aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

Google
 

 

FAKİRLİK VE ZENGİNLİKLE İLGLİ HADİSLER ÜZERİNE BİR DENEME*

 

 

Yrd. Doç. Dr. Saffet SANCAKLI**

  

 

İslâm dini, dünya ve âhiret dengesinin kurulmasını ister, tek taraflı olarak ne sadece dünyayı, ne de sadece âhireti düşünür. Ahiret için dünyanın terk edilmesine karşı olduğu gibi, dünya için âhiretin terk edilmesine de karşıdır. Her ikisine de gereken önemi vermekte ve her iki dünya için insanın çalışmasını  istemektedir. Dünya çalışma ve yorulma yeri olup, ahiret ise dünyada yapılanların karşılığının, yani mükafaat ve cezânın görüldüğü yerdir, orada çalışma yoktur. Hz. Peygamber müslümanların mânen olduğu gibi, maddeten de güçlü olmalarını ve ilerlemelerini istemektedir. İslam dini tembelliği ve uyuşukluğu kabul etmediği gibi, aksine o, dinamizmi ve aksiyoner olmayı tavsiye etmektedir. Bugün İslâm dünyasının dünya konjönktürü içerisinde ezilmişliğinin ve geri kalmışlığının kökeninde İslâm’ın benimsemediği ve bazı müslümanlar tarafından yanlış anlaşılan fakirlik anlayışının olup olmadığı ciddi manada araştırılmalıdır.

  Fakirliği ve yoksulluğu esas alan, fakirliği öven ve fakirliğin zenginliğe karşı üstün olduğunu öngören bir din veya bir ideoloji (dünya görüşü) düşünelim. Bu durumda dünya üzerinde yaşayan bu din ve ideoloji mensuplarının karşılaşacağı problemleri ve sorunları göz önüne getirelim. Öncelikle böyle bir milletin, dünya milletlerine karşı ayakta durması mümkün değildir. Böyle bir dinin mensupları sürekli başkalarına muhtaç olacak, başkalarına el açacak, sefâlet içerisinde onur ve şahsiyetini koruyamaz bir halde yaşamaya mahkum olacaktır. Böyle bir toplum siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel bağımsızlığını koruyamayacağı gibi başka milletlerin hegemonyasına girecek ve başkalarının esiri ve kölesi olacaktır. Aynı zamanda namus ve iffetini de koruyamayacak, dinin gereklerini de yerine getiremeyecektir. Köle ve esir bir toplum oluşturmak isteyenin, fakirliği esas alan bir dünya görüşü oluşturması yeterlidir. Çünkü bir milletin fakir ve yoksul olması demek başkalarının boyunduruğu altına girmesi ve köle toplum olması demektir. Dolayısıyla özgürlüğü ve bağımsızlığı savunan evrensel ve fıtrat dini olan İslâm dininin böyle bir hayat felsefesini kabul etmesi ve mensuplarına böyle bir olumsuzluğu öngörmesi düşünülemez. Ancak İslâm dinini yanlış anlayan bazı çevreler, fakirliğin övülmesi, zenginliğin yerilmesi konusunda gerçeklerle bağdaşmayan tutarsız ve asılsız bazı görüş ve yorumlar ileri sürmüşlerdir. Onların bu tür yanlış görüş ve yorumlarını İslâm’a maletmeğe kimsenin hakkı yoktur.

Günümüzde Peygamber’in anlaşılması konusunda mevcut olan yanlışlardan biri de, Hz.Peygamber’in, hayatı boyunca fakir, yoksul ve muhtaç bir kişi olarak ve hiç zenginlik yüzü görmemiş, varlık sahibi olmamış, sürekli maddi sıkıntı içinde yaşamış bir insan gibi gösterilmiş olmasıdır ki, bu, tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Te’vil ve tefsire muhtaç bazı hadislerden  -zâhir ve lafızlarına bakılarak- veya bazı uydurma hadisler esas alınarak fakirliğin zenginlikten efdâl olduğu görüşünü çıkaranlar olmuştur. Bunun neticesinde sosyal bir problem olan fakirlik ile İslâm özdeşleştirilmeğe çalışılmıştır. Özellikle bu görüşleri sûfilerin daha çok savundukları gözlenmektedir.

           Bu makalemizde fakirlik ve zenginlikle ilgili belli başlı hadislerin kritiğini yapmağa çalışacağız. Hz.Peygamber’in ömrü boyunca fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini, fakirliğe karşı olan tutumunu ve fakirliğin üstün olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağız.

I-Fakirlikle İlgili Hadisler

                   

          Kaynaklarda kimlere fakir ve miskin denileceği konusunda çeşitli tanımlar yapıla gelmiştir. Bu konuda farklı görüşler olsa da genel olarak nisab miktarı malı olmayan ve aslî ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselere fakir, hiç malı olmayan ve dilenmek zorunda kalan kimselere de miskin denileceği ifade edilmiştir. [1] Bu duruma göre miskinler, fakirlerden daha muhtaç durumda olan kişilerdir.

            İster bâtıl dinlerde olsun isterse semâvî dinlerde olsun insanları fakirliğe çağıran, fakirliği öven ve takdis eden kimseler olmuştur. Zira fakirlik –onların iddialarına göre- vücuda eziyet için bir sebeptir. Vücuda eziyet ise ruhun yücelmesine vesiledir. Bu düşünce Hind fakirizmi, İran manihaizmi, Hrıstiyan ruhbanlığı gibi, müslümanların hayatta temas ettikleri dinlerden, İslâm kültürüne karışmış ve onun duruluğunu bozmuş olan yabancı kültürlerin tesiri ile bazı müslüman mutasavvıfların arasında da yayılmıştır. [2] Kur’ân’da yer alan fakirlikle ilgili kelimeler maddî ve manevî ihtiyaç anlamında kullanılmıştır. Manevî anlamda bütün insanlar fakir ve Allah’a muhtaç olup, zengin olan yalnız Allah’tır. Bu anlamdaki fakrın insanın temel niteliklerinden biri olduğu hususunda görüş birliği vardır.  Söz konusu âyetlerin çoğunda ise maddî anlamdaki fakirlik üzerinde durulmuş ve bununla ilgili açıklamalar yapılmıştır.[3] Bizim üzerinde duracağımız fakirlik maddi fakirlik olup, sûfilerin üzerinde çokça durdukları manevi fakirlik değildir. [4]

            Hz.Peygamber’in fakirlikle ilgili söylemiş olduğu hadislerine geçmeden önce Hz.Peygamber’in, bu hadisleri hangi ortamda, hangi şartlarda ve niçin söylediği üzerinde durmanın hadis muhtevalarının ve vermek istedikleri mesajların daha doğru anlaşılması açısından önemli olduğu kanısındayız. Hz. Peygamber’in peygamberliğinin ilk 13 yılını Mekke’de çok zor şartlar altında geçirdiğini biliyoruz. Bu dönemde inananlar mallarından emin olamadıkları gibi, canlarından da emin ve güven içerisinde değillerdi. Ve ilk müslümanlar arasında fakir, köle ve varlıksız insanlar çoğunluktaydı. Üç yıl yaşadıkları ekonomik ve sosyal ablukayı da bu arada hatırlamak gerekir. Hicretten sonra başlayan Medine hayatı da gurbet hayatı olduğu için özellikle ilk yıllar oldukça sıkıntılı geçmiştir. Hicret edenler, Mekke’de evini, bağını, bahçesini, iş yerini top yekun her şeyini bırakarak yeniden bir hayata başlamışlardır. Hicretle birlikte Medine’de âdeta nüfus patlaması olmuştur. Kısa bir süre sonra da savaşlar başlamıştır. Ali Yardım bu duruma şöyle işaret eder: “Mekke’nin müslüman ahâlisinin büyük çoğunluğu, bütün gayr-ı menkullerini bırakarak, bir tek canları ile Medîne’ye gelmişlerdir. Neticede, Medîne’de birden bire bir nüfus patlaması baş göstermiştir. Böylece, yerli halkın zâten kıt kanâat olan geçim mücâdelesine, bir o kadar da işsiz güçsüz, evsiz barksız göçmen ilâve edilmiştir. Göç, toplumun bütün sosyal ve iktisâdî dengelerini alt üst eden dehşetli bir olaydır.” [5]Asr-ı Saâdet dönemi Medîne’sinde, akla hayâle gelenin de fevkinde bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürmüştür. Bu durumu, özellikle hadîs kitaplarının “Duâlar” bölümü ile, “İstiska” (yağmur duâsı) bahislerinde yakînen görmek mümkündür. Medîne’de zarûrî temel gıdâ maddelerinin te’mîninde güçlük çekilmiştir. Yiyecek kuru ekmek bulamayanların sayısı, varlıklı âilelerden daha çoktur. Üretimle tüketim arasında büyük bir uçurum bulunmaktadır ki, kısa vâdede alınacak tedbîrlerle bu uçurumu kapatmak mümkün olmamıştır.[6] Bu olumsuz şartların üstesinden gelebilmek için Medine’de zor durumda kalan muhâcirlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik olarak Hz.Peygamber, onlarla ensar arasında bir kardeşlik anlaşması gerçekleştirdi. Anlaşma Rasûlullah’ın Medine’ye varışından beş ay sonra yapılmıştı. Varılan anlaşmaya göre, 186 muhâcir âilesi aynı sayıdaki ensar âilesinin yanına yerleştirildi. Muhâcirler bu gönül kardeşlerinin bağ ve bahçelerinde çalıştılar. Bu durum, hicrî 7. yılda Hayber’in ele geçirilmesine kadar devam etmiştir. [7]">[7]

           Hz.Peygamber döneminde -bilinmesi gereken başka bir husus da- fakirler, yoksullar, köleleler, yetimler hakir görülüyor, aşağılanıyor, alay ediliyor ve onlara değer verilmiyor olmasıdır. Âdeta onlar ikinci sınıf muâmelesine tâbi tutuluyordu. [8] Özellikle müşrikler, Hz.Peygamber ile görüşecekleri zaman onların da orada bulunmalarını hiç istemezlerdi. [9] Dolayısıyla üstünlüğün iman ve takvada olduğu mesajını aktaran Peygamber, onların yanında yer almış ve onlara insanca muâmelede bulunmuştur. Onları iman ve takvalarından dolayı övmüş, değer vermiş ve üstün görmüştür. Örneğin bir hadiste Hz.Peygamber bu durumu şöyle anlatır: “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin etseler, isteklerini Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir.” [10] Burada Hz.Peygamber, fakirleri Allah katındaki manevi derecelerinden dolayı övmektedir Aşağıda vereceğimiz bu konu çerçevesinde yer alan hadisleri değerlendirirken bu durumu göz ardı etmememiz gerekir. Yine Hz.Peygamber’in fakirlerin gözetilmesi ve onlara değer verilmesiyle ilgili olarak şu hadisini de zikredebiliriz: “Yemeğin en kötüsü zenginlerin dâvet edilip fakirlerin terkedildiği velime yemeğidir.” [11] Dolayısıyla hadislerde fakir ve yoksul kişiler her zaman korunmuş, kollanmış ve onlara değer verilmiştir.       

