oluşturmada başarısız oldular. Onların” teokratik devlet” i
kendisiyle uyumlu müesseselere sahip değildi; ve halifelik) zayıf bir
halifenin eksiklerini telafi ederek veya örterek” mit” i verebilecek
böylesi kurumların desteğinden mahrum bulunduğundan) halkın dikkati bizzat
halifelerin kişiliklerine) davranış biçimlerine ve politikalarına odaklaştı.
Çok eleştirilmiş olan halifelerin “bir köşeye çekilmesi”) belki de bu yoğun
şöhrete karşı bir tür savunma mekanizmasıydı) ancak yine de mesuliyeti
taşımak gittikçe daha ağır hale geldi. Nihai olarak hiçbir mit) böyle bir
ağırlığın altında ezilmeksizin onu taşıyamaz. Ancak bozulmadaki birinci
faktör, kesinlikle halifelerin bütün beşeri şahsiyetlerinin, bariz bir
şekilde rolleriyle uyuşmamasıydı. -Sırası gelmişken belirtelim ki) Abbasi
İmparatorluğunun ilk dönemlerinde halifelere verilen önemin geçerli sebebi)
onların kişisel davranış ve garip alışkanlıklarının halifeliğin kaderini
doğrudan etkilemesidir. Elbette ki) bu davranışların bağımsız bir şekilde
ortaya çıkan neticeleri vardı. Ancak burada katkı yapan faktörler her ne
olursa olsun) girift iradenin bir başlangıç eylemi daima vardır.
Teokratik “mit” ile uyumlu müesseseler kurma başarısızlığı) -onların yerine
başka müesseseler kurulduğu ve bu müesseseler zorunlu olarak) büyük ölçüde
ya da bütünüyle) İslami olmayan temeller üzerine inşa edildiği için-
elbetteki yalnız başına negatif bir vaka değildi. Bu yüzden Abbası yönetim
yapısına bunların dahil edilmesi, İslamî ”adalet” prensibiyle uyuşmayan ve
aykırı olan faktörleri, onun ayrılmaz parçası haline getirdi. Şüphesiz ki bu
derhal açığa çıkmadı) ancak gizli mücadele daha belirgin hale geldi ve
gelişmekte olan müesseseler) halifelerin faaliyetine mutabık olsun veya
olmasın kendi iç mantıklarını takip etmeye başladıklarında) daha yıkıcı
etkiler ortaya çıkardı.
Bunun
en açık misali ordunun durumudur. Başlangıçtan itibaren Abbası devletinin
güç yapısı) -İlk halifeler zamanında Irak ile Horasan arasındaki yakın
bağlarla ve son Emeviler zamanındaki Suriyelilerin egemenliğine zıtlık ile
kısmen gizlenmiş olan nüfusun sınırlı bir kesimine dayanmaktaydı. Ancak,
el-Memun döneminde yeni Horasanlılar ordusunun teşkili ve yarısı yabancı bir
ordu tarafından Irak, Suriye ve Mısır’ın güç kullanarak yeniden ele
geçirilmesiyle bunu takip eden iç savaşın çirkin gerçeği, bu çatlağı daha da
artırdı. Bu ordu, bir müddet sonra, Samerra ordugahları vasıtasıyla Türk
köle ordusu ile yer değiştirdiğinde, Abbasi halifeliği çoktan İslam
dünyasına hakimiyetini zorla dayatan haricî ve hatta yabancı bir güç olma
yolunda oldukça mesafe kat etmişti.
Yeni
ordunun kuruluşu, bu yabancılaşma sürecinde tek faktör değildi. Muhtemelen
biz, dini liderlere otoritesini zorla kabul ettirmek için el-Me’mun’un
çabalarına ilham kaynağı olmuş olan etkenleri asla bilemeyeceğiz. Belki bu,
Irak’taki güçlü dini duyguların ve akımların bilgisizliği ile ortaya çıkmış
olan iç savaştan sonra zarar görmüş” mit” i yeniden parlatmak için -elbette
ki, beceriksizce- bir gayret olmuş olabilir. Ancak hepimizin bildiği gibi,
bu çaba sadece, yeni gelişmeye başlayan dini kurumu açıktan açığa
halifelerin idaresinden ayıran ve onu evrensel amaçlarını sürdürmesi için
tamamıyla serbest bırakan bir çöküşe yol açtı.
Bu
yüzden Samerra süreci, bir isıamı yönetim olarak halifelik “mit”inin
tamamen çöküşüne tanıklık eder. el-Muvaffak ve haletleri tarafindan
halifeliğin ordu üzerindeki kontrolünün yeniden sağlanmasıyla, her ne kadar
Abbası İmparatorluğu kısmI olarak yeniden tesis edildiyse de, bu
sadece askeri ve siyası bir başarıydı ve halifelik ile tebaasının geneli
arasında genişleyen aralığı kapatmak için hiç bir şey yapamadı.
Bu
noktada bürokrasinin rolüne gelince, daha az göze çarpan olmasına rağmen, en
çok sonuca götüren olmuştu. Bu, aynı zamanda Samerra döneminde ana bir
faktör olarak gözükmesine rağmen, burada onun tefessühünün gam1ı hikayesini
düşünüyor değilim. Biz, hala küttab’ın dahili gelişimi ve mesleki
ahlakları hakkında tutarlı ve derinlikli bir çalışmaya sahip değiliz ve
zamanından önce ileriye sürülmüş bütün sonuçlar sorgulamaya açıktır. Bununla
birlikte ben, halifeliğin yabancılaşmasına bürokrasinin katkısının çok uzun
bir süre önce başladığını zannediyorum. Onun Sasani geleneğinden gelen temel
kalıtımı, asla islamî prensiplere tamamen uydurulamadı. Bürokrasi, hiçbir
zaman halifeliği, siyasi ilişkiler dışında tasavvur etmedi ve kendi gücünü
artırmak için görevin islimi etkilerini kurnazca ve mahirane şekilde bir
kenara itti. - Resmi yazışmalarla ilgili edebiyatın, sultan, vezir veya
katip arasındaki gizli gerilimin daima var olduğunu, bu bürokrasinin işinin,
beceriksiz ‘efendi’ye dil dökerek ikna etmek ve nabzına göre şerbet vermek,
uygun ve münasip olay hususunda sekreteryanın fikrinin aksine cereyan eden
herhangi bir şey yapmaktan onu nazik bir şekilde engellemek olduğunu, bu
kadar açık bir şekilde ifşa etmesi çarpıcıdır.- Başka bir çalışmamda ortaya
koyduğum gibi, geleneksel Batı Asyalı modeller içerisinde islam kültürüne
yeniden şekil vermedeki Şuubî teşebbüsün, asla kısmI bir başarıdan daha
fazlasını elde edemediği genel olarak doğru ise de, -islamî anlayışla,
yönetimin gerçekleri arasındaki çatlağı daha fazla büyüterek yine de yönetim
alanında önemli etkisi oldu ve öyle olmaya devam etti.
Samerra sonrası dönemde, küttab hangi dizginlenmemiş karakteriyle
konumunu istismar etti ve küçülmüş Abbasi İmparatorluğunun sona ermesine
sebep olma hususunda ne rol oynadı; -bunların hepsini tekrar anlatmaya gerek
yoktur. Ancak bu çalışmanın temasına uygunluğunu düşünerek) genel durum
içinde dikkat edilmesi gereken bir faktör vardır. Bu faktör) şehirleşme ve
ticari ilişkilerin gelişmesi sonucu) üçüncü yüzyıl boyunca doğu eyaletleri
ve Irak’daki dikkat çekecek ölçüdeki hızlı ve yaygın ekonomik büyümeydi. Bu
düzen, zamanla yeni sosyal organizmaların talep ve menfaatlerine göre
uyarlanmadıkça) böylesine büyük ve önemli bir sosyal değişim herhangi bir
devletin düzenini ister istemez zorlar. Ancak Abbasiler ve onların vezirleri
ne sosyolog ne de ekonomisttiler. Sasanî yönetim geleneği, bir ziraat
toplumuna dayanmaktaydı; hatta son halifeler kendi yönetim metodlarını yeni
baskılara adapte etmeye meyilli olsalardı) -belki bu sayede bölücü
kuvvetlere karşı kendilerini tahkim etmiş olurlardı- iyice kemikleşmiş
bürokrasi tarafından kesinlikle engellenirlerdi. Bununla birlikte gerçekte,
merkezi yönetimin desteklenmesine) yeni tüccar sınıflarının katılması için
hiçbir şey yapılmadı -veya düşünülmedi. Aksine) merkezi yönetimin
politikaları onların ekonomik menfaatlerinin genellikle aksine oldu.
