aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

Ben De Zengin Olacağım

(Ümit Bursalı)

Günümüzde fakirlik ile isyanın birbirine çok yakın olduğunun farkındayız. Fakat düşünmemiz gerekiyor, zenginlik ve isyan birbirinden daha mı uzak? Fakirliği kötülerken, zenginliğin, paranın, ihtişamın insanı hakka-hakikate nasıl körleştirebildiğini genellikle unutuyoruz.

Biz, ‘bir lokma bir hırka’ya razı olunmalı demiyoruz. Sadece malla-mülkle nefes alabileceğimiz saplantısının büyük bir yanılgı olduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Malın-mülkün bırakın nefes vermeyi, nefesimizi kesebileceğini görmek gerektiğini düşünüyoruz. Asıl mesele fakir ya da zengin olmak değil, “insan” olmak diyoruz.

Ve kavramı yeniden hatırlatıyoruz: İnfak ve kanaat... Zenginlerimiz kanaatkâr oldukça infak edecekler. Fakirlerimiz helal yoldan kazanç peşinde koşarken kanaatkârlıkla isyandan korunacaklar.

Bir yandan çayımızı yudumlayıp, bir yandan sohbet ediyoruz. Her zamanki arkadaş toplantılarından biri. Sohbet, ülke gündemiyle başlamış, sonra kendi tavrımızın ne olacağına gelmişti. Kimse bu konuda net şeyler söyleyemiyor, sohbet uzayıp gidiyordu.

Sohbet, ani bir gürültüyle kesildi. Yan odada oynayan çocuklar bulunduğumuz odaya doluştu. Tabii her zamanki neşe, bağırış-çağırışlarıyla. Mecburen ilgimiz çocuklara yöneldi. Onlar bu ilgiden memnun, yanımıza sokuldular.

Arkadaşlardan biri, her halinden afacanlık akan çocuklardan birinin kolunu tutarak sordu:

- Söyle bakalım, sen büyüyünce ne olacaksın?

Yedi-sekiz yaşlarındaki çocuk, kısa bir süre durakladıktan sonra çok bilmiş bir edayla cevap verdi:

- Zengin olacağım!

Herkes şaşırmıştı. Kısa bir duraklamadan sonra arkadaş tekrar sorma ihtiyacı hissetti:

- Nasıl yani? Doktor mu olacaksın, yoksa mühendis mi?

Çocuğun o klasik cevaplardan birini vermeye hiç niyeti yoktu. Tereddütsüz tekrarladı:

- Yoo. Ne doktor olacağım, ne de mühendis. Ben sadece zengin olacağım!

Çocuğun sözleri sanki bir an havada asıldı kaldı. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Sessizlik... Bütün cesaretimi toplayarak bir soru da ben sordum:

- Niçin zengin olmak istiyorsun bakayım?

Çocuk böyle saçma bir soruyu niçin soruyorsun der gibi baktıktan sonra anlatmaya başladı:

- Zengin olursam her istediğimi alabilirim. Televizyonda gördüklerimi isteyince babam param yok diyor. Ama başka çocuklar alıyorlar. Nasıl aldıklarını sordum, babam zengin diyorlar. Babam da, annem de kendi aralarında hep parasızlıktan şikayet ediyorlar. Zengin olursam onların da istediklerini alacağım. Televizyon da hep zengin insanları gösteriyor. Onlar hep güzel yaşıyorlar. İnsan zengin olunca mutlu oluyor. Mühendis olunca insan mutlu olmuyor ki. Benim babam da mühendis. Onun için ben de zengin olacağım.

AH BİR ZENGİN OLSAM!

Hiçbirimiz çocuğun yanıldığını söyleyemiyorduk. Çünkü günlük yaşantımızla, konuşmalarımızla biz de her gün aynı cevabı vermiyor muyduk? Aslında verilen cevap çocuğun değil, bizlerin cevabı değil miydi? Çocuk, safiyetle dile getirmişti bunu, o kadar.

Her gün Allah yolunun güzelliklerinden konuşurken dahi, sürekli zengin olma hayalleri kuruyoruz. Toplum hızla bu yöne doğru kayarken, bizler de bu sele kapılıp gidiyoruz. Artık rüyalarımızı, hayallerimizi, güzel insan olmak, helal lokma yemek, salih evlatlar yetiştirmek süslemiyor. Artık içimizde bir Abdülkadir Geylanî olmanın, bir Mevlâna olmanın, bir Yunus olmanın heyecanı dolaşmıyor. Şimdi sohbetlerimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı sadece zengin olmak süslüyor. Hem de çalışarak terleyerek değil, en kısa yoldan zengin olmak.

İnsanlarımızın bir kısmı zengin olduğunda, renkli basında gördüğü insanlar gibi gayri meşru bir hayatı hayal ederken, bir kısmımız da ev, araba almayı, çocuklarımızı yurt dışında okutmayı, rahat rahat yaşamayı hayal ediyor. Derdinin Allah rızası olduğunu söyleyenlerimiz ise, bunlara bir de imanından kaynaklanan değerleri eklemeye gayret ediyor. Bütün bunların yanında her sene hacca gitmeyi, fakirlere yardım etmeyi de ihmal etmiyor. Tabii ki burada niyetlerin sıhhatini ölçme imkanımız yok. Ama kendimizi kandırıp kandırmadığımızı kim söyleyebilir?

Sonuçta düşünce dünyaları, hayat tarzları ne olusa olsun, herkesin hayalini zengin olmak süslüyor.

PARA AMAÇ MI, ARAÇ MI?

Tek gayesi bu dünyada “iyi” yaşamak olan insanlar için bütün bunlar problem olmayabilir. Ancak, Yaratıcısı ile sağlam irtibatı olan bir kul olmak isteyenler için sıkıntılar ve açmazlar bu noktada başlıyor. Bir zaman sonra zengin olmak, arzuladığı hayatı yaşamanın ön şartı haline geliveriyor. İyi bir müslüman olarak yaşama istekleri daima zenginlik sonrasına erteleniyor. Artık, fakir biri olarak da iyi bir müslüman olabileceğimizi düşünmekte zorlanıyoruz. Tabii burada aramızda iltifatın daima zenginlere yönelik olmasının payını da görmek gerek.

Dinlediğimiz menkıbelerdeki veli kullar genelde fakir yaşamışlar. Fakat bugünkü hayatımızı, o dönemlerdeki yaşantıdan çok farklı, hatta alakasız algıladığımızdan, o günlerin geçmişte kaldığını farz ediyor, onların hayat tarzlarını ve anlayışlarını günümüze aktaramıyoruz. Böyle bir yaşantının fikrine dahi sahip olamıyoruz. Hayallerimizi iyi bir müslüman olmak, ama iyi bir zengin müslüman olmak süslüyor.

Zaten günlük hayatımızda, sürekli bir dünya-ahiret çatışmasına şahit oluyoruz. Her an bir tarafı tercihe zorlanıyoruz. Durum böyleyken, bu beklenti ve hayallerle doğru tercihi kolayca ve gönül huzuruyla yapabilecek miyiz? Fikri-zikri “ah bir zengin olsam” dan ibaret bir insanın, önüne çıkan haram-helal kavşağında doğru yönü seçmesi kolay olabilir mi? Hele buna bir de günlük sıkıntıları kendimize ahiret kaygısından daha yakın ve gerçek hissetme yanlışlığını eklersek...

O TÜKENMEYEN HAZİNE

Amacımız zenginliği, zenginleri kötülemek değil. Ama zengin olma hayalinin, her şeyin önüne geçmesi, mümine has özellikleri köreltmesi ihtimalini ciddi olarak düşünmek zorundayız.

Diğer taraftan, helal rızık temininde ciddi sıkıntılar yaşayan, çocuklarının nafakasını düşünen bir insanın da, iman derdine düşmesinin, Allah ve Rasulü’nün muhabbetini aramasının ne kadar zor olduğunu göz ardı etmemiz mümkün değil.

İşte tam bu noktada çok tanıdık, birbiriyle çok ilişkili iki kavram imdada yetişiyor: İnfak ve kanaat.

Dinimizin sürekli vurguladığı bu iki kavram, zenginli-fakirlik terazisinde mükemmel bir denge vazifesi görür. İnfakı ve kanaati hatırlamamız gerekiyor.

Kanaat, fakirliği de, zenginliği de yerli yerine oturtan, her iki hali de Cenab-ı Mevlâ ile irtibatlandıran bir hal. Zengin, kanaat sahibi olursa infak etmeye başlar. Elindeki malın şükrünü eda eder. Daima fakirleri gözetir. İnfak etmedikçe elindeki malın azap ve ateş olacağını bilir. Fakirlerin, kendisini bu azap ve ateşten koruyan velinimet olduklarını anlar.

Fakir ise yardıma muhtaç olduğu için eziklik duymaz. Allah’ın verdiğine kanaat ve sabırla, ne kadar değer kazandığını bilir.

Böylece zengin ve fakir, birbirini tamamlar. Zenginliğin de fakirliğin de, Allah’a kullukta bir vesileden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Ama kanaat olmazsa zengin hiç doymaz, fakir de toplumda çıbana dönüşür.

ZENGİN VE FAKİR: BİRİ DİĞERİNİN VELİNİMETİ

Saadet devrinde de hem zenginler, hem fakirler vardı. Çalışırlar, kazanırlar ve çokça infak ederlerdi. Hz. Ömer r.a. malının yarısını, Hz. Ebu Bekir r.a. tamamını infak etmişti. Böyle bir ortamda zengin-fakir arasında ayrılıktan, çekişmeden söz edilebilir mi? İşte bu şekilde zenginlik de, fakirlik de, veren ve alan için Allah’ın rızasını kazanmada bir vesileye dönüşür.

Fakat kanaati unuttuğumuz günden beri, zengin, daha zengin olma peşinde, fakir de zenginlere haset etmede. Artık birbirimizi velinimet olarak değil, bir engel, bir düşman olarak görüyoruz.

Çocuklarımız kanaati hiç duymadılar. İhtimal, hiç duyamayacaklar. Parayı, malı-mülkü, en geçerli değer, hayatın tek amacı ve tek erdem zannedecekler.

Halbuki Rabbimiz, hadis-i kudside bir soruyla bizi uyarıyor:

“Ben zenginliği kanaatte yarattım. İnsanlar ise zenginliği mal çokluğunda arıyorlar. Onu nasıl bulabilirler?”

Sahi nasıl bulabilirler?

GERÇEK ZENGİNLİK

Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı iken, bazı ilâhi ikazlarla hükümdarlığı bırakan İbrahim Ethem k.s. Hazretleri’nin fakirlik ve mahrumiyeti o derece göze batıyordu ki, görenlerde yardım etme isteği uyanıyordu.

Bir gün, varlıklı bir kişi İbrahim Ethem’e acıyarak yardım etmek istedi. İbrahim Ethem k.s.:

- Senin yardımını eğer sen gerçekten zenginsen kabul edebilirim, dedi.

Adam gerçekten zengin olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine İbrahim Ethem k.s. sordu:

-Ne kadar paran var?

-Üçbin altınım var.

-Dörtbin altının olmasını ister misin?

-Elbette isterim!

-Beşbin altının olmasını?

-İsterim!

-Onbin altının olsa çok sevinirsin değil mi?

-Tabii ki çok sevinirim!

Bunun üzerine İbrahim Ethem adama şöyle dedi:

- Zengin olduğunu söylüyorsun ama sen gerçekten züğürdün birisin. Sen, onbin değil, yüzbin altının olsa, kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan insan, zengin değildir. Gerçek zengin olsaydın yardımını kabul edecektim. Fakat bu durumda kabul edemem, kusura bakma...

Malın Hayırlısı

Ebu Ummetu’l-Bahilî r.a. anlatıyor:

Mescide her gidişimizde hep aynı kişiyle karşılaşıyorduk. Mescide herkesten evvel geliyor, cemaatle namazları kaçırmamaya çok dikkat ediyordu. Bu kişi Salebe b. Hatip idi.

Herkes ona gıptayla bakıyordu. İnsanlar ona bu güzel halinden dolayı “mescid kuşu” lakabını takmıştı. Çok fakir biriydi.

Salebe bir gün Peygamber s.a.v. Efendimiz’e gelerek:

-Ya Rasulallah, Allah’a dua et de bana mal versin, dedi.

Peygamber s.a.v.:

- Ya Salebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremiyeceğin çok maldan daha iyidir, diye karşılık verdi ve onu geri gönderdi.

Fakat Salebe, Rasulullah s.a.v.’e tekrar gelerek isteğini yineledi:

- Ya Rasulallah, Allah’a dua et de, bana mal versin!

Peygamber s.a.v. Efendimiz buyurdu ki:

- Ya Salebe, beni örnek almak istemez misin? Allah’ın Rasulü gibi olmak istemez misin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurdu. 

Salebe vazgeçmedi. Bu sefer yalvararak:

- Seni hak dinle peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim, fakirlere ve muhtaçlara çokça yardım edeceğim, diye vaatlerde bulundu.

Bunun üzerine Peygamber s.a.v. Efendimiz:

-Allahım, Salebe’ye mal nasip eyle, diye dua buyurdular.

Salebe, Peygamber s.a.v. Efendimiz’in yanından ayrıldıktan sonra iki koyun edindi. Koyunlar, üreyerek çoğaldılar ve zamanla Salebe’nin sürüsüne Medine dar gelmeye başladı. Bunun üzerine sürüsüyle birlikte Medine dışında bir vadiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindi namazlarını cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü çoğalmaya devam ediyordu.

Bir zaman sonra bulunduğu vadi de dar gelmeye başladı. Medine’den daha uzak bir yere taşınmak zorunda kaldı. Artık cumadan başka hiç bir namazı cemaatle kılamıyordu.

Gün geçtikçe Salebe’nin sürüsü hızla çoğalmaya devam etti. Salebe, artık cuma namazlarına da gelmez olmuştu. Ara sıra yola çıkarak, geçen kervanlardan Medine’de olup bitenleri öğreniyordu.

Bir gün Peygamber s.a.v. Efendimiz:

- Salebe ne yapıyor? diye sordu.

Olan biteni anlattılar. Bunun üzerine Peygamber s.a.v. Efendimiz:

- Yazık Salebe’ye, yazık Salebe’ye, yazık Salebe’ye, buyurdu.

Bu sırada, “Onların mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındırmış olursun. Onlar için dua et, senin duan onları huzura kavuşturur” (Tevbe, 103) mealindeki ayetler inerek zekât vermek farz kılındı.

Peygamber s.a.v., Cüheyne ve Süleym kabilelerinden iki kişiye yazılı bir emirname verip, zekât toplamakla görevlendirdi. Onlara:

- Salebe b. Hatip ile Beni Süleym’den falan adama varıp, zekâtlarını alın, diye emretti.

İki sahabi yola çıkıp Salebe’ye vardılar. Peygamber s.a.v.’in emirnamesini okuyarak, zekât vermesini istediler. Salebe, tahsildarları şu sözlerle karşıladı:

- Bu, cizyeden başka birşey değil. Bu, cizyenin kardeşidir. Gidin, işiniz bitince bana tekrar uğrayın. Bu arada ben de düşüneyim.

Bu cevabı alan tahsildarlar, diğer adama, Süleymî’ye yöneldiler. Süleymî onların geldiğini duyunca, develerinin en semizini seçerek zekât olarak ayırdı. Tahsildarlar bunu görünce:

- Semiz deveyi vermen gerekli değil, başka bir deve de verebilirsin, dediler. Süleymî:

- Hayır, zekât için ayırdığım deveyi alın. Ben onu gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu, siz alasınız diye ayırdım, dedi.

Tahsildarlar deveyi aldılar, diğer görevlerini de bitirip geri dönerlerken, Salebe’ye bir daha uğradılar. Zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer:

- Yanınızdaki yazıyı bir daha gösterin, dedi ve yazıya göz atarken de, bu cizyenin kardeşidir. Siz gidin, ben ne yapacağıma daha sonra karar vereceğim, dedi.

Tahsildarlar Medine’ye döndüler. Peygamber s.a.v. Efendimiz onları görür görmez, daha kendileriyle konuşmadan, “Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdular. Süleymî’ye de çokça dua ettiler.

Tahsildarlar Peygamber s.a.v.’e, Salebe’nin ve Süleymî’nin nasıl davrandığını anlattılar.

İşte bu esnada şu ayetler nazil oldu:

“Onlardan kimi, Allah’a şöyle kesin söz vermişlerdi:

‘Eğer Allah bize lütfundan verirse, biz de mutlaka zekât verip teberruda bulunacak ve mutlaka iyi insanlardan olacağız.’

Fakat Allah onlara servet verince cimrilik ettiler, onun hakkını vermediler. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi adet edindikleri için, Allah da bu işlerinin sonucunu, huzuruna çıkacakları güne kadar kalblerinde sürecek nifaka çeviriverdi.

Bunlar bilmediler mi ki, Allah onların sırlarını da bilir, fısıltılarını da... Allah bütün gizlilikleri tam tamına bilendir.” (Tevbe, 75-78)

Bu sırada Peygamber s.a.v. Efendimiz’in yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye gidip dedi ki:

- Ey anası ölesice Salebe! Yüce Allah senin hakkında şöyle şöyle ayet indirdi.

Bunu duyan Salebe korkuya kapılarak derhal yola çıktı. Peygamber s.a.v.’e varıp, zekâtını vermek istediğini söyledi. Peygamber s.a.v.:

- Allah, bana senden zekat almayı yasakladı. İşte senin amelin! Verdiğim emri yerine getirmedin, diye cevap verdi.

Bu cevap üzerine, Salebe başına toprak serperek, dövünerek evine geri döndü.

Peygamber s.a.v. ahirete göçünce, Salebe zekât borcunu Hz. Ebu Bekr r.a.’a getirdi, fakat şu cevabı aldı:

- Allah Rasulü s.a.v.’in almadığı zekâtı ben nasıl alabilirim?

Salebe, Hz.Ömer r.a. zamanında da zekâtını vermek istedi. Fakat Hz. Ömer r.a. da aynı cevabı vererek reddetti. Hz. Osman r.a.’ın hilafeti zamanında ise, Salebe’nin malının yarısını kurtlar yedi, yarısı hastalıktan öldü. Derken hiç malı kalmadı ve eski halinden daha da kötü durumlara düştü ve o halde öldü.

Google