           Şimdi ilk bakışta fakirliğin övüldüğü veya ön plana çıkarıldığı intibaını veren bazı hadisler üzerinde durmak istiyoruz:

           “Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu.”[12] Dünya nüfûsu içerisinde zenginlerin fakirlere kıyasla oranı oldukça düşüktür. Dolayısıyla fakirlerin, miskinlerin cennetteki oranının zenginlere kıyasla daha fazla olması gayet doğaldır. [13] Ancak zenginlerin az olacağı manası da anlaşılmamalıdır. Öte yandan hadiste zenginlerin mal ve servetlerinin hesabının çetin ve zor olacağı vurgulanıyor. Şu da bilinmelidir ki, bir insan salt fakirliği sebebiyle cennete gitmez. Allah’ın rızasını kazanan ve manevi özellikleri sebebiyle cenneti hak etmektedir.

           “Çiftlik ve akar edinerek dünyaya rağbet etmeyin.”[14] Manevi değerleri ve manevi sorumlulukları unuturcasına, dünyaya ve içindeki varlıklara aşırı bir bağlılıkla rağbet etmeyin demektir.

           “Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir insanlar seni sevsin.”[15] Burada da Peygamberimiz kişinin, dünyaya aşırı bir şekilde bağlanmaması gerektiğini vurgulamak istiyor. Yoksa dünyanın ve nimetlerinin terkedilmesi, inzivaya çekilmesi manası anlaşılmamalıdır. Aynı zamanda tok gözlülüğe ve gönül zenginliğine işâret vardır.

           Hz.Peygamber, kendisini sevdiğini –üç defa- söyleyen bir sahabiye şöyle der: “Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır.”[16] Hz.Peygamber bununla âdete şunu söylemek istemiştir: Beni seveceksen, benimle beraber olacaksan, o zaman İslâm davasından dolayı benim başıma gelecek olan tehlikelere, sıkıntılara, zorluklara ve problemlere dayanmalısın ki, bunlar senin de başına gelebilir. İşte bu sıkıntılardan birisi de başa geldiği zaman sabredilecek, isyan edilmeyecek olan fakirliktir.           

           “Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek  ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının, kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.”[17] Kişi, dünyanın ve kadının çekici câzibesine karşı kendini kaptırarak gayr-i meşru yola düşebilir. Gayr-i meşru yollara düşülmemesi için Peygamberimiz burada uyarı ve ikaz vazifesini yerini getiriyor. Yoksa dünyanın veya kadının kötülenmesi, aşağılanması, onlara kötü gözle bakılması veya onların terkedilmesi söz konusu değildir. Aşağıdaki hadisi de aynı istikamette anlamak gerekir.

           “Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin açılmasından (gönlünüzü onlara kaptırmanızdan) korkuyorum.”[18] İstikbâle matuf olarak söylenmiş olan bu hadiste ileride elde edilecek zenginliğin risklerine karşı uyanık olunması, zenginliğin yoldan çıkarıcı bir unsur olmaması vurgulanıyor. Hz.Peygamber’in bazı uyarıları bu açıdan değerlendirilmelidir.

           “Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır, ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır.”[19] Aynı şekilde fitne kelimesi Kur’ân’da da şöyle geçer: “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan (fitne) sebebidir ve büyük mükafaat Allah’ın katındadır.” [20] “Fitne” kelimesi âyette geçtiği gibi hadiste de imtihan manasında kullanılmaktadır. İnsan bu dünyada çok çeşitli şekillerde imtihan edilmektedir. Mal, evlat, servet, makam ve şöhret  kısaca insanoğlu, kendisine emânet edilen her şey (dünya nimetleri) ile imtihan edilmektedir.

           “Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden cennet’e 500 sene önce girerler.” [21] Başka bir rivâyette de 40 yıl önce girecekleri ifade edilmektedir. [22] İki hadiste geçen farklı rakamlar üzerine değişik yorumlar yapılmıştır. Örneğin, bu iki hadis arasındaki rakam farkı, bunların tahdit değil, çokluk ifade etmek maksadıyla kullanılmış olduğu yorumu yapılmış ve bu şekilde araları te’lif edilmiştir. [23] Yani buradaki rakamlar kesretten kinâye olarak düşünülmelidir. Muhteva yorumlarında da farklı görüşler söz konusudur. Hadislerde temel nitelik olarak, sabreden fakirlerle, varlıklı olmanın gereğini yerine getiren dürüst ve şükreden zenginlerin öne geçirildiğini görürüz. Buna göre her fakirin her zenginden daha önce cennete gireceği gibi bir genel hükme varılması söz konusu olamaz. Cennete en son girecek nice fakir bulunduğu gibi, cennete ilk girecek olan nice zengin de vardır. Çünkü Peygamberimizin doğru ve güvenilir tüccarın peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle birlikte haşrolunacağına dâir hadisini [24] ve benzer rivâyetleri de hatırdan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla fakirliğin övüldüğü şeklinde bir mana anlaşılmamalıdır.[25] İbn Hazm (ö.456/1064) muhâcir fakirlerinin cennete zenginlerden önce girmelerinin sebebini fakir olmalarına değil de, amellerinin daha fazla oluşuna bağlamaktadır. [26] Mal ve servete sahip olmayan fakirlerin, hesap verecekleri dünyalıkları olmadığı için cennete zenginlerden önce girecekleri konusunda yorum yapanlar da vardır. İbn Teymiyye (ö.728/1328) fakirlerin önce cennete girmelerini şöyle izâh eder: Fakirler, cennete zenginlerden önce girecekler, çünkü onların hesap verecekleri malları, servetleri yoktur. Zenginler ise mallarının ve servetlerinin hesabını verecekler, nereden kazanıp nerede harcadıkları sorulacağından dolayı gecikirler. Ancak cennete girdikten sonra haseneleri daha fazla ise fakirlerden dereceleri daha üstün olur. Nitekim zengin nebîler, sıddîklar ve diğerleri haseneleri fazla olduğu için fakirleri geçeceklerdir.[27] Dolayısıyla İbn Teymiyye, fakirlerin cennete önce girmelerinin sırf fakirliklerinden dolayı olmayıp hesaplarının az oluşundan,  zenginlerin gecikmelerinin sebebini de zenginlikten dolayı olmayıp mal ve servetlerinin hesabını vermelerinden dolayı olduğunu ifade eder.[28] İbn Kayyım el-Cevziyye (ö.751/1350) de benzer bir yorum yapmaktadır: Hadis, her ne kadar fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceklerine delâlet ediyorsa da, fakirlerin derece ve makamda zenginlerden üstün olduğuna delâlet etmez. Şükreden zengin ile adaletli hükümdar hesap vermek için cennete girmekte geç kalsa da cennete girince  derecesi ve makamı daha yüksek olur.[29] Fakat cennete girdikten sonra bunların makamları önce cennete girmiş olan fakirlerin makamlarından daha yüksek de olabilir. Abdurrahman b. Avf’ın (ö.32/652) malının çokluğundan dolayı hesap vermesi için geciktirilmesi, sonra da Rasûlullah ve arkadaşlarına katılması, onun mertebesinin noksanlığını gerektirmediği gibi, İslâm dinini kabulde önde gelenlerden olmasına ve cennet ile müjdelenmişlerden olmasına mani değildir.[30]         

           Zaman zaman görünürde dünyayı zem eden veya bu intibaı veren bazı hadislere de hadis kaynaklarında rastlamaktayız:

           “Uyanık olunuz! Şüphesiz dünya değersizdir (melundur). Dünyada olanlar (mal mülk) de kıymetsizdir. Ancak Allah Teâlâ’nın zikri ve O’na yaklaştıran şeylerle, öğretici ve öğrenici olmak müstesnadır.” [31]  

            “Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum bile su içirmezdi.” [32]

           Bu ve buna benzer hadislerin izahını ve açıklamasını da doğru yapmak gerekir. Allah katında değersiz ve kıymetsiz olan dünya, çirkefliklerle, haramlarla, çirkinliklerle, isyanlarla dolu olan bir dünyadır. Kulluğun olmadığı, âhiretin unutulduğu dünya, Allah’ın beğenmediği, hoşnut olmadığı ve gazabını celbeden bir dünyadır.  Allah katında dünya, manevi değerlerle ancak kıymet  kazanmaktadır.  Allah bizi seviyorsa O’nun yolunda oluşumuzdan ve O’na kulluk görevini yapmamızdan dolayıdır. Bu iki hadisi de bu doğrultuda anlamak gerekir. Nitekim şu âyet de bu görüşümüzü desteklemektedir: “Rasûlüm de ki: duânız (ibâdetiniz) olmadıktan sonra Rabbim size ne diye değer versin? (Size haber verdiklerimizi) yalanladınız, Bu yüzden azab yakanızı bırakmayacak.” [33]

           Dünya âhiret kıyaslaması yapılarak oradaki nimet ve mükafaatlara, oradaki ceza ve sıkıntılara kıyasla Hz. Peygamber şu hadisi söylemiştir: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” [34] Mü’min, dünya hayatında arzu ve isteklerini sınırlamak, kendini kontrol etmek, belirli kurallara uymak ve nefsini dizginlemek mecburiyetindedir. Kâfir için böyle bir durum söz konusu değildir.

           Yine dünya âhiret kıyaslaması yapılarak âhiretin sonsuzluğu, sınırsız nimetleri, dünyanın geçiciliği ve sıkıntıları karşısında Peygamberimiz: “Allahım! Gerçek hayat sadece âhiret hayatıdır.” diyerek [35] âhiret hayatının unutulmamasına ve ihmal edilmemesine işâret etmektedir. Dünya hayatının, ebedî olan âhiret hayatına tercih edilmemesi vurgulanmaktadır.

           Bazı âyet ve hadislerde dünyanın aşağılandığı bir gerçektir. Fakat Kur’an’da aşağılanan  dünya, onun dış görünüşü ve nimetlerinden istifade ciheti olmayıp, ona karşı taşınan niyet ve tavırdır. Mal-mülkle ilgilenmenin herhangi bir sakıncası yoktur. İç âlemimize  hükmetmeye ve bizi esâreti altına almaya kalkmadıkça, dünyanın yiyecek, içecek vb. nimetlerinden istifâde etmek yasak değildir. Hatta böyle bir yasaklık iddiasını Kur’an, ağır ve iğneleyici bir ifâde ile reddeder.[36] Kur’an’da dünya nimetlerinden uzak kalınmaması ve bu nimetlerin terk edilmemesi konusunda şu âyetler dikkat çekicidir: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?”[37] “Ey iman edenler Allah’ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri (kendinize) haram kılmayın. Normal sınırı aşmayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.”[38] Hamdi Yazır bu son âyetin tefsirinde şu yorumu yapar: “Ne Allah’ın nimetlerini beğenmemek, onlardan kaçınmak gibi nankörlük ve ne de bu dünya nimetlerini gaye zannedip Allah’tan ve âhiretten gaflet ederek hırs ve şehvete esir olunuz.”[39]                    

           Dünya hayatının oyun, oyalanma, süslenme, övünme, mal ve çocuk sahibi olma yeri olduğunu gösteren âyet [40] ve hadisler, bize hayatın sadece bir yönünü  anlatmaktadır. Bu tarz değerlendirmeler, bu hayatın amel ve kesb hayatı olduğunu iptal etmez. Aksine dünya hayatını tarif ve tasvir eden âyetler, insanın dünya hayatına amel ve kesb açısından daha bir önem vermesini hatırlatır. Kısaca insanın aldatıcı bir geçinme olan dünya hayatında amele ve kesbe gereken değeri vermesi, söz konusu ettiğimiz âyetlerde ifade edilmektedir.[41]  Hadislerde dünyanın yerilmesi dünyadaki insanların yaptıkları işlere bağlıdır. Zira dünya cennete ve cehenneme giden bir köprüdür. Dünyanın yerilmesi, kötülüklerin, insanlara galip gelmesinden dolayıdır.[42] Allah, insanları mallarının ve çocuklarının kendi zikrinden alıkoymasından sakındırmıştır. Her kimi, malı ve çocukları Allah’ın zikrinden alıkoyarsa, işte gerçekten zarar ve ziyanda olan o kimsedir.[43] 

           Yukarıda metinlerini verdiğimiz hadislerden Hz.Peygamber’in, fakirliği zenginliğe tercih ettiği şeklinde bir görüş ve yorum, kesinlikle çıkarılmamalıdır. Hz.Peygamber, sözü edilen fakir insanların fakirlikleri sebebiyle utanmamaları gerektiği şuurunu onlara vermeye çalışmış, onurlu, şerefli bir şekilde yaşamalarını tavsiye etmiş, onları sürekli teselli etmiş ve moral vermiştir. Hadislerde anlatılmak istenilen esas husus; fakirin horlanmaması, itilip kakılmaması, onların korunması, haklarının gasb edilmemesi, yedirilip içirilmesi, korunup kollanması, ihtiyaçlarının karşılanması, şeref ve haysiyetleriyle yaşama imkanına kavuşturulmasıdır. Hz.Peygamber’in bu tavsiyelerinden ve moral verici tesellilerinden onun, fakirliği övdüğü, zenginlikten üstün tuttuğu  veya fakirliğin kişileri cennete götürücü bir unsur olduğu gibi tutarsız ve gerçek dışı bir görüşü çıkarmak mümkün değildir. Nitekim bir seferinde bazı fakirler açlıktan şikayetçi olunca Hz.Peygamber, kendi âile fertlerinin de aynı durumda olduklarını ve sıkıntı çektiklerini belirterek onları teselli ettiğini ve onlara sabrı öğrettiğini belirtmiştir.[44] Âkıbeti perişanlık, sefâlet ve ızdırap olan fakirliği Hz.Peygamber’in savunduğunu iddia etmek gerçek dinin ilkeleriyle, akıl ve mantık kurallarıyla hiçbir sûrette bağdaşmaz. Hz.Peygamber de bu iddialardan münezzehtir. Yoksa hadislerin arka planlarından habersiz olarak salt lafızlarına bakılarak hadisler anlaşılacak olursa hadisin vermek istediği gerçek mesajın dışında bazı yanlış anlaşılmalar söz konusu olacaktır. Halbuki fakirlerin övülmesi, sevilmesi salt fakirlikleri sebebiyle olmayıp, karşılaştıkları sıkıntılara sabretmeleri, tahammül etmeleri, isyan etmemeleri ve şükretmeleri sebebiyledir. Mutlak manada fakirlik ve zenginlik tek başına bir değer değildir. Peygamberimiz bir hadisinde “Allah mü’min fakir ve iffetli kulunu sever.” buyurmuştur.[45] Görüldüğü gibi burada fakirlikle beraber başka özellikler de zikredilmektedir.

           Hadislerde mutlak manada zenginlik veya fakirlik  yerilmeyip, aşırı hırs sahibi, tamahkâr, cimri ve servetin kölesi olanlar yerilmektedir. Aşırı ihtiras ve tamahkârlıkta ahlâkî ilkeler çiğnendiğinden meşrûluk çerçevesi de ihlal edilmekte, “gelsin de nereden gelirse gelsin” felsefesi geçerli olmaktadır. İşte Hz.Peygamber de, dünya ve nimetlerine karşı fıtrî olan meyli aşırıya götüren, malın ve servetin esiri olan, dünya hayatını amaç olarak kabul edenlerden şöyle bahseder:

           “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar.”[46]

           “...Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”[47] Bu hadiste Hz.Peygamber’in, ümmeti için fakirlikten korkmaması insanın fıtratında fakirliğe karşı bir meylin olmaması, dünya ve nimetlerine karşı endişeli olması ise, insanın fıtratında dünya ve nimetlerine karşı bir meylin olması ve bu meylin insanı aşırılığa götürme endişesi  sebebiyledir.

           “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye (aşırı) düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”[48] Kur’ân’da da bunlara benzer yaklaşımları bulmak mümkündür. Bir âyet-i kerimede “Hayır, insan, kendisini zengin görünce azar.” şeklinde buyurulmaktadır.[49] Başka âyetlerde de bu hususa şöyle dikkat çekilir. “Mallarınız ve çocuklarınız Allah’ı hatırlamanıza mani olmasın.” [50] “Öyle kimseler (vardır ki,) bunları ne ticâret, ne de kazanma hırsı, Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyabilir; böyleleri kalplerin ve gözlerin dehşetten döneceği Gün’den korkarlar.” [51] Bu son âyette ideal insan tipi tarif edilmektedir. Âyette ticaretin, dünya ile olan ilişkisinin, kişiyi hiçbir surette Allah yolundan alıkoymaması gerektiği vurgulanmaktadır. Ticâret ve mal, kişi ile Allah arasına giren bir engel olmamaktadır. Kişi hem ticaretiyle meşgul olmakta, hem de Allah’a karşı olan görevlerini aksatmamaktadır. İdeal seviyede olan böyle bir kişi, Allah tarafından övülmekte ve örnek olarak diğer insanlara sunulmaktadır.

           Bu tür hadisler ve âyetler, dünyaya taparcasına bağımlı, dünyalığa sahip olabilmek için her yolu meşrû gören, her şeyi mübah kabul eden, aşırı hırslı kişilerin konumunu ve durumunu anlatmaktadır. Semâvî dinlerin hepsinde olduğu gibi, İslâmın ilk dönemlerinde de İslâm dinine girenler, zenginlerden daha çok fakir, yoksul, yetim, köle, varlıksız ve şöhretsiz kişilerdir. Dolayısıyla kendisi de yetim olarak yetişen Hz.Peygamber, bu ma’dur ve mazlum insanlara çok değer vermiş, onların hepsini hiçbir ayırım yapmaksızın kucaklamış, bağrına basmış ve onların her türlü ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. [52] Hz.Peygamber ahlâkı gereği fakirleri, yoksulları, yetimleri, öksüzleri, dulları ve ihtiyaç sahibi kişileri devamlı gözetmiş, onlara ilgi göstermiş ve değer vermiştir. İnsanlar arasında ayırım yapılmasını hoş görmeyen İslâm dini, Allah katında insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kabul eder. Zengin, fakir, genç, ihtiyar, güzel, çirkin, beyaz, siyah her statüde ve meslekteki insan eşittir ve bu sayılan özellikler üstünlük vesilesi değildir. Zenginlik veya fakirlik, tek başına kişiyi cennete veya cehenneme götürücü unsurlar da değildir. Varlık sahibi cennete gidebileceği gibi, fakir olan da cehenneme gidebilir. Bunun tam tersi de olabilir veya her ikisi de cennete veya cehenneme gidebilir. Neticede fakirlik veya zenginlik, cennete veya cehenneme gitme hususunda ölçü ve kıstas olamaz.

           Hz.Peygamber insanların fıtratında varolan mal edinme duygusu ve sevgisinin aşırı hırsa ve putperestliğe dönüşmemesi için kişilerin eğitilmesinin gerekliliğine son derece önem vermiş ve uyarı mâhiyetinde bazı açıklamalarda bulunmuştur. Dünya ve nimetlerine karşı duyulan sevginin sıfıra indirilmesi, nötr hale getirilmesi mümkün değildir. Sevgisiz bir dünya düşünülemez. Canlı ve cansız varlıklara karşı duyulan sevgi yasaklanmış değildir. İnsanı hayata bağlayan manevi unsurlardan belki de en önemlilerinden biri de kuşkusuz sevgidir. Sevgisiz insan, kuru bir ağaca benzer. Dolayısıyla birinci sırada Allah ve Rasûlü sevildikten sonra [53]diğer canlı ve cansız varlıkların sevilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, bu durum gerçek zühd anlayışına da aykırı görülmemelidir. “Her hatanın başı dünya sevgisidir.” gibi bazı mevzû hadislerin [54] menfi etkisi olmuş ve bu konuda yanlış anlayışların (özellikle yanlış zühd anlayış ve tanımının) ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aşağıda bu konu üzerinde daha geniş bir şekilde durulacaktır.

           Unutulmamalıdır ki, semâvî dinlerin, fakir ve zayıflara iyilik için yaptığı çağrı, beşerî bütün felsefelerden, insan eseri bütün din ve yasalardan sesçe daha gür ve etki bakımından daha büyük olmuştur. [55] Hz. Peygamber, sorumluluklarını üstlendiği insanların insanca yaşamalarını sağlama yolunda alınabilecek bütün meşrû tedbîrleri almış ve tedbîrin takdîre mağlup olduğu noktada, inananlara bir kısım tavsiyelerde bulunmuştur. O, mevcut imkân ve tedbîrlerle ortadan kaldırılamayan yokluk hâlinde bile; hiçbir karamsarlık ve aşağılık duygusuna kapılmadan, insanın fert olarak mutlu kalabilmesinin yolunu göstermiştir. Fakir de olsa fukarâlık lafı etmeyen, aç da olsa açlığını dile getirmeyen, vakârlı ve haysiyetli bir karakter yapısına sâhip insan yetiştirmek esâs alınmıştır. Bunun için de, üstesinden gelinemiyen yokluk canavarı ve kırılamayan fakr-u zarûret zinciri karşısında çâresiz kalan inananlara, Hz. Peygamber’in bir kısım tavsiyeleri olmuştur. Bu tavsiyeler; infâk, kanâat, sabır, şükür, istiğnâ, tevekkül ve bereket gibi kavramlarla ifâde edilmiştir. Bu kavramlar, pek çok güçlükleri ve sarsıntıları olan hayatta, tek başına ayakta durabilmek için, insana nânevî destek ve güç kaynağı görevini üstlenmektedir. [56] Hz.Peygamber, inanan fakirlere her şeyden önce onur, iffet, şeref ve haysiyetleriyle yaşamalarını öğretmiş, fakirliğin horlanma ve aşağılanmayı gerektirecek bir kusur ve utanılacak bir şey olmadığını onlara anlatmıştır. Fakirlikle ilgi vârit olan diğer hadislerin tamamını burada zikretme imkanımız mevcut değildir. Ancak şunu belirtmemiz gerekir ki, bu tür hadisleri bu çerçevede ve bu mantalitede anlamak ve yorumlamak gerekecektir.

           İslâmın  fakirlik üzerinde durması, fakirleri, muhtaçları ve zayıfları koruması, terbiye ve tevcih yönünden olsun, teşri ve tanzim yönünden olsun veya tatbik ve tenfiz bakımından olsun, semâvî olan ve olmayan bütün din ve şeriatlarda eşine rastlanmayacak kadar büyüktür.[57] Allah’ın kulunda sevdiği fakirlik, mal fakirliği olmayıp, bilakis kalp fakirliğidir ki, kalbin Allah için kırılmış, zelil  ve mütevâzi olmasıdır. Bu kalp fakirliği, maddi zenginliğe zıd olmadığı gibi, kalbin fakir olması için mal cihetinden fakir olmak  da şart değildir.  Nitekim zengin bir kimsenin Allah’dan korkarak ve Allah’ı severek günahlardan uzak kalmaya sabretmesi, fakir ve âcizin maddi sıkıntılara sabretmesinden daha üstündür. Allah Teâlâ, peygamberlerinden ve Rasullerin’den bir çoğuna zenginlik ve mülk vermiştir. Fakat bu zenginlik ve mülk onları Allah için mütevâzi olmaktan çıkarmamıştır. [58]

           Dünya hayatı kurulduğundan beri toplumda zengin ve varlıklı insanlar olduğu gibi, fakir ve varlıksız insanlar da sürekli olagelmiştir. Bütün insanların mal varlığında eşit olması düşünülemez. Sosyal ve ekonomik statülerde eşitliğin sağlanması imkansızdır. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır. İslâm dini sınıf ve statü farkına bakmasızın herkese insanca muâmele yapılmasını ister. Hz.Peygamber de hayatı boyunca her statüdeki insana insanlığını hatırlatmış ve onlara insanca muâmele yapılması konusunda örnek davranışlar sergilemiştir. Özellikle toplumda hor görülen ve değer verilmeyen insanlara yani yoksullara, yetimlere, miskinlere, kölelere, kadınlara ve çocuklara özel ilgi göstermiş, onlarla yakından ilgilenmiş ve onlara da insanca muâmele yapılmasını öğretmiştir. Bu özel ilgiden dolayı fakirlerle ilgili söylemiş olduğu bazı hadisler maalesef yanlış anlaşılmıştır.

 

 II-Varlıklı  Olmayı  Ve  Zenginliği  Öven  Hadisler

          

           Medeniyetin esâsı çalışmaktır. Kültür ve medeniyetler çalışılarak elde edilir. İslâm dini çalışmanın zıttı olan tembellik ve atâletin toplum için en büyük düşmanlardan biri olduğunu kabul etmekte ve insanların varlıklı, zengin olmalarını istemektedir. Yüce dinimiz bize onurlu, şahsiyetli, namuslu, şeref ve haysiyetli yaşamamızı ve sürekli ilerlememizi  önermektedir. İslâm dini kadar okumaya, ilme, irfana, ilerlemeye ve gelişmeye önem veren başka bir din dünyada bulmak mümkün değildir. Hz. Peygamber, hadislerinde ilim öğrenmenin farz olduğunu beyân ederek ilmin herkes için geçerli olduğunu vurgulamıştır.[59]

           Mal edinmenin insanda bir ihtiyaç olduğunu görürüz. Binaenaleyh mala sahip olmak, fıtrî bir duygu olup, bu duygunun insanda olmadığını söylemek onun fıtratıyla çelişir.[60] İslâm, zenginliği Allah’ın lutfettiği ve şükrünü istediği bir nimet, fakirliği de zorluk, belki de ondan Allah’a sığınmak gereken bir musibet sayar ve kurtuluş için de muhtelif çareler vaz’ eder. [61] İnsana hem zengin olma tutkusu veriliyor, hem de pek çok âyet ve hadiste insan, bu nokta da sapıtmaması ve aşırı gitmemesi için uyarılıyor, ikaz ediliyor. Dolayısıyla bu açıdan insan, bir imtihan sürecinden geçiriliyor. Acaba insan meşru sahada mı kalacak, yoksa hırsının esiri, şeytanın tutsağı olup gayr-i meşru yola saparak sapıtacak mı? Mutlak manada zenginlik ve fakirlik kötülenmemeli veya biri diğerine karşı üstün tutulmamalıdır. Çünkü insanı yoldan çıkaran nefis, şeytan, kötü insan vb. unsurlardır. İnsan bu unsurlara karşı kuvvetli bir irade ile karşı koyamayıp mağlup oluyorsa manevi ve ahlâkî eğitiminde bir eksiklik var demektir.

           İslâmdaki bazı ibâdetleri yerine getirmek, çalışıp emek sarfetmeye, varlık sahibi olmaya bağlıdır. Örneğin hac, zekât, kurban, fıtır sadakası, diğer sadakalar, cihada mâli destek, hayır-hasenât işlerinin tamamı maddiyatla yerine getirilebilen ve sevâbı çok olan ibâdetlerdir. Zengin olmadan bir kişinin bu ibadetleri yerine getirmesi ve vaad edilen sevaplara nâil olması mümkün değildir. Bundan dolayı İslam’ın şartı; zenginlere beş, fakirlere üçtür. Burada açıktır ki, müslümanlar zengin olmaya ve bu mâlî ibadetleri yapmaya teşvik ediliyorlar. “Bu tür ibâdetlerin mal ile olabileceği hesaba katılırsa, malın ve servetin, ya da onların tabiî olarak oluşturacağı hal olan zenginliğin bizzat kötü bir şey olmadığı, hatta iyi ve mergub bir şey olduğu söylenebilir.” [62]Ancak zenginliğin bazı kişilerin elinde toplanması ve neticede servetin insanlar üzerinde sömürü aracı olarak kullanılması âyette şu şekilde tenkid edilmektedir: “Tâ ki mal, sizden zenginler arasında dönen bir servet olmasın.”[63] Böylece toplum için tehlikeli olan tekelleşmenin önüne geçilmiş olunmaktadır.

           Hz. Peygamber ömrü boyunca hiç durmamış, boş vakit geçirmemiş, sürekli bir çalışma ve aktivite içerisinde olmuştur. O, biliyordu ki, fakirliğin kökeninde birinci derecede tembellik ve çalışmamak yatmaktadır. Mescid-i Nebevî’nin inşâ edilmesinde, Hendek Savaşı öncesinde hendeklerin kazım işinde bir işçi gibi çalışmıştır. Sahâbe, hendeklerin kazımında O’nun çok yorulduğunu görünce istirahat etmesini, çalışmamasını istemiş, ancak O, çalışmayı bırakmayarak devam etmiştir. Yaptığı savaşlarda da her türlü tedbiri  almış ve her türlü çalışmayı yerine getirmiştir. Tembelliği hiçbir şekilde sevmeyen ve tasvib etmeyen Hz. Peygamber, ev işlerinde dahi âile fertlerine yardımcı olmuş ve onların işlerine katkıda bulunmuştur. Hz. Âişe (ö.54/673), O’nun bu durumunu şöyle anlatır: Hz. Peygamber, ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker, koyun sağar ve ev işlerinde hanımlarına yardım ederdi.[64] Bu yönüyle Hz.Peygamber, çevresindeki insanlara örnek olmuştur.

            Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in çalışmaya, varlıklı ve  zengin olmaya teşvik edici mâhiyette pek çok hadisinin var olduğunu görüyoruz. Bu hadislerden bir demet sunmak istiyoruz:

            “ Hiçbir kimse elinin emeğinden daha hayırlı lokma yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi.”[65]

            “En temiz kazanç hangisidir?” sorusuna Hz. Peygamber, “Kişinin kendi elinin emeği bir de dürüst ticaretin kazancı olduğunu” söylemiştir.[66]   

            “ Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir”[67]

            “Üstteki el(veren el), alttaki elden(alan el) daha hayırlıdır.”[68]

           “Ancak iki kişi gıpta edilmeye değer: Birisi, Allah’ın kendisine Kur’ân ihsan ettiği ve gece-gündüz onunla meşgul olan (onu okuyan, onunla amel eden) kimsedir. Diğeri de Allah’ın verdiği malı gece-gündüz (fakirlere) infak eden kimsedir.” [69]

            “ İyi bir mal iyi bir insan için ne kadar güzeldir.”[70]

            “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden hayatın.” [71]

“Doğru sözlü ve kendine güvenilir tâcir (âhirette) peygamberler, sıddîkler ve şehidlerle beraber olacaktır.”[72]

“Tüccar kazançlı, karaborsacı ise mel’ûndur.” [73]

            “ Geçindirdiği kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak yeter.”[74]

            “ Servet bir müslüman için ne güzel arkadaştır. Yeter ki, o servetinden fakire, yetime ve yolcuya vermiş olsun”[75]

            “ Amelinin geri bıraktığı kişiyi nesebi ilerletemez.”[76]

            “ Takva sahibi  bir insan için zenginliğin hiçbir mahzuru yoktur.”[77]

            “Yediğiniz en temiz lokma, kendi kazancınızdan olan lokmadır.”[78]

“Allahım! âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve ihtiyarlıktan Sana sığınırım”[79]

“Allahım, bize verdiklerini artır, eksiltme. Bize ikramda bulun, bizi zelil kılma. Bize ver, bizi mahrum etme.”[80]

“Allahım, ben zayıfım, beni güçlendir, zelilim beni izzetli kıl, fakirim bana rızık ver.”[81]

“Fakirlik fitnesinin şerrinden Allah’a sığınırım.”[82]

 Hz.Peygamber bir seferinde “Allahım, fakirlikten ve küfürden Sana sığınırım.” diye duâ edince, bir adam; “İkisini birbirine denk mi kabul ediyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber, “evet” cevabını verdi. [83]

“Fakirlikten, kıtlıktan, zilletten ve zulüm (kötülük) etmekten, zulme (kötülüğe) uğramaktan Allah’a sığının.”[84]

“...Vârisleri zengin bırakman, onları muhtaç ve insanlara el açar bırakmandan iyidir.”[85]

“Sen ev halkına bir harcamada bulunduğun zaman şüphesiz ki, ondan sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin lokmadan bile.”[86]

 “Dul kadınların ve fakirlerin nafakalarını kazanmaya koşan müslüman kimse, Allah yolunda harb eden mücâhid gibidir, yahud gece namazlı, gündüz oruçlu âbid kimse gibidir.” [87]

             “Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan  ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.”[88]

           “Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi âilesinin ihtiyaçlarına harcadığı paradır...”[89]

           “Bir adam Allah’ın rızasını umarak âilesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için bir sadaka olur.”[90]

           “Yedi engelleyici (şu) şey(ler)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz: (Bunlardan biri): Unutturan fakirliktir...”[91]

           “İnsanların en hayırlısı (kârlısı) ömrü uzun, ameli güzel olandır.”[92]

           “Allah bir kuluna ihsanda bulundu mu, bunun eserini onun üzerinde görmek ister.”[93]

           Bazı istisnalar dışında varlıklı ve zengin olmak ancak çalışmakla mümkün olmaktadır. Hz.Peygamber, verdiğimiz bütün bu hadislerinde dolaylı veya doğrudan çalışmayı, dolayısıyla varlıklı ve zengin olmayı teşvik etmektedir. Bu kadar çok hadis ortada dururken nasıl olur da Peygamber’in fakirliği övdüğünü,  fakir olmayı tavsiye ettiğini veya fakirliğin zenginlikten üstün olduğunu savunduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir şeyi evrensel bir dinin peygamberine izâfe etmek demek O’nu ve hadislerini hiç anlamamak demektir. Kişi sadece kendisi için değil, başkalarına faydalı olabilmek için de zengin olmalıdır. Sahabe arasında birinci sırada yer alan ve en efdâl olan sahâbînin Hz.Ebû Bekir (ö.13/634) olduğu konusunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Hz. Ebû Bekir de o zamanın ileri gelen zenginlerinden olup, Hz Peygamber onun zenginliğinden zaman zaman müstefit olmuştur. Hz.Ebû Bekir’in yanında Hz.Peygamber’e çok yakın olan daha başka zengin olan sahabîler de vardır. Hz. Peygamber onların hiç birisini zenginliklerinden dolayı kınamamış ve onları dışlamamıştır. Aksine onları övücü, onlara iltifat edici sözler söylemiştir.

           Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde mâli ibâdetler olarak değerlendirilen zekât, cihâd (maddi katkı anlamında), hac, infâk vb. amellerin övülmesi demek, dolaylı yoldan mal ve servetin övülmesi demektir. [94] Aynı zamanda İslâm’da mevcut olan mal ve servetin kıymetinin bilinmesi istenmekte ve çar-çur edilerek israf edilmemesi emredilmektedir, Helâl yoldan kazanılan mal ve servet kutsal olarak kabul edilmiş ve uğruna savaşılmasına müsaade edilmiştir. Hadiste, “Malının önünde öldürülen kimse şehittir.” buyurulmaktadır.[95] İslâm’da el emeği ve alın teri kutsal sayılmıştır. Allah, Kur’ân’da açıkça verilen nimetlere şükredilmesi halinde onları artıracağını bildirmektedir. [96] Şükür gibi bir ibâdetin karşılığında verilen şeyin kötü olması elbette düşünülemez. Hatta kulların şükretmeleri istendiğine göre, bir anlamda onun tabii sonucu sayılacak olan, nimetlerinin artması da istenmiş olur.[97]

           İnsanın hem bu dünya, hem de öte dünya için çalışması, rızkını kazanıp başkalarına muhtaç olmaması dini bir vazifedir. Kişi çalışır, çabalar ve varlıklı olmak için gayret göstermesine rağmen fakirlikten kurtulamıyorsa veya kendi iradesi dışında fakirlik gelmişse  bu durumda isyan etmeksizin  fakirliğe sabretmesi ve tahammül göstermesi gerekir. Çünkü zenginlik her zaman çalışarak elde edilen bir nimet de değildir. Çalıştığı halde fakirlikten kurtulamayanlar için fakirlik yüz karası değil, yüz akıdır. Ancak tembelliğe ve ihmalkârlığa dayanan fakirlik yüz karasıdır. Aşılamayan sıkıntılar karşısında şükrünü eda eden, sabır ve tahammül gösteren, namus ve iffetini koruyan, gayr-i meşru yollara sapmayan, Allah’ın rızasını gözeten fakir, elbette manevi yönden taltif edilecek ve kendisine katlandığı bu sıkıntılarına karşı ecir ve mükafaat verilecektir. Genel olarak âyet ve hadislerde çeşitli sıkıntı ve musibetlere karşı sabredenlerin kesin olarak mükafaatlandırılacağı ifade edilmektedir. Bu durumu âyet-i kerime şu şekilde tescil etmektedir: “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. Sabredenleri müjdele.” [98] Aynı zamanda kişiden, Allah’ın vermiş olduğu nimete ve bolluğa karşı şükretmesi de istenmektedir. İster bollukta ister yoklukta olsun Allah’a karşı yapılması gereken şükür ve hamd hiçbir sûrette unutulmamalıdır.

           Çalışmanın ve servet sahibi olmanın önemini anlatan ve teşvik eden bu hadislerin yanı sıra, fakirlikten kurtulmak için çalışmayı öngören pek çok âyet-i kerime de bu konuya temas etmektedir. Konuya doğrudan veya dolaylı yoldan temas eden bu âyetlerden bir kaçını, âyet hadis bütünlüğünü bir arada görme açısından faydalı olacağını umduğumuz için vermek istiyoruz:

“(Cuma) namazını kıldıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah’ın lutfundan nasibinizi arayın.”[99]

“Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun içinizden çalışanın amelini zâyi etmem.”[100]

“İnsan için çalıştığının karşılığından başka bir şey yoktur. İnsanın yaptığı amelinin karşılığı mutlaka görülür, sonra yaptıklarının karşılığı ona tamamen verilecektir.”[101]

“Herkese kazandığının karşılığı verilir ve onlara haksızlık edilmez.”[102]

“O halde yeryüzünde yürüyün Allah’ın sizin için yarattığı rızıklardan yiyin”[103]

“Dünyadan da nasibini unutma”[104]

“Kişi kazancına bağlıdır.”[105]

“Allah geçiminizi temin edesiniz diye gündüzü, dinlenesiniz diye de geceyi yaratmıştır.”[106]

“Allah yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yaratmıştır.”[107]

“Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür.”[108]

“Allah yolunda canlarınızla ve mallarınızla cihâd ediniz.”[109]

 “Onlar ki, imân edip iyi işler yaptılar. Elbette Biz, işi güzel yapanın ecrini zâyi etmeyiz.”[110]

“ Nefisleriniz için peşin olarak ne hayır işlerseniz, onun sevabını, Allah katında daha hayırlı ve mükafaat bakımından da daha büyük bulacaksınız.”[111]

“İnanıp iyi işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince işte onlar Cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.”[112]

Kur’ân-ı Kerim’de faydalı ve iyi işlerin tamamı “amel-i sâlih” olarak tanımlanır ve bu kavram pek çok âyet-i kerimede geçmektedir. Dolayısıyla insan, bu âyetlerde de zımmen çalışmaya dâvet edilmektedir. İnsanlara faydalı işler yapılmasını tavsiye eden Hz.Peygamber, duâlarında da her şeyin faydalı, hayırlı ve iyi olanını Allah’tan niyâz etmiştir. “Allahım! ben, fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duâdan Sana sığınırım.” diyerek[113]  insanları yararlı çalışmalar yapmaya teşvik etmiştir.

 “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve daha bundan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız.”[114] Bu âyette düşmana karşı üstün olunması isteniyor. Çağın şartlarına göre düşmanın sahip olduğu silahlara, hatta daha ileri daha üstün silahlara sahip olmakla güçlü ve kuvvetli olmak mümkündür. Hz. Peygamber zamanında kullanılan savaş araç ve gereçleri ile bugün kullanılan araç ve gereçlerin aynı olması düşünülemez. Dolayısıyla günümüzde kullanılan her çeşit savaş âleti olan roket, bomba, füze, top, uçak savar vb. araçları kullanmaktan müstağni kalınamaz.

           Mal-mülk ve servet konusunda, hem övücü hem de yerici bazı âyet ve hadisler olduğuna göre, bunların bir araya getirilmesinden elde edilecek sonuç şudur ki, insan maldan doğacak fayda ve zararları tam manasıyla bilir ve ona göre hareket ederse bu davranışı onun için iyi neticeler doğurabilir. Fakat nereden ve nasıl kazandığını, nereye harcadığını dikkate almadan, haram ve helal arasında bir ayırım gözetmeden bütün gücünü mal elde etmeye yöneltirse işte bu durum da o kimse için bilhassa manevî açıdan büyük sıkıntılara sebebiyet verebilir. [115] Başkalarını sömürerek, onların haklarını gasbederek, gayr-i meşrû ve haram yollardan elde edilen zenginlik zem edilmiştir. İslâm’da böyle bir zenginliğin yeri yoktur. Zenginlik, bir gurur, kibir, başkalarına hava atma, başkalarını sömürme, toplumun ifsat ve tahribatına vesile yapılmamalıdır. Zenginliğin geçici bir emânet olduğu ve her an elden çıkabileceği gerçeği unutulmamalıdır.

           Hz. Peygamber,  kendisine dilenmek için gelenleri sürekli çalışmaya teşvik etmiş, onlara onurlu, şerefli yaşamanın ve çalışmanın yollarını göstermiştir. [116] Çünkü O,  onur kırıcı olan dilenciliğin, çalışmanın ve ilerlemenin önünde bir engel olduğunu biliyor ve “Sizden herhangi birinizin sırtına bir bağ odun yüklenip satması, herhangi bir kişiden dilenmesinden daha hayırlıdır.”[117] buyurarak hayırlı yolun hangi cihette olduğunu belirtiyordu.

Esas olarak insanın dünya ve âhirete bakışı, dünyadan istifade etmek, dünya ve âhiret işlerini bir arada götürmek, dünyayı âhirete tercih etmemek, ahireti hiç unutmamak şeklindedir. Hem dünya, hem de ahiret için iyilik ve güzellik istemektir. Kur’an-ı Kerîm’de geçen ve duâlarımızda sık sık niyazda bulunduğumuz “Ey Rabbimiz, bize dünyada da, ahirette de güzellik ver.” [118] ifâdesinde bu denge vurgulanmış olmaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyuruluyor: “Allah’ın sana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu da gözet. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de başkalarına iyilikte bulun.”[119]   

İslâm’da çalışmayarak dünyadan el-etek çekme anlayışına yer yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, ruhbanlığın dinde yerinin olmadığını belirtmiştir.[120] Dünya ve âhiret hayatı İslam inancında bir bütünlük arzeder. Bundan ötürü insan, bir köşeye çekilerek ahiret için ibadet ettiği zaman, tevhid akidesini çiğnemiş olur. Çünkü bu âlemde de Kur’an’a göre zâhir olacak olan varlık tektir ve aynı varlıktır.[121] Dünya amaç ve hedef olmayıp, araç ve vasıtadır. Amaç kâmil insanlardan oluşacak bir toplum meydana getirmektir. Dünya hayatı bir geçiştir ve köprü vazifesi görmektedir. Dünya ve âhiret mutluluğu burada kazanılmaktadır.

           İnsan-dünya ilişkisine Kur’an’ın ve sünnetin ışığında baktığımızda ne bir malın zayi olması ve ne de Allah’ın kulları için helâl kıldığı herhangi bir nimetin yasaklanması söz konusudur. Haram malın azabına, helâl malın hesabına hazır olmak kayıt ve şartıyla insan bütün dünya nimetleri ile iç içe olabilir. Ancak Mevlâna’nın da (ö.672/1273) Mesnevî’de anlattığı gibi insanla dünya arasındaki ilişki, gemi ile su arasındaki ilişkiye benzer. Gemi için su ne ölçüde gerekli ve önemli ise, insan için de dünya o ölçüde önemli ve gereklidir. Fakat geminin altında iken onu yüzdüren, ona hareket etme, yol alma, kısacası fonksiyonu icra imkânı veren su, geminin içine girdiğinde onu batırır, helâk eder. Dünya da böyledir. [122]Geminin su alması gibi dünya da kimin kalbine, gönlüne manevi değerleri unuturcasına girerse onu tutsak eder, şaşırtır, hedefinden saptırır ve netice itibarı ile sonu husrân olan bir yolun yolcusu yapar. İşte gemiye su aldırmamak ve de onu rotasında sefer ettirmek ne kadar önemli, nasıl vazgeçilmez bir şart ise; insanın da  dünyaya, kul, köle olmaması, onu gaye olarak görmemesi, onun ancak Hakkın rızasını kazanma aracı ve bu yolda bir vasıta olmaktan öteye bir işlevi olamayacağının bilincinde olması ve buna göre hareket etmesi de o ölçüde önemli ve gereklidir.[123]

           İslâm dini insanın zengin olmasına engel değildir, aksine yukarıda geçtiği üzere pek çok âyet ve hadiste zengin olmaya teşvik vardır. Dünya ile ilgili bazı âyet ve hadislerde de dünya hayatının geçici olduğu, asıl olanın ebedi hayat olduğu, dolayısıyla âhiret hayatının daha hayırlı olduğu ve dünya hayatının âhirete tercih edilmemesi gerektiği hususları işlenmektedir.[124] Bu tür naslardan dünyanın terk edilmesi, çalışmanın bırakılması neticede fakirliğin tercih edilmesi şeklinde bir mananın çıkarılması yanlıştır. İnsanın hem malı çok olmalı, hem de gönlü gözü tok olmalıdır. Gözü tok olan insanın, gönlü zengin olduğu için bu durumda başkalarına vermesini de bilir, cimri olmaz. Kazandığının bir kısmını başkalarıyla paylaşmasını bilen bir kişi, böylece malının şükrünü de edâ etmiş olur. Hz.Peygamber’in insanlara öğrettiği önemli hususlardan biri de gönül zenginliğidir. Gönül zenginliğinde aşırı hırs, tamahkârlık, bencillik, haset ve kıskançlık yoktur.  Hz. Peygamber’in şu hadisi bu gerçeği şöyle ifade eder: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir.”[125] Hadislerde yerilen zenginlik, Allah’ı, âhireti, ibâdetleri ve fakirlerin hakkını unutturan zenginliktir. Şayet zenginlik kötülenmiş ve yasaklanmış olsaydı fıkıh kitaplarında zenginliği ilgilendiren Kitâbu’l-Kesb, Kitâbu’l-Buyû gibi bölümler olmaz ve ekonomi, üretim, alış-veriş, faiz gibi konularla ilgili pek çok mesele gündeme gelmez ve tartışılmazdı.

“İnsanlara faydalı olan sahaların herhangi birinde çalışan bir kimse, yerine getirilmesi vâcib olan bir farz-ı kifâyeyi ifâ etmiş demektir. Eğer bu ödev terkedilirse, durum bütün cemiyetin aleyhine olacağı gibi, bu terkediş de onun için çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bu farz-ı kifâye yerine getirilmediğinde Allah huzurunda cemiyet topyekûn sorumludur ve günahkâr sayılır. Bu vazife yerine getirildiğinde ise, günah ortadan kalkar.”[126] 

           Müslümanlar, tarihte çok zengin olduğu parlak dönemler yaşamışlardır. Hz.Peygamber’den sonra İslâm çoğrafyası hızla genişlemiş, bir çok ülke fetih yoluyla alınmış ve sahip oldukları mal varlığı ile zengin olmuşlardı. Örneğin övgüyle bahsedilen Ömer b. Abdülaziz (ö.101/719) döneminde zekât verecek kimse bulunamayacak kadar toplum, maddi refah seviyesine yükselmişti. [127] İslâm, zenginlerle fakirlerin yahut muhtelif sınıfların arasında düşmanlık ve çatışmaya yol açan her görüşe karşıdır. Çünkü inanan kesim, birbirine kardeş gözüyle bakmalıdır. Nitekim ashâbın zenginlerinden olan Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affan gibi zevât, muhâcirlerin fakirlerinden olan Ebû Hureyre, Ebû Zer, Bilâl ve daha başkalarıyla yan yana idiler. Aynı şekilde camide Allah’ın huzurunda herkes aynı safta namaz kılmaktaydı.  Fakir zengine kin tutmaz, zengin fakire karşı büyüklenmezdi. [128] İslâm, onları birbiriyle bu şekilde kardeş yapmıştır. Toplumda zenginlik ve fakirlik, bölücülüğe ve ayırımcılığa götüren etkenler olmayıp, aksine kaynaşmayı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlayan unsurlardır.

 

III- Hz.Peygamber’in Fakirlik  ve  Zenginlikle   Olan   İlişkisi

          

           Yazılan bazı yazılarda ve yapılan bazı konuşmalarda Hz.Peygamber’in, hayatı boyunca fakir, yoksul ve maddi sıkıntı içerisinde olduğu, açlıktan karnına taş bağladığı, yemek ve et yüzü görmediği, buğday ekmeği bile bulamadığı dolayısıyla arpa ekmeği ile karnını doyurduğu şeklinde yanlış veya eksik bilgiler verilmektedir. Mal varlığından, varlıklı olduğu dönemlerinden ve onun gelirlerinden âdeta hiç bahsedilmez. Halbûki hadis ve siyer kaynaklarında Hz.Peygamber’in giyimi kuşamı, yemesi içmesi, evleri, eşyası, sahip olduğu hayvanları, bahçeleri, arazileri hakkında en ince noktasına kadar bilgi verilmektedir. Mezkur kaynaklara müracaat edildiğinde Hz.Peygamber’in statik, sabit ve monoton olmayan çok hareketli bir hayatının olduğu müşâhede edilmektedir. Dolayısıyla sürekli maddi sıkıntı içerisinde olmamış, maddi yönden ferahlık içerisinde olduğu dönemler de yaşamıştır. Buradaki asıl amacımız, Hz.Peygamber’i ne olduğundan fazla zengin, ne de olduğundan fazla fakir göstermektir. Hz.Peygamber’i hayatının sadece bir kesitiyle değil de hayatının tamamına bakılarak O’nun fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini bir bütün olarak ele alıp tanıtmak ve ortaya koymaktır.  Böyle yapılırsa Hz.Peygamber’in fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisi doğru tesbit edilecek ve bu yönü doğru olarak anlaşılacaktır.

           Peygamberler tarihine bir göz attığımızda tüm peygamberlerin bir meslek sahibi oldukları ve bu mesleklerle uğraşı gösterdikleri anlaşılmaktadır. Onlar marangoz, terzi, çiftçi, demirci, ayakkabıcı gibi mesleklerle meşgul olmuşlardır.[129] Hepsinin müşterek olarak yaptıkları iş ise çobanlık olmuştur. Hz.Peygamber bir hadislerinde bu tarihi gerçeği  anlatırken “Allah, davar gütmeyen hiçbir peygamber göndermemiştir” deyince  Ashâb ona; “Sen de mi ey Allah’ın Peygamberi?” diye sordular. Hz. Peygamber: “Evet, ben de bir kaç kırat karşılığında (ücretle) Mekkeliler hesabına davar güdüyordum” diye cevap verdi.[130] Buradan anlaşılıyor ki, bizim peygamberimiz de çocukluğunda çobanlık yapmıştır. Daha  sonra da gençlik döneminde uzun bir süre ticaretle meşgul olmuştur.[131] Mekkeli Kays b. Sâib isimli bir kişi Hz.Peygamber’in ticâri ortaklarındandı. Kendisinin ifadesine göre, onunla ticari ortaklıkta bulunduğunu ve hiçbir zaman ondan daha iyi bir ortağa rastlamadığını şöyle anlatır: “Seyahate çıkacağı zaman ona bir şey emanet etsem, işlerimi beni tam manasıyla memnun edecek şekilde bitirmeden dönmezdi.” [132] Amcası Ebû Tâlib’in himayesinde olduğu zamanlar pek çok bölgeye ticârî kervanlarla gitmiş ve ticaretin bizzat içerisinde olmuştur.[133] Hz.Hatice ile evlenmeden önce onun ticari işlerini başarılı bir şekilde yürütmüştür. [134] Çok kârlı ticâretler yaptığı rivâyet edilmektedir. Bir seferinde kendisine iki dişi deve vaad edilerek Hz.Hatice’nin mallarını emanet alarak kervanla Suriye tarafına gitmiş ve her zamankinin iki katı kazanarak dönmüştü. Bunun üzerine Hz.Hatice tarafından çifte mükafaat ile ödüllendirilmiştir.[135] Hz. Peygamber’in, ticaretteki dürüstlüğü, başarısı, güvenilirliği günümüz ifadesiyle holding sahibi olan Hz. Hatice validemizi cezbetmiş ve onunla evlenmeye karar vermiştir. Hz. Peygamber’in onunla evlendiğinde mehir olarak ona yirmi deve vermesi [136] ve iki deve kesilerek 200 kadar dâvetli çağrılması [137], O’nun o zaman için maddi seviyesini göstermesi açısından ilginçtir. Verilen bu mehir miktarı günümüz şartlarına göre hesaplandığında büyük bir yekün tutmaktadır. Hz. Peygamber, ticaretle meşgul olması yanında peygamberliği döneminde Medine’de  devlet başkanlığı, hâkimlik, muallimlik ve komutanlık gibi dünyevî yönü bulunan görevler de ifâ etmiştir.

           Hz. Hatice validemiz  vahyin ilk gelişinden sonra Hz. Peygamber’i teselli ve teskin ederken aynı zamanda  onun bazı üstünlük ve meziyetlerini de şu şekilde ortaya çıkarmaktadır:  Korkma! Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni utandırmaz, mahzun etmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırır, misafiri ağırlarsın, hak yolunda ortaya çıkan olaylarda halka yardım edersin.[138]  Hz. Hatice validemiz bu tespitlerinde açık bir şekilde Hz. Peygamber’in maddi yönden bulunduğu seviyeyi dile getirmekte ve başkalarına maddi yönden nasıl yardımda bulunduğunu anlatmaktadır.

           Hz.Peygamber ne peygamberliği ve ne de devlet başkanlığı karşılığında herhangi bir maaş almıyordu. Kur’ân-ı Kerim’de onun görevi karşılığında ücret istemediğine ve bir karşılık verilmediğine dâir pek çok âyet bulunmaktadır. [139] O, müslümanlardan tahsil edilen gelirlerin; hem kendisine, hem de âile fertlerine ve akrabalarına câiz olmadığını belirtmiştir. Böylece onun bu gelirlerden herhangi bir şekilde faydalanması söz konusu değildir. [140] 18. ve 19. asırlara gelinceye kadar krallar, devlet başkanları vergiyi halk adına değil, kendi adlarına toplamışlardı. Bu alanda ilk yeniliği Hz.Muhammed yaptı ve “halktan vergiyi gene halk için toplama” esasını getirdi. Hz.Peygamber tarafından 1400 sene ortaya konulan bu esas, günümüz çağdaş bütçe hukuklarının temelini ve ruhunu oluşturmaktadır ki bu, demokrasilerin hiçbir zaman vazgeçemeyecekleri bir kaide olmuştur. [141]

           O’nun mal varlığının kaynaklarına ve gelirlerine baktığımızda bunların kaynaklarını genel manada şu şekilde sınıflandırabiliriz:   

           a)- Kendisine sevdiği kişiler tarafından verilen hediyeler. Bu hediyeler çok çeşitli olup, bunlar arasında hurma bahçeleri, ev eşyası, bazı hayvanlar vb. şeyler vardı. Örneğin kaynaklarda bazı zengin sahâbîlerin süt veren develeri, bazılarının da kendi hurma bahçelerinden bir kaçını Hz.Peygamber’e bağışladıkları görülmektedir.[142] Benû Nadirli bir yahudi iken daha sonra müslüman olan Muhayrık, vasiyet yoluyla Hz.Peygamber’e 7 adet bahçe bağışlamıştır. [143] Mısır kralı Mukavkıs Mâriye isimli câriye ve başka hediyeler göndererek Hz.Peygamber’e iltifat etmiştir. [144] Kurayza ve Nadiroğullarının arazileri fethedilinceye kadar hurmalık bağışı devam etmiş, ondan sonra ise kabul edilmemiştir. [145] Sahabeden Enes b. Mâlik şöyle der: Ensardan olan bazı kimseler kendi hurmalıklarından bazı hurma ağaçlarını Peygambere hediye olarak ayırır, verirdi. Bu iş Kurayza ve Nadiroğullarının fethine kadar sürdü. Bunların fethinden sonra Peygamber, Ensar’ın hurma ağaçlarını kendilerine geri verir oldu.[146]

           b)- Gayr-i müslimlerden vergi olarak toplanan ve fey ismi verilen gelirlerden hissesine düşenler.[147]

           c)- Savaşlarda elde edilen ganimetlerde hissesine düşenler. O’nun ganimet ve fey gelirlerinde sadece Kur’ân-ı Kerim tarafından belirlenen hakları bulunuyordu. [148] Dolayısıyla  Hayber, Fedek ve Nadiroğullarından payına düşen araziler ve hurmalıklar vardı.[149]                    

          Hz.Peygamber’e babasından Ümmü Eymen isimli câriye, 5 deve, bir miktar koyun, Şükrân isimli köle ve oğlu miras olarak kalmıştır. Annesinden ise bir ev, hanımı Hz.Hatice’den de bir ev ve bir miktar menkul mal miras kalmıştır. [150]     

           İbn Sa’d (ö.230/844) ve İbnü’l-Esîr (ö.630/1232), 20 adet süt veren devesi, 7 koyun ve 7 adet keçisi, 7 adet atı, ayrıca katır ve merkebleri olduğunu söyler. Sahip olduğu köle ve cariyelerinden de bahsedilmektedir.[151] İbn Kayyım el-Cevziyye (ö.75171350) de Hz.Peygamber’e âit sağılan 45 deve, 100 adet koyun veya keçi [152], ihtilaflı olsa da 15 kadar atından bahsetmektedir. [153] İbn Abbas da 100 deveden bahseder. [154] Vedâ haccında kesmeye niyet ettiği 100 deveden 63 tanesini bizzat kendisi kesmiş, geri kalanını da Hz. Ali’ye (ö.40/660) kestirmiştir. [155] Tavuk cinsinden hayvanlarından da bahsedilmektedir.[156] Hz.Peygamber o zaman için bir evde koyun beslemenin önemini “Koyun olan evde bereket vardır.” [157] hadisiyle dile getirmiştir. O, bir kısım hayvanları kendi imkanlarıyla satın almıştır. Hz.Peygamber, alış verişlerini bizzat kendisi yapardı. Bir seferinde bir deve, bir koyun, bir yük devesi almıştır.[158] Başka bir seferinde de yine bizzat kendisi deve ve at satın almıştır. [159] Hz. Âişe, Peygamberin kullandığı yatağından da şöyle bahseder: “Rasûlullah’ın yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi.” [160] Hz.Peygamber zaman zaman kuru hasır veya kanepe üzerine yatıp uyudukları da oluyordu. O, yatak hususunda, daima sert ve serin tutan malzemeyi tercih etmiştir. Ancak Hz.Âişe’nin evindeki döşeğinin yüzü meşin idi. İçine yün veya pamuk yerine, hurma lifi doldurulmuştu. Yastıkları da aynı malzemeden yapılmıştı. [161]

            Hicretin 9. yılına gelindiğinde Hz.Peygamber’in gelir kaynakları çoğalmıştı. Ancak O, hanımlarına, eskisi kadar sıkıntılı olmasa da sâde bir hayat yaşatıyor ve şahsi gelir fazlasını devletin ve halkın yararına kullanıyordu. Bu sebepten dolayı Hz.Peygamber’in hayat seviyesi, gelirlerin parelelinde artmamış ve bu durum bir süre  hanımlarıyla arasının açılmasına sebep olmuştur.[162] O, Nadiroğulları hurmalığından elde ettiği mahsulünü satar ve bu para ile âilelerinin bir yıllık ihtiyaçlarını ayırırdı. Geri kalanı devlet malına katardı. Bunu hayatı boyunca böyle yapmıştır.[163]

           Hz.Fâtıma (ö.11/632) Hz.Peygamber’in hayatta iken sahip olduğu Hayber, Fedek ve Benû Nadir arazilerinden hissesine düşeni almak için Hz. Ebû Bekir’e gittiğinde “Bize mirasçı olunmaz, bıraktıklarımız sadakadır.” [164], “Mirasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve âmilimin (işçimin) masrafından başkası sadakadır.” [165] hadisleriyle karşılaşmış ve bu sebepten ötürü arazilerden her hangi bir hisse alamamış ve tüm araziler devlete kalmıştır. [166]

           Verdiğimiz bütün bu bilgilerde –her ne kadar bazılarında ihtilaf olsa da- Hz.Peygamber’in hayatının tamamında olmasa da belli dönemlerinde sahip olduğu mal varlığından hiç de fakir olmadığı ve maddi sıkıntı çekmediği anlaşılmaktadır. Ancak şunu da belirtelim ki, âilesinin sık sık geçim sıkıntısı içine düştüğü de bir gerçektir. O, büyük davanın tebliği, Hz.Peygamber’e şahsen geçim peşinde koşma imkanı vermiyordu. Aynı davada ona yardımcı olanlar da başlangıçta bu sıkıntıları çektiler. Sıkıntıların en başında şüphesiz ki, yeterli rızık temin edememe geliyordu. Hz.Peygamber kıt imkanlarıyla âilesinin nafakasını sağlamaya çalışıyordu. [167] Dolayısıyla hayatının belli kesitlerinde Hz.Peygamber’in maddi sıkıntı çektiği de bir gerçek olup, bunu dile getiren muhtelif rivâyetler mevcuttur. Dolayısıyla hayatının tamamını aynı kategoride değerlendiremeyiz. Nitekim Kurtubî (ö.671/1273) Hz.Peygamber’in fakirlik ve zenginlikle olan ilişkisini üç safhada değerlendiriyor: a)- Fakirlik safhası (İlk zamanlar fakir olup, sabır ve tahammül gösterdiği dönemler). b)- Zenginlik safhası. Fetihler yoluyla elde edilen menkul ve gayr-i menkuller sayesinde elde edilen maddi refah seviyesi. Bu safhada Hz.Peygamber, etrafındaki ihtiyaç sahiplerini de hiç unutmamış, onları da müstefit  kılmıştır. c)- Başkasına muhtaç olmayacak (orta hal) seviyede bulunduğu safha ki, Hz. Peygamber bu hal üzere vefat etmiştir. [168] Kurtubî’nin bu yaklaşımını gerçekçi buluyoruz.

            “Allahım! Muhammed âilesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ihsan eyle.”[169] diyen Hz.Peygamber, bu hadisiyle yoksul olmayı istemediğini, başkalarına muhtaç olup el-avuç açmayı hiç bir zaman arzu etmediğini belirtmek istemiş ve fakirlikten Allah’a sığınmıştır.

           Hz.Peygamber’in, maddi sıkıntı çektiği dönemleri çevresindeki insanlar şu şekilde anlatır: Rasûlullah, Allah’a kavuşuncaya kadar ince undan yapılmış ekmek ve kızarmış koyun eti yememiştir.”[170]

           İbn Abbas (ö.68/687) şöyle der : “Rasûlullah yemek yemeksizin peş peşe birkaç gün olarak gecelerdi. Âilesi de yiyecek akşam yemeği bulamazdı. Çoğu zaman ekmekleri arpa ekmeği  idi.”[171]

           Hz.Âişe de şöyle der: “Muhammed’in âilesi, onun vefât ettiği güne kadar iki gün arka arkaya arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı.”[172]

           “Muhammed’in âile efradı, Medine’ye geldiği günden vefât ettiği ana kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.”[173]

           Hz.Ömer  (ö.23/643) şöyle der: Ben Rasûlullah’ın gün boyu açlıktan kıvranıp, karnını doyuracak âdi hurma bile bulamadığını gördüm.[174]

          “Hz.Peygamber’in midesine bir günde iki ayrı çeşit yiyecek girmemiştir. Eğer O, et yemişse ona başka bir şey katmaz, hurma yediyse ona başka bir şey katmaz, ekmek yediyse ona da başka bir şey ilave etmezdi.”[175]         

            Bunların hepsi ferdî tesbit ve yorumlardan ibârettir. Herkes belli bir zaman kesitinde Hz.Peygamber’i nasıl görmüşse O’nun o zamanki halini  yansıtmaya çalışmıştır. Anlatılmaya çalışılan dönemin Medine hayatının ilk yılları olup, topyekun maddi sıkıntı çekildiği zamanlardır. Hz.Peygamber’in belli dönemlerde maddi sıkıntı çektiğini anlatan bu tür hadislerden fakirliğin üstün olduğu görüşünün çıkarılması doğru değildir. [176] Veya zorunlu olarak maddi sıkıntı çektiği dönemleri örnek almak mecburiyetinde de değiliz. Şunu da belirtmek gerekir ki, peygamberlik vâzifesi Rasûlullah âilesinin gelirini büyük ölçüde azaltmış ve hatta bir süre tamamen kesintiye bile uğratmıştır. Hatta kaynaklar O’nun, âilesini, hicri 3. ve 4. yıllara kadar ne gibi gelir kaynaklarıyla geçindirdiği hususunda bir bilgi vermezler. O ve âilesi bu tarihlere kadar büyük sıkıntılara düşmüşlerdir ki, aynı sıkıntıları ilk müslümanlar da aynı ölçüde çekmişlerdi. [177] Yukarıda geçen rivâyetler Peygamber’in maddi sıkıntı çektiği dönemleri yansıtmaktadır. Yoksa Hz.Peygamber’in hayatının tamamı maddi sıkıntılardan ibâret değildir. Hayatının belli kesitlerinde bazı sebeplere mebni olarak maddi sıkıntı içerisinde kalmış ve maddi zorluklarla karşılaşmıştır. Bunun aksini kimse iddia edemez. Hz.Peygamber’in  zaman zaman aç kalışının sebebini etrafındaki fakir ve yoksul insanlarla ilgilenişine ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için uğraş göstermesine bağlayan sahabîler vardır. Ancak Hayber fethinden sonra öncesine nazaran topyekun bir ferahlama olmuştur. [178] Hz.Peygamber, Hayber arazisinin mahsüllerinden her yıl zevcelerinden her birine 100 vesk buğday [179], 80 vesk hurma, 20 vesk arpa verirdi. Hz.Ömer halife olunca Hayber’i taksim etti. Rasûlullah’ın hanımlarına da araziden kendilerine iktâen arazi vermek veya her sene 100 vesk vermek arasında tercih hakkı verdi. Bazıları arazi hakkını tercih ederken, bazıları da 100 vesk buğday almayı tercih etti.[180]

           Ganimetler sayesinde Hayber fethiyle bir ferahlık gelmesine karşın yine de darlık, sıkıntı ve geçim sıkıntısı tamamen ortadan kalkmış değildi. Çünkü Medine, sıkıntı ve darlık çeken bir belde idi. [181] Ali Yardım, Peygamberin maddi sıkıntı çekmesinin sebebini başka bir açıdan ele alarak şöyle açıklar: Yukarıda geçen hadislerde Hz. Peygamber’in sofrasında uzun müddet su ve hurmadan başka bir madde bulunmayışının ve çoğu zaman  açlık çekişinin başka bir sebebi, O’nun fedakârlık ve cömertliğinden kaynaklanıyordu. Yoksa yokluktan değil; kendi dışındaki muhtaçların çokluğundandır. Bu durum, Peygamber Efendimiz’in: “Komşusu aç iken, tıka basa karnını doyuran kimse (gerçek) mü’min değildir” hadîsinin [182], bizzat kendisi tarafından yaşanmasıdır. Bu konu ile ilgili hadîsleri açıklayan bir kısım âlimlerin: “Hz Peygamber’in geçim sıkıntısı çekmesi, ihtiyârî (kendi irâdesi ile ortaya çıkan) bir fakirliğin netîcesi olup, ıztırârî (çâresizlik sonucu) bir fakirlikten dolