|
FAKİRLİK VE ZENGİNLİKLE İLGLİ HADİSLER ÜZERİNE BİR
DENEME*
Yrd. Doç. Dr. Saffet SANCAKLI**
İslâm dini, dünya ve âhiret
dengesinin kurulmasını ister, tek taraflı olarak ne sadece dünyayı, ne de
sadece âhireti düşünür. Ahiret için dünyanın terk edilmesine karşı olduğu
gibi, dünya için âhiretin terk edilmesine de karşıdır. Her ikisine de
gereken önemi vermekte ve her iki dünya için insanın çalışmasını
istemektedir. Dünya çalışma ve yorulma yeri olup, ahiret ise dünyada
yapılanların karşılığının, yani mükafaat ve cezânın görüldüğü yerdir, orada
çalışma yoktur. Hz. Peygamber müslümanların mânen olduğu gibi, maddeten de
güçlü olmalarını ve ilerlemelerini istemektedir. İslam dini tembelliği ve
uyuşukluğu kabul etmediği gibi, aksine o, dinamizmi ve aksiyoner olmayı
tavsiye etmektedir. Bugün İslâm dünyasının dünya konjönktürü içerisinde
ezilmişliğinin ve geri kalmışlığının kökeninde İslâm’ın benimsemediği ve
bazı müslümanlar tarafından yanlış anlaşılan fakirlik anlayışının olup
olmadığı ciddi manada araştırılmalıdır.
Fakirliği ve yoksulluğu
esas alan, fakirliği öven ve fakirliğin zenginliğe karşı üstün olduğunu
öngören bir din veya bir ideoloji (dünya görüşü) düşünelim. Bu durumda dünya
üzerinde yaşayan bu din ve ideoloji mensuplarının karşılaşacağı problemleri
ve sorunları göz önüne getirelim. Öncelikle böyle bir milletin, dünya
milletlerine karşı ayakta durması mümkün değildir. Böyle bir dinin
mensupları sürekli başkalarına muhtaç olacak, başkalarına el açacak, sefâlet
içerisinde onur ve şahsiyetini koruyamaz bir halde yaşamaya mahkum
olacaktır. Böyle bir toplum siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel
bağımsızlığını koruyamayacağı gibi başka milletlerin hegemonyasına girecek
ve başkalarının esiri ve kölesi olacaktır. Aynı zamanda namus ve iffetini de
koruyamayacak, dinin gereklerini de yerine getiremeyecektir. Köle ve esir
bir toplum oluşturmak isteyenin, fakirliği esas alan bir dünya görüşü
oluşturması yeterlidir. Çünkü bir milletin fakir ve yoksul olması demek
başkalarının boyunduruğu altına girmesi ve köle toplum olması demektir.
Dolayısıyla özgürlüğü ve bağımsızlığı savunan evrensel ve fıtrat dini olan
İslâm dininin böyle bir hayat felsefesini kabul etmesi ve mensuplarına böyle
bir olumsuzluğu öngörmesi düşünülemez. Ancak İslâm dinini yanlış anlayan
bazı çevreler, fakirliğin övülmesi, zenginliğin yerilmesi konusunda
gerçeklerle bağdaşmayan tutarsız ve asılsız bazı görüş ve yorumlar ileri
sürmüşlerdir. Onların bu tür yanlış görüş ve yorumlarını İslâm’a maletmeğe
kimsenin hakkı yoktur.
Günümüzde Peygamber’in
anlaşılması konusunda mevcut olan yanlışlardan biri de, Hz.Peygamber’in,
hayatı boyunca fakir, yoksul ve muhtaç bir kişi olarak ve hiç zenginlik yüzü
görmemiş, varlık sahibi olmamış, sürekli maddi sıkıntı içinde yaşamış bir
insan gibi gösterilmiş olmasıdır ki, bu, tarihi gerçeklerle
bağdaşmamaktadır. Te’vil ve tefsire muhtaç bazı hadislerden -zâhir ve
lafızlarına bakılarak- veya bazı uydurma hadisler esas alınarak fakirliğin
zenginlikten efdâl olduğu görüşünü çıkaranlar olmuştur. Bunun neticesinde
sosyal bir problem olan fakirlik ile İslâm özdeşleştirilmeğe çalışılmıştır.
Özellikle bu görüşleri sûfilerin daha çok savundukları gözlenmektedir.
Bu makalemizde fakirlik
ve zenginlikle ilgili belli başlı hadislerin kritiğini yapmağa çalışacağız.
Hz.Peygamber’in ömrü boyunca fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini,
fakirliğe karşı olan tutumunu ve fakirliğin üstün olup olmadığını ortaya
koymaya çalışacağız.
I-Fakirlikle İlgili
Hadisler
Kaynaklarda kimlere fakir ve miskin denileceği konusunda çeşitli
tanımlar yapıla gelmiştir. Bu konuda farklı görüşler olsa da genel olarak
nisab miktarı malı olmayan ve aslî ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselere
fakir, hiç malı olmayan ve dilenmek zorunda kalan kimselere de miskin
denileceği ifade edilmiştir.
Bu duruma göre miskinler, fakirlerden daha muhtaç durumda olan kişilerdir.
İster bâtıl dinlerde olsun isterse semâvî dinlerde olsun
insanları fakirliğe çağıran, fakirliği öven ve takdis eden kimseler
olmuştur. Zira fakirlik –onların iddialarına göre- vücuda eziyet için bir
sebeptir. Vücuda eziyet ise ruhun yücelmesine vesiledir. Bu düşünce Hind
fakirizmi, İran manihaizmi, Hrıstiyan ruhbanlığı gibi, müslümanların hayatta
temas ettikleri dinlerden, İslâm kültürüne karışmış ve onun duruluğunu
bozmuş olan yabancı kültürlerin tesiri ile bazı müslüman mutasavvıfların
arasında da yayılmıştır.
Kur’ân’da yer alan fakirlikle ilgili kelimeler maddî ve manevî ihtiyaç
anlamında kullanılmıştır. Manevî anlamda bütün insanlar fakir ve Allah’a
muhtaç olup, zengin olan yalnız Allah’tır. Bu anlamdaki fakrın insanın temel
niteliklerinden biri olduğu hususunda görüş birliği vardır. Söz konusu
âyetlerin çoğunda ise maddî anlamdaki fakirlik üzerinde durulmuş ve bununla
ilgili açıklamalar yapılmıştır.
Bizim üzerinde duracağımız fakirlik maddi fakirlik olup, sûfilerin üzerinde
çokça durdukları manevi fakirlik değildir.
Hz.Peygamber’in fakirlikle ilgili söylemiş olduğu hadislerine
geçmeden önce Hz.Peygamber’in, bu hadisleri hangi ortamda, hangi şartlarda
ve niçin söylediği üzerinde durmanın hadis muhtevalarının ve vermek
istedikleri mesajların daha doğru anlaşılması açısından önemli olduğu
kanısındayız. Hz. Peygamber’in peygamberliğinin ilk 13 yılını Mekke’de çok
zor şartlar altında geçirdiğini biliyoruz. Bu dönemde inananlar mallarından
emin olamadıkları gibi, canlarından da emin ve güven içerisinde değillerdi.
Ve ilk müslümanlar arasında fakir, köle ve varlıksız insanlar çoğunluktaydı.
Üç yıl yaşadıkları ekonomik ve sosyal ablukayı da bu arada hatırlamak
gerekir. Hicretten sonra başlayan Medine hayatı da gurbet hayatı olduğu için
özellikle ilk yıllar oldukça sıkıntılı geçmiştir. Hicret edenler, Mekke’de
evini, bağını, bahçesini, iş yerini top yekun her şeyini bırakarak yeniden
bir hayata başlamışlardır. Hicretle birlikte Medine’de âdeta nüfus patlaması
olmuştur. Kısa bir süre sonra da savaşlar başlamıştır. Ali Yardım bu duruma
şöyle işaret eder: “Mekke’nin müslüman ahâlisinin büyük çoğunluğu, bütün
gayr-ı menkullerini bırakarak, bir tek canları ile Medîne’ye gelmişlerdir.
Neticede, Medîne’de birden bire bir nüfus patlaması baş göstermiştir.
Böylece, yerli halkın zâten kıt kanâat olan geçim mücâdelesine, bir o kadar
da işsiz güçsüz, evsiz barksız göçmen ilâve edilmiştir. Göç, toplumun bütün
sosyal ve iktisâdî dengelerini alt üst eden dehşetli bir olaydır.”
Asr-ı
Saâdet dönemi Medîne’sinde, akla hayâle gelenin de fevkinde bir kıtlık ve
kuraklık hüküm sürmüştür. Bu durumu, özellikle hadîs kitaplarının “Duâlar”
bölümü ile, “İstiska” (yağmur duâsı) bahislerinde yakînen görmek mümkündür.
Medîne’de zarûrî temel gıdâ maddelerinin te’mîninde güçlük çekilmiştir.
Yiyecek kuru ekmek bulamayanların sayısı, varlıklı âilelerden daha çoktur.
Üretimle tüketim arasında büyük bir uçurum bulunmaktadır ki, kısa vâdede
alınacak tedbîrlerle bu uçurumu kapatmak mümkün olmamıştır.
Bu olumsuz şartların üstesinden gelebilmek için Medine’de zor durumda kalan
muhâcirlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik olarak Hz.Peygamber, onlarla
ensar arasında bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirdi. Anlaşma Rasûlullah’ın
Medine’ye varışından beş ay sonra yapılmıştı. Varılan anlaşmaya göre, 186
muhâcir âilesi aynı sayıdaki ensar âilesinin yanına yerleştirildi.
Muhâcirler bu gönül kardeşlerinin bağ ve bahçelerinde çalıştılar. Bu durum,
hicrî 7. yılda Hayber’in ele geçirilmesine kadar devam etmiştir.
Hz.Peygamber döneminde -bilinmesi gereken başka bir husus da-
fakirler, yoksullar, köleleler, yetimler hakir görülüyor, aşağılanıyor, alay
ediliyor ve onlara değer verilmiyor olmasıdır. Âdeta onlar ikinci sınıf
muâmelesine tâbi tutuluyordu.
Özellikle müşrikler, Hz.Peygamber ile görüşecekleri zaman onların da orada
bulunmalarını hiç istemezlerdi.
Dolayısıyla üstünlüğün iman ve takvada olduğu mesajını aktaran Peygamber,
onların yanında yer almış ve onlara insanca muâmelede bulunmuştur. Onları
iman ve takvalarından dolayı övmüş, değer vermiş ve üstün görmüştür. Örneğin
bir hadiste Hz.Peygamber bu durumu şöyle anlatır: “Size cennetlikleri
bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf
görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin
etseler, isteklerini Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir.”
Burada Hz.Peygamber, fakirleri Allah katındaki manevi derecelerinden dolayı
övmektedir Aşağıda vereceğimiz bu konu çerçevesinde yer alan hadisleri
değerlendirirken bu durumu göz ardı etmememiz gerekir. Yine Hz.Peygamber’in
fakirlerin gözetilmesi ve onlara değer verilmesiyle ilgili olarak şu
hadisini de zikredebiliriz: “Yemeğin en kötüsü zenginlerin dâvet edilip
fakirlerin terkedildiği velime yemeğidir.”
Dolayısıyla hadislerde fakir ve yoksul kişiler her zaman korunmuş, kollanmış
ve onlara değer verilmiştir.
Şimdi ilk bakışta fakirliğin övüldüğü veya ön plana çıkarıldığı
intibaını veren bazı hadisler üzerinde durmak istiyoruz:
“Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri
girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için
alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi
emrolunmuştu.”
Dünya nüfûsu içerisinde zenginlerin fakirlere kıyasla oranı oldukça
düşüktür. Dolayısıyla fakirlerin, miskinlerin cennetteki oranının zenginlere
kıyasla daha fazla olması gayet doğaldır.
Ancak zenginlerin az olacağı manası da anlaşılmamalıdır. Öte yandan hadiste
zenginlerin mal ve servetlerinin hesabının çetin ve zor olacağı
vurgulanıyor. Şu da bilinmelidir ki, bir insan salt fakirliği sebebiyle
cennete gitmez. Allah’ın rızasını kazanan ve manevi özellikleri sebebiyle
cenneti hak etmektedir.
“Çiftlik ve akar edinerek dünyaya rağbet etmeyin.”
Manevi değerleri ve manevi sorumlulukları unuturcasına, dünyaya ve içindeki
varlıklara aşırı bir bağlılıkla rağbet etmeyin demektir.
“Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın
elinde olandan yüz çevir insanlar seni sevsin.”
Burada da Peygamberimiz kişinin, dünyaya aşırı bir şekilde bağlanmaması
gerektiğini vurgulamak istiyor. Yoksa dünyanın ve nimetlerinin terkedilmesi,
inzivaya çekilmesi manası anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda tok gözlülüğe ve
gönül zenginliğine işâret vardır.
Hz.Peygamber, kendisini sevdiğini –üç defa- söyleyen bir sahabiye
şöyle der: “Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh
hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk
ulaşır.”
Hz.Peygamber bununla âdete şunu söylemek istemiştir: Beni seveceksen,
benimle beraber olacaksan, o zaman İslâm davasından dolayı benim başıma
gelecek olan tehlikelere, sıkıntılara, zorluklara ve problemlere
dayanmalısın ki, bunlar senin de başına gelebilir. İşte bu sıkıntılardan
birisi de başa geldiği zaman sabredilecek, isyan edilmeyecek olan
fakirliktir.
“Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin
kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya
aldanmaktan sakının, kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında
ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.”
Kişi, dünyanın ve kadının çekici câzibesine karşı kendini kaptırarak gayr-i
meşru yola düşebilir. Gayr-i meşru yollara düşülmemesi için Peygamberimiz
burada uyarı ve ikaz vazifesini yerini getiriyor. Yoksa dünyanın veya
kadının kötülenmesi, aşağılanması, onlara kötü gözle bakılması veya onların
terkedilmesi söz konusu değildir. Aşağıdaki hadisi de aynı istikamette
anlamak gerekir.
“Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin
açılmasından (gönlünüzü onlara kaptırmanızdan) korkuyorum.”
İstikbâle matuf olarak söylenmiş olan bu hadiste ileride elde edilecek
zenginliğin risklerine karşı uyanık olunması, zenginliğin yoldan çıkarıcı
bir unsur olmaması vurgulanıyor. Hz.Peygamber’in bazı uyarıları bu açıdan
değerlendirilmelidir.
“Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır, ümmetimin fitnesi
(imtihan vesilesi) de maldır.”
Aynı şekilde fitne kelimesi Kur’ân’da da şöyle geçer: “Biliniz ki,
mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan (fitne) sebebidir ve büyük mükafaat
Allah’ın katındadır.”
“Fitne” kelimesi âyette geçtiği gibi hadiste de imtihan manasında
kullanılmaktadır. İnsan bu dünyada çok çeşitli şekillerde imtihan
edilmektedir. Mal, evlat, servet, makam ve şöhret kısaca insanoğlu,
kendisine emânet edilen her şey (dünya nimetleri) ile imtihan edilmektedir.
“Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden cennet’e 500
sene önce girerler.”
Başka bir rivâyette de 40 yıl önce girecekleri ifade edilmektedir.
İki hadiste geçen farklı rakamlar üzerine değişik yorumlar yapılmıştır.
Örneğin, bu iki hadis arasındaki rakam farkı, bunların tahdit değil, çokluk
ifade etmek maksadıyla kullanılmış olduğu yorumu yapılmış ve bu şekilde
araları te’lif edilmiştir.
Yani buradaki rakamlar kesretten kinâye olarak düşünülmelidir. Muhteva
yorumlarında da farklı görüşler söz konusudur. Hadislerde temel nitelik
olarak, sabreden fakirlerle, varlıklı olmanın gereğini yerine getiren dürüst
ve şükreden zenginlerin öne geçirildiğini görürüz. Buna göre her fakirin her
zenginden daha önce cennete gireceği gibi bir genel hükme varılması söz
konusu olamaz. Cennete en son girecek nice fakir bulunduğu gibi, cennete ilk
girecek olan nice zengin de vardır. Çünkü Peygamberimizin doğru ve güvenilir
tüccarın peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle birlikte haşrolunacağına dâir
hadisini
ve benzer rivâyetleri de hatırdan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla fakirliğin
övüldüğü şeklinde bir mana anlaşılmamalıdır.
İbn Hazm (ö.456/1064) muhâcir fakirlerinin cennete zenginlerden önce
girmelerinin sebebini fakir olmalarına değil de, amellerinin daha fazla
oluşuna bağlamaktadır.
Mal ve servete sahip olmayan fakirlerin, hesap verecekleri dünyalıkları
olmadığı için cennete zenginlerden önce girecekleri konusunda yorum yapanlar
da vardır. İbn Teymiyye (ö.728/1328) fakirlerin önce cennete girmelerini
şöyle izâh eder: Fakirler, cennete zenginlerden önce girecekler, çünkü
onların hesap verecekleri malları, servetleri yoktur. Zenginler ise
mallarının ve servetlerinin hesabını verecekler, nereden kazanıp nerede
harcadıkları sorulacağından dolayı gecikirler. Ancak cennete girdikten sonra
haseneleri daha fazla ise fakirlerden dereceleri daha üstün olur. Nitekim
zengin nebîler, sıddîklar ve diğerleri haseneleri fazla olduğu için
fakirleri geçeceklerdir.
Dolayısıyla İbn Teymiyye, fakirlerin cennete önce girmelerinin sırf
fakirliklerinden dolayı olmayıp hesaplarının az oluşundan, zenginlerin
gecikmelerinin sebebini de zenginlikten dolayı olmayıp mal ve servetlerinin
hesabını vermelerinden dolayı olduğunu ifade eder.
İbn Kayyım el-Cevziyye (ö.751/1350) de benzer bir yorum yapmaktadır: Hadis,
her ne kadar fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceklerine delâlet
ediyorsa da, fakirlerin derece ve makamda zenginlerden üstün olduğuna
delâlet etmez. Şükreden zengin ile adaletli hükümdar hesap vermek için
cennete girmekte geç kalsa da cennete girince derecesi ve makamı daha
yüksek olur.
Fakat cennete girdikten sonra bunların makamları önce cennete girmiş olan
fakirlerin makamlarından daha yüksek de olabilir. Abdurrahman b. Avf’ın
(ö.32/652) malının çokluğundan dolayı hesap vermesi için geciktirilmesi,
sonra da Rasûlullah ve arkadaşlarına katılması, onun mertebesinin
noksanlığını gerektirmediği gibi, İslâm dinini kabulde önde gelenlerden
olmasına ve cennet ile müjdelenmişlerden olmasına mani değildir.
Zaman zaman görünürde dünyayı zem eden veya bu intibaı veren bazı
hadislere de hadis kaynaklarında rastlamaktayız:
“Uyanık olunuz! Şüphesiz dünya değersizdir (melundur). Dünyada
olanlar (mal mülk) de kıymetsizdir. Ancak Allah Teâlâ’nın zikri ve O’na
yaklaştıran şeylerle, öğretici ve öğrenici olmak müstesnadır.”
“Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere
sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum bile su içirmezdi.”
Bu ve buna benzer hadislerin izahını ve açıklamasını da doğru
yapmak gerekir. Allah katında değersiz ve kıymetsiz olan dünya,
çirkefliklerle, haramlarla, çirkinliklerle, isyanlarla dolu olan bir
dünyadır. Kulluğun olmadığı, âhiretin unutulduğu dünya, Allah’ın
beğenmediği, hoşnut olmadığı ve gazabını celbeden bir dünyadır. Allah
katında dünya, manevi değerlerle ancak kıymet kazanmaktadır. Allah bizi
seviyorsa O’nun yolunda oluşumuzdan ve O’na kulluk görevini yapmamızdan
dolayıdır. Bu iki hadisi de bu doğrultuda anlamak gerekir. Nitekim şu âyet
de bu görüşümüzü desteklemektedir: “Rasûlüm de ki: duânız (ibâdetiniz)
olmadıktan sonra Rabbim size ne diye değer versin? (Size haber
verdiklerimizi) yalanladınız, Bu yüzden azab yakanızı bırakmayacak.”
Dünya âhiret kıyaslaması yapılarak oradaki nimet ve mükafaatlara,
oradaki ceza ve sıkıntılara kıyasla Hz. Peygamber şu hadisi söylemiştir:
“Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.”
Mü’min, dünya hayatında arzu ve isteklerini sınırlamak, kendini kontrol
etmek, belirli kurallara uymak ve nefsini dizginlemek mecburiyetindedir.
Kâfir için böyle bir durum söz konusu değildir.
Yine dünya âhiret kıyaslaması yapılarak âhiretin sonsuzluğu,
sınırsız nimetleri, dünyanın geçiciliği ve sıkıntıları karşısında
Peygamberimiz: “Allahım! Gerçek hayat sadece âhiret hayatıdır.” diyerek
âhiret hayatının unutulmamasına ve ihmal edilmemesine işâret etmektedir.
Dünya hayatının, ebedî olan âhiret hayatına tercih edilmemesi
vurgulanmaktadır.
Bazı âyet ve hadislerde dünyanın aşağılandığı bir gerçektir.
Fakat Kur’an’da aşağılanan dünya, onun dış görünüşü ve nimetlerinden
istifade ciheti olmayıp, ona karşı taşınan niyet ve tavırdır. Mal-mülkle
ilgilenmenin herhangi bir sakıncası yoktur. İç âlemimize hükmetmeye ve bizi
esâreti altına almaya kalkmadıkça, dünyanın yiyecek, içecek vb.
nimetlerinden istifâde etmek yasak değildir. Hatta böyle bir yasaklık
iddiasını Kur’an, ağır ve iğneleyici bir ifâde ile reddeder.
Kur’an’da dünya nimetlerinden uzak kalınmaması ve bu nimetlerin terk
edilmemesi konusunda şu âyetler dikkat çekicidir: “De ki: Allah’ın kulları
için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?”
“Ey iman edenler Allah’ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri
(kendinize) haram kılmayın. Normal sınırı aşmayın. Çünkü Allah sınırı
aşanları sevmez.”
Hamdi Yazır bu son âyetin tefsirinde şu yorumu yapar: “Ne Allah’ın
nimetlerini beğenmemek, onlardan kaçınmak gibi nankörlük ve ne de bu dünya
nimetlerini gaye zannedip Allah’tan ve âhiretten gaflet ederek hırs ve
şehvete esir olunuz.”
Dünya hayatının oyun, oyalanma, süslenme, övünme, mal ve çocuk
sahibi olma yeri olduğunu gösteren âyet
ve hadisler, bize hayatın sadece bir yönünü anlatmaktadır. Bu tarz
değerlendirmeler, bu hayatın amel ve kesb hayatı olduğunu iptal etmez.
Aksine dünya hayatını tarif ve tasvir eden âyetler, insanın dünya hayatına
amel ve kesb açısından daha bir önem vermesini hatırlatır. Kısaca insanın
aldatıcı bir geçinme olan dünya hayatında amele ve kesbe gereken değeri
vermesi, söz konusu ettiğimiz âyetlerde ifade edilmektedir.
Hadislerde dünyanın yerilmesi dünyadaki insanların yaptıkları işlere
bağlıdır. Zira dünya cennete ve cehenneme giden bir köprüdür. Dünyanın
yerilmesi, kötülüklerin, insanlara galip gelmesinden dolayıdır.
Allah, insanları mallarının ve çocuklarının kendi zikrinden alıkoymasından
sakındırmıştır. Her kimi, malı ve çocukları Allah’ın zikrinden alıkoyarsa,
işte gerçekten zarar ve ziyanda olan o kimsedir.
Yukarıda metinlerini verdiğimiz hadislerden Hz.Peygamber’in,
fakirliği zenginliğe tercih ettiği şeklinde bir görüş ve yorum, kesinlikle
çıkarılmamalıdır. Hz.Peygamber, sözü edilen fakir insanların fakirlikleri
sebebiyle utanmamaları gerektiği şuurunu onlara vermeye çalışmış, onurlu,
şerefli bir şekilde yaşamalarını tavsiye etmiş, onları sürekli teselli etmiş
ve moral vermiştir. Hadislerde anlatılmak istenilen esas husus; fakirin
horlanmaması, itilip kakılmaması, onların korunması, haklarının gasb
edilmemesi, yedirilip içirilmesi, korunup kollanması, ihtiyaçlarının
karşılanması, şeref ve haysiyetleriyle yaşama imkanına kavuşturulmasıdır.
Hz.Peygamber’in bu tavsiyelerinden ve moral verici tesellilerinden onun,
fakirliği övdüğü, zenginlikten üstün tuttuğu veya fakirliğin kişileri
cennete götürücü bir unsur olduğu gibi tutarsız ve gerçek dışı bir görüşü
çıkarmak mümkün değildir. Nitekim bir seferinde bazı fakirler açlıktan
şikayetçi olunca Hz.Peygamber, kendi âile fertlerinin de aynı durumda
olduklarını ve sıkıntı çektiklerini belirterek onları teselli ettiğini ve
onlara sabrı öğrettiğini belirtmiştir.
Âkıbeti perişanlık, sefâlet ve ızdırap olan fakirliği Hz.Peygamber’in
savunduğunu iddia etmek gerçek dinin ilkeleriyle, akıl ve mantık
kurallarıyla hiçbir sûrette bağdaşmaz. Hz.Peygamber de bu iddialardan
münezzehtir. Yoksa hadislerin arka planlarından habersiz olarak salt
lafızlarına bakılarak hadisler anlaşılacak olursa hadisin vermek istediği
gerçek mesajın dışında bazı yanlış anlaşılmalar söz konusu olacaktır.
Halbuki fakirlerin övülmesi, sevilmesi salt fakirlikleri sebebiyle olmayıp,
karşılaştıkları sıkıntılara sabretmeleri, tahammül etmeleri, isyan
etmemeleri ve şükretmeleri sebebiyledir. Mutlak manada fakirlik ve zenginlik
tek başına bir değer değildir. Peygamberimiz bir hadisinde “Allah mü’min
fakir ve iffetli kulunu sever.” buyurmuştur.
Görüldüğü gibi burada fakirlikle beraber başka özellikler de
zikredilmektedir.
Hadislerde mutlak manada zenginlik veya fakirlik yerilmeyip,
aşırı hırs sahibi, tamahkâr, cimri ve servetin kölesi olanlar yerilmektedir.
Aşırı ihtiras ve tamahkârlıkta ahlâkî ilkeler çiğnendiğinden meşrûluk
çerçevesi de ihlal edilmekte, “gelsin de nereden gelirse gelsin” felsefesi
geçerli olmaktadır. İşte Hz.Peygamber de, dünya ve nimetlerine karşı fıtrî
olan meyli aşırıya götüren, malın ve servetin esiri olan, dünya hayatını
amaç olarak kabul edenlerden şöyle bahseder:
“Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer
onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.”
“...Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden
öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden,
onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın
onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”
Bu hadiste Hz.Peygamber’in, ümmeti için fakirlikten korkmaması insanın
fıtratında fakirliğe karşı bir meylin olmaması, dünya ve nimetlerine karşı
endişeli olması ise, insanın fıtratında dünya ve nimetlerine karşı bir
meylin olması ve bu meylin insanı aşırılığa götürme endişesi sebebiyledir.
“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o
sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye (aşırı) düşkün bir adamın dinine
verdiği zarardan daha büyük değildir.”
Kur’ân’da da bunlara benzer yaklaşımları bulmak mümkündür. Bir âyet-i
kerimede “Hayır, insan, kendisini zengin görünce azar.” şeklinde
buyurulmaktadır.
Başka âyetlerde de bu hususa şöyle dikkat çekilir. “Mallarınız ve
çocuklarınız Allah’ı hatırlamanıza mani olmasın.”
“Öyle kimseler (vardır ki,) bunları ne ticâret, ne de kazanma hırsı, Allah’ı
anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyabilir; böyleleri kalplerin
ve gözlerin dehşetten döneceği Gün’den korkarlar.”
Bu son âyette ideal insan tipi tarif edilmektedir. Âyette ticaretin, dünya
ile olan ilişkisinin, kişiyi hiçbir surette Allah yolundan alıkoymaması
gerektiği vurgulanmaktadır. Ticâret ve mal, kişi ile Allah arasına giren bir
engel olmamaktadır. Kişi hem ticaretiyle meşgul olmakta, hem de Allah’a
karşı olan görevlerini aksatmamaktadır. İdeal seviyede olan böyle bir kişi,
Allah tarafından övülmekte ve örnek olarak diğer insanlara sunulmaktadır.
Bu tür hadisler ve âyetler, dünyaya taparcasına bağımlı,
dünyalığa sahip olabilmek için her yolu meşrû gören, her şeyi mübah kabul
eden, aşırı hırslı kişilerin konumunu ve durumunu anlatmaktadır. Semâvî
dinlerin hepsinde olduğu gibi, İslâmın ilk dönemlerinde de İslâm dinine
girenler, zenginlerden daha çok fakir, yoksul, yetim, köle, varlıksız ve
şöhretsiz kişilerdir. Dolayısıyla kendisi de yetim olarak yetişen
Hz.Peygamber, bu ma’dur ve mazlum insanlara çok değer vermiş, onların
hepsini hiçbir ayırım yapmaksızın kucaklamış, bağrına basmış ve onların her
türlü ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır.
Hz.Peygamber ahlâkı gereği fakirleri, yoksulları, yetimleri, öksüzleri,
dulları ve ihtiyaç sahibi kişileri devamlı gözetmiş, onlara ilgi göstermiş
ve değer vermiştir. İnsanlar arasında ayırım yapılmasını hoş görmeyen İslâm
dini, Allah katında insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kabul eder.
Zengin, fakir, genç, ihtiyar, güzel, çirkin, beyaz, siyah her statüde ve
meslekteki insan eşittir ve bu sayılan özellikler üstünlük vesilesi
değildir. Zenginlik veya fakirlik, tek başına kişiyi cennete veya cehenneme
götürücü unsurlar da değildir. Varlık sahibi cennete gidebileceği gibi,
fakir olan da cehenneme gidebilir. Bunun tam tersi de olabilir veya her
ikisi de cennete veya cehenneme gidebilir. Neticede fakirlik veya zenginlik,
cennete veya cehenneme gitme hususunda ölçü ve kıstas olamaz.
Hz.Peygamber insanların fıtratında varolan mal edinme duygusu ve
sevgisinin aşırı hırsa ve putperestliğe dönüşmemesi için kişilerin
eğitilmesinin gerekliliğine son derece önem vermiş ve uyarı mâhiyetinde bazı
açıklamalarda bulunmuştur. Dünya ve nimetlerine karşı duyulan sevginin
sıfıra indirilmesi, nötr hale getirilmesi mümkün değildir. Sevgisiz bir
dünya düşünülemez. Canlı ve cansız varlıklara karşı duyulan sevgi
yasaklanmış değildir. İnsanı hayata bağlayan manevi unsurlardan belki de en
önemlilerinden biri de kuşkusuz sevgidir. Sevgisiz insan, kuru bir ağaca
benzer. Dolayısıyla birinci sırada Allah ve Rasûlü sevildikten sonra
diğer
canlı ve cansız varlıkların sevilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, bu durum
gerçek zühd anlayışına da aykırı görülmemelidir. “Her hatanın başı dünya
sevgisidir.” gibi bazı mevzû hadislerin
menfi etkisi olmuş ve bu konuda yanlış anlayışların (özellikle yanlış zühd
anlayış ve tanımının) ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aşağıda bu konu
üzerinde daha geniş bir şekilde durulacaktır.
Unutulmamalıdır ki, semâvî dinlerin, fakir ve zayıflara iyilik
için yaptığı çağrı, beşerî bütün felsefelerden, insan eseri bütün din ve
yasalardan sesçe daha gür ve etki bakımından daha büyük olmuştur.
Hz. Peygamber, sorumluluklarını üstlendiği insanların insanca yaşamalarını
sağlama yolunda alınabilecek bütün meşrû tedbîrleri almış ve tedbîrin
takdîre mağlup olduğu noktada, inananlara bir kısım tavsiyelerde
bulunmuştur. O, mevcut imkân ve tedbîrlerle ortadan kaldırılamayan yokluk
hâlinde bile; hiçbir karamsarlık ve aşağılık duygusuna kapılmadan, insanın
fert olarak mutlu kalabilmesinin yolunu göstermiştir. Fakir de olsa
fukarâlık lafı etmeyen, aç da olsa açlığını dile getirmeyen, vakârlı ve
haysiyetli bir karakter yapısına sâhip insan yetiştirmek esâs alınmıştır.
Bunun için de, üstesinden gelinemiyen yokluk canavarı ve kırılamayan fakr-u
zarûret zinciri karşısında çâresiz kalan inananlara, Hz. Peygamber’in bir
kısım tavsiyeleri olmuştur. Bu tavsiyeler; infâk, kanâat, sabır, şükür,
istiğnâ, tevekkül ve bereket gibi kavramlarla ifâde edilmiştir. Bu
kavramlar, pek çok güçlükleri ve sarsıntıları olan hayatta, tek başına
ayakta durabilmek için, insana nânevî destek ve güç kaynağı görevini
üstlenmektedir.
Hz.Peygamber, inanan fakirlere her şeyden önce onur, iffet, şeref ve
haysiyetleriyle yaşamalarını öğretmiş, fakirliğin horlanma ve aşağılanmayı
gerektirecek bir kusur ve utanılacak bir şey olmadığını onlara anlatmıştır.
Fakirlikle ilgi vârit olan diğer hadislerin tamamını burada zikretme
imkanımız mevcut değildir. Ancak şunu belirtmemiz gerekir ki, bu tür
hadisleri bu çerçevede ve bu mantalitede anlamak ve yorumlamak gerekecektir.
İslâmın fakirlik üzerinde durması, fakirleri, muhtaçları ve
zayıfları koruması, terbiye ve tevcih yönünden olsun, teşri ve tanzim
yönünden olsun veya tatbik ve tenfiz bakımından olsun, semâvî olan ve
olmayan bütün din ve şeriatlarda eşine rastlanmayacak kadar büyüktür.
Allah’ın kulunda sevdiği fakirlik, mal fakirliği olmayıp, bilakis kalp
fakirliğidir ki, kalbin Allah için kırılmış, zelil ve mütevâzi olmasıdır.
Bu kalp fakirliği, maddi zenginliğe zıd olmadığı gibi, kalbin fakir olması
için mal cihetinden fakir olmak da şart değildir. Nitekim zengin bir
kimsenin Allah’dan korkarak ve Allah’ı severek günahlardan uzak kalmaya
sabretmesi, fakir ve âcizin maddi sıkıntılara sabretmesinden daha üstündür.
Allah Teâlâ, peygamberlerinden ve Rasullerin’den bir çoğuna zenginlik ve
mülk vermiştir. Fakat bu zenginlik ve mülk onları Allah için mütevâzi
olmaktan çıkarmamıştır.
Dünya hayatı kurulduğundan beri toplumda zengin ve varlıklı
insanlar olduğu gibi, fakir ve varlıksız insanlar da sürekli olagelmiştir.
Bütün insanların mal varlığında eşit olması düşünülemez. Sosyal ve ekonomik
statülerde eşitliğin sağlanması imkansızdır. Bu, eşyanın tabiatına
aykırıdır. İslâm dini sınıf ve statü farkına bakmasızın herkese insanca
muâmele yapılmasını ister. Hz.Peygamber de hayatı boyunca her statüdeki
insana insanlığını hatırlatmış ve onlara insanca muâmele yapılması konusunda
örnek davranışlar sergilemiştir. Özellikle toplumda hor görülen ve değer
verilmeyen insanlara yani yoksullara, yetimlere, miskinlere, kölelere,
kadınlara ve çocuklara özel ilgi göstermiş, onlarla yakından ilgilenmiş ve
onlara da insanca muâmele yapılmasını öğretmiştir. Bu özel ilgiden dolayı
fakirlerle ilgili söylemiş olduğu bazı hadisler maalesef yanlış
anlaşılmıştır.
II-Varlıklı Olmayı Ve Zenginliği Öven Hadisler
Medeniyetin esâsı çalışmaktır. Kültür ve medeniyetler çalışılarak
elde edilir. İslâm dini çalışmanın zıttı olan tembellik ve atâletin toplum
için en büyük düşmanlardan biri olduğunu kabul etmekte ve insanların
varlıklı, zengin olmalarını istemektedir. Yüce dinimiz bize onurlu,
şahsiyetli, namuslu, şeref ve haysiyetli yaşamamızı ve sürekli ilerlememizi
önermektedir. İslâm dini kadar okumaya, ilme, irfana, ilerlemeye ve
gelişmeye önem veren başka bir din dünyada bulmak mümkün değildir. Hz.
Peygamber, hadislerinde ilim öğrenmenin farz olduğunu beyân ederek ilmin
herkes için geçerli olduğunu vurgulamıştır.
Mal edinmenin insanda bir ihtiyaç olduğunu görürüz. Binaenaleyh
mala sahip olmak, fıtrî bir duygu olup, bu duygunun insanda olmadığını
söylemek onun fıtratıyla çelişir.
İslâm, zenginliği Allah’ın lutfettiği ve şükrünü istediği bir nimet,
fakirliği de zorluk, belki de ondan Allah’a sığınmak gereken bir musibet
sayar ve kurtuluş için de muhtelif çareler vaz’ eder.
İnsana hem zengin olma tutkusu veriliyor, hem de pek çok âyet ve hadiste
insan, bu nokta da sapıtmaması ve aşırı gitmemesi için uyarılıyor, ikaz
ediliyor. Dolayısıyla bu açıdan insan, bir imtihan sürecinden geçiriliyor.
Acaba insan meşru sahada mı kalacak, yoksa hırsının esiri, şeytanın tutsağı
olup gayr-i meşru yola saparak sapıtacak mı? Mutlak manada zenginlik ve
fakirlik kötülenmemeli veya biri diğerine karşı üstün tutulmamalıdır. Çünkü
insanı yoldan çıkaran nefis, şeytan, kötü insan vb. unsurlardır. İnsan bu
unsurlara karşı kuvvetli bir irade ile karşı koyamayıp mağlup oluyorsa
manevi ve ahlâkî eğitiminde bir eksiklik var demektir.
İslâmdaki bazı ibâdetleri yerine getirmek,
çalışıp emek sarfetmeye, varlık sahibi olmaya bağlıdır. Örneğin hac, zekât,
kurban, fıtır sadakası, diğer sadakalar, cihada mâli destek, hayır-hasenât
işlerinin tamamı maddiyatla yerine getirilebilen ve sevâbı çok olan
ibâdetlerdir. Zengin olmadan bir kişinin bu ibadetleri yerine getirmesi ve
vaad edilen sevaplara nâil olması mümkün değildir. Bundan dolayı İslam’ın
şartı; zenginlere beş, fakirlere üçtür. Burada açıktır ki, müslümanlar
zengin olmaya ve bu mâlî ibadetleri yapmaya teşvik ediliyorlar. “Bu tür
ibâdetlerin mal ile olabileceği hesaba katılırsa, malın ve servetin, ya da
onların tabiî olarak oluşturacağı hal olan zenginliğin bizzat kötü bir şey
olmadığı, hatta iyi ve mergub bir şey olduğu söylenebilir.”
Ancak
zenginliğin bazı kişilerin elinde toplanması ve neticede servetin insanlar
üzerinde sömürü aracı olarak kullanılması âyette şu şekilde tenkid
edilmektedir: “Tâ ki mal, sizden zenginler arasında dönen bir servet
olmasın.”
Böylece toplum için tehlikeli olan tekelleşmenin önüne geçilmiş
olunmaktadır.
Hz. Peygamber ömrü boyunca hiç durmamış, boş
vakit geçirmemiş, sürekli bir çalışma ve aktivite içerisinde olmuştur. O,
biliyordu ki, fakirliğin kökeninde birinci derecede tembellik ve çalışmamak
yatmaktadır. Mescid-i Nebevî’nin inşâ edilmesinde, Hendek Savaşı öncesinde
hendeklerin kazım işinde bir işçi gibi çalışmıştır. Sahâbe, hendeklerin
kazımında O’nun çok yorulduğunu görünce istirahat etmesini, çalışmamasını
istemiş, ancak O, çalışmayı bırakmayarak devam etmiştir. Yaptığı savaşlarda
da her türlü tedbiri almış ve her türlü çalışmayı yerine getirmiştir.
Tembelliği hiçbir şekilde sevmeyen ve tasvib etmeyen Hz. Peygamber, ev
işlerinde dahi âile fertlerine yardımcı olmuş ve onların işlerine katkıda
bulunmuştur. Hz. Âişe (ö.54/673), O’nun bu durumunu şöyle anlatır: Hz.
Peygamber, ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker, koyun sağar ve ev
işlerinde hanımlarına yardım ederdi.
Bu yönüyle Hz.Peygamber, çevresindeki insanlara örnek olmuştur.
Hadis kaynaklarında
Hz. Peygamber’in çalışmaya, varlıklı ve zengin olmaya teşvik edici
mâhiyette pek çok hadisinin var olduğunu görüyoruz. Bu hadislerden bir demet
sunmak istiyoruz:
“ Hiçbir kimse elinin emeğinden daha hayırlı lokma yememiştir.
Allah’ın peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi.”
“En temiz kazanç hangisidir?” sorusuna Hz. Peygamber, “Kişinin
kendi elinin emeği bir de dürüst ticaretin kazancı olduğunu” söylemiştir.
“ Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha
sevimlidir”
“Üstteki el(veren el), alttaki elden(alan el) daha hayırlıdır.”
“Ancak iki kişi gıpta edilmeye değer: Birisi,
Allah’ın kendisine Kur’ân ihsan ettiği ve gece-gündüz onunla meşgul olan
(onu okuyan, onunla amel eden) kimsedir. Diğeri de Allah’ın verdiği malı
gece-gündüz (fakirlere) infak eden kimsedir.”
“ İyi bir mal iyi bir insan için ne kadar güzeldir.”
“Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini
bil: İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik
gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden
hayatın.”
“Doğru sözlü ve kendine güvenilir tâcir (âhirette)
peygamberler, sıddîkler ve şehidlerle beraber olacaktır.”
“Tüccar kazançlı, karaborsacı ise mel’ûndur.”
“ Geçindirdiği kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak
yeter.”
“ Servet bir müslüman için ne güzel
arkadaştır. Yeter ki, o servetinden fakire, yetime ve yolcuya vermiş olsun”
“ Amelinin geri bıraktığı kişiyi nesebi
ilerletemez.”