Elbette ki, kadim doğu ve Farisi geleneklerinde de numune olmadığından) -ve
hepsinden daha çok) kentli grupların artan şiddetini göz önüne aldığımızda -
şehirle ilgili kurumları geliştirmedeki başarısızlıktan dolayı halifeleri
suçlamak zordur . Bununla birlikte, iç savaş tecrübesi ve Samerra dönemi,
alternatifin karmaşa ve anarşi olduğunu gösterdiğinden) bir müddet için katı
şehirli unsurlar halifelik davasını desteklemeye devam etmiş görünürler.
Bürokratlar yozlaşmış ve acımasızlaşmışsa da) zorbalık - teolojik ve
mantıksal açıdan değil) maddi ve ekonomik sebeplerden dolayı) - anarşiye
tercih edildi. Ancak bireysel ve ademi merkeziyetçi menfaatler şebekesi
gelişmeye devam etti ve dördüncü yüzyıla gelindiğinde) biraz daha istikrarlı
bölgesel devletlerin oluşumu ile ve Bağdat bizzat kendisi anarşinin merkezi
haline gelmesiyle) aynı zamanda bürokrasi bu yerel yöneticilere bağlılığını
çoktan transfer etmiş olsa da) şehirli nüfus kendi menfaatlerini yerel
yöneticilerin ellerinde korumayı daha uygun buldu.
Böylece bu tartışmayı özetleyecek olursak, halifelik 946’ya gelindiğinde,
asıl güç ve yetkisinin dayanmış olduğu kuvvetler üzerindeki kontrolünü)
birbiri arkasına kaybetmişti. O, bir dini kurum) bir askeri yapı ve bir
bürokrasi tesis etmiş ve farkında olmadan bir sosyal devrime öncülük
yapmıştı ki, o, sonunda, bu müesseselerin hepsine birden yabancılaşmıştı. Bu
basitleştirilmiş özetin yerine, belki de birisi daha girift bir sürecin
izlerini sürebilir. Öyle bir süreç ki burada halifelik) karşılıklı
etkileşimleri ile yapısını parçalara ayıran harici ve dahili uyumsuzluk
unsurları arasında sıkışıp kalmış sujeden çok bir obje konumuna gelmiştir.
Ancak bakış açısını değiştirmek nihai durumu değiştirmez. Çünkü, mutlak
sonuç bir boşluk değildi. Bunun görünürdeki tek kurbanı, yönetimin etkili
bir organı olan Abbasi halifeliğiydi. Kendisini desteklemesi için
halifeliğin tesis ettiği güçler, çöküşten uzak oldukları gibi, kendi aktif,
bağımsız formlarını ve varlık alanlarını geliştiriyorlardı.
Din
sahasında, bir siyası kurum olarak İslam imparatorluğu, kendi evrensel
kurumunu oluşturmakta olan bir medeniyetin biraraya getirdiği islami
kültürel alanla, istikrarlı bir şekilde yer değiştirmişti. -Her ne kadar bu
evrensel kurum daha sonra Sufizm tarafından biraz değiş_ilmişse de, aslında
o Abbasi geleneğinin temelleri üzerinde kurulmuştu.- Ancak gelişmekte olan
dini kurum, bir merkezi siyası kurumun halihazırda desteğinden bağımsız dı.
Daha doğrusu, gelişmekte olan bu dini kurum halifelikle kendisini
ilişkilendirdiği oranda, Abbisiler’e karşı olan siyasi muhalif akım
tarafından, kendisini ayrılıkçı mezhepler ve bidatçilerin içinde ifade
etmesi için ciddi bir şekilde zayıflatıldı. Bundan dolayı Sünni liderler
dahi, kendi siyası idealleri ve teorilerini inşa ederken, halifeliğin mevcut
siyası ve etik yapısıyla kendileri arasındaki zıtlığı daha belirgin bir
şekilde ortaya koydular.
Askeri
müessese de, Abbasiler’in kontrolünden çıkışı esnasında, yeni bir siyasal
sistemin temellerini hazırlıyordu. 946’ dan sonraki asrın görünürdeki
karışıklıkları içerisinde biz, Selçuklular döneminde daha tam bir
gelişmişliğe ulaşacak olan yönetimin yeni yapısının gelişme halindeki ana
çizgilerini fark edebiliriz. Bürokrasi de kendi menfaatlerini, her şeye
rağmen eski siyasal felsefesi ile çok daha uyum halinde ortaya çıkan yeni
siyası kurumları desteklemede buldu. Gördüğümüz üzere, şehirli sınıflar için
bir imparatorluk yönetimi tarafından kontrol, kendi menfaatlerini elde etme
hususunda bir engel haline gelmişti. Bu durum böyle devam ettiği sürece de
farklı eyaletler, daha çok ekonomik gelişimlerine ve ilişkilerine göre kendi
yollarını takip etti. 946’ dan çok önce bütün bu faktörler, ya Bağdat’tan
bağımsız ya da bağımsızlığını başarma sürecinde olan siyasal ve ekonomik
hayatın yeni merkezlerini oluşturmak için, birleşmişti. Dolayısıyla Bağdat,
bir kültür merkezi olarak önemini muhafaza etmesine rağmen, onuncu yüzyılın
başlangıcından itibaren Batı Asya’daki tarih çizgisi Bağdat’tan bir hayli
uzakta hareket eder ve sadece kısa süreler için ona geri döner.
Bütün
bunların neticesi şudur ki, eğer etkisiz bir tarihlendirme değilse, onuncu
yüzyıl orta1arı itibari ile halifelik, İslam dünyasındaki bütün aktif güçler
için, en azından büyük ölçüde lüzumsuz bir kurum haline gelmişti. Sembolik
öneminin bir kısmını muhafaza etmekle birlikte, sembolün yerini tutan
“mit”in, pratikteki anlamı bakımından, içi tamamen boşalt1lmışn. Bu genel
olarak fark edildiğinden -veya en azından hissedildiğinden - müslümanların
genel çoğunluğu için halifenin şahsi kişiliğinin, artık önemi kalmamıştı.
Elbette ki onun, Bağdat’ın içindeki veya çevresindeki rakip grupların veya
partilerin manevralarında rolü oldu, ancak bu zamanımızdaki bir kasaba
belediye başkam seçiminden, biraz daha geniş çaplı bir münasebetin ötesine
geçemedi. Kısacası halifelik, üzerinde kavga edilmeye değer olmayan bir
mesele haline gelmişti.
Tarihin bu diyalektiğinin görünen tek kurbanının Abbasi halifeliği olduğunu,
yukarıda söyledim. Ancak bu neticeyi, gözden geçirip düzeltmenin tam
zamanıdır. Gerçek kurban İslam’ın siyası kurumuydu, yani İslim devriminin
ortaya koyduğu hak ve ödevler sistemi bütününün, “adalet”in ve ahlak
ideallerinin etkin siyasi normlar olarak yaşamının sona ermesiydi
Mit/efsane, bir defa dağılınca bir daha toparlanamaz. Abbasi halifeliğinin
başarısızlığı, siyasal hayatta gerçekten bir İslami kurumu yeniden
oluşturmak için, herhangi bir teşebbüsü imkansız kıldı. Dıştan bir bakış
açısıyla, politik arenalarda yeterli ölçüde sağlam kabul edilmemiş olan
değerlerin, sadece Sünni tasarımı olduğu ve belki bunun bir Şii temel
üzerinde taze bir başlangıç yapmayı mümkün kılabileceği düşünülebilir. Ancak
bunu başarmak için, o zaman Batı Asya’daki İslam topluluğunun hayatına
bağımsız varlıklar olarak ve kendi şartlarına göre hakim olmuş olan bu
kurumları, ortadan kaldırması ve feshetmesi gerekecekti. İslam’ın asr-ı
saadet özleminin, ideal bir şekilde, bir Şii düzen yönetiminde daha iyi
sağlanabileceğine inmak için gerekçeler olsa bile, çetin gerçekler yolda
durmaktaydı. Bu özlemler, halk toplulukları arasında beslenmeye ve “Mehdici”
hareketler içinde zaman zaman ortaya çıkmaya devam edebilir. Ancak, bizzat
dini kurum da dahil bütün resmi gruplar için şu açıkça ortadadır ki, sırf
islami idealler üzerine dayanan hiçbir muhalefet, tarihi süreci tersine
çeviremez ve kendi başlarına islami değerleri muhafaza etmenin tek umudu,
gerçek anlamda bu değerleri siyasal kurumdan ayırmada yatar.
Doğrusu, İsna Aşeriyye Şiileri bu gerçeği anlamada ilkti. Muhtemelen bu
onların, yönetim müesseselerine yerleşmiş olmalarının yanı sıra gelişmekte
olan şehir toplumları ile yakın temas halinde olmalarındandı, ve belki de
daha çok onların, Sünniler gibi, devam eden bir halifelik illüzyonu ile öyle
kolay bir şekilde yanıltılamamaları sebebiyleydi. Onikinci imamın
“gaybeti”, bir Ali ailesi halifeliğinin olamayacağı ve olayların seyrini
değiştiremeyeceği ve gerçekçi olmayan bir kazanç için İslaam toplumunda,
sadece daha fazla kargaşa ve ayrılık riski oluşturacağı gerçeğinin üstü
kapalı bir kabulüydü. Belki Büveyhiler’in, yönetim işlerine karışmama şartı
ile Abbasi halifeliğinin seromonik rolünü muhafaza etmesi bu yüzdendi. Diğer
taraftan, siyasal hayatın faaliyet alanlarından daha uzak olan Fatımî
hareketinin liderleri, anlaşıldığı kadarı ile Abbasi tecrübesini
tekrarlayabilecekleri umudunu beslemeye devam ettiler -ve Fatımi liderleri,
evrensel bir imparatorluk olarak halifeliği eski haline getirmek için, asr-ı
saadet özleminin yeterince geniş sınıflar içinde hayatta kalmasına bel
bağlayabilirlerdi. -Daha sonra Murabıt ve Muvahhit hareketlerinin gösterdiği
gibi Abbasi kurumlarının kökleşmemiş olduğu Kuzey Batı Afrika’nın ücra
alanında, böyle bir umut yine de boşuna değildi. Şayet bu makaledeki
tartışmanın herhangi bir geçerliliği varsa, onların Batı Asya’daki
başarısızlığı, sadece askeri yetersizlikten kaynaklanmıyordu Sembolik bir
halifeliğe seromonik bağlılık, şeklen İslam topluluğuna bağlılığı gösteren
bir şeydi. -Ancak evrensel bir hilafetin uzlaştırdığı sistematik bir İslami
değerler yapısının, toplumun siyası hayatında artık yeri yoktu.
Her ne kadar, yanlış bir izlenim bırakma riski taşımasa da, tartışmayı bu
noktada kapatamayız. Maddi ve manevi birlik, İslam içinde pozitif bir ideal
olarak kaldığı müddetçe, din ile devlet asla tamamıyla birbirinden ayrılmış
olamaz. Her ne kadar tebaasından iktidar ve otokrasi sayesinde ayrılmış gibi
gözükebilirse de, gerçekte dM kurumlarla bağlantısından kaynaklanan sürekli
baskılardan etkilenmeyen müslüman bir idare yoktur. Yöneticilerin bizzat
kendileri d1n1 ilgilerini, siyasal meselelerine yardımcı olarak kabul
etseler bile, yine de onlar şunun farkındaydılar ki, yönetimleri, eğer devam
edecekse, dışa doğru genişleme veya savunma veyahut da iç organizasyon
formunda, bir tür İslami meşruiyete ihtiyaç duymaktaydı.
O
halde Abbası halifeliğinin çöküşü, bundan sonra İsJ.am’a veya İsıamı
öğelere, Batı Asya’nın siyasal hayatında yer olmadığı şeklinde bir anlam
ifade etmez. Onun yaptığı şey kuvvetlerin yeni sıralanışı içinde, hanedan
iktidarı ve İslam sentezinin nasıl ve ne dereceye kadar uygulanıp muhafaza
edilebileceği problemini ortaya koymaktı. Gelecek yüzyıllarda, tedricî
olarak bir çözüm aranacak olan problem buydu. Ancak bu daha derinlemesine
bir çalışmayı beklemek zorundadır.
H.A.R, GIBB,
“Government and Islam Under The Early Abbasids, The Political
Collapse of Islam”, L’ELEBORAT10N DE L’ ISLAM, Paris 1961,115-127.
|