|
Ben De Zengin Olacağım
(Ümit Bursalı)
Günümüzde fakirlik ile
isyanın birbirine çok yakın olduğunun farkındayız. Fakat düşünmemiz
gerekiyor, zenginlik ve isyan birbirinden daha mı uzak? Fakirliği
kötülerken, zenginliğin, paranın, ihtişamın insanı hakka-hakikate nasıl
körleştirebildiğini genellikle unutuyoruz.
Biz,
‘bir lokma bir hırka’ya razı olunmalı demiyoruz. Sadece malla-mülkle nefes
alabileceğimiz saplantısının büyük bir yanılgı olduğuna dikkat çekmek
istiyoruz. Malın-mülkün bırakın nefes vermeyi, nefesimizi kesebileceğini
görmek gerektiğini düşünüyoruz. Asıl mesele fakir ya da zengin olmak değil,
“insan” olmak diyoruz.
Ve kavramı yeniden
hatırlatıyoruz: İnfak ve kanaat... Zenginlerimiz kanaatkâr oldukça infak
edecekler. Fakirlerimiz helal yoldan kazanç peşinde koşarken kanaatkârlıkla
isyandan korunacaklar.
Bir yandan çayımızı
yudumlayıp, bir yandan sohbet ediyoruz. Her zamanki arkadaş toplantılarından
biri. Sohbet, ülke gündemiyle başlamış, sonra kendi tavrımızın ne olacağına
gelmişti. Kimse bu konuda net şeyler söyleyemiyor, sohbet uzayıp gidiyordu.
Sohbet, ani bir gürültüyle
kesildi. Yan odada oynayan çocuklar bulunduğumuz odaya doluştu. Tabii her
zamanki neşe, bağırış-çağırışlarıyla. Mecburen ilgimiz çocuklara yöneldi.
Onlar bu ilgiden memnun, yanımıza sokuldular.
Arkadaşlardan biri, her
halinden afacanlık akan çocuklardan birinin kolunu tutarak sordu:
- Söyle bakalım, sen
büyüyünce ne olacaksın?
Yedi-sekiz yaşlarındaki
çocuk, kısa bir süre durakladıktan sonra çok bilmiş bir edayla cevap verdi:
- Zengin olacağım!
Herkes şaşırmıştı. Kısa
bir duraklamadan sonra arkadaş tekrar sorma ihtiyacı hissetti:
- Nasıl yani? Doktor mu
olacaksın, yoksa mühendis mi?
Çocuğun o klasik
cevaplardan birini vermeye hiç niyeti yoktu. Tereddütsüz tekrarladı:
- Yoo. Ne doktor olacağım,
ne de mühendis. Ben sadece zengin olacağım!
Çocuğun sözleri sanki bir
an havada asıldı kaldı. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Sessizlik... Bütün
cesaretimi toplayarak bir soru da ben sordum:
- Niçin zengin olmak
istiyorsun bakayım?
Çocuk böyle saçma bir
soruyu niçin soruyorsun der gibi baktıktan sonra anlatmaya başladı:
- Zengin olursam her
istediğimi alabilirim. Televizyonda gördüklerimi isteyince babam param yok
diyor. Ama başka çocuklar alıyorlar. Nasıl aldıklarını sordum, babam zengin
diyorlar. Babam da, annem de kendi aralarında hep parasızlıktan şikayet
ediyorlar. Zengin olursam onların da istediklerini alacağım. Televizyon da
hep zengin insanları gösteriyor. Onlar hep güzel yaşıyorlar. İnsan zengin
olunca mutlu oluyor. Mühendis olunca insan mutlu olmuyor ki. Benim babam da
mühendis. Onun için ben de zengin olacağım.
AH BİR ZENGİN OLSAM!
Hiçbirimiz çocuğun
yanıldığını söyleyemiyorduk. Çünkü günlük yaşantımızla, konuşmalarımızla biz
de her gün aynı cevabı vermiyor muyduk? Aslında verilen cevap çocuğun değil,
bizlerin cevabı değil miydi? Çocuk, safiyetle dile getirmişti bunu, o kadar.
Her gün Allah yolunun
güzelliklerinden konuşurken dahi, sürekli zengin olma hayalleri kuruyoruz.
Toplum hızla bu yöne doğru kayarken, bizler de bu sele kapılıp gidiyoruz.
Artık rüyalarımızı, hayallerimizi, güzel insan olmak, helal lokma yemek,
salih evlatlar yetiştirmek süslemiyor. Artık içimizde bir Abdülkadir Geylanî
olmanın, bir Mevlâna olmanın, bir Yunus olmanın heyecanı dolaşmıyor. Şimdi
sohbetlerimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı sadece zengin olmak süslüyor.
Hem de çalışarak terleyerek değil, en kısa yoldan zengin olmak.
İnsanlarımızın bir kısmı
zengin olduğunda, renkli basında gördüğü insanlar gibi gayri meşru bir
hayatı hayal ederken, bir kısmımız da ev, araba almayı, çocuklarımızı yurt
dışında okutmayı, rahat rahat yaşamayı hayal ediyor. Derdinin Allah rızası
olduğunu söyleyenlerimiz ise, bunlara bir de imanından kaynaklanan değerleri
eklemeye gayret ediyor. Bütün bunların yanında her sene hacca gitmeyi,
fakirlere yardım etmeyi de ihmal etmiyor. Tabii ki burada niyetlerin
sıhhatini ölçme imkanımız yok. Ama kendimizi kandırıp kandırmadığımızı kim
söyleyebilir?
Sonuçta düşünce dünyaları,
hayat tarzları ne olusa olsun, herkesin hayalini zengin olmak süslüyor.
PARA AMAÇ MI, ARAÇ MI?
Tek gayesi bu dünyada
“iyi” yaşamak olan insanlar için bütün bunlar problem olmayabilir. Ancak,
Yaratıcısı ile sağlam irtibatı olan bir kul olmak isteyenler için sıkıntılar
ve açmazlar bu noktada başlıyor. Bir zaman sonra zengin olmak, arzuladığı
hayatı yaşamanın ön şartı haline geliveriyor. İyi bir müslüman olarak yaşama
istekleri daima zenginlik sonrasına erteleniyor. Artık, fakir biri olarak da
iyi bir müslüman olabileceğimizi düşünmekte zorlanıyoruz. Tabii burada
aramızda iltifatın daima zenginlere yönelik olmasının payını da görmek
gerek.
Dinlediğimiz
menkıbelerdeki veli kullar genelde fakir yaşamışlar. Fakat bugünkü
hayatımızı, o dönemlerdeki yaşantıdan çok farklı, hatta alakasız
algıladığımızdan, o günlerin geçmişte kaldığını farz ediyor, onların hayat
tarzlarını ve anlayışlarını günümüze aktaramıyoruz. Böyle bir yaşantının
fikrine dahi sahip olamıyoruz. Hayallerimizi iyi bir müslüman olmak, ama iyi
bir zengin müslüman olmak süslüyor.
Zaten günlük hayatımızda,
sürekli bir dünya-ahiret çatışmasına şahit oluyoruz. Her an bir tarafı
tercihe zorlanıyoruz. Durum böyleyken, bu beklenti ve hayallerle doğru
tercihi kolayca ve gönül huzuruyla yapabilecek miyiz? Fikri-zikri “ah bir
zengin olsam” dan ibaret bir insanın, önüne çıkan haram-helal kavşağında
doğru yönü seçmesi kolay olabilir mi? Hele buna bir de günlük sıkıntıları
kendimize ahiret kaygısından daha yakın ve gerçek hissetme yanlışlığını
eklersek...
O TÜKENMEYEN HAZİNE
Amacımız zenginliği,
zenginleri kötülemek değil. Ama zengin olma hayalinin, her şeyin önüne
geçmesi, mümine has özellikleri köreltmesi ihtimalini ciddi olarak düşünmek
zorundayız.
Diğer taraftan, helal
rızık temininde ciddi sıkıntılar yaşayan, çocuklarının nafakasını düşünen
bir insanın da, iman derdine düşmesinin, Allah ve Rasulü’nün muhabbetini
aramasının ne kadar zor olduğunu göz ardı etmemiz mümkün değil.
İşte tam bu noktada çok
tanıdık, birbiriyle çok ilişkili iki kavram imdada yetişiyor: İnfak ve
kanaat.
Dinimizin sürekli
vurguladığı bu iki kavram, zenginli-fakirlik terazisinde mükemmel bir denge
vazifesi görür. İnfakı ve kanaati hatırlamamız gerekiyor.
Kanaat, fakirliği de,
zenginliği de yerli yerine oturtan, her iki hali de Cenab-ı Mevlâ ile
irtibatlandıran bir hal. Zengin, kanaat sahibi olursa infak etmeye başlar.
Elindeki malın şükrünü eda eder. Daima fakirleri gözetir. İnfak etmedikçe
elindeki malın azap ve ateş olacağını bilir. Fakirlerin, kendisini bu azap
ve ateşten koruyan velinimet olduklarını anlar.
Fakir ise yardıma muhtaç
olduğu için eziklik duymaz. Allah’ın verdiğine kanaat ve sabırla, ne kadar
değer kazandığını bilir.
Böylece zengin ve fakir,
birbirini tamamlar. Zenginliğin de fakirliğin de, Allah’a kullukta bir
vesileden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Ama kanaat olmazsa zengin hiç
doymaz, fakir de toplumda çıbana dönüşür.
ZENGİN VE FAKİR: BİRİ
DİĞERİNİN VELİNİMETİ
Saadet devrinde de hem
zenginler, hem fakirler vardı. Çalışırlar, kazanırlar ve çokça infak
ederlerdi. Hz. Ömer r.a. malının yarısını, Hz. Ebu Bekir r.a. tamamını infak
etmişti. Böyle bir ortamda zengin-fakir arasında ayrılıktan, çekişmeden söz
edilebilir mi? İşte bu şekilde zenginlik de, fakirlik de, veren ve alan için
Allah’ın rızasını kazanmada bir vesileye dönüşür.
Fakat kanaati unuttuğumuz
günden beri, zengin, daha zengin olma peşinde, fakir de zenginlere haset
etmede. Artık birbirimizi velinimet olarak değil, bir engel, bir düşman
olarak görüyoruz.
Çocuklarımız kanaati hiç
duymadılar. İhtimal, hiç duyamayacaklar. Parayı, malı-mülkü, en geçerli
değer, hayatın tek amacı ve tek erdem zannedecekler.
Halbuki Rabbimiz, hadis-i
kudside bir soruyla bizi uyarıyor:
“Ben zenginliği kanaatte
yarattım. İnsanlar ise zenginliği mal çokluğunda arıyorlar. Onu nasıl
bulabilirler?”
Sahi nasıl bulabilirler?
GERÇEK ZENGİNLİK
Başlangıçta Türkistan
taraflarında bir bölgenin hükümdarı iken, bazı ilâhi ikazlarla hükümdarlığı
bırakan İbrahim Ethem k.s. Hazretleri’nin fakirlik ve mahrumiyeti o derece
göze batıyordu ki, görenlerde yardım etme isteği uyanıyordu.
Bir gün, varlıklı bir kişi
İbrahim Ethem’e acıyarak yardım etmek istedi. İbrahim Ethem k.s.:
- Senin yardımını eğer sen
gerçekten zenginsen kabul edebilirim, dedi.
Adam gerçekten zengin
olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine İbrahim
Ethem k.s. sordu:
-Ne kadar paran var?
-Üçbin altınım var.
-Dörtbin altının olmasını
ister misin?
-Elbette isterim!
-Beşbin altının olmasını?
-İsterim!
-Onbin altının olsa çok
sevinirsin değil mi?
-Tabii ki çok sevinirim!
Bunun üzerine İbrahim
Ethem adama şöyle dedi:
- Zengin olduğunu
söylüyorsun ama sen gerçekten züğürdün birisin. Sen, onbin değil, yüzbin
altının olsa, kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan, zengin
değildir. Gerçek zengin olsaydın yardımını kabul edecektim. Fakat bu durumda
kabul edemem, kusura bakma...
Malın Hayırlısı
Ebu Ummetu’l-Bahilî r.a.
anlatıyor:
Mescide her gidişimizde
hep aynı kişiyle karşılaşıyorduk. Mescide herkesten evvel geliyor, cemaatle
namazları kaçırmamaya çok dikkat ediyordu. Bu kişi Salebe b. Hatip idi.
Herkes ona gıptayla
bakıyordu. İnsanlar ona bu güzel halinden dolayı “mescid kuşu” lakabını
takmıştı. Çok fakir biriydi.
Salebe bir gün Peygamber
s.a.v. Efendimiz’e gelerek:
-Ya Rasulallah, Allah’a
dua et de bana mal versin, dedi.
Peygamber s.a.v.:
- Ya Salebe, şükrünü eda
ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremiyeceğin çok maldan daha iyidir, diye
karşılık verdi ve onu geri gönderdi.
Fakat Salebe, Rasulullah
s.a.v.’e tekrar gelerek isteğini yineledi:
- Ya Rasulallah, Allah’a
dua et de, bana mal versin!
Peygamber s.a.v. Efendimiz
buyurdu ki:
- Ya Salebe, beni örnek
almak istemez misin? Allah’ın Rasulü gibi olmak istemez misin? Nefsimi
kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için
altın ve gümüş olmasını dilesem, olurdu.
Salebe vazgeçmedi. Bu
sefer yalvararak:
- Seni hak dinle peygamber
olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye dua edersen,
her hak sahibine hakkını vereceğim, fakirlere ve muhtaçlara çokça yardım
edeceğim, diye vaatlerde bulundu.
Bunun üzerine Peygamber
s.a.v. Efendimiz:
-Allahım, Salebe’ye mal
nasip eyle, diye dua buyurdular.
Salebe, Peygamber s.a.v.
Efendimiz’in yanından ayrıldıktan sonra iki koyun edindi. Koyunlar, üreyerek
çoğaldılar ve zamanla Salebe’nin sürüsüne Medine dar gelmeye başladı. Bunun
üzerine sürüsüyle birlikte Medine dışında bir vadiye taşındı. Bu yüzden öğle
ve ikindi namazlarını cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya
başladı. Bu arada sürü çoğalmaya devam ediyordu.
Bir zaman sonra bulunduğu
vadi de dar gelmeye başladı. Medine’den daha uzak bir yere taşınmak zorunda
kaldı. Artık cumadan başka hiç bir namazı cemaatle kılamıyordu.
Gün geçtikçe Salebe’nin
sürüsü hızla çoğalmaya devam etti. Salebe, artık cuma namazlarına da gelmez
olmuştu. Ara sıra yola çıkarak, geçen kervanlardan Medine’de olup bitenleri
öğreniyordu.
Bir gün Peygamber s.a.v.
Efendimiz:
- Salebe ne yapıyor? diye
sordu.
Olan biteni anlattılar.
Bunun üzerine Peygamber s.a.v. Efendimiz:
- Yazık Salebe’ye, yazık
Salebe’ye, yazık Salebe’ye, buyurdu.
Bu sırada, “Onların
mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini
arındırmış olursun. Onlar için dua et, senin duan onları huzura kavuşturur”
(Tevbe, 103) mealindeki ayetler inerek zekât vermek farz kılındı.
Peygamber s.a.v., Cüheyne
ve Süleym kabilelerinden iki kişiye yazılı bir emirname verip, zekât
toplamakla görevlendirdi. Onlara:
- Salebe b. Hatip ile Beni
Süleym’den falan adama varıp, zekâtlarını alın, diye emretti.
İki sahabi yola çıkıp
Salebe’ye vardılar. Peygamber s.a.v.’in emirnamesini okuyarak, zekât
vermesini istediler. Salebe, tahsildarları şu sözlerle karşıladı:
- Bu, cizyeden başka
birşey değil. Bu, cizyenin kardeşidir. Gidin, işiniz bitince bana tekrar
uğrayın. Bu arada ben de düşüneyim.
Bu cevabı alan
tahsildarlar, diğer adama, Süleymî’ye yöneldiler. Süleymî onların geldiğini
duyunca, develerinin en semizini seçerek zekât olarak ayırdı. Tahsildarlar
bunu görünce:
- Semiz deveyi vermen
gerekli değil, başka bir deve de verebilirsin, dediler. Süleymî:
- Hayır, zekât için
ayırdığım deveyi alın. Ben onu gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu, siz
alasınız diye ayırdım, dedi.
Tahsildarlar deveyi
aldılar, diğer görevlerini de bitirip geri dönerlerken, Salebe’ye bir daha
uğradılar. Zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer:
- Yanınızdaki yazıyı bir
daha gösterin, dedi ve yazıya göz atarken de, bu cizyenin kardeşidir. Siz
gidin, ben ne yapacağıma daha sonra karar vereceğim, dedi.
Tahsildarlar Medine’ye
döndüler. Peygamber s.a.v. Efendimiz onları görür görmez, daha kendileriyle
konuşmadan, “Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdular. Süleymî’ye de çokça dua
ettiler.
Tahsildarlar Peygamber
s.a.v.’e, Salebe’nin ve Süleymî’nin nasıl davrandığını anlattılar.
İşte bu esnada şu ayetler
nazil oldu:
“Onlardan kimi, Allah’a
şöyle kesin söz vermişlerdi:
‘Eğer Allah bize lütfundan
verirse, biz de mutlaka zekât verip teberruda bulunacak ve mutlaka iyi
insanlardan olacağız.’
Fakat Allah onlara servet
verince cimrilik ettiler, onun hakkını vermediler. Allah’a verdikleri sözden
dönmeleri ve yalan söylemeyi adet edindikleri için, Allah da bu işlerinin
sonucunu, huzuruna çıkacakları güne kadar kalblerinde sürecek nifaka
çeviriverdi.
Bunlar bilmediler mi ki,
Allah onların sırlarını da bilir, fısıltılarını da... Allah bütün
gizlilikleri tam tamına bilendir.” (Tevbe, 75-78)
Bu sırada Peygamber s.a.v.
Efendimiz’in yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca
Salebe’ye gidip dedi ki:
- Ey anası ölesice Salebe!
Yüce Allah senin hakkında şöyle şöyle ayet indirdi.
Bunu duyan Salebe korkuya
kapılarak derhal yola çıktı. Peygamber s.a.v.’e varıp, zekâtını vermek
istediğini söyledi. Peygamber s.a.v.:
- Allah, bana senden zekat
almayı yasakladı. İşte senin amelin! Verdiğim emri yerine getirmedin, diye
cevap verdi.
Bu cevap üzerine, Salebe
başına toprak serperek, dövünerek evine geri döndü.
Peygamber s.a.v. ahirete
göçünce, Salebe zekât borcunu Hz. Ebu Bekr r.a.’a getirdi, fakat şu cevabı
aldı:
- Allah Rasulü s.a.v.’in
almadığı zekâtı ben nasıl alabilirim?
Salebe, Hz.Ömer r.a.
zamanında da zekâtını vermek istedi. Fakat Hz. Ömer r.a. da aynı cevabı
vererek reddetti. Hz. Osman r.a.’ın hilafeti zamanında ise, Salebe’nin
malının yarısını kurtlar yedi, yarısı hastalıktan öldü. Derken hiç malı
kalmadı ve eski halinden daha da kötü durumlara düştü ve o halde öldü.
|