“ Takva sahibi bir insan için zenginliğin
hiçbir mahzuru yoktur.”
“Yediğiniz en temiz lokma, kendi
kazancınızdan olan lokmadır.”
“Allahım! âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve
ihtiyarlıktan Sana sığınırım”
“Allahım, bize verdiklerini artır, eksiltme. Bize ikramda
bulun, bizi zelil kılma. Bize ver, bizi mahrum etme.”
“Allahım, ben zayıfım, beni güçlendir, zelilim beni
izzetli kıl, fakirim bana rızık ver.”
“Fakirlik fitnesinin şerrinden Allah’a sığınırım.”
Hz.Peygamber bir seferinde “Allahım, fakirlikten ve
küfürden Sana sığınırım.” diye duâ edince, bir adam; “İkisini birbirine denk
mi kabul ediyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber, “evet” cevabını
verdi.
“Fakirlikten, kıtlıktan, zilletten ve zulüm (kötülük)
etmekten, zulme (kötülüğe) uğramaktan Allah’a sığının.”
“...Vârisleri zengin bırakman, onları muhtaç ve insanlara
el açar bırakmandan iyidir.”
“Sen ev halkına bir harcamada bulunduğun zaman şüphesiz
ki, ondan sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin lokmadan
bile.”
“Dul kadınların ve fakirlerin nafakalarını kazanmaya
koşan müslüman kimse, Allah yolunda harb eden mücâhid gibidir, yahud gece
namazlı, gündüz oruçlu âbid kimse gibidir.”
“Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın
kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.”
“Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi âilesinin
ihtiyaçlarına harcadığı paradır...”
“Bir adam Allah’ın rızasını umarak âilesinin geçimini
sağlarsa, harcadıkları onun için bir sadaka olur.”
“Yedi engelleyici (şu) şey(ler)den önce iyi işler yapmakta
acele ediniz: (Bunlardan biri): Unutturan fakirliktir...”
“İnsanların en hayırlısı (kârlısı) ömrü uzun, ameli güzel
olandır.”
“Allah bir kuluna ihsanda bulundu mu, bunun eserini onun üzerinde
görmek ister.”
Bazı istisnalar dışında varlıklı ve zengin olmak ancak
çalışmakla mümkün olmaktadır. Hz.Peygamber, verdiğimiz bütün bu hadislerinde
dolaylı veya doğrudan çalışmayı, dolayısıyla varlıklı ve zengin olmayı
teşvik etmektedir. Bu kadar çok hadis ortada dururken nasıl olur da
Peygamber’in fakirliği övdüğünü, fakir olmayı tavsiye ettiğini veya
fakirliğin zenginlikten üstün olduğunu savunduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir
şeyi evrensel bir dinin peygamberine izâfe etmek demek O’nu ve hadislerini
hiç anlamamak demektir. Kişi sadece kendisi için değil, başkalarına faydalı
olabilmek için de zengin olmalıdır. Sahabe arasında birinci sırada yer alan
ve en efdâl olan sahâbînin Hz.Ebû Bekir (ö.13/634) olduğu konusunda âlimler
arasında görüş birliği vardır. Hz. Ebû Bekir de o zamanın ileri gelen
zenginlerinden olup, Hz Peygamber onun zenginliğinden zaman zaman müstefit
olmuştur. Hz.Ebû Bekir’in yanında Hz.Peygamber’e çok yakın olan daha başka
zengin olan sahabîler de vardır. Hz. Peygamber onların hiç birisini
zenginliklerinden dolayı kınamamış ve onları dışlamamıştır. Aksine onları
övücü, onlara iltifat edici sözler söylemiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ve
hadislerde mâli ibâdetler olarak değerlendirilen zekât, cihâd (maddi katkı
anlamında), hac, infâk vb. amellerin övülmesi demek, dolaylı yoldan mal ve
servetin övülmesi demektir.
Aynı zamanda İslâm’da mevcut olan mal ve servetin kıymetinin bilinmesi
istenmekte ve çar-çur edilerek israf edilmemesi emredilmektedir, Helâl
yoldan kazanılan mal ve servet kutsal olarak kabul edilmiş ve uğruna
savaşılmasına müsaade edilmiştir. Hadiste, “Malının önünde öldürülen kimse
şehittir.” buyurulmaktadır.
İslâm’da el emeği ve alın teri kutsal sayılmıştır. Allah, Kur’ân’da açıkça
verilen nimetlere şükredilmesi halinde onları artıracağını bildirmektedir.
Şükür gibi bir ibâdetin karşılığında verilen şeyin kötü olması elbette
düşünülemez. Hatta kulların şükretmeleri istendiğine göre, bir anlamda onun
tabii sonucu sayılacak olan, nimetlerinin artması da istenmiş olur.
İnsanın hem bu dünya,
hem de öte dünya için çalışması, rızkını kazanıp başkalarına muhtaç olmaması
dini bir vazifedir. Kişi çalışır, çabalar ve varlıklı olmak için gayret
göstermesine rağmen fakirlikten kurtulamıyorsa veya kendi iradesi dışında
fakirlik gelmişse bu durumda isyan etmeksizin fakirliğe sabretmesi ve
tahammül göstermesi gerekir. Çünkü zenginlik her zaman çalışarak elde edilen
bir nimet de değildir. Çalıştığı halde fakirlikten kurtulamayanlar için
fakirlik yüz karası değil, yüz akıdır. Ancak tembelliğe ve ihmalkârlığa
dayanan fakirlik yüz karasıdır. Aşılamayan sıkıntılar karşısında şükrünü eda
eden, sabır ve tahammül gösteren, namus ve iffetini koruyan, gayr-i meşru
yollara sapmayan, Allah’ın rızasını gözeten fakir, elbette manevi yönden
taltif edilecek ve kendisine katlandığı bu sıkıntılarına karşı ecir ve
mükafaat verilecektir. Genel olarak âyet ve hadislerde çeşitli sıkıntı ve
musibetlere karşı sabredenlerin kesin olarak mükafaatlandırılacağı ifade
edilmektedir. Bu durumu âyet-i kerime şu şekilde tescil etmektedir:
“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan ve ürünlerden biraz
azaltma (fakirlik) ile deneriz. Sabredenleri müjdele.”
Aynı zamanda kişiden, Allah’ın vermiş olduğu nimete ve bolluğa karşı
şükretmesi de istenmektedir. İster bollukta ister yoklukta olsun Allah’a
karşı yapılması gereken şükür ve hamd hiçbir sûrette unutulmamalıdır.
Çalışmanın ve servet
sahibi olmanın önemini anlatan ve teşvik eden bu hadislerin yanı sıra,
fakirlikten kurtulmak için çalışmayı öngören pek çok âyet-i kerime de bu
konuya temas etmektedir. Konuya doğrudan veya dolaylı yoldan temas eden bu
âyetlerden bir kaçını, âyet hadis bütünlüğünü bir arada görme açısından
faydalı olacağını umduğumuz için vermek istiyoruz:
“(Cuma)
namazını kıldıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah’ın lutfundan nasibinizi
arayın.”
“Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun içinizden
çalışanın amelini zâyi etmem.”
“İnsan için çalıştığının karşılığından başka bir şey
yoktur. İnsanın yaptığı amelinin karşılığı mutlaka görülür, sonra
yaptıklarının karşılığı ona tamamen verilecektir.”
“Herkese kazandığının karşılığı verilir ve onlara
haksızlık edilmez.”
“O halde yeryüzünde yürüyün Allah’ın sizin için yarattığı
rızıklardan yiyin”
“Dünyadan da nasibini unutma”
“Kişi kazancına bağlıdır.”
“Allah
geçiminizi temin edesiniz diye gündüzü, dinlenesiniz diye de geceyi
yaratmıştır.”
“Allah
yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yaratmıştır.”
“Mal ve
evlat dünya hayatının süsüdür.”
“Allah
yolunda canlarınızla ve mallarınızla cihâd ediniz.”
“Onlar
ki, imân edip iyi işler yaptılar. Elbette Biz, işi güzel yapanın ecrini zâyi
etmeyiz.”
“
Nefisleriniz için peşin olarak ne hayır işlerseniz, onun sevabını, Allah
katında daha hayırlı ve mükafaat bakımından da daha büyük bulacaksınız.”
“İnanıp
iyi işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince işte onlar
Cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.”
Kur’ân-ı Kerim’de faydalı ve iyi işlerin tamamı “amel-i
sâlih” olarak tanımlanır ve bu kavram pek çok âyet-i kerimede geçmektedir.
Dolayısıyla insan, bu âyetlerde de zımmen çalışmaya dâvet edilmektedir.
İnsanlara faydalı işler yapılmasını tavsiye eden Hz.Peygamber, duâlarında da
her şeyin faydalı, hayırlı ve iyi olanını Allah’tan niyâz etmiştir.
“Allahım! ben, fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten
ve kabul olunmayan duâdan Sana sığınırım.” diyerek
insanları yararlı çalışmalar yapmaya teşvik etmiştir.
“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş
atları hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve daha
bundan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları
korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir,
asla haksızlığa uğratılmazsınız.”
Bu âyette düşmana karşı üstün olunması isteniyor. Çağın şartlarına göre
düşmanın sahip olduğu silahlara, hatta daha ileri daha üstün silahlara sahip
olmakla güçlü ve kuvvetli olmak mümkündür. Hz. Peygamber zamanında
kullanılan savaş araç ve gereçleri ile bugün kullanılan araç ve gereçlerin
aynı olması düşünülemez. Dolayısıyla günümüzde kullanılan her çeşit savaş
âleti olan roket, bomba, füze, top, uçak savar vb. araçları kullanmaktan
müstağni kalınamaz.
Mal-mülk ve servet konusunda, hem övücü hem de yerici bazı âyet
ve hadisler olduğuna göre, bunların bir araya getirilmesinden elde edilecek
sonuç şudur ki, insan maldan doğacak fayda ve zararları tam manasıyla bilir
ve ona göre hareket ederse bu davranışı onun için iyi neticeler doğurabilir.
Fakat nereden ve nasıl kazandığını, nereye harcadığını dikkate almadan,
haram ve helal arasında bir ayırım gözetmeden bütün gücünü mal elde etmeye
yöneltirse işte bu durum da o kimse için bilhassa manevî açıdan büyük
sıkıntılara sebebiyet verebilir.
Başkalarını sömürerek, onların haklarını gasbederek, gayr-i meşrû ve haram
yollardan elde edilen zenginlik zem edilmiştir. İslâm’da böyle bir
zenginliğin yeri yoktur. Zenginlik, bir gurur, kibir, başkalarına hava atma,
başkalarını sömürme, toplumun ifsat ve tahribatına vesile yapılmamalıdır.
Zenginliğin geçici bir emânet olduğu ve her an elden çıkabileceği gerçeği
unutulmamalıdır.
Hz. Peygamber, kendisine dilenmek için gelenleri sürekli
çalışmaya teşvik etmiş, onlara onurlu, şerefli yaşamanın ve çalışmanın
yollarını göstermiştir.
Çünkü O, onur kırıcı olan dilenciliğin, çalışmanın ve ilerlemenin önünde
bir engel olduğunu biliyor ve “Sizden herhangi birinizin sırtına bir bağ
odun yüklenip satması, herhangi bir kişiden dilenmesinden daha hayırlıdır.”
buyurarak hayırlı yolun hangi cihette olduğunu belirtiyordu.
Esas olarak insanın dünya ve âhirete bakışı, dünyadan
istifade etmek, dünya ve âhiret işlerini bir arada götürmek, dünyayı âhirete
tercih etmemek, ahireti hiç unutmamak şeklindedir. Hem dünya, hem de ahiret
için iyilik ve güzellik istemektir. Kur’an-ı Kerîm’de geçen ve duâlarımızda
sık sık niyazda bulunduğumuz “Ey Rabbimiz, bize dünyada da, ahirette de
güzellik ver.”
ifâdesinde bu denge vurgulanmış olmaktadır. Başka bir âyette de şöyle
buyuruluyor: “Allah’ın sana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu da gözet.
Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de
başkalarına iyilikte bulun.”
İslâm’da çalışmayarak dünyadan el-etek çekme anlayışına
yer yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, ruhbanlığın dinde yerinin olmadığını
belirtmiştir.
Dünya ve âhiret hayatı İslam inancında bir bütünlük arzeder. Bundan ötürü
insan, bir köşeye çekilerek ahiret için ibadet ettiği zaman, tevhid
akidesini çiğnemiş olur. Çünkü bu âlemde de Kur’an’a göre zâhir olacak olan
varlık tektir ve aynı varlıktır.
Dünya amaç ve hedef olmayıp, araç ve vasıtadır. Amaç kâmil insanlardan
oluşacak bir toplum meydana getirmektir. Dünya hayatı bir geçiştir ve köprü
vazifesi görmektedir. Dünya ve âhiret mutluluğu burada kazanılmaktadır.
İnsan-dünya ilişkisine Kur’an’ın ve sünnetin ışığında
baktığımızda ne bir malın zayi olması ve ne de Allah’ın kulları için helâl
kıldığı herhangi bir nimetin yasaklanması söz konusudur. Haram malın
azabına, helâl malın hesabına hazır olmak kayıt ve şartıyla insan bütün
dünya nimetleri ile iç içe olabilir. Ancak Mevlâna’nın da (ö.672/1273)
Mesnevî’de anlattığı gibi insanla dünya arasındaki ilişki, gemi ile su
arasındaki ilişkiye benzer. Gemi için su ne ölçüde gerekli ve önemli ise,
insan için de dünya o ölçüde önemli ve gereklidir. Fakat geminin altında
iken onu yüzdüren, ona hareket etme, yol alma, kısacası fonksiyonu icra
imkânı veren su, geminin içine girdiğinde onu batırır, helâk eder. Dünya da
böyledir.
Geminin
su alması gibi dünya da kimin kalbine, gönlüne manevi değerleri unuturcasına
girerse onu tutsak eder, şaşırtır, hedefinden saptırır ve netice itibarı ile
sonu husrân olan bir yolun yolcusu yapar. İşte gemiye su aldırmamak ve de
onu rotasında sefer ettirmek ne kadar önemli, nasıl vazgeçilmez bir şart
ise; insanın da dünyaya, kul, köle olmaması, onu gaye olarak görmemesi,
onun ancak Hakkın rızasını kazanma aracı ve bu yolda bir vasıta olmaktan
öteye bir işlevi olamayacağının bilincinde olması ve buna göre hareket
etmesi de o ölçüde önemli ve gereklidir.
İslâm dini insanın zengin olmasına engel değildir, aksine
yukarıda geçtiği üzere pek çok âyet ve hadiste zengin olmaya teşvik vardır.
Dünya ile ilgili bazı âyet ve hadislerde de dünya hayatının geçici olduğu,
asıl olanın ebedi hayat olduğu, dolayısıyla âhiret hayatının daha hayırlı
olduğu ve dünya hayatının âhirete tercih edilmemesi gerektiği hususları
işlenmektedir.
Bu tür naslardan dünyanın terk edilmesi, çalışmanın bırakılması neticede
fakirliğin tercih edilmesi şeklinde bir mananın çıkarılması yanlıştır.
İnsanın hem malı çok olmalı, hem de gönlü gözü tok olmalıdır. Gözü tok olan
insanın, gönlü zengin olduğu için bu durumda başkalarına vermesini de bilir,
cimri olmaz. Kazandığının bir kısmını başkalarıyla paylaşmasını bilen bir
kişi, böylece malının şükrünü de edâ etmiş olur. Hz.Peygamber’in insanlara
öğrettiği önemli hususlardan biri de gönül zenginliğidir. Gönül
zenginliğinde aşırı hırs, tamahkârlık, bencillik, haset ve kıskançlık
yoktur. Hz. Peygamber’in şu hadisi bu gerçeği şöyle ifade eder: “Gerçek
zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir.”
Hadislerde yerilen zenginlik, Allah’ı, âhireti, ibâdetleri ve fakirlerin
hakkını unutturan zenginliktir. Şayet zenginlik kötülenmiş ve yasaklanmış
olsaydı fıkıh kitaplarında zenginliği ilgilendiren Kitâbu’l-Kesb,
Kitâbu’l-Buyû gibi bölümler olmaz ve ekonomi, üretim, alış-veriş, faiz gibi
konularla ilgili pek çok mesele gündeme gelmez ve tartışılmazdı.
“İnsanlara faydalı olan sahaların herhangi birinde
çalışan bir kimse, yerine getirilmesi vâcib olan bir farz-ı kifâyeyi ifâ
etmiş demektir. Eğer bu ödev terkedilirse, durum bütün cemiyetin aleyhine
olacağı gibi, bu terkediş de onun için çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bu
farz-ı kifâye yerine getirilmediğinde Allah huzurunda cemiyet topyekûn
sorumludur ve günahkâr sayılır. Bu vazife yerine getirildiğinde ise, günah
ortadan kalkar.”
Müslümanlar, tarihte çok zengin olduğu parlak dönemler
yaşamışlardır. Hz.Peygamber’den sonra İslâm çoğrafyası hızla genişlemiş, bir
çok ülke fetih yoluyla alınmış ve sahip oldukları mal varlığı ile zengin
olmuşlardı. Örneğin övgüyle bahsedilen Ömer b. Abdülaziz (ö.101/719)
döneminde zekât verecek kimse bulunamayacak kadar toplum, maddi refah
seviyesine yükselmişti.
İslâm, zenginlerle fakirlerin yahut muhtelif sınıfların arasında düşmanlık
ve çatışmaya yol açan her görüşe karşıdır. Çünkü inanan kesim, birbirine
kardeş gözüyle bakmalıdır. Nitekim ashâbın zenginlerinden olan Abdurrahman
b. Avf, Osman b. Affan gibi zevât, muhâcirlerin fakirlerinden olan Ebû
Hureyre, Ebû Zer, Bilâl ve daha başkalarıyla yan yana idiler. Aynı şekilde
camide Allah’ın huzurunda herkes aynı safta namaz kılmaktaydı. Fakir
zengine kin tutmaz, zengin fakire karşı büyüklenmezdi.
İslâm, onları birbiriyle bu şekilde kardeş yapmıştır. Toplumda zenginlik ve
fakirlik, bölücülüğe ve ayırımcılığa götüren etkenler olmayıp, aksine
kaynaşmayı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlayan unsurlardır.
III-
Hz.Peygamber’in Fakirlik ve Zenginlikle Olan İlişkisi
Yazılan bazı yazılarda ve yapılan bazı
konuşmalarda Hz.Peygamber’in, hayatı boyunca fakir, yoksul ve maddi sıkıntı
içerisinde olduğu, açlıktan karnına taş bağladığı, yemek ve et yüzü
görmediği, buğday ekmeği bile bulamadığı dolayısıyla arpa ekmeği ile karnını
doyurduğu şeklinde yanlış veya eksik bilgiler verilmektedir. Mal
varlığından, varlıklı olduğu dönemlerinden ve onun gelirlerinden âdeta hiç
bahsedilmez. Halbûki hadis ve siyer kaynaklarında Hz.Peygamber’in giyimi
kuşamı, yemesi içmesi, evleri, eşyası, sahip olduğu hayvanları, bahçeleri,
arazileri hakkında en ince noktasına kadar bilgi verilmektedir. Mezkur
kaynaklara müracaat edildiğinde Hz.Peygamber’in statik, sabit ve monoton
olmayan çok hareketli bir hayatının olduğu müşâhede edilmektedir.
Dolayısıyla sürekli maddi sıkıntı içerisinde olmamış, maddi yönden ferahlık
içerisinde olduğu dönemler de yaşamıştır. Buradaki asıl amacımız,
Hz.Peygamber’i ne olduğundan fazla zengin, ne de olduğundan fazla fakir
göstermektir. Hz.Peygamber’i hayatının sadece bir kesitiyle değil de
hayatının tamamına bakılarak O’nun fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini
bir bütün olarak ele alıp tanıtmak ve ortaya koymaktır. Böyle yapılırsa
Hz.Peygamber’in fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisi doğru tesbit edilecek
ve bu yönü doğru olarak anlaşılacaktır.
Peygamberler tarihine bir göz attığımızda tüm
peygamberlerin bir meslek sahibi oldukları ve bu mesleklerle uğraşı
gösterdikleri anlaşılmaktadır. Onlar marangoz, terzi, çiftçi, demirci,
ayakkabıcı gibi mesleklerle meşgul olmuşlardır.
Hepsinin müşterek olarak yaptıkları iş ise çobanlık olmuştur. Hz.Peygamber
bir hadislerinde bu tarihi gerçeği anlatırken “Allah, davar gütmeyen hiçbir
peygamber göndermemiştir” deyince Ashâb ona; “Sen de mi ey Allah’ın
Peygamberi?” diye sordular. Hz. Peygamber: “Evet, ben de bir kaç kırat
karşılığında (ücretle) Mekkeliler hesabına davar güdüyordum” diye cevap
verdi.
Buradan anlaşılıyor ki, bizim peygamberimiz de çocukluğunda çobanlık
yapmıştır. Daha sonra da gençlik döneminde uzun bir süre ticaretle meşgul
olmuştur.
Mekkeli Kays b. Sâib isimli bir kişi Hz.Peygamber’in ticâri ortaklarındandı.
Kendisinin ifadesine göre, onunla ticari ortaklıkta bulunduğunu ve hiçbir
zaman ondan daha iyi bir ortağa rastlamadığını şöyle anlatır: “Seyahate
çıkacağı zaman ona bir şey emanet etsem, işlerimi beni tam manasıyla memnun
edecek şekilde bitirmeden dönmezdi.”
Amcası Ebû Tâlib’in himayesinde olduğu zamanlar pek çok bölgeye ticârî
kervanlarla gitmiş ve ticaretin bizzat içerisinde olmuştur.
Hz.Hatice ile evlenmeden önce onun ticari işlerini başarılı bir şekilde
yürütmüştür.
Çok kârlı ticâretler yaptığı rivâyet edilmektedir. Bir seferinde kendisine
iki dişi deve vaad edilerek Hz.Hatice’nin mallarını emanet alarak kervanla
Suriye tarafına gitmiş ve her zamankinin iki katı kazanarak dönmüştü. Bunun
üzerine Hz.Hatice tarafından çifte mükafaat ile ödüllendirilmiştir.
Hz. Peygamber’in, ticaretteki dürüstlüğü, başarısı, güvenilirliği günümüz
ifadesiyle holding sahibi olan Hz. Hatice validemizi cezbetmiş ve onunla
evlenmeye karar vermiştir. Hz. Peygamber’in onunla evlendiğinde mehir olarak
ona yirmi deve vermesi
ve iki deve kesilerek 200 kadar dâvetli çağrılması
,
O’nun o zaman için maddi seviyesini göstermesi açısından ilginçtir. Verilen
bu mehir miktarı günümüz şartlarına göre hesaplandığında büyük bir yekün
tutmaktadır. Hz. Peygamber, ticaretle meşgul olması yanında peygamberliği
döneminde Medine’de devlet başkanlığı, hâkimlik, muallimlik ve komutanlık
gibi dünyevî yönü bulunan görevler de ifâ etmiştir.
Hz. Hatice validemiz vahyin ilk gelişinden
sonra Hz. Peygamber’i teselli ve teskin ederken aynı zamanda onun bazı
üstünlük ve meziyetlerini de şu şekilde ortaya çıkarmaktadır: Korkma!
Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni utandırmaz, mahzun etmez.
Çünkü sen akrabana bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, işini görmekten âciz
olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını
kazandırır, misafiri ağırlarsın, hak yolunda ortaya çıkan olaylarda halka
yardım edersin.
Hz. Hatice validemiz bu tespitlerinde açık bir şekilde Hz. Peygamber’in
maddi yönden bulunduğu seviyeyi dile getirmekte ve başkalarına maddi yönden
nasıl yardımda bulunduğunu anlatmaktadır.
Hz.Peygamber ne peygamberliği ve ne de devlet başkanlığı
karşılığında herhangi bir maaş almıyordu. Kur’ân-ı Kerim’de onun görevi
karşılığında ücret istemediğine ve bir karşılık verilmediğine dâir pek çok
âyet bulunmaktadır.
O, müslümanlardan tahsil edilen gelirlerin; hem kendisine, hem de âile
fertlerine ve akrabalarına câiz olmadığını belirtmiştir. Böylece onun bu
gelirlerden herhangi bir şekilde faydalanması söz konusu değildir.
18. ve 19. asırlara gelinceye kadar krallar, devlet başkanları vergiyi halk
adına değil, kendi adlarına toplamışlardı. Bu alanda ilk yeniliği
Hz.Muhammed yaptı ve “halktan vergiyi gene halk için toplama” esasını
getirdi. Hz.Peygamber tarafından 1400 sene ortaya konulan bu esas, günümüz
çağdaş bütçe hukuklarının temelini ve ruhunu oluşturmaktadır ki bu,
demokrasilerin hiçbir zaman vazgeçemeyecekleri bir kaide olmuştur.
O’nun mal varlığının kaynaklarına ve gelirlerine baktığımızda
bunların kaynaklarını genel manada şu şekilde sınıflandırabiliriz:
a)- Kendisine sevdiği kişiler tarafından verilen hediyeler.
Bu hediyeler çok çeşitli olup, bunlar arasında hurma bahçeleri, ev eşyası,
bazı hayvanlar vb. şeyler vardı. Örneğin kaynaklarda bazı zengin sahâbîlerin
süt veren develeri, bazılarının da kendi hurma bahçelerinden bir kaçını
Hz.Peygamber’e bağışladıkları görülmektedir.
Benû Nadirli bir yahudi iken daha sonra müslüman olan Muhayrık, vasiyet
yoluyla Hz.Peygamber’e 7 adet bahçe bağışlamıştır.
Mısır kralı Mukavkıs Mâriye isimli câriye ve başka hediyeler göndererek
Hz.Peygamber’e iltifat etmiştir.
Kurayza ve Nadiroğullarının arazileri fethedilinceye kadar hurmalık bağışı
devam etmiş, ondan sonra ise kabul edilmemiştir.
Sahabeden Enes b. Mâlik şöyle der: Ensardan olan bazı kimseler kendi
hurmalıklarından bazı hurma ağaçlarını Peygambere hediye olarak ayırır,
verirdi. Bu iş Kurayza ve Nadiroğullarının fethine kadar sürdü. Bunların
fethinden sonra Peygamber, Ensar’ın hurma ağaçlarını kendilerine geri verir
oldu.
b)- Gayr-i müslimlerden vergi olarak toplanan ve fey ismi
verilen gelirlerden hissesine düşenler.
c)- Savaşlarda elde edilen ganimetlerde hissesine düşenler.
O’nun ganimet ve fey gelirlerinde sadece Kur’ân-ı Kerim tarafından
belirlenen hakları bulunuyordu.
Dolayısıyla Hayber, Fedek ve Nadiroğullarından payına düşen araziler ve
hurmalıklar vardı.
Hz.Peygamber’e babasından Ümmü Eymen isimli câriye, 5 deve, bir
miktar koyun, Şükrân isimli köle ve oğlu miras olarak kalmıştır. Annesinden
ise bir ev, hanımı Hz.Hatice’den de bir ev ve bir miktar menkul mal miras
kalmıştır.
İbn Sa’d (ö.230/844) ve
İbnü’l-Esîr (ö.630/1232), 20 adet süt veren devesi, 7 koyun ve 7 adet
keçisi, 7 adet atı, ayrıca katır ve merkebleri olduğunu söyler. Sahip olduğu
köle ve cariyelerinden de bahsedilmektedir.
İbn Kayyım el-Cevziyye (ö.75171350) de Hz.Peygamber’e âit sağılan 45 deve,
100 adet koyun veya keçi
,
ihtilaflı olsa da 15 kadar atından bahsetmektedir.
İbn Abbas da 100 deveden bahseder.
Vedâ haccında kesmeye niyet ettiği 100 deveden 63 tanesini bizzat kendisi
kesmiş, geri kalanını da Hz. Ali’ye (ö.40/660) kestirmiştir.
Tavuk cinsinden hayvanlarından da bahsedilmektedir.
Hz.Peygamber o zaman için bir evde koyun beslemenin önemini “Koyun olan evde
bereket vardır.”
hadisiyle dile getirmiştir. O, bir kısım hayvanları kendi imkanlarıyla satın
almıştır. Hz.Peygamber, alış verişlerini bizzat kendisi yapardı. Bir
seferinde bir deve, bir koyun, bir yük devesi almıştır.
Başka bir seferinde de yine bizzat kendisi deve ve at satın almıştır.
Hz. Âişe, Peygamberin kullandığı yatağından da şöyle bahseder:
“Rasûlullah’ın yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma
lifindendi.”
Hz.Peygamber zaman zaman kuru hasır veya kanepe üzerine yatıp uyudukları da
oluyordu. O, yatak hususunda, daima sert ve serin tutan malzemeyi tercih
etmiştir. Ancak Hz.Âişe’nin evindeki döşeğinin yüzü meşin idi. İçine yün
veya pamuk yerine, hurma lifi doldurulmuştu. Yastıkları da aynı malzemeden
yapılmıştı.
Hicretin 9. yılına gelindiğinde Hz.Peygamber’in gelir kaynakları
çoğalmıştı. Ancak O, hanımlarına, eskisi kadar sıkıntılı olmasa da sâde bir
hayat yaşatıyor ve şahsi gelir fazlasını devletin ve halkın yararına
kullanıyordu. Bu sebepten dolayı Hz.Peygamber’in hayat seviyesi, gelirlerin
parelelinde artmamış ve bu durum bir süre hanımlarıyla arasının açılmasına
sebep olmuştur.
O, Nadiroğulları hurmalığından elde ettiği mahsulünü satar ve bu para ile
âilelerinin bir yıllık ihtiyaçlarını ayırırdı. Geri kalanı devlet malına
katardı. Bunu hayatı boyunca böyle yapmıştır.
Hz.Fâtıma (ö.11/632) Hz.Peygamber’in hayatta iken sahip olduğu
Hayber, Fedek ve Benû Nadir arazilerinden hissesine düşeni almak için Hz.
Ebû Bekir’e gittiğinde “Bize mirasçı olunmaz, bıraktıklarımız sadakadır.”
,
“Mirasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve
âmilimin (işçimin) masrafından başkası sadakadır.”
hadisleriyle karşılaşmış ve bu sebepten ötürü arazilerden her hangi bir
hisse alamamış ve tüm araziler devlete kalmıştır.
Verdiğimiz bütün bu bilgilerde –her ne kadar bazılarında
ihtilaf olsa da- Hz.Peygamber’in hayatının tamamında olmasa da belli
dönemlerinde sahip olduğu mal varlığından hiç de fakir olmadığı ve maddi
sıkıntı çekmediği anlaşılmaktadır. Ancak şunu da belirtelim ki, âilesinin
sık sık geçim sıkıntısı içine düştüğü de bir gerçektir. O, büyük davanın
tebliği, Hz.Peygamber’e şahsen geçim peşinde koşma imkanı vermiyordu. Aynı
davada ona yardımcı olanlar da başlangıçta bu sıkıntıları çektiler.
Sıkıntıların en başında şüphesiz ki, yeterli rızık temin edememe geliyordu.
Hz.Peygamber kıt imkanlarıyla âilesinin nafakasını sağlamaya çalışıyordu.
Dolayısıyla hayatının belli kesitlerinde Hz.Peygamber’in maddi sıkıntı
çektiği de bir gerçek olup, bunu dile getiren muhtelif rivâyetler mevcuttur.
Dolayısıyla hayatının tamamını aynı kategoride değerlendiremeyiz. Nitekim
Kurtubî (ö.671/1273) Hz.Peygamber’in fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini
üç safhada değerlendiriyor: a)- Fakirlik safhası (İlk zamanlar fakir olup,
sabır ve tahammül gösterdiği dönemler). b)- Zenginlik safhası. Fetihler
yoluyla elde edilen menkul ve gayr-i menkuller sayesinde elde edilen maddi
refah seviyesi. Bu safhada Hz.Peygamber, etrafındaki ihtiyaç sahiplerini de
hiç unutmamış, onları da müstefit kılmıştır. c)- Başkasına muhtaç olmayacak
(orta hal) seviyede bulunduğu safha ki, Hz. Peygamber bu hal üzere vefat
etmiştir.
Kurtubî’nin bu yaklaşımını gerçekçi buluyoruz.
“Allahım! Muhammed âilesinin rızkını kendilerine yetecek
kadar ihsan eyle.”
diyen Hz.Peygamber, bu hadisiyle yoksul olmayı istemediğini, başkalarına
muhtaç olup el-avuç açmayı hiç bir zaman arzu etmediğini belirtmek istemiş
ve fakirlikten Allah’a sığınmıştır.
Hz.Peygamber’in, maddi sıkıntı çektiği dönemleri çevresindeki
insanlar şu şekilde anlatır: “Rasûlullah, Allah’a kavuşuncaya kadar
ince undan yapılmış ekmek ve kızarmış koyun eti yememiştir.”
İbn Abbas (ö.68/687) şöyle der : “Rasûlullah yemek yemeksizin peş
peşe birkaç gün olarak gecelerdi. Âilesi de yiyecek akşam yemeği bulamazdı.
Çoğu zaman ekmekleri arpa ekmeği idi.”
Hz.Âişe de şöyle der: “Muhammed’in âilesi, onun vefât ettiği güne
kadar iki gün arka arkaya arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı.”
“Muhammed’in âile efradı, Medine’ye geldiği günden vefât ettiği
ana kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.”
Hz.Ömer (ö.23/643) şöyle der: Ben Rasûlullah’ın gün boyu
açlıktan kıvranıp, karnını doyuracak âdi hurma bile bulamadığını gördüm.
“Hz.Peygamber’in midesine bir günde iki ayrı çeşit yiyecek
girmemiştir. Eğer O, et yemişse ona başka bir şey katmaz, hurma yediyse ona
başka bir şey katmaz, ekmek yediyse ona da başka bir şey ilave etmezdi.”
Bunların hepsi ferdî tesbit ve yorumlardan ibârettir. Herkes
belli bir zaman kesitinde Hz.Peygamber’i nasıl görmüşse O’nun o zamanki
halini yansıtmaya çalışmıştır. Anlatılmaya çalışılan dönemin Medine
hayatının ilk yılları olup, topyekun maddi sıkıntı çekildiği zamanlardır.
Hz.Peygamber’in belli dönemlerde maddi sıkıntı çektiğini anlatan bu tür
hadislerden fakirliğin üstün olduğu görüşünün çıkarılması doğru değildir.
Veya zorunlu olarak maddi sıkıntı çektiği dönemleri örnek almak
mecburiyetinde de değiliz. Şunu da belirtmek gerekir ki, peygamberlik
vâzifesi Rasûlullah âilesinin gelirini büyük ölçüde azaltmış ve hatta bir
süre tamamen kesintiye bile uğratmıştır. Hatta kaynaklar O’nun, âilesini,
hicri 3. ve 4. yıllara kadar ne gibi gelir kaynaklarıyla geçindirdiği
hususunda bir bilgi vermezler. O ve âilesi bu tarihlere kadar büyük
sıkıntılara düşmüşlerdir ki, aynı sıkıntıları ilk müslümanlar da aynı ölçüde
çekmişlerdi.
Yukarıda geçen rivâyetler Peygamber’in maddi sıkıntı çektiği dönemleri
yansıtmaktadır. Yoksa Hz.Peygamber’in hayatının tamamı maddi sıkıntılardan
ibâret değildir. Hayatının belli kesitlerinde bazı sebeplere mebni olarak
maddi sıkıntı içerisinde kalmış ve maddi zorluklarla karşılaşmıştır. Bunun
aksini kimse iddia edemez. Hz.Peygamber’in zaman zaman aç kalışının
sebebini etrafındaki fakir ve yoksul insanlarla ilgilenişine ve onların
ihtiyaçlarını karşılamak için uğraş göstermesine bağlayan sahabîler vardır.
Ancak Hayber fethinden sonra öncesine nazaran topyekun bir ferahlama
olmuştur.
Hz.Peygamber, Hayber arazisinin mahsüllerinden her yıl zevcelerinden her
birine 100 vesk buğday
,
80 vesk hurma, 20 vesk arpa verirdi. Hz.Ömer halife olunca Hayber’i taksim
etti. Rasûlullah’ın hanımlarına da araziden kendilerine iktâen arazi vermek
veya her sene 100 vesk vermek arasında tercih hakkı verdi. Bazıları arazi
hakkını tercih ederken, bazıları da 100 vesk buğday almayı tercih etti.
Ganimetler sayesinde Hayber fethiyle bir ferahlık gelmesine
karşın yine de darlık, sıkıntı ve geçim sıkıntısı tamamen ortadan kalkmış
değildi. Çünkü Medine, sıkıntı ve darlık çeken bir belde idi.
Ali Yardım, Peygamberin maddi sıkıntı çekmesinin sebebini başka bir açıdan
ele alarak şöyle açıklar: Yukarıda geçen hadislerde Hz. Peygamber’in
sofrasında uzun müddet su ve hurmadan başka bir madde bulunmayışının ve çoğu
zaman açlık çekişinin başka bir sebebi, O’nun fedakârlık ve cömertliğinden
kaynaklanıyordu. Yoksa yokluktan değil; kendi dışındaki muhtaçların
çokluğundandır. Bu durum, Peygamber Efendimiz’in: “Komşusu aç iken, tıka
basa karnını doyuran kimse (gerçek) mü’min değildir” hadîsinin
,
bizzat kendisi tarafından yaşanmasıdır. Bu konu ile ilgili hadîsleri
açıklayan bir kısım âlimlerin: “Hz Peygamber’in geçim sıkıntısı çekmesi,
ihtiyârî (kendi irâdesi ile ortaya çıkan) bir fakirliğin netîcesi olup,
ıztırârî (çâresizlik sonucu) bir fakirlikten dolayı değildi” demelerinin
hakîkati de budur.
Hz.Peygamber’in sofrasında misafir hiç eksik olmazdı, yalnız başına yemeğe
oturduğu çok nâdirdi. İhtiyaç sahibi insanlar çoktu. Aynı zamanda dışarıdan
gelen heyetlere de sofralar ve ziyafetler veriliyordu.
Hz.Peygamber’in kurduğu üç çeşit sofradan bahsedilir: a)- Âile sofrası b)-
Fakirlere ve misafirlere kurduğu sofralar c)- Siyasi sofralar
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Hz.Peygamber’in hayatı tamamıyla
fakirlikle geçmemiştir. Hiç kuşkusuz varlıklı olduğu ve bolluk gördüğü
zamanlar da olmuştur. Örneğin kaynaklarda onun yediği yiyecek ve içecekleri
incelediğimizde tükettiği çok çeşitli yiyecek ve içeceklerle karşılaşıyoruz.
Hz.Peygamber’in tükettikleri arasında deve, koyun ve tavuk eti, toykuşu,
zebra ve tavşan eti, kebap, helva, bal, kuru ve yaş hurma, süt, un çorbası,
hurma şerbeti, acur, keş yemişi, kabak, tereyağ, peynir, zeytin yağı, karpuz
vb. yiyecek ve içecekleri sayabiliz.
Damak tadına sahip olan Hz.Peygamber, et konusunda hayvanın kol ve sırt
kısmını sevmektedir.
Bütün bunlar Hz.Peygamber’in maddi refah seviyesini göstermektedir. Ancak O,
varlıklı olduğu zamanlar elindekilerini etrafındaki ihtiyaç sahiplerine
vermiştir. Çünkü etrafında yoksul ve ihtiyaç sahibi insanların sayısı
oldukça çok idi. O, böyle bir ortamda mal, mülk, servet, altın ve gümüş
biriktiremezdi. Bu, O’nun vicdanına ve fedakârlık duygusuna sığmazdı.
Ashâbını kendine tercih etmiş ve onları hiç unutmamış, ihmal de etmemiştir.
Hayatı boyunca mal varlığını fiili olarak ashâbıyla paylaşmaktan geri
durmamış, onların sıkıntılarına ortak olmuştur. Çok güzel cömertlik ve
fedakârlık örneklerini insanlığa sunmuştur. Aşağıda görüleceği üzere O’nun
dağıttığı şeylerden mal varlığı ve bazı serveti hakkında bilgi edinmiş
oluruz. O isteseydi maddi açıdan çok rahat ve sıkıntısız bir hayat
yaşayabilirdi.
Hz.Peygamber, en asgari geçim seviyesinde âile ihtiyaçlarının
ötesindeki fazlalıkları hiç bekletmeden daima muhtaçlara ve harp için
gerekli silah ve malzeme teminine harcadığından, sene sonunda zekât
mükellefi olma gibi bir durumla karşılaşmamıştır. Aslında onun yaptığı şey
bir bakıma her zaman zekât vermek gibi bir şeydir.
İnsanların en cömerdi olan Hz.Peygamber, isteyen hiçbir
kimseyi geri çevirmemiş, vermiştir. İbn Abbas’dan gelen bir rivâyette O’nun
cömertliği şu şekilde anlatılır: “Peygamber iyilik yapma bakımından
insanların en cömerdi idi. En çok cömert davrandığı zaman Ramazan ayı idi.”
O’nun cömertliğine dost düşman hayran olmuş ve bazıları bu sayede müslüman
olmuştur. Maddeten hiçbir kimsenin yapamayacağı cömertliği gösteren
Hz.Peygamber’in cömertliğine sayısız örnekler verebiliriz.
Bir ikindi namazından sonra, daha cemaat dağılmadan hızlıca
evine gider. Daha sonra merakla bekleyen sahabeye şöyle der: “Evde bulunan
bir miktar altın hatırıma geldi. Elimde kalır korkusuyla hemen gidip onları
dağıttım.”
Hastalığında evinde yedi (veya altı) altın bulunduğunu
hatırlayınca onların fakirlere dağıtılmasını istemiştir. Kendisi bu şekilde
ölmeyi uygun bulmamıştır.
“Eğer Uhud dağı kadar altınım olsa, borç ödemek için
sakladığım dışında, ondan yanımda bir miktar bulunduğu halde üzerimden üç
gece bile geçmemesi beni sevindirir.”
Bir seferinde, birine bir vadi dolusu koyun hibe etmiş, o adam da
şaşkınlık içinde çevresindekilere “Gidiniz, müslüman olunuz, Muhammed
fakirlikten korkmadan çok büyük ihsanlarda bulunuyor.” demiştir.
|