|
AVRUPA SOSYAL GÜVENLİĞİNDE
DEĞİŞEN İLKELER*
Jochen Clasen
Wim van Oorschot
Çev: Dr. Süleyman
Özdemir
ÖZET
Sosyal
güvenlik ödeneklerinin sağlanması, normatif sosyal adalet ilkelerine
dayanmaktadır. Kazanca bağlı sosyal güvenlik kavrayışının en güçlü
dışavurumu olan “karşılıklılık ilkesi”, sosyo–ekonomik değişimler (örneğin,
sanayi–ötesi toplum ve küreselleşme) ve politik gelişmeler (örneğin,
Avrupalılaşma) sonucunda, eşitlik, yeterlilik, mali uygulanabilirlik
bakımından giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Diğer yandan, “evrenselci
politikalar”, sıkı kamu bütçe politikaları dolayısıyla olağanüstü derecede
pahalı görünmektedir ve orta sınıfların giderek artan ölçüde, bireysel ve
mesleki gelir güvenliği biçimlerine bel bağladıkları bir zamanda adaletsiz
oldukları gerekçesiyle eleştirilebilmektedir. “Gereksinim ilkesi”nin ise,
modern Avrupa sosyal güvenlik sistemlerinde daha belirgin bir hal almakta
olduğu görülmektedir.
İddia
edilen bu yönelimleri yansıtan ampirik kanıtlar var mıdır? Sosyal güvenlik
transferlerinin doğasında bulunan üç ilkeye (gereksinim, evrenselcilik ve
karşılıklılık–need, universalism, reciprocity) yoğunlaşan bu tebliğin
başlıca kaygıları kavramsal ve ampiriktir. İlk olarak, sosyal güvenlik
ilkelerinin kullanılmaya başlanması ve zaman içindeki değişim
göstergelerinin betimlenmesi problemi ele alınmaktadır. İkinci olarak, adı
geçen üç ilkenin, Hollanda, İngiltere, Almanya ve İskandinavya ülkelerinden
sağlanan ampirik kanıtlar ışığında, 1980’li yılların başından beri ne kadar
önem kazandığı veya kaybettiği tanımlanmakta ve aralarında karşılaştırmalar
yapılmaktadır.
Tebliğ, ülkeler arasında karşılıklılık temeline dayanan sosyal güvenlik
anlayışını kısıtlamaya yönelik hiçbir bir eğilim olmadığını, ancak güçlü (Bismarck
tipi) ve zayıf (Beveridge tipi) ilkeli programlar arasında bir yakınlaşmanın
tanımlanabildiği görüşünü ileri sürmektedir. İkinci olarak, gereksinime
dayalı sosyal güvenlik konusunda açık bir eğilim, en azından bazı programlar
ve bazı talep sahibi gruplar için, “sosyal haklar” perspektifinden olmasa da
yalnızca “yasal haklar” içinde tanımlanabilmektedir. Bu hem politika
değişikliklerinden, hem de emek piyasası koşullarından kaynaklanmaktadır.
Üçüncü olarak, iki ülke son derece farklı eğilimler göstermiştir. İngiliz
sosyal güvenlik sistemi, Beveridge tipi karşılıklılık ilkesinin erozyonu ve
bunun yanısıra gereksinim ilkesinin giderek güçlenmesi bakımından ayrı bir
yerde durmaktadır. Hollanda’da belli programların ardında yatan ilkelerde
hatırı sayılır kaymalar olmaktadır, ne var ki şu veya bu yönde genel bir
eğilim gözlemlenememektedir. Bir bütün olarak Hollanda sosyal güvenlik
sistemi, ilkelerin güçlü bir karışımını sergilemeyi sürdürmektedir.
1.
GİRİŞ
Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın enkazı üzerinde hızla yaygınlaşan birçok
sosyal güvenlik sistemi, 1980’li yılların başlarından itibaren harcamaları
azaltma ve yeniden yapılanma sürecine tabi olmuştur. Petrol fiyat şokunu
izleyen mali kriz ve ardından gelen ekonomik gerilemenin yanısıra, giderek
yaygınlaşan bir Yeni Sağ ideoloji (piyasalaştırma, özelleştirme) ve değişen
bir topluma (kadınların artan oranda işgücüne katılması, nüfusun yaşlanması,
yalnız yaşayan ebeveynlerin artışı, işin esnekleştirilmesi vs.) kendisini
uyarlaması yönünde refah devletleri üzerindeki baskılar vb. farklı faktörler
de bu sürece katkıda bulunmuştur. Ulusal sosyal güvenlik programlarındaki
politika değişiklikleri ayrıntılı olarak kaydedilmiştir (örneğin, MISSOC,
çeşitli yıllar). Bunlar, farklı perspektiflerden çok sayıda karşılaştırmalı
analiz ortaya koymuştur (örneğin, Kautto ve arkadaşları, 1999; 2001; Kuhnle,
2000). Bu araştırmaların büyük bir kısmı, reformlar üzerinde etkili olan
tesadüfi faktörlerin görece gücünü belirleyebilmeyi hedef alan teorik
çalışmalardır. Bu faktörler; kurumsal kapasiteler üzerindeki sosyo–ekonomik
baskılar veya meydan okumalar, kolaylaştırıcı ya da zorlayıcı politika
uyumudur (örneğin, Esping–Andersen, 1996; Scharpf ve Schmidt, 2000). “Yeni
refah devleti politikası”na göre (Pierson, 2001), refah düzenlemelerindeki
değişikliklerin anlaşılması için yeni bir kuramsal çerçeve gerekmektedir.
Tercih
edilen değişim göstergeleri, sosyal koruma konusunda yapılan harcamalar,
transferlerin ve hizmetlerin cömertliği ve daha genel bir perspektiften ise
kurumsal değişim veya durgunluk olmuştur. Çok az araştırma, sosyal hakların
ardında yatan ilkelerin dışavurumuna ve bu ilkeler arasında meydana gelen
değişikliklere bakmıştır. Örneğin, Clasen ve arkadaşları (2001), işsizlik
tazminatının iş ile ilgili olma (work–relatedness) düzeyindeki kaymaları,
başka bir deyişle sosyal hakların ne ölçüde önceki veya gelecekteki
istihdamla ilgili koşullara dayandırıldığını tanımlamış ve incelemiştir.
Sofistike bir sınıflandırma girişiminde bulunan Bolderson ve Mabbett (1995),
piyasa mübadelesi, kamu politikası ve vergilemede görülen dağıtım ilkeleri
arasında analoji kurarak, yedi ülkedeki dört sosyal güvenlik programının
doğasında bulunan ilkelerin karmaşıklığını analiz etmiştir.
Tipolojize etme anlamında çok fazla istekli olmayan bu makale, sosyal
hakların ardında yatmakta olan yeniden dağıtım adaletine ilişkin klasik
ilkeler, yani “gereksinim” (need), “karşılıklılık” (reciprocity) ve
“evrenselcilik” (universalism) ilkeleri ile ilgilenmektedir. Bu üç ilkenin
kapsamında değişiklikler meydana gelmiştir ve bunun birçok nedeni
bulunmaktadır. Bunlar 3–5. bölümlerde kısaca tartışılacaktır. Bununla
birlikte, bu makalenin, kuramsal değişim önermelerini güçlendirmeye veya
zayıflatmaya çalışmaktan ziyade daha başka kaygıları bulunmaktadır.
Bunlardan ilki kavrama dairdir. Yani, görece olarak kapsamı tanımlayabilecek
yolların incelenmesi ve zaman içinde ortaya çıkan değişim göstergelerinin
tarif edilmesi (bölüm 2) yoluyla sosyal güvenlik ilkeleri derken ne
anlatılmak istendiği netleştirilecektir. İkincisi ise ampiriktir; burada da
amaç, bu değişim göstergelerinden ikisini kullanmak ve üç ilke bağlamında
eğilimleri tanımlamak ve karşılaştırmaktır (3–5. bölümler). Son bölümde ise,
ulaşılan sonuçlar tartışılacaktır.
Analiz, 1980’li yılları başlangıç noktası olarak kabul etmektedir. Çünkü,
(harcamaların kısılması anlamından daha geniş olarak) refahın yeniden
yapılandırılması (welfare restructuring) konusundaki baskının, ikinci petrol
fiyatları şokundan sonra açık hale geldiği varsayılmaktadır. Analizin
ampirik temeli, ulusal nakit transferi programları (national cash transfer
programmes) ile sınırlıdır. Dolayısıyla, vergi tahsisatı, mesleki ve özel
yararlar noktasındaki olası gelişmeleri dışarıda bırakmaktadır. Bunlar,
zaman içinde ortaya çıkan gelir koruma paketi içinde sosyal güvenliğin
payına düşen görece rolün değerlendirilmesi bakımından önemlidir.
Bununla birlikte, burada sosyal güvenlikte farklı ilkelerin görece kapsamı
üzerinde yoğunlaşacağız, yani kamu tarafından sağlanan yararların (değişen)
profiline bakacağız, yoksa diğer gelir koruma biçimlerini kapsam içine dahil
etmeyeceğiz. Amaca uygunluğu gözettiğimizden başlıca üç sosyal güvenlik
ilkesi üzerine yoğunlaşmaktayız, ancak başka ilkelerin de bulunduğunu
biliyoruz. Örneğin, (kazalar, savaş kurbanları vs. için) tazminat ilkesi
bazı Avrupa ülkelerinde yüksek bir profile sahip olabilir. Ampirik referans
olarak aldığımız ülkelerin (İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, İsveç
ve Finlandiya), Avrupa sosyal güvenlik sistemini temsil ettikleri iddiasında
değiliz. Bununla birlikte, bu ülkeler sosyal güvenlik gelenekleri bakımından
büyük çeşitlilikler göstermektedir ve Avrupa bağlamında üç ilkenin en çok
telaffuz edildiği ülkeleri içermektedir. Yani Almanya ve Hollanda
karşılıklılık ilkesini, İskandinav ülkeleri evrenselcilik ilkesini ve
İngiltere ise gereksinim ilkesini temsil etmektedir.
Son
olarak, Bolderson ve Mabbett (1995 : 127), “ülkelerin, aynı ilkeleri, sosyal
güvenlik sistemleri tarafından sağlanan bütün faydalar konusunda tutarlı bir
biçimde uygulamadıklarına” ve ilkelerin, farklı kategorilerde yer alan temel
yararlar konusunda tutarlı bir biçimde kullanılmadıklarına işaret
etmektedir. Bunun yerine, tek bir sosyal güvenlik programında farklı ilkeler
aynı zamanda uygulanabilmektedir ve biz farklı ilkeler karışımının değişime
uğramaya başladığı bu türden programlarla ilgilenmekteyiz. Yalnızca tüm
ulusal sosyal güvenlik programlarının tam bir incelemesi, değişimin genel
yönü konusunda bir yorum yapılmasını sağlayabilir. Burada sunulan bulguların
bu anlamda eksiksiz olduğu iddiasında değiliz. Yine de bazı temel
değişikliklerin incelenmesi baz alınarak, eğilimler konusunda kesin olmayan
bazı çıkarımlarda bulunulabilir.
2.
İLKELER, ARAÇLAR VE DEĞİŞİMİN ÖLÇÜLMESİ – DAHA YAKINDAN BİR İNCELEME
2.1. İlkeler ve Araçlar
Bazı
bakımlardan tüm sosyal güvenlik programları gereksinim temellidir, zira
vatandaşların belli (politik olarak meşru görülen ve kabul edilen) sosyal
zorluklarından kaynaklanan gereksinimlerine ve taleplerine yanıt olarak
geliştirilmiştir. Burada, bu türden yanıtların başlıca üç tipi ile
ilgilenmekteyiz. Herbir tipin altında yanıt verilen gereksinimin karakterine
ilişkin tipik bir normatif görüş ve yeniden dağıtım adaletinin üç temel
ilkesinden birinin (gereksinim, adalet ve eşitlik) kullanımı bulunmaktadır
(Deutsch, 1975; Schwinger, 1980).
Yoksulluğun giderilmesini amaçlayan ilk yanıt tipi, gereksinimin, yalnızca
asgari bir geçim seviyesinin karşılanamadığı andan itibaren ortaya çıktığı
noktasına dayanmaktadır. Genel olarak gereksinim ilkesi olarak adlandırılan
ilkeye dayandırılan bu yanıt, kaynakları yalnızca en kötü durumda yeniden
dağıtıma sokmaktadır. Sosyal güvenlik uygulamasında “hakiki gereksinim”i
(true need) değerlendirmek için kullanılan tipik araç gelir araştırmasıdır
(means test).
Yaşam
standartlarının korunmasını amaçlayan ikinci yanıt tipi, gereksinimin, elde
edilmiş bir yaşam standardının tehdit altında olması durumunda ortaya
çıktığı noktasına dayanmaktadır. Kaynakları, adalet ilkesi temelinde,
gereksinim içinde olduğu düşünülenlere yeniden dağıtmaktadır. Burada, daha
fazla şey elde etmiş olanlara daha fazlası verilir, böylelikle başlangıçtaki
statü (veya gelir) farklılıkları yeniden üretilmektedir. Sosyal güvenlik
uygulamalarında katkı paylarının ve ödemelerin ücretle bağlantılı olması, bu
yanıt tipinin tipik bir dışavurumudur.
Üçüncü
yanıt tipi, gereksinimi pek de minimal veya farklılaşmış yaşam
standartlarına ilişkin bir sorun olarak değil de, vatandaşlıkla ilgili bir
durum olarak, bir genel refah meselesi olarak ele almaktadır. Buradaki amaç,
vatandaşların gereksinimlerini karşılamak değil, proaktif olarak refah
seviyesini iyileştirmektir. Bu tip yanıtta, kaynaklar eşitlik temelinde
dağıtılmaktadır, zira bütün vatandaşların ortak bir refah standardına sahip
olma hakkının bulunduğu düşünülmektedir. Burada, sosyal güvenlikteki tipik
araç evrensel yarardır.
Mukayeseli sosyal politikada, her ne kadar bu üç ayaklı tipoloji yaygın
olarak kullanılmaktaysa da, genel ilkeler çoğu kez farklı terimlerle de
ifade edilebilmektedir. Örneğin, gereksinim ilkesi yerine “seçicilik”
(selectivity); karşılıklılık ilkesi yerine “katkı” (contribution),
“orantısallık” (proportionality), “eşdeğerlik” (equivalence), “sosyal
sigorta” (social insurance), “adalet” (equity) ve evrensellik ilkesi yerine
de “eşitlik” (equality) kullanılabilmektedir. Ayrıca, yoksulluk,
karşılıklılık ve vatandaşlık temelli sosyal hak tipleri arasındaki ortak
farklılıklar da bununla ilişkilidir. Refah rejimleri düzeyinde konuya
bakıldığında, liberal refah devletlerinde politika yönelimi üzerindeki
baskın etki gereksinim ilkesi olarak ortaya çıkmaktadır; muhafazakar liberal
devletlerde adalet ilkesi hüküm sürerken, eşitlik ilkesi hiçbir yerde sosyal
demokrat refah devletlerinde olduğundan daha belirgin değildir
(Esping–Andersen, 1990).
Sosyal
güvenlik alanında, gereksinim algıları, yeniden dağıtım ilkeleri ve bununla
ilgili aracın tasarımı arasında üç tür bağlantı bulunmaktadır.
Gereksinim ilkesi, sosyal yardım programlarının merkezinde yer
almaktadır. Bunların finansmanı genellikle merkezi hükümet veya yerel
makamların kontrolü altındaki vergilerden karşılanmaktadır ve yoksulluğun
giderilmesi amaçlanmaktadır. Gereksinim ilkesi, en dolaysız olarak sosyal
yardım programlarının yalnızca minimum geçim düzeyinin altındakilere bir
yarar sağladığı ve hak sahipliğinin bir gelir araştırmasına tabi olduğu
gerçeğinde somut hale gelmektedir. Bununla birlikte, gelir araştırmasının
tasarımı çok katı bir tanımdan (tüm kaynaklar ve sermaye hesaba katılır; hiç
olmayan veya ihmal edilebilir miktarlarda olan diğer gelirler hesaba
katılmaz; yüksek marjinal vergi oranı sözkonusudur, vb.) daha yumuşak bir
tanıma (örneğin, yalnızca gelir sorgulanır; kaynakların hatırı sayılır bir
miktarı dikkate alınmaz, düşük marjinal vergi sözkonusudur) kadar
değişiklikler gösterebilmektedir. Ayrıca, gelir araştırmaları talep sahibi
ile sınırlı tutulabilmekte veya (evli) eşine, diğer aile ve hane üyelerine
ve hatta aynı hanede yaşamayan akrabalarına kadar bile
genişletilebilmektedir.
Koşullara bağlılık kapsamı bakımından yelpazenin diğer ucunda
evrenselcilik ilkesini benimsemiş ödenek programları bulunmaktadır.
Evrenselci programlar, genellikle temel güvenliği sağlamak için orta halli,
standart düz–oranlı yararlar sağlama eğiliminde olmaktadır. Bununla
birlikte, zaman zaman değişken oranlar da uygulanmakta (örneğin, bakmakla
yükümlü olunan kişiler için) ve oranlar daha cömert olabilmektedir.
Gerçekten de, hak sahipliğinin bir gereksinim (ve gelir) araştırmasına tabi
olmaması anlamında koşulsuz olması ve destek alınmadan önce katkıda
bulunulmasına gerek olmaması, tanımlayıcı karakteri oluşturabilir. Evrensel
ödenek programlarının kapsamı, bazı ödenekler belli bir yaşın üzerindeki tüm
nüfusa (örneğin, evrensel emeklilik), diğerleri de belli gruplara (örneğin,
sakatlık ödenekleri) veya bir grubun bölümlerine (yalnızca ilk çocuk için
evrensel ödenek) ait olmak üzere değişiklik gösterebilmektedir. Ödeneklerin
vergilerden karşılanması ve devletin sorumluluğunda olması eğilimi
bulunmaktadır.
Karşılıklılık ilkesi,
sosyal sigorta programlarında en çok görülen ilkedir. Diğer gelir koruma
programları ile karşılaştırıldığında, tipik karakteristikleri arasında genel
olarak emek piyasası ile ilişkilendirilen riskler, hak sahipliği ve
risk–paylaştırma (risk ve zorunlu üyelikle ilişkili olarak bireysel katkı
oranlarında farklılaştırma yok), devletin düzenleyiciliği veya içinde yer
alması (en azından bir yere kadar), hak kazanma (katkı kayıtları temel
alınarak) ve finansman (vergilendirmeden ziyade katılımcı) sayılabilir
(Erskine ve Clasen, 1997). İşveren ve İşçi sendikaları büyük oranda politika
oluşturulmasına ve / veya idareye katılmakta ve finansmanın büyük kısmı işçi
ve işverenin katkılarından oluşmaktadır.
Bununla birlikte, güncel sosyal sigorta programlarının tasarımları önemli
sapmalar göstermektedir. Sosyal sigorta programlarına, örneğin Fransa’da
toplam program gelirlerin % 20’sine ulaşan, İsveç’te ise işsizlik
sigortasının % 90’ına ulaşan vergi desteğinde bulunulmaktadır. Üyelik
gönüllü olabilmekte (İsveç ve Danimarka’da uygulanan işsizlik sigortasında
olduğu gibi) ve belli gruplara erişim hakkı verildiği veya sisteme (mali
olarak) katkıda bulunmadıkları halde (örneğin, mezunlar, bakıcılar ve aile
üyeleri veya katkıda bulunanların mirasçıları) eş–sigortalı olarak kabul
edildikleri için, ücretli istihdam nadiren hak sahibi olmanın bir yolu
olmaktadır.
Daha
da önemlisi, sosyal sigorta ödeneklerinin hem düzey ve hem de süre
bakımından bireysel katkı kayıtları ile belirlenme derecesi farklılıklar
göstermektedir. Almanya’nın içinde bulunduğu grupta, ödenekler kazançla
yakından bağlantılıdır (kamu emeklilik maaşı, işsizlik ve hastalık
sigortasını içeriyor) ve dolayısıyla ücretin yerini alan bir karaktere
bürünmektedir. Gaye, alışılmış yaşam standartlarının devam ettirilmesi
olmaktadır. Kuzey ülkelerindeki işsizlik ve hastalık sigortası (ve bir
dereceye kadar Danimarka’daki kamu emeklilik maaşı) ikinci bir program
tipini oluşturmaktadır. Her ne kadar, ilke olarak kazancın yerini alsa da,
kazancı olmayanların temel ödenekleri ve ödenek taban ve tavanlarının
mevcudiyeti, katkılar ile ödenekler arasında bir uyuşma olmasını gerektiren
karşılıklılık ilkesini ihlal etme eğilimindedir. Bu ihlal, ödenek taban ve
tavanı arasında kazançla bağlantılı ödenekleri, gerçekte düz–oranlı
ödeneklere dönüştüren dar bir koridor bulunduğu takdirde önemli olabilir.
Danimarka işsizlik sigortası buna bir örnek olarak sunulabilir ve (bundan da
ötesi) İngiltere ve İrlanda’da geleneksel olarak düz–oranlı bir karakteri
olan katkıya dayalı ödenekler, yalnızca alçakgönüllü bir geçim düzeyindeki
gereksinimleri karşılayacak bir oranda sabitlenmiştir.
Kazançla bağlantılı veya düz–oranlı katkı ödeneklerinin varlığı, sosyal
güvenlik içindeki Bismarck tipi denilebilecek karşılıklılık nosyonlarını,
Beveridge tipi evrenselci nosyonlardan ayıran önemli bir özelliktir.
Bismarck tipi programlar, ücretle bağlantılı katkılar ve ücretle bağlantılı
ödenekler arasındaki uyum (karşılıklılık) nedeniyle, özel sigorta mantığına
daha yakındır. Öte yandan, Beveridge tipi programlar, katkılardan bağımsız
olarak tek tip ödenek ayırmaktadır, bunlara belki bakmakla yükümlü olunan
kişilere ait ek ödenekler ilave edilmektedir. Bu, diğer tasarım
özellikleriyle (örneğin, erişim kolaylığı) birleştiğinde, Beveridge tipi
programları, statünün korunmasından ziyade (çoğu kez asgari geçim koşulları
düzeyinde) temel güvenlik sağlama anlamında evrenselci programlara daha
yakın hale getirebilir. Başka bir deyişle, tek tek sosyal güvenlik
programlarının güncel karakterini belirleyen parametrelere ilişkin bilgi
sahibi olmaksızın, genel karşılıklılık (katkı ile bağlantılı ödenek)
ilkesine referans vermek yeterli değildir.
Aşağıda yer alan ideal–tipik sınıflandırma (Tablo 1), yukarıda tartışılan
başlıca farklılıkları özetlemektedir.
Tablo 1 :
Sosyal Güvenlik İlkeleri ve Araçları
|
(Yeniden–) dağıtıcı
adaletin genel ilkeleri |
Seçicilik |
Evrensellik |
Karşılıklılık |
|
Sosyal hak türleri |
yoksulluğa dayalı |
vatandaşlığa dayalı |
karşılıklılığa dayalı |
|
Sosyal politika
ilkeleri için alternatif terimler |
gereksinim |
eşitlik
koşulsuzluk |
katkısallık
eşdeğerlik
sigorta ilkesi
adalet |
|
Sosyal güvenlik
geleneği |
sosyal yardım |
evrensel ödenekler
kategorik ödenekler |
sosyal sigorta |
|
Refah rejimi |
liberal |
sosyal–demokrat |
muhafazakar |
|
Karakteristik
özellikleri
|
vergilerle finanse
ediliyor;
devlet sorumluluğunda;
yoksulluğun giderilmesi
amaçlanıyor (minimum gelir garantisi);
gelir testi (araştırması)
uygulanıyor. |
vergilerle finanse
ediliyor;
devlet sorumluluğunda;
ödenekler (yaklaşık
olarak) düz oranlı;
refah amaçlanıyor (gelir
garantisi ve idamesi);
risk ve vatandaşlık testi
uygulanıyor. |
katkılarla finanse
ediliyor;
sosyal partnerler sürece
dahil ediliyor;
ödenekler ya düz oranlı
(Beveridge tipi) ya da kazançla bağlantılı (Bismark tipi);
gelirin idame edilmesi
amaçlanıyor;
risk ve katkı testi
uygulanıyor; |
Bununla birlikte bazı programlar, Kuzey ülkelerindeki emeklilik maaşı
düzenlemeleri gibi bir primer ve bir sekonder bileşenden oluşmaktadır.
Diğerleri, genellikle ilkelerle ilişkili araçları biraraya getirme anlamında
hibrid programlardır. Örneğin, Alman işsizlik yardımı, hak sahipliğinin
(gereksinim) kanıtlanması için bir gelir araştırmasını gerekli kılmaktadır,
ama ödenek önceki kazançla orantılı olarak belirlenmektedir (karşılıklılık).
Hollanda’da yaşlılık maaşı genellikle Beveridge tipi bir sosyal sigorta
programı olarak görülmektedir, ama bir partnerin geliri üzerinde bir gelir
araştırması yapılmasını gerektirmektedir. Kısaca, yalnızca bir programın
adına yoğunlaşmaktan ziyade, spesifik tasarım özellikleri, ilkelerin ve
dolayısıyla programların karakterinin değerlendirilmesi ve değişen
ilişkileri için önemli göstergelerdir.
2.2. Değişim Nasıl Ölçülür?
Dağıtım ilkelerinin görece kapsamındaki kaymaları ölçmede yaşanacak
problemlerden birisi de bunların iki sürecin sonucu olabilmeleridir: ödenek
koşullarındaki yasal değişiklikler (örneğin, bir gelir araştırmasının
konulması veya uygulamanın sıkılaştırılması) veya ister sosyal (örneğin,
daha fazla yalnız ebeveyn), ister ekonomik (işsizlikte artış) veya
demografik (bir nüfus grubuna ilişkin etkiler) bir mahiyette olsun sosyal
güvenlik sisteminin etkinlik gösterdiği bağlamdaki değişiklikler. Bu etkiler
yöneldikleri istikamete bağlı olarak bir diğerinin etkisini artırabilmekte
veya azaltabilmektedir. Örneğin, gereksinime dayalı sosyal yardım alan işsiz
insanların sayısındaki artış, uzun vadeli işsizlikte bir artışın ve
gerçekleştirilen bir reformun ardından işsizlik sigortasına hak kazanma
konusunda kapsamın daha da daraltılmasının bileşik sonucu olabilir.
Analitik olarak sosyal güvenlik ilkelerinin görece kapsamındaki kaymaları
gösteren üç değişken bulunmaktadır. İlk olarak, belirli programlardaki hak
sahipliği ve hak kazanma kriterlerindeki değişim, belli bir süre boyunca
tespit edilebilir ve izlenebilir. Bu “yasal” perspektif, istenen politika
değişikliğini belgelendirme avantajı sunmaktadır. Bundan başka, ilgili
verilere ulaşmak görece olarak daha kolaydır. Öte yandan, bağlamsal
değişiklikler, yukarıda da tarif edildiği şekilde, bu politika
değişikliklerinin etkisini alevlendirebilir veya azaltabilir.
İkinci
bir gösterge, belirli bir ödenekten yararlanan veya belirli bir program
kapsamında bulunan talep sahiplerinin sayısı veya oranı olabilir. Örneğin,
işsizlik sigortasından (unemployment insurance) yararlananların sayısında
azalma ve işsizlik yardımı (unemployment assistance) alan talep sahiplerinin
oranında artış, karşılıklılık ilkesinin kapsamında bir gerilemeye ve
gereksinim ilkesinde giderek artan belirginleşmeye işaret etmektedir. Başka
bir gösterge ise, farklı ilkelere göre yapılanmış belirli programlar ve
belirli programlar dahilindeki çeşitli öğeler için yapılan harcamaların
payıdır; örneğin, sosyal güvenlik programlarındaki vergi indirimlerinin rolü
gibi. “Yasal” göstergenin tersine, bu tür “sosyal haklar” göstergeleri,
belirli bir ilkenin güncel “çıktı kapsamı”ndaki değişiklikler konusunda bir
fikir vermektedir; ama bu değişikliği her zaman için politika üretmeye ve
politik niyete, yani bir ilkenin “girdi kapsamı”na dayandırmak mümkün
değildir. Açıklama amacına yönelik bu çalışmada, “yasal” perspektife
konsantre olmaktayız ve mümkün olduğu takdirde harcama ve talep sahibi
miktarı anlamında bir “sosyal haklar” perspektifinden yorum getirilmesine de
olanak veren bazı bilgilerden yararlanmaktayız.
Son
olarak, değişikliği tarif etmek ve eğilimleri tanımlamak için “daha sıkı
gelir araştırması” (tighter means testing), “azalan evrenselcilik”
(declining universalism), sosyal güvenlik ilkesinin “erozyonu” (erosion)
veya “genişlemesi” (expansion) veya “sigortadan gereksinime doğru kayma”
(shifts from insurance towards needs) gibi tipik terimler kullanılmaktadır.
Bununla birlikte, bu terimlerin kullanımı kesinlikten uzak veya muğlak
olabilir ve işaret ettikleri değişimin yönü belirsiz olabilir. Örneğin, daha
sıkı katkı koşulları (hak sahipliği kazanılıncaya dek daha uzun süre
çalışmış olma şartı getirilmesi), “sigorta ilkesi”nin zayıflaması veya
güçlenmesi anlamına gelir mi? Eğer gelir araştırmasında daha fazla sermaye
veya gelir hesaba katılırsa, bu, gereksinim ilkesinin daha fazla veya az
telaffuz edilir olduğu anlamına gelir mi?
Farklı
terimler, farklı perspektifler açısından uygun olabilir. Yasal bir
perspektiften bakıldığı takdirde “güçlenme” (strengthening), “keskinleşme”
(sharpen) veya “sıkılaşma” (tightening) gibi terimler sosyal sigorta
programlarındaki aynı sürece karşılık gelebilir. Sosyal haklar
perspektifinden bakıldığında “genişleme” (expansion) ve “daralma”
(contraction) terimleri daha çok tercih edilebilir. Örneğin, karşılıklılığa
dayalı bir ödeneğe hak kazanmak için daha uzun bir çalışma sicili şartı
aranması, Bismarck tipi karşılıklılık ilkelerini sıkılaştırır (güçlendirir,
keskinleştirir). Daha kısa bir çalışma sicili (veya ücretli çalışma dışında
yer alan faaliyetlerin tanınması), aynı program içindeki Bismarck tipi
ilkeleri zayıflatırken Beveridge tipi ilkeleri güçlendirir. Bu son süreç,
daha fazla insanın hak sahibi olmasına veya fiili olarak katkıya dayalı
ödenek almasına yol açabilir, yani Beveridge ilkelerinin kapsamı genişlemiş
olur. Bununla birlikte, sosyo–ekonomik bağlamdaki diğer değişikliklere bağlı
olarak, aynı politika durumu etkilemeyebilir veya kendisine bu ilkenin
daralan bir kapsamı bile eşlik edebilir.
Bundan
sonraki üç bölümün amacı, geçtiğimiz yirmi yıl süresince sosyal güvenlik
ilkelerindeki kaymada gözlenen geniş eğilimleri belirlemektir. Her bölüm,
potansiyel eğilimlerin kısa bir tartışmasıyla başlamakta, bunu filli
gelişmelerin genel bir incelemesi takip etmektedir. belirli bir ilkeyi en
güçlü bir biçimde dışa vuran ülkeler, ilk olarak biraz daha ayrıntılı
tartışılmakta, diğer ülkelere ait örnekler bunu izlemektedir. Amaç, ne
kapsamlı ülke raporları sunmak, ne de sistematik olarak bütün ödenek
programlarına değinmektir. Tartışma, bunun yerine, hem yasal hem de sosyal
haklar perspektifinden farklı ilkelerin genişleyen ve daralan kapsamına ait
eğilimleri tanımlama amacını gütmektedir.
3.
BISMARCK TİPİ VE BEVERIDGE TİPİ KARŞILIKLILIK
Karşılıklılık (reciprocity), 20. yüzyılın ikinci yarısında, en azından
Avrupa’da geliri korumanın en karakteristik biçimi olarak, sosyal güvenlik
programlarında merkezi bir ilkeydi. Bu nedenle, bu ilkenin yok olmaya mahkum
olup olmadığını veya daha küreselleşmiş ve sanayi sonrası bir ekonomiye
kendisini uyarlayıp uyarlayamayacağını ve varlığını sürdürüp
sürdüremeyeceğini sorgulamak yerinde olacaktır.
Karşılıklılık ilkesinin zayıflamasına işaret edecek çok sayıda akla yatkın
argüman bulunmaktadır. İlk olarak, kitlesel işsizlik, yüksek erken emeklilik
düzeyleri ve demografik olarak yaşlanma durumlarında, sosyal güvenliğin
katkılara dayalı finansman mekanizması (bordro vergileri), ücrete dayalı
olmayan emek maliyetine yukarı doğru bir baskı uygulamaktadır. Bu duruma,
işverenler daha fazla çalışanı işten çıkartarak veya sosyal güvenlik ağının
dışında yer alan çalışanları işe alarak tepki verebilir. Her iki tepki de,
katlılara dayalı gelirleri azaltmakta ve potansiyel olarak bordro
vergilerinin daha da artmasını beraberinde getirerek, ödenek talebini
artırmaktadır. Bu senaryo, özellikle güçlü bir biçimde kazançla bağlantılı
sosyal sigorta programları olan ülkeler ve bu kısır döngünün kırılmasına
izin verecek az sayıdaki kurumsal mekanizma için geçerlidir, örneğin Almanya
için (Manow and Seils, 2000).
İkinci
olarak, (standart) istihdam ile ödeneğe hak kazanma arasındaki sıkı bağlantı
nedeniyle, sosyal güvenlik programları, erkek ve kadınların giderek artan
oranda esnek ve a–tipik iş türlerinde çalıştıkları modern toplumlardaki
çalışan nüfusun azalmakta olan bir bölümünü kapsamaktadır (Clasen, 1997).
İçeridekiler–dışarıdakiler (insider–outsider) bağlamında, içeridekilerin
azalan sayısı, sosyal güvenliği, sosyal korumanın öndegelen biçimi olarak
sürdürme konusundaki kazanılmış hakları azaltacaktır.
Üçüncü
olarak, özellikle de Bismarck tipi sosyal güvenlik eşdeğerlik ve statünün
devam ettirilmesi ilkesini temel almaktadır. Bununla birlikte, Bismarckçı
sosyal sigorta, iyi risklerden kötü risklere, zengin katkı sahiplerinden
yoksul katkı sahiplerine veya hiç katkıda bulunmayanlara doğru gerçekleşen
yeniden dağıtım sayesinde dayanışmacı unsurlar da içermektedir.
Karşılıklılık ve gereksinim arasındaki bu içselleşmiş gerilim, bu son
unsurların genişlemesi durumunda daha tehlikeli bir hal almakta, en çok
finansal katkıyı sunanların gözünde programların meşruiyetini potansiyel
olarak baltalamaktadır. (Erskine and Clasen, 1997). Bununla birlikte sosyal
güvenlik üzerindeki bu potansiyel baskılar, karşılıklılık ilkesinin giderek
ortadan kalktığı anlamına gelmez. Örneğin, Ferge (2000), sosyal
sigortaların, güçlü bir meşruiyet kazandıran bir ilkeler karışımına sahip
“dağınık” sözleşmeler (messy contracts) olduğu görüşünü ileri sürmektedir.
Bismarck tipi (güçlü) ve Beveridge tipi (zayıf) karşılıklılık ilkeleri
arasında bir ayrım yapıldığı takdirde, ilkinin, ikincisinden daha sağlam ve
esnek olduğu sonucuna varabiliriz. Beveridge tipi temel güvenlik
programları, kurumsal olarak zayıf çıkar yapılarına bel bağlamaktadır. Bunun
tersine, kıta Avrupası ülkelerinin bazı sosyal güvenlik programları ulusal
makro–ekonomik politika ve endüstriyel ilişkiler gibi diğer politika
alanları ile “sıkı sıkıya birleşik” olmayı sürdürmektedir (Hemerijck ve
arkadaşları, 2000). Bu durum ve işçi ve işverenin sosyal güvenliğe katkıda
bulunan ve (bazı ülkelerde) sosyal güvenliğin idaresini üstlenen kesimler
olarak konumları, hükümetlerin yeniden yapılanma ve harcamaları kısma
konusundaki planlarına karşı hatırısayılır bir savunma hattı olarak işlev
görebilmektedir (örneğin, Bolderson ve Mabbett 1996; Palier 1997; Timonen,
2000). Bununla birlikte, bu daha geniş bir bağlama bağlı olarak, hem işçi,
hem de işveren kesiminin daralan sosyal güvenlik programlarına direnecekleri
ve hükümetlere karşı birleşik bir cephe oluşturacakları anlamına
gelmemektedir.
3.1. Bismarck Tipi Karşılıklılık – Güncel Eğilimler
En
güçlü Bismarck tipi karşılıklılık nosyonuna sahip olan ülkeler Almanya ve
Hollanda’dır. Almanya’da işsizlik, hastalık, iş kazaları ve yaşlılık gibi
büyük risklere (veya acil durumlara) bağlı gelir kayıpları, zorunlu sosyal
sigorta programlarıyla tazmin edilmektedir. 1950’lerden beri geniş politik
uzlaşmaları ve görece olarak istikrarlı bir politik gidişi kolaylaştırmış
başlıca faktörlerden birisi olan katkı ve ödenekler arasındaki bağlantı
(karşılıklılık), 1950 ve 1970’ler arasında (Batı) Almanya’da daha fazla
telaffuz edilir olmuştur (Offe, 1991). Bununla birlikte, 1990’ların
ortalarından itibaren, güçlü bir biçimde karşılıklılık ilkesini temel alan
ve bordro vergileri ile finanse edilen bir sosyal güvenlik sistemini devam
ettirmenin sürdürülebilirliği ve tercih edilebilirliği daha tartışmalı bir
hal almıştır (Leisering, 1996). Bu durum, iki Almanya’nın birleşmesi ve
sosyal güvenlik katkılarının 1982 yılında brüt ücretler üzerinden % 34’ten,
1998 yılında % 42’ye yükselmesine katkıda bulunan ekonomik durgunluklar ile
bağlantılıdır.
Yine
de Almanya, 1980’li yılların başlarından beri, diğer Avrupa refah
ülkelerinin pekçoğundan daha büyük oranda sosyal harcamaların genişlemesini
engellemiştir. Alber (2000 : 262), eğer herhangi bir ayarlama yapılmazsa,
1997 yılında yaşlılık maaşı, işsizlik veya hastalık ödeneği alanlara ödenen
sigorta ödeneklerinin gerçek değerinin 1981’e göre % 10 ve % 20 arasında
daha fazla olacağı öngörüsünde bulunmuştur (ayrıca bkz. Schmidt, 2000). Sık
sık görülen ve aslen artan değişiklikler ve kesintiler (Steffen, 2001) hem
büyük katkıya dayalı programları, hem de daha küçük ve gereksinime dayalı
programları etkilemiştir.
Emeklilik maaşı sistemi, Bismarck tipi karşılıklılık nosyonunun en çok
telaffuz edilen dışavurumudur. Yasal bir perspektifin içinden bakıldığı
takdirde, bu ilkeye ve ilkenin diğer programlardaki ifadesine ne olmuştur?
1992 yılında, bir emeklilik reformu, mevcut maaş düzeylerinde daha yavaş bir
büyümeye yol açarak, ortalama emekli maaşına bağlanma yaşında kademeli bir
artış, kısmi emeklilik maaşı ve maaş hesaplama yönteminde brüt ücretlerden
net ücretlere kaymayı beraberinde getirmiştir (Leisering, 1992). 1990’larda
emeklilik maaşı düzeyleri, emekli olma yaşından önceki herbir emeklilik yılı
için azaltılmıştır. Yüksek eğitimde geçen zaman, yedi yıl yerine maksimum üç
yıl için kredilendirilmiş ve belli bir limitin üzerinde kazancı olan
öğrencilere, emeklilik sigortası katkı payı ödeme zorunluluğu getirilmiştir.
Mayıs
2001’de uygulamaya konulmuş olan en son emeklilik reformu, emeklilik katkı
paylarındaki artışı sınırlandırmakta ve önümüzdeki 30 yıl süresince standart
emeklilik maaşı düzeylerini azaltmaktadır. En önemlisi de, gelecekteki
emekliler için aşama aşama kamu tarafından düzenlenen ve desteklenen, fakat
özel sektör tarafından işletilen bir emeklilik sistemine doğru yol
alınmaktadır. Bu durum, Alman kamu emeklilik programı içindeki ilkeler
karışımını değiştirecektir. Katkı oranlarının ve emeklilik maaşı
düzeylerinin sabitlenmesi, Bismarck tipi karşılıklılık ilkesinin
üstünlüğünün muhafazaya alınması olarak görülebilir. Bununla birlikte,
emeklilik haklarının kısmen özelleştirilmesinin desteklenmesi yoluyla,
karşılıklılık ilkesinin kapsamı kamu emeklilik sisteminin ötesine
genişletilmekte, riskin bireyselleştirilmesi teşvik edilmektedir.
1980’li yıllarda işsizlik sigortasında yapılan değişiklikler arasında, hem
hak kazanma, hem de erteleme sürelerinin uzatılması ve çocuksuz ve mesleki
eğitimden ayrılan talep sahiplerinden kesinti yapılması sayılabilir. Bunun
tersine, daha uzun süreli katkı sicilleri olan daha yaşlı talep sahiplerinin
yararlanma hakları uzatılmıştır (Clasen, 1994). 1990’larda, işsizlik
ödenekleri çocuksuz talep sahiplerinden daha az kesildi ve işsizlik
yardımından, yalnızca daha evvel işsizlik sigortası almış olan talep
sahipleri yararlandırıldı. Potansiyel olarak bu, sosyal yardımdan giderek
daha fazla yararlanma anlamına gelmektedir ve dolayısıyla sosyal haklar
perspektifinden bakıldığı zaman, gereksinim ilkesinin önemini artırmaktadır.
Bu
örnekler, Bismarck tipi karşılıklılık nosyonunun (1980’lerde kesinlikle)
daha güçlü bir hale geldiğini, “daha iyi katkıda bulunanların” (better
contributors) ve dolayısıyla çekirdek işçilerin konumuna dokunulmadığını
veya zaman zaman daha da iyileştirildiğini göstermektedir. Sosyal sigorta
daha fazla “başarıya–yönelimli” (achievement–oriented) olmuştur (Daly, 1997
: 144). 1990’lı yıllarda yaşanan, sözde küçük işlerin (düşük çalışma süresi,
düşük aylık kazanç) katkı ağına dahil edilmesi, sosyal sigorta katkılarına
ilişkin gelir tavanında küçük bir artış yapılması, hastalık ödeneği
oranlarının yeniden ihdas edilmesi gibi diğer yasal değişiklikler,
karşılıklılık temelli Bismarck tipi sosyal sigorta anlayışının rolünün
konsolide edilmesini amaçlayan reformlar olarak görülebilir. Diğer yandan,
Bismarck tipi karşılıklılık, Beveridge tipi karşılıklılık öğelerinin
yayılmasına bağlı olarak zayıflamıştır (aşağıya bkz.).
Sosyal
haklar perspektifinden bakıldığı takdirde, ilkelerdeki bu kaymalar nereye
kadar tanınabilir? Sosyal sigortanın kapsamı büyük oranda, sosyal güvenlik
katkılarına tabi olan ve ödeneklere hak kazandıran istihdam düzeyine
bağımlıdır. 1990’lı yılların ilk yarısında sosyal güvenlik kapsamında
bulunan işlerin azalmasından sonra, bu sayı 1996’dan sonra yeniden artmaya
başlamış ve eski Länder’de (eski Batı Almanya’da) herhangi bir zamanda
eriştiği düzeylerden daha yüksek düzeylere erişmiştir (Statistisches
Bundesamt, 2001). Bunu tersine, yeni Länder’de istihdam edilen ve sosyal
sigorta kapsamında bulunan kişilerin sayısında azalma devam etmiştir.
Kısacası, sosyal sigortanın kapsamı Batı’da azalmamıştır ama Doğu’da bir
ölçüde azalmıştır.
Ödeneğe hak kazanma söz konusu olduğunda, emeklilik yaşını geçmiş ve katkıya
dayalı emeklilik maaşı alan kişilerin oranı geçtiğimiz 20 yıl boyunca
artmıştır. Bununla birlikte, diğer gruplar (örneğin, işsizler gibi) yirmi
yıl öncesine göre gereksinime dayalı desteğe daha fazla başvurmak durumunda
kalmıştır (aşağıya bkz.). Ve yine de katkıya dayalı ödenekler işsizler için
önemini korumuştur. Yeni işsiz kalan kişiler içinde ödenekten
yararlananların oranı, 1980’li yıllarla 1990’lar arasında gözle görülür
ölçüde azalmıştır (% 68’den % 52’ye), ancak mevcut işsiz stoğu içinde
olanlar için bu oran oldukça istikrarlı kalmıştır. Bunun nedeni, daha uzun
sürelerle işsiz kalanların, (genellikle daha genç olan) kısa dönemler
boyunca işsiz kalanlara göre daha iyi korunmuş olmalarıdır ve bu 1980’lerden
beri daha fazla telaffuz edilir olmuştur (Reissert, 2001). İşsizlik yardımı
(unemployment assistance) zaman içinde daha önemli hale gelmiştir ki bu da
gereksinim ilkesine yönelik bir eğilim olarak yorumlanabilir. Bununla
birlikte, işsizlik yardımı muğlak olmayan bir biçimde tümüyle gereksinimlere
yönelik görülemez, hem karşılıklılık hem de gereksinim ilkelerini
birleştiren bir şekilde görülebilir. Kısaca, işsizlikten korunma yolları
içerisinde, Bismarck tipi karşılıklılık önemini yitirmeye yüz tutmuştur, ama
bu çok da büyük bir boyuta ulaşmamıştır.
Hollanda’da, savaş sonrasının karma / hibrid sosyal sigorta sistemi
(Bismarck tipi işçi sigortalarını, Beveridge tipi halk sigortalarını veya
ulusal sigortalar ve sosyal yardımı içeriyor), 1980’li yılların ekonomik
krizine ve bireyselleşme ve erkek ve kadınların değişen rol modelleri gibi
modernizasyon süreçlerine bir tepki olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Bismarck tipi, ücretle bağlantılı işsizlik, hastalık ve maluliyet
sigortaları konusunda, her üç programda da kazancın yerini alma oranlarını %
80’den % 70’e azaltma (1987), kazançla bağlantılı maluliyet ve işsizlik
ödeneklerinin süresini çalışma siciline (işsizlik; 1987) ve yaşa (maluliyet;
1993) bağlı olarak sınırlandırma, kazançla bağlantılı ödeneklere hak
kazanmayan veya bu hakkını daha önceden tüketenlere yönelik olarak (yaklaşık
olarak) düz–oranlı ödenekleri devreye sokma gibi çok sayıda önlem almıştır.
İşsizlik sigortasında haktan yararlanma konusundaki çalışma sicili
gerekleri, iki adımda (1987, 1995) önemli oranda keskinleştirilmiştir.
Hükümet, yükselen maluliyet sayılarına karşı verdiği savaşta bir dizi önleme
başvurmuştur; bunların arasında, kısmen engelli kişiler için tam maluliyet
ödeneğinin yerine kısmi maluliyet ödeneğinin getirilmesi (1987); “maluliyet”
kavramına sınırlama getirilmesi, maluliyet ödeneği programından
yararlanmanın sıkılaştırılması (1993); yaşları 50’nin üzerinde olan 400,000
engelli işçinin maluliyet statülerinin yeni kavram uyarınca yeniden
incelenmesi ve inceleme sonucunda bunların % 28’inin ödeneğinin kesilmesi
(1993) ve maluliyet ödeneği katkılarında, riskle bağlantılı katkı
farklılaştırması uygulamasına geçilmesi (1998) sayılabilir. Son olarak,
sağlık sigortası iki aşamada, birkaç istisnai işçi grubu (örneğin, gebe
kadınlar) hariç tutulmak üzere, tüm işçileri kapsayacak şekilde tamamen
özelleştirilmiştir (1994, 1997).
Yasal
bir perspektiften bakıldığında, işsizlik sigortasındaki değişikliklerin
karşılıklılık ilkesi üzerinde daha güçlü bir vurgu anlamına geldiği açıktır.
Ücretle bağlantılı ödenekler için daha sıkı hale getirilmiş çalışma sicili
kriterleri, işçilerin ödedikleri ile bunun karşılığı olarak alacakları
arasında daha yakın bir ilişki anlamına gelmektedir. Öte yandan, kısa
ve/veya sürekli olmayan istihdam sicilleri bulunan kişiler için kısa vadeli,
düz–oranlı ödenek yörüngesinin getirilmesi, de facto olarak bu grupta
Beveridge tipi ilkenin uygulandığı anlamına gelmektedir. Bununla birlikte,
revizyonun en önemli amacı bu olmamıştır. Bundan ziyade, daha yaşlı ve
çekirdek işçilerin yaşam standartlarının korunmasını devam ettirmeye
çalışırken, aynı zamanda daha genç ve periferide yer alan işçilere yönelik
işsizlik ödeneği harcamalarında (herhangi bir gelir araştırması yapmaksızın)
kesinti yapmak biçiminde yorumlanabilir.
Sosyal
haklar perspektifinden bakıldığında, ilkelerin kapsamındaki kayma daha az
belirgindir. Reformlar, kesinlikle Bismarck tipi karşılıklılık ilkesi
kapsamında olan işçi gruplarında bir daralmaya neden olmuştur. 1995 yılında
çalışma sicili için gerekli koşulların keskinleştirilmesinin ardından, tüm
işçilerin yalnızca % 45’i işsiz kaldığında ücretle bağlantılı ödenek almaya
hak kazanabilecekti. Diğer bir sonuç, düz–oranlı sigorta ödeneğinin kısa
süreli olmasından dolayı, gelir araştırmasına dayanan sosyal yardıma
yüklenilmesi olmuştur. Ne var ki, toplam işsiz insan miktarı dikkate
alındığı takdirde, gerçekte gereksinim ilkesinin daralmakta olduğu
görülecektir. 1987 yılında tüm işsizlerin % 82’si gelir araştırmasına dayalı
sosyal yardım, % 18’i sosyal sigorta ödeneği alırken, bu oranlar 1993 yılı
itibariyle sırasıyla % 63 ve % 37 olarak değişmiştir ve 1998’de % 60 ve % 40
olmuştur (MINSZW, 2000). 1990’lı yıllarda ekonominin düze çıkması uzun
vadeli istihdamda bir azalmaya neden olmuş ve dolayısıyla işsizler arasında
yardıma bağımlılığı azaltmıştır.
Uzun
vadeli maluliyet konusunda ücretle bağlantılı sigorta programında yapılan
gözden geçirmeler, yalnızca kısmen engelli kişiler için değil, genel olarak
tüm genç engelli işçiler için ödenekten yararlanmayı, ödenek düzeyi ve
süresini önemli oranda azaltmıştır. Yaşları 33’ün altında olan kişiler,
artık yalnızca “düz–oran artı” (flat–rate plus) (asgari ücret artı önceki
ücreti ile asgari ücret arasındaki farkın yaşa bağlı küçük bir miktarına
eşit olan) ödeneğinden yararlandırılmaktadır. 33 yaşın üzerindekiler, süresi
yaşa bağımlı olmak üzere ücretle bağlantılı ödenekten yararlandırılmaktadır.
Bu yörüngenin süresinin dolmasından sonra, engelli işçiler ‘düz–oran artı’
ödeneğine hak kazanmaktadır. Yaşın, ödenek düzeyi ve süresi için bir kriter
olarak ileri sürülmesi, hükümet tarafından açık olarak kayıt sicilinin (daha
kolay ölçülebilir) bir temsilcisi olarak sunulmuştur. Bu anlamda,
karşılıklılık ilkesinin açıkça keskinleştirilmesi anlamına gelmektedir. 1998
yılındaki katkı paylarını farklılaştırma işlemi, karşılıklılık ilkesini daha
da keskinleştirmiştir. Bu tarihten itibaren, daha fazla maluliyete yol açan
şirketler ve ekonomik sektörler daha yüksek katkı payları ödemek zorundadır.
Bununla birlikte, sosyal haklar perspektifinden bakıldığında, uzun vadeli
maluliyet riskini tazmin eden ilkelerin kapsamının ne olduğu tam olarak açık
değildir. Kısmen engelli olan işçilerin ödeneklerinin “kısmileştirilmesine”,
maluliyet kavramının sıkılaştırılmasına ve 50 yaşın altındakilerin yeniden
değerlendirmeye tabi tutulmasına bağlı olarak işsizlik sigortasına (ve
sınırlı bir sürenin sözkonusu olması nedeniyle, sonuçta gereksinim ilkesine
dayanan sosyal yardıma) doğru bir taşma (spill–over) kesinlikle vardır. Öte
yandan, araştırmalar, sektör ve alt–sektörlerdeki toplu pazarlıklarla, az ya
da çok, neredeyse tüm işçilerin % 80’i kadarını içine alacak şekilde,
ücretle bağlantılı yörüngenin kısaltılması politikasının “tamir edildiğini”
göstermiştir (Goudswaard ve arkadaşları, 2000). Bu, her ne kadar daha düşük
bir düzeyde olsa da, karşılıklılık ilkesinin restorasyonu anlamına
gelecektir. Bununla birlikte, restorasyonlar çoğunlukla periferide yer
alanları ve genç yaşlardaki işçileri dışarıda bırakmıştır (Boos ve Van
Oorschot, 1998). Karşılıklılık ilkesi kapsamının yaşlı ve çekirdekte yer
alan işçiler açısından korunduğu, öte yandan gereksinim ilkesinin diğer
gruplar için daha önemli hale geldiği sonucuna varılabilir.
Tam
yıl hastalık ödeneğinin özelleştirilmesi, gebe kadınlar, (kısmen) engelli
işçiler, geçici sözleşme ile istihdam edilenler ve çıraklar gibi belirli
kategoriler (daha önce kapsama dahil olan nüfusun yaklaşık olarak % 15’i
olarak tahmin edilmektedir) hariç olmak üzere, işgücünün büyük bir kısmı
için kamu hastalık sigortasının kaldırılması anlamına gelmektedir.
Özelleştirme ile hasta çalışanlara sağlanan sosyal korumada başvurulan
karşılıklılık ilkesinin kapsamı, tam özel sektör sigortasına yakın hale
gelmiştir, zira çalışanların çoğunluğu hastalık ödemelerine ilişkin yasal
zorunluluklarını özel sigorta şirketleri yoluyla yerine getirmektedir.
Ortalama hastalık ödentisi buna rağmen çok fazla azalmamıştır, zira işveren
ücretin en az % 70’ini ödemek durumundadır ve çoğu kez toplu iş sözleşmeleri
bu oranı % 100’e kadar çekmektedir. Sosyal yardıma pek az taşma vardır, zira
riske açık gruplar hala eski kolektif sigorta fonu kapsamında yer
almaktadır.
Burada ele alınan üç İskandinav ülkesi, 1990’lı yıllarda birçok reform
gerçekleştirmiştir (daha ayrıntılı değerlendirmeler için bkz. Timonen, 2001
ve 2000; Eitrheim ve Kuhnle, 2000; Alestalo, 2000, Goul Andersen, 2000,
Ploug, 2000). Genel olarak, birçok ödenek programında emek piyasası katılımı
(ve kazançları) ile ödeneğe hak kazanma arasındaki bağın sıkılaştırılmasına
bağlı olarak Bismarck karşılıklılık ilkesinin güçlendirildiği gözlenmiştir.
Örneğin, hastalık ödeneklerinde, 1990’lı yıllarda İsveç bekleme süresi
getirmiş ve Finlandiya bu süreyi uzatmış ve hak kazanma koşullarını
sıkılaştırmıştır (Eitrheim ve Kuhnle, 2000). İşsizlik sigortasında,
istikrarlı iş geçmişleri olan kişilerde, düşük ödenek oranlarının bulunduğu
İsveç hariç, göreceli olarak küçük değişiklikler olmuştur. Danimarka’da
ödenek düzeyleri istikrarını ve kapsamı da genişliğini korumuştur, ancak
maksimum yararlanma süresi 1990’lı yıllarda gözle görülür bir biçimde
azaltılmıştır. Her üç ülkede de, iş yönelimi ve dolayısıyla karşılıklılık
ilişkisi 1990’lı yıllarda daha belirgin bir hale gelmiş, çekirdekte yer
almayan işçilerin hak sahibi olması zorlaşmıştır (Clasen ve arkadaşları,
2001).
Emeklilik maaşı sistemlerinde, özellikle de İsveç ve Finlandiya’da, Bismarck
tipi unsurların güçlendirilmesine yönelik daha açık eğilimler de
gözlemlenebilir. 1990’lı yıllarda, her iki ülke de emeklilik maaşına hak
kazanma konusunu geçmişte ödenen katkı payları ile bağlantılandıran
sistemler yaratmıştır. Bireysel çalışma sicili, Finli ve İsveçli emeklilerin
gelecekte edinecekleri gelir düzeyini daha fazla belirleyen bir faktör
haline gelmiştir. İsveç’teki yeni ATP programı, ödenek tavanını kaldırmış ve
ekonomideki büyümeye paralel olarak ayarlanabilir bir hale getirmiştir.
Emeklilik maaşı düzeylerinin hesaplanması (en iyi olasılıkla 15 yıldan
ziyade) yaşam boyu kazancı temel alacaktır ve her iki ülkedeki emeklilik,
“tanımlanmış ödenek”ten ziyade “tanımlanmış katkı” programı haline
gelecektir (ayrıntılar için, bkz. Stahlberg, 1997). Son olarak, İsveç ve
Finlandiya’daki sosyal sigorta sistemleri, finansman bakımından da Bismarck
tipi karşılıklılık nosyonları ile yönlendirilir bir hale gelmiştir. Her iki
ülke de, 1970’li yıllarda kaldırılmış olan çalışan katkı paylarını, 1990’lı
yıllarda işveren katkı payı ve vergilerle elde edilen finansmana ek olan,
üçüncü bir gelir kaynağı olarak yeniden uygulamaya koymuştur. Finlandiya’da
çalışan katkı payları 1990’lı yıllar boyunca sürekli artmıştır.
İngiltere, 1960’lı ve 1970’li yıllardaki düz–oranlı katkı transferlerine
(işsizlik ve sağlık ödenekleri, emeklilik maaşları) ek olarak, ücreti tazmin
edecek bir ödenek biçimini uygulamaya koymuştur. Ne var ki Bismarck tipi
karşılıklılık ilkesinin geç bir tarihte benimsenmesi, oldukça sınırlı hak
sahipliği koşullarını temel alan, mütevazi ilaveler sağlayan isteksiz bir
uygulama olmuştur. İş piyasası koşulları 1970’li yıllarda değiştiği zaman, o
tarihe kadar orantılı olan ödenek oranları için uygun olan zemin ortadan
kalkmıştır. Bu durum, 1970’li yıllarda ödenek katkılarının ihmal edilmesine
katkıda bulunmuştur ve 1980’li yıllarda bunların nihai olarak kalkmasını ve
ücretle bağlantılı devlet emeklilik sisteminin büyük oranda
sınırlandırılmasını kolaylaştırmıştır. Kısaca, 1970’li yıllarda da güçlü
olmayan Bismarck tipi karşılıklılık ilkesi, İngiliz refah devletinde tümüyle
olmasa da büyük oranda ortadan kalkmıştır.
3.2. Beveridge Tipi Karşılıklılık
–
Güncel Eğilimler
II.
Dünya Savaşı’nın hemen ardından, İngiltere’de benimsenen (Beveridge tipi)
sosyal sigorta (Ulusal Sigorta) vergilemeden ayrı olarak, sistemin katkıya
dayalı bir gelir temeline dayandırılmasını öngörmüştü. Yeni sistemde, işçi
ve işverene ek olarak, devlet de üçüncü bir taraf olarak katkıda
bulunacaktı. Sigorta kapsamlı olacaktı ve hem katkı payları, hem de
ödenekler kazanca orantılı olmaktan ziyade düz–oranlı olacaktı. Bu,
bireylere minimum geçim düzeyinin üzerinde farklı sosyal koruma yolları
seçme şansı verecekti (Glennerster, 1995; Timmins, 1996).
Temel
kamu emeklilik sistemi (basic state pension), Ulusal Sigorta sisteminin
temel bir unsuru olmuştur. Emekliliğe hak kazanma, bireysel çalışma
geçmişine ve dolayısıyla “Ulusal Sigorta Fonu” (National Insurance Fund)’na
yapılan katkılara bağlıdır. Ancak kapsam, mesleki eğitim, kayıtlı işsizlik,
işgöremezlik, 60 ve üstü yaş içinde olma, annelik ödeneğinden yararlanma,
çocuklarına veya akrabalarına bakma durumlarını da kapsayacak şekilde
genişletilmiştir. Sonuç olarak, 1970’lerin sonuna dek, kamu emeklilik
sisteminin faaliyet alanı değer ve kapsam bakımından büyümüştür. Her ne
kadar temel emeklilik maaşının düzeyi göreceli olarak düşük olsa da,
ortalama kazançla bağlantılandırılmıştı. Bu durum 1981 yılında, ilk Thatcher
yönetimi emeklilik maaşı artışlarını fiyatlardaki artışa bağladıktan sonra
değişmiş, ortalama kazançla olan irtibat kopartılmıştır. Sonuç olarak, temel
emeklilik maaşının ortalama erkek kazançları karşısındaki göreceli değeri
1981’de % 23’ten 1993 yılında % 15’e sürekli olarak azalmıştır ve 2010
yılında % 10’u bulması beklenmektedir (Evason, 1999 : 122).
Yeni
İşçi Partisi hükümeti, ortalama kazançlarla bağı yeniden oluşturmak yerine,
geçtiğimiz günlerde bir gelir araştırması uygulaması başlatmıştır. Bu yeni
uygulamayla, başka kaynaklardan bir geliri olmayanlara, genel sosyal yardım
oranlarının üzerine çıkan (ama çok da üstüne değil) bir emeklilik maaşı
verilmektedir. Nisan 2002’den bu yana ise, hükümet, bir mesleki veya özel
emeklilik programı kapsamında olmayan düşük kazançlı kişilere, ek
niteliğinde bir ikinci kaynak olarak, “İkinci Kamu Emeklilik Maaşı” (State
Second Pension) da sunmaktadır. Bir de üçüncü yeni bir unsur daha vardır ki,
bu da özel sektör tarafından finanse edilen düşük maliyetli emeklilik
programlarıdır (private funded pensinon schemes). Kısaca, Beveridge tipi
karşılıklılık nosyonunu yeniden canlandırmaktan ziyade, onun yerine
gereksinim ilkesi ikame edilmektedir (Rake ve arkadaşları, 2000). Öte
yandan, özel ve mesleki emeklilik programlarının da itibar görmesi
beklenmektedir.
1980’li yıllarda ödeneklerde sık sık yapılan değişiklikler, katkıya dayalı
işsizlik ödeneği alan talep sahiplerinin oranında sürekli bir azalmayı
doğurmuştur (Atkinson ve Micklewright, 1989). 1996 yılında uygulamaya
konulan “İş Arayan Tahsisatı” (Jobseekers’ Allowance (JSA)), işsizlik
ödeneğinin (unemployment benefit) yerine, “katkıya” ve “gelir araştırmasına”
dayalı ödenekleri tek bir programda birleştiren bir programı yaşama
geçirmiştir. Yeni program, katkıya dayalı ödeneğe hak kazanma süresini
yarıya indirerek 6 aya düşürmüş ve 25 yaşın altındaki talep sahiplerinin
ödenek oranlarının düşürülmesini uygulamaya koymuştur. Gelire araştırmasına
dayalı JSA; katkıya dayalı JSA koşullarını karşılamayan veya bu programdan
yararlanma haklarını tüketen talep sahipleri tarafından da
istenebilmektedir. 1990’lı yılların sonunda, İşçi Partisi hükümeti, mesleki
veya özel emeklilik sisteminden yararlanan kişilerin katkıya dayalı
“İşgöremezlik Ödeneği” (Incapacity Benefit)’ni azaltmıştır. İşsizlik
ödeneğine hak kazanma da, daha 1980’li yılların başlarında çalışmayanlar ve
mesleki emeklilik sistemine dahil olanlar için daha sınırlı bir hale
getirilmişti. Yürürlükteki her iki reform da, katkıya dayalı ödeneğe hak
kazanmada gelir araştırmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu
ödenek değişiklikleri, katkıya dayalı ödenek ilkesinin, İngiliz sosyal
sigorta sistemi içinde hepten olmasa bile büyük oranda ortadan kalkmış
olduğu izlenimini verebilir. Fakat, uygulamada olan bu değildir. Sosyal
haklar perspektifinden bakıldığı takdirde, 1999 yılında toplam sosyal
harcamaların yarısına yakını katkıya dayalı transferlere tahsis edilmiştir
(DSS, 1999). Dolayısıyla, harcamalar bakımından (bireysel programlar ve bir
bütün olarak sosyal güvenlik açısından) karşılık ilkesi hala güçlü bir
biçimde görülmektedir. Diğer yandan, 1970’li yılların ortalarında toplam
sosyal güvenlik harcamalarının % 70’i gibi hatırı sayılır düzeylere ulaşan
katkıya dayalı ödeneklerin payı, bu tarihten itibaren sürekli olarak
düşmüştür. Bundan başka, bugüne kadar katkıya dayalı harcamalar içindeki en
büyük kalem emeklilik maaşları olmuştur. Diğer talep sahibi gruplar ve
özellikle de işsizlerin yararlandırıldığı katkıya dayalı yararlarda, Tablo
2’de görüldüğü gibi çok daha keskin bir düşüş yaşanmıştır. Başka bir sosyal
haklar perspektifinden bakıldığı takdirde, katkıya dayalı ödenekten
yararlandırılan kayıtlı işsiz kişilerin oranı 1970’li yıllardaki % 50’li
değerlerden 1990’lı yılların sonlarında % 15’e düşmüştür (DfWP, 2001).
Tablo 2 : Farklı Gruplara Göre
Katkıya Dayalı Ödenek Oranları, %
|
|
Yaşlılık |
Kısa
Süreli Hastalık |
Uzun
Süreli Hastalık ve Maluliyet |
İşsizlik |
|
1979/80 |
88 |
95 |
48 |
45 |
|
1984/85 |
83 |
90 |
46 |
25 |
|
1998/90 |
81 |
85 |
45 |
16 |
|
1994/95 |
78 |
44 |
39 |
9 |
|
2001/02 |
79 |
43 |
24 |
9 |
Kaynak :
DSS, 1999, Ek C
Sonuç
olarak, katkıya dayalı Beveridge tipi temel güvenlik ilkesi 1980’li ve
1990’lı yıllarda büyük oranda ortadan kaldırılmıştır. Bu eğilim, mevcut İşçi
Partisi yönetimi altında da devam etmiştir (özellikle de emeklilik yaşının
altında bulunanlar için geçerlidir) (Clasen, 2001). Geçtiğimiz yirmi yıl
içinde İngiliz sosyal güvenlik sistemi kademeli olarak ama sürekli bir
biçimde Beveridge tipi sosyal sigorta anlayışından uzaklaşarak, bunun yerine
giderek artan ölçüde gereksinim–yönelimli “kalıntı” (residual) sosyal
güvenlik anlayışına geçmiştir.
Hollanda’da, Beveridge tipi ulusal sigortalar yaşlılık ve dul ve yetim
aylığı ve çocuk ödeneklerini (bkz. sonraki bölüm) içermektedir. Bu
programlar, erkeklerin ve kadınların değişen rolleri ve değişen aile
yapıları ile tutarlı bir hale getirilmek amacıyla reforma tabi tutulmuştur.
Bu modernizasyon, yaşlılık ve dul ve yetim aylıklarında erkek ve kadınların
eşit haklara sahip olmalarını (daha evvel evli kadınlar yaşlılık maaşına
bireysel olarak hak kazanamıyor ve dullar dul ve yetim aylığı alamıyordu) ve
evli ve evli olmayan çiftlere eşit muamelede bulunulmasını sağlamıştır.
Programlarda yapılan bu modernizasyon, yani hak sahibi nüfusun
genişletilmesi, sosyal harcamaları kısma yönündeki genel amaçla
çelişmekteydi. Toplam harcamaların kontrol altından tutulması için bulunan
çözüm, gelir araştırmalarının getirilmesi olmuştur.
Dul ve
yetim aylıklarında, dul ve yetimlerin gelirleri üzerinde gelir araştırması
yapılmaktadır (1950’den sonra doğanlar için); bu da, bir zamanların
Beveridge tipi sigorta programının, spesifik bir grup için gereksinime
dayalı sosyal yardım programına dönüştüğü anlamına gelmektedir. 1950’den
önce doğanların oluşturduğu nüfus grubunun 2015 yılında 65 yaşına ulaşacağı
dikkate alınırsa, bu tarihte yalnızca 15,000 kişinin bu programdan
yararlanmaya hak kazanmış olacağı tahmin edilmektedir. Halbuki, günümüz
itibariyle bu sayı 175,000’dir. Hollandalı dul kadın ve erkeklere sağlanan
sosyal koruma, gereksinim ilkesine doğru, ayrıca ek olarak özel sigorta
programlarına kayıtlı olanlar için de karşılıklılık ilkesine doğru açık bir
kayma sergilemektedir. Yaşlılık aylığı söz konusu olduğunda, gelir
araştırması yalnızca yaşı 65’in altında olan bir eşin geliri için
yapılmaktadır. Burada sosyal hakların etkisi, dul ve yetim aylığı ile
karşılaştırıldığında çok daha azdır, ama bu durum Hollanda ulusal emeklilik
sisteminin dayandığı sosyal sigorta ilkesinden bir kopuşa işaret etmektedir.
Almanya’da, sosyal sigorta içindeki Beveridge tipi unsurlar geçtiğimiz yirmi
yıl içinde önem kazanmıştır. Örneğin, emeklilik sigortasına bakıldığında,
1986 yılından itibaren ilk defa çocuk parası verilmeye başlandığı, daha
sonra ise hem kapsamın genişletildiği, hem de miktarın artırıldığı
görülmektedir. Sağlığı yerinde olmayan akrabalarına bakan kişilere de yardım
verilmektedir. İşsizlik sigortasında (ve yardımında), bakmakla yükümlü
olunan çocukları bulunanlara, diğer talep sahiplerine kıyasla verilen daha
yüksek ödenekler de, bu iki grup arasındaki uçurumu artırmıştır. Buna,
doğumdan sonraki üç yıl süresince bir çocuğa bakmış olan ebeveynleri
işsizlik ödeneğinden yararlandıracak bir plan (2003 yılında uygulamaya
konulacaktır) da eklenebilir. Geçtiğimiz günlerde açıklanan bir yargı
kararında, Alman Anayasa Mahkemesi (the German Constitutional Court), uzun
vadeli bakım sigortasına eşit katkı oranlarının ebeveynler için dezavantaj
oluşturduğu yönünde görüş bildirmiştir. Sonuç olarak Mahkeme, hükümete, 2004
yılı sonuna kadar durumu düzeltmesi talimatını vermiştir
(Bundesverfassungsgericht, 2001). Genel olarak, bu değişiklikler, (transfer
temelli) Alman sosyal sigorta sistemi içinde Bismarck tipi ilkelerin
hakimiyetini tehdit etmemektedir. Bununla birlikte, sosyal sigorta içinde,
Beveridge ilkelerinin öneminin, ailelere ve bakıcılara yarar getirecek
şekilde arttığı gözlenmektedir (ayrıca, bkz. Bleses ve Seeleib–Kaiser,
1999).
Son
olarak ve Almanya’nın aksine, yukarıda anlatılageldiği şekliyle Bismarck
tipi karşılıklılığa dayalı unsurların gelişimi, üç Kuzey Avrupa ülkesinde
Beveridge tipi unsurların geçerliliğini yitirmesi ile bağlantılı
bulunmaktadır. Bu, daha az kapsayıcı olan ve daha çok istihdama–bağımlı bir
hale gelmiş olan işsizlik ve hastalık ödeneklerinde en belirgin şekilde
görülmektedir. Örneğin, eğitim programlarına katılma, artık işsizlik
ödeneklerine yeniden hak kazanma anlamına gelmemektedir. Diğer yandan,
emeklilik maaşı düzenlemeleri de kısa bir çalışma kaydına sahip olan ve
düşük ücretle çalışan kişiler için daha az tercih edilir bir hal almaktadır.
4. EVRENSELCİLİK
Evrensel transferler geniş kapsamlı olarak karşımıza çıkabilir (örneğin,
temel kamu emekli aylıkları) veya özel bir grupla sınırlı olabilir (örneğin,
yalnızca ailedeki ilk çocuklar için), ancak herhalükarda ayrım
gözetilmemektedir. Bu durum, birtakım nedenlerden ötürü, evrensel bakışaçılı
ödenekleri harcama kesintilerine açık hale getirmektedir. İlk olarak, sıkı
mali bütçelerin geçerli olduğu günümüzde, yoksulluğu veya eşitsizliği
azaltma konusunda etkili olamadığı ve kaynakları, bu kaynaklara gereksinim
duymayanlara transfer ettiği gibi bildik eleştiriler genelde güç
kazanmaktadır. Bu eleştiriler, zaman içerisinde diğer düzenlemeler (kamu,
mesleki veya özel) daha da genişlediğinde, yani nüfusun giderek artan büyük
bir bölümü için evrensel desteğe daha az gereksinim duyulduğunda, daha da
fazla geçerli olacaktır.
İkinci
olarak, evrensel ödeneklerin kapsamı geniş olabilir ve dolayısıyla nüfusun
büyük bir kısmı bundan yararlanabilir; ne var ki ödenekler vergilerle
karşılandığından dolayı, örgütlü çıkar grupları evrensel ödenekleri güçlü
bir biçimde savunmada gönülsüz kalmaktadır.
Üçüncü
olarak, katkıya dayalı ödenekler açıkça karşılıklılık ilkesini temel
alırken, evrensel haklar grup üyeliği ile bağlantılıdır. Marshall’a göre
(1950), bir cemaat (veya devlet) oluşturulurken ortaya çıkan haklar ve
görevler (rights and duties) arasındaki bağlantı, bir cemaat ruhu nosyonuna
ve “topluma sadakate” (loyalty to society) dayanmaktadır. Ganssmann’ın
(1993) belirttiğine göre de, uzun vadede, vatandaşlığa dayalı hak
sahipliğinin, karşılıklılığa dayalı sosyal sigorta programlarından daha
kararsız bir hal alması olasılığı daha kuvvetlidir. Weber’e referans veren
Ganssmann’ın görüşü, daha yüksek bir seviyede “formel rasyonellik” ima
etmektedir ve dolayısıyla modern kapitalizm ile daha uyumludur (Ganssmann,
aynı eser, s. 393).
Öte
yandan, evrensel sosyal koruma biçimleri, harcamalarda ortaya çıkacak
kesintilere en çok direnç göstermesi beklenebilecek orta sınıflara fayda
sağlamaktadır (Van Oorschot, 2000b; Rothstein, 2000; 2001). Bu tür iddialar,
özellikle sosyal politikanın en popüler alanları olma eğilimi gösteren
evrensel hizmetler (eğitim, sağlık) ve kamu emeklilik sistemi konularında
ortaya atılmaktadır. Sosyal güvenlik sistemi içinde, daha geniş nüfusa
hizmet götüren, daha yaygın riskleri kapsamına alan ve daha yüksek tutarda
ödenekler ödeyen evrensel ödeneklerin; gerçekleşme olasılığı görece olarak
düşük olan riskleri kapsayan ve yalnızca düşük tutarda ödenekler ödeyen
evrensel ödeneklere göre yıpranmaya daha az yatkın olduğu kanıtlanabilir.
Dolayısıyla, burada yıpranmaya açık olan şeyin, evrenselcilik ilkesinden
ziyade, bazı ödenek programları olabileceği dikkate alınmalıdır.
Şayet
çok sayıda insan, evrensel nitelikli cömert transferlerden fayda elde
ederse, toplam bireysel çıkarlar sadakat ile biraraya geldiğinde,
programların korunmasında güçlü bir motivasyon kaynağı olabilir (Van
Oorschot, 2000b). Eğer durum böyleyse, evrensel ödeneklerin görece olarak
sağlamlığını açıklamada, kurumsalcı argümanlar ve “izlenilen yola olan
bağımlılık” (path dependency) yaklaşımı faydalı olabilir. Refah devletlerini
cömert ödeneklerle gittikçe genişletirken, evrenselci unsurların azaltılması
oldukça zor olmaktadır. Bunun tersine, gereksinim ilkesinin güçlü olduğu
refah devletlerinde, evrensel ödeneklerde kesinti yapmak daha kolay
olabilir; zira, bu durum genel nüfusun büyük bölümünü ilgilendirmeyecektir
(Korpi ve Palme, 1998).
4.1. Evrenselcilik – Güncel Eğilimler
Ödeneklerde gerçekleştirilen reformlar, harcamalar ve hak sahipliği
koşullarında gözlenen eğilimler üzerinde yapılacak bir inceleme,
evrenselciliğin kapsamının, burada ele alınan diğer refah devletlerinden çok
daha fazla bir şekilde, İskandinav sosyal güvenlik sistemi içinde sürdüğünü
gösterecektir. Bununla birlikte, evrenselciliğin hak sahipliği konusunda
güçlü bir ilke olmaya devam ettiği diğer sosyal politika alanları dikkate
alınmazsa (Rothstein, 2000), geçtiğimiz yirmi yıl boyunca evrenselciliğin
kapsamının gerilediği sosyal güvenlik alanları bulunmaktadır. Buna
verilebilecek örnekler arasında, 1996 yılında evrensel olmaktan çıkarılan
Finlandiya’daki temel hastalık ödeneği programı sayılabilir. Bu tarihten
itibaren, kazancı olmayan gruplar (bakıcılar, öğrenciler) ödenekten
yararlanma hakkını kaybetmişlerdir (Ploug, 1999 : 99). Başka bir örnek de
Danimarka’daki işsizlik yardımıdır. Goul–Andersen’e göre (2000 : 75),
1980’li yıllardan 1990’ların başlarına kadar olan süre boyunca, yüksek
işsizlik problemine karşı ortaya çıkan tepki, tam evrensellik
gerçekleştirilinceye kadar ileri doğru hareket etmekti (Goul Andersen, 2000
: 75). Ücretli bir işte çalışmayan herkes, temel gelir benzeri (quasi basic
income) bir ödeneğe hak kazanmaktaydı. Çünkü, bu kişiler, yükümlü oldukları
iş arama görevini yerine getirmiş, ancak çalışacak bir iş bulamamıştır. Bu
eğilim, işsizliğin azalmaya başladığı 1990’lı yıllarda sona ermiştir (Goul
Andersen, 2002).
İsveç
ve Fin emeklilik sistemine bakıldığında, şimdiye kadar uygulanan vatandaşlık
bazlı evrensel asgari emeklilik hakkı, yalnızca, istihdamla bağlantılı bir
emeklilik geliri olmayanlara veya çok düşük olanlara yönelik hale gelmiştir.
Bir anlamda, evrensel emeklilik maaşının yerine gereksinim–yönelimli bir
program gelmiştir; yani, kazançla bağlantılı bir emeklilik geliri olmayan
veya çok düşük olanlara yönelik, vergi ile finanse edilen “garantili” bir
emeklilik maaşı. Danimarka’daki emeklilik sistemi sözkonusu olduğunda ise,
sisteme kısmi bir gelir testi ilave edildiğinden, sisteminin karakteri daha
az evrensel hale gelmektedir. Yine Danimarka, büyük oranda kazançla
bağlantılı ikinci bir kamu emeklilik sistemi kuran İsveç’i takip etmemiştir.
Bununla birlikte, evrensel olan kamu emeklilik sistemini destekleyen toplu
iş sözleşmeleri (collective agreements) yoluyla da, 1970’li ve 1980’li
yıllar boyunca emeklilik maaşları büyük ölçüde artmıştır (Ploug, 2000). Bu
genişleme, kademeli bir süreç içerisinde kamu sistemine gelir araştırmasını
dahil etme şansı vermiştir. Goul Andersen’e (2001) göre, son reformlarla bu
durum daha da belirgin hale gelmiştir (trend, çeşitli emeklilik gelir
kaynaklarını içine alan tam bir gelir araştırmasına doğru ilerlemektedir) ve
bu sürecin devam edeceği beklenmektedir. Sonuç, halihazır minimum emeklilik
aylığının azalması olacaktır ve bunun neticesinde de sendikalar ve sendika
üyeleri, toplu pazarlığı kullanarak emeklilik maaşlarına ilaveler yapmak
yönündeki taleplerini artıracaktır.
Geleneksel olarak Hollanda sosyal güvenlik sistemi, vergi ile finanse
edilmemekte, gelir araştırmasına dayanmaktadır, yani evrensel yönü zayıftır.
Bununla birlikte, daha önce işverenin ödediği katkı paylarından karşılanan
ve gelir araştırmasına tabi olmayan çocuk ödenekleri (child allowances),
1989 yılında, finansman tabanı genel gelirler olduktan sonra gerçek anlamda
evrensel hale gelmiştir. Bu ilkesel değil, pratik bir önlemdi; zira bir dizi
yatırım sübvansiyonu ve vergi indiriminin kaldırılmasına karşılık
işverenlere verilen bir tazmin şekliydi. Hollanda çocuk ödenekleri, son
yirmi yıl içinde çeşitli yöntemlerle sürekli olarak yeniden düzenlenmiştir.
Genel eğilim, ödeneğin tahsis edildiği çocuk nüfusunun azaltılması ve ödenek
düzeylerinin azaltılmasıdır; her iki durumda da harcamalar düşürülmek
istenmektedir. Sonuç olarak, sosyal korumanın kapsamı, özellikle de geniş
aileler için gerçekten de büyük ölçüde daralmıştır. Bu anlamda da,
evrensellik ilkesi daralmıştır.
İngiltere ve Almanya’da da, tek önemli evrensel transferler çocuk
ödenekleridir. 1980’li yıllarda İngiltere’deki ödenek düzeyleri yıllar
boyunca dondurulmuş ve dolayısıyla reel anlamda azaltılmıştır. 1990’lı
yıllarda ise, oranlar artırılmış ve önceki düzeylere yeniden dönülmüştür.
Geçenlerde, İşçi Partisi hükümeti çocuk ödeneğini diğer ödeneklerden daha
fazla artırmıştır, ne var ki son değer hala daha uluslararası standartların
altındadır. Hükümetin asıl vurgusu, çocuklu ailelere nakit desteğini
iyileştirmekten ziyade, ebeveynlere iş bulmaları konusunda yardım edilmesi
üzerinde yoğunlaşmaktadır. Almanya’da ailelere ayrılan sosyal harcamaların
payı, 1990’lı yılların ikinci yarısında ulaşılan emeklilik maaşları hariç
olmak üzere, diğer tüm sosyal güvenlik alanlarından daha fazla artmıştır.
Bunun kısmen nedeni, geçtiğimiz 10 yıl içinde çocuk ödeneklerinin önemli
ölçüde iyileştirilerek, İngiltere’deki oranın kabaca iki katı düzeyine
çıkarılmasıdır.
5. GEREKSİNİM
Gereksinim ilkesinin giderek artan rolüne işaret eden eğilim bir dizi
araştırma ile belgelenmiştir (Van Oorschot ve Schell 1991; Gough 1994;
Avrupa Komisyonu 1995; George ve Taylor–Gooby 1996; Bolderson ve Mabbett
1996; Ploug ve Kvist 1996; Daly 1997). Bu ilerleme ve gelecekteki muhtemel
genişleme, çok sayıda ekonomik ve politik faktörle bağlantılandırılabilir.
İlk olarak, gelir araştırmasının yaygınlaşması basit olarak “taşma”
(spillover)’nın bir sonucudur. Başka bir deyişle, yüksek ve sürekli işsizlik
düzeyleri ile bağlantılı olarak gelir araştırmasına tabi olmayan
programlarda azalma olgusu, sosyal yardıma başvuranların sayısında bir
artışa neden olmuştur. Bununla birlikte, bazı ülkelerde sosyal yardımın
gelişmesinin nedeni, sayı olarak büyümüş olan gruplar için (örneğin, yalnız
ebeveynler) alternatif ödeneklerin olmamasıdır.
İkinci
olarak, sosyolojik kuram, bütçe kısıtlamalarının sözkonusu olduğu
durumlarda, harcamaları kısma çabalarının, kolaylıkla daha az popüler,
görece olarak ödenekleri düşük ve örgütlü olmayan gruplara yönelik olan
programlara yönlendirilebileceğini öngörmektedir (Will, 1993; Van Oorschot,
2000a). Şayet bu algılama daha belirgin bir hale gelirse, sosyal yardım daha
seçici ve daha az cömert olma eğilimi gösterecektir. Avrupa vatandaşları
arasında kendine güven ve bireysel sorumluluk anlayışının görünürde artan
önemi (Kluegel ve arkadaşları, 1995; Halman ve Nevitte, 1996), daha seçici
bir hedeflemeye doğru tercih edilir bir kültürel bağlam sağlayacaktır.
Üçüncü
olarak, sosyal güvenlikteki seçici yaklaşım, 1980’li yıllarda ve 1990’lı
yılların başlarında büyük bir etkiye sahip olan neo–liberalizm tarafından
uzun bir süredir savunulmaktadır. Daha yakınlarda ise, sosyal güvenliğin
dayanışmacı ve kolektif biçimlerini vurgulamaya eğilimli Avrupa sosyal
demokrat partileri de, daha “pragmatik” veya “üçüncü yolcu” bir yaklaşıma
doğru kaymışlardır. Artan yaşam standartları ve olumsuz demografik
değişiklikler, genellikle büyük ölçekli evrensel veya katkıya dayalı
programların kapsamını daraltmayı ve pekçok insan için mesleki ve özel gelir
güvencesi biçimlerini teşvik etmeyi mazur gösterme yönünde kullanılmaktadır.
Öte
yandan, gelir araştırmasının daha geçerli bir hale gelmeyeceğine dair de
nedenler bulunmaktadır. İlk olarak, bazı Avrupa ülkesi emek piyasalarında
gözlenen olumlu gelişmeler, gereksinime dayalı programlara bel bağlayan
insanların sayısında bir azalmaya neden olabilir. İkinci olarak, sosyal
yardım ulusal yoksulluk sınırını (çoğu kez örtülü olarak) ortaya koyduğu
için ve yoksulluk ve sosyal dışlamayla mücadele politik olarak önem kazanmış
olduğundan dolayı (örneğin, İngiltere’de), gereksinime dayalı sosyal
güvenliğin kapsamını daraltma amacını güden politik çabalar ortaya
çıkabilir.
Üçüncü
olarak, gelir araştırması öyle bir araçtır ki, çoğu kez aynı anda iki
politik amacı birden güdemez. Gelir araştırması, bir yandan hak talebinde
bulunanların kaynaklarının incelenmesine bağlı olarak ödenek düzeylerini
sınırlamakta ve dolayısıyla görünürdeki maliyetleri düşürmekte, öte yandan
özellikle de düşük ücretli işler ve hiçbir çalışanı olmayan aileler için,
refah programlarından mali olarak bir çekiciliği bulunmayan işlere bir geçiş
sağladığından, işsizlik tuzaklarına yol açabilmektedir. Bu nedenle, gelir
araştırmasına tabi olan ödenekler, (emeğin dolaşımını kösteklemekten ziyade
teşvik eden ve bundan ötürü de modern emek piyasalarındaki esnek ve a-tipik
iş türleri ile daha çok uyumlu olabilen) evrensel ödeneklerden daha
maliyetli olabilecektir (Ayrıca bkz.: Lister, 1997).
5.1. Gereksinim İlkesi – Güncel Eğilimler
İngiltere, çoğunlukla liberal bir refah devleti olarak görülmektedir. Bu
görüş, bir bütün olarak sosyal politika düzenlemelerine ve özel olarak da
sağlık göstergelerine bakıldığı takdirde sorgulanabilir; ancak sosyal
güvenliğe daha dar bir mercekten bakıldığı takdirde bu durum giderek daha
fazla doğrulanmaktadır. Katkıya dayalı ödeneklerin azalan rolü yukarıda
tartışılmıştı. Bu eğilime, gereksinim ilkesinin giderek artan öneminin eşlik
ettiği konusunda gereğinden çok kanıt bulunmaktadır. Ortalama kazanç
düzeyleri ile bağlantılı olan işsizlik ve diğer sosyal güvenlik
ödeneklerinin azalan düzeyleri göstermektedir ki, pekçok talep sahibi için,
(bazen ek niteliğindeki) gelir araştırmasına tabi ödeneklere erişim hemen
hemen tümüyle kaçınılmaz bir hale gelmiştir. Buna uygun olarak, gelir
araştırmasına tabi transferlerin tüm sosyal güvenlik harcamaları içindeki
göreceli payı, 1970’li yılların sonunda % 17 iken, 1990’lı yılların sonları
itibariyle % 33’e yükselmiştir (DSS, 1999).
İşçi
Partisi hükümetinin, bu trendi önleyeceğine dair pek bir gelişme yoktur.
Bundan ziyade, emeklilik sistemindeki son değişiklikler, muhtemelen bu
eğilimi konsolide edecek ve hatta genişletecektir (Rake ve arkadaşları,
2000). Farklı ödenek türleri, sosyal güvenlik ilkeleri ve dolayısıyla
yeniden dağıtıcı adaletin dışavurumları konusundaki ilgi eksikliği, 1990’lı
yılların sonlarında açık hale gelmiştir. Sosyal güvenlikten sorumlu Devlet
Bakanı Alistair Darling’in de bir gazete makalesinde altını çizdiği gibi,
“bugün, sosyal güvenlik sistemleri arasındaki önemli farklılık, bunların
sigorta bazlı olup olmadıkları veya gelir araştırmasına tabi olup
olmadıkları değil, insanların tekrar işlerine geri dönmeleri ve yaşamlarını
iyileştirmeleri konusunda yeterince yardım edip etmedikleridir” (The
Guardian, 16 Haziran 1999). Başka bir deyişle, (gelir araştırmasına tabi
ödenekler, vergi indirimleri ve koşullu işsizlik desteği gibi yardımlarla
sağlanacak) ücretli işlere katılımın artırılması, başarılı sosyal güvenlik
politikası için bir turnusol kağıdı haline gelmiştir. Bu anlamda, “Sosyal
Güvenlik Bakanlığı”nın adının, geçtiğimiz günlerde “İş ve Emeklilik
Bakanlığı” olarak değiştirilmesi simgesel bir anlama sahiptir.
Gereksinim ilkesinin başka ülkelerdeki durumu nedir? Almanya’da durum biraz
karışıktır. 1990’lı yılların ortalarında getirilen uzun vadeli bakım
sigortası, gelir araştırmasına tabi sosyal yardım taleplerini yarı yarıya
azaltmıştır (Bundesregierung, 2001). Sosyal yardım alan emeklilerin yüzdesi
de geçen yirmi yıl boyunca düşmüştür. Başka bir perspektiften bakıldığı
takdirde, 1980 yılı itibariyle, sosyal yardım talebinde bulunanların beşte
biri 65 yaşın üzerinde bulunuyordu. 1990’lı yılların sonlarında bu oran %
6,7 (eski Länder) ve % 2,4’e (yeni Länder) düşmüştür (Bundesregierung,
2001). Öte yandan, 1970’li yılların başlarından beri sosyal yardım talebinde
bulunanların sayısı dört kat artarak, 1998’de nüfusun % 3,8’ine ulaşmıştır
(yeni Länder’de % 2,7). Başka bir deyişle, sosyal haklar perspektifinden
bakıldığı takdirde, gereksinim ilkesi genel anlamda ve özellikle de
işsizler, yalnız ebeveynler, göçmenler ve mülteciler gibi bazı gruplar için
önem kazanmıştır.
Özellikle, 1990’lı yılların ilk yarısında gözlenen yüksek işsizlik
düzeyleri, 1990’lı yılların ortalarında İsveç’te (% 6’dan % 8’e) ve belki
daha fazla olmak üzere Finlandiya’da (nüfusun % 3,5’inden % 12’sine) sosyal
yardıma bağımlı nüfusun artışına katkıda bulunmuştur (Timonen, 2000). İş
piyasasındaki gelişmelere bağlı olarak, işsizlik sigortasında Bismarck tipi
karşılıklılık ilkesine yapılan güçlü vurgu, gereksinim ilkesinin kapsamını
daha da fazla genişletebilirdi. Bununla birlikte, emekliler bakımından, kamu
emeklilik programlarına gelir ya da servet araştırmasının getirilmesinin,
gereksinim ilkesinin kapsamının genişlemesine yol açması gerekmez.
Hollanda’da, gelir araştırmasına tabi sosyal yardım konusunda 1996 yılında
bir reform yapılmıştır. Ödenek oranları, bekarlar ve yalnız yaşayan
ebeveynler için ayarlanmıştır; buna göre bu kişiler, sırasıyla asgari
ücretin % 50 ve % 70’i (daha önce % 70 ve % 90 idi) tutarında bir ödenekten
ve yalnız yaşadıklarını kanıtlamaları halinde % 20’ye varan ilave ödenekten
yararlandırılmaktadır. 21 yaşın altındaki kişiler, kural olarak ödenekten
yararlandırılmamakta, ama “Gençlik İş Garantisi Programı” uyarınca
kendilerine bir iş teklifinde bulunulmaktadır (ve kabul etme zorunluluğu
getirilmektedir). Sonuç olarak, yasal bir perspektiften bakıldığı takdirde,
gereksinim ilkesi bekarlar ve yalnız yaşayan ebeveynler için
keskinleştirilmiş bulunmaktadır. Bundan başka, sigorta programlarından
sosyal yardıma doğru gerçekleşen taşma nedeniyle yardım alan insan sayısı,
1980’li yılların ortalarındaki kriz nedeniyle büyük oranda artmıştır.
Bununla birlikte, 1990’lı yıllarda ekonominin düze çıkmasının bir sonucu
olarak gereksinim ilkesinin kapsamı, en azından sosyal haklar
perspektifinden bakıldığında, son birkaç yılda yeniden daralmıştır.
6. KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRME
Yukarıdaki inceleme kesin yargılara dayanmamaktadır ve stilize edilmiştir.
Bununla birlikte, ilkelerin değişen kapsamlarına ait iki perspektifin kabul
edilmesi, Avrupa sosyal güvenlik sistemindeki eğilimler hakkında bazı önemli
ülkelerarası çıkarımların yapılmasına olanak tanımaktadır (Tablo 3).
İlk
olarak, Bismarck tipi karşılıklılık ilkesini temel alan sosyal sigorta
anlayışının silinmekte olduğuna dair genel izlenim, gerçek gelişmeleri
yansıtır gibi görünmemektedir. İlkenin bazı ülkelerde ve bazı programlarda
öneminin azaldığına dair göstergeler vardır ve İngiltere, özelde bu ilkeyi
tümüyle olmasa da büyük oranda uygulama dışı bırakmıştır. Bununla birlikte,
bireysel çalışma sicilinin, hak sahipliği ve hak kazanma konularında giderek
önem kazanması gibi örneklerde olduğu gibi, ilkenin konsolidasyonu ve hatta
genişletilmesi süreçlerine de rastlanmaktadır. Sosyal haklar perspektifi,
bunun Hollanda, Almanya ve Finlandiya’da yaşlı ve çekirdekte yer alan
işçilere yarar sağladığını, ama diğer gruplar için dezavantaj oluşturduğunu
göstermiştir. Yasal bir perspektiften bakıldığı takdirde, Bismarck tipi
karşılıklılık ilkesinin, Kuzey ülkelerinde, özellikle de İsveç ve Fin’in
emeklilik programlarında gözle görülür bir biçimde güçlendirildiği
görülmektedir.
Tablo 3 : İlkelerde
Yaşanan Kayma : Genel Eğilimler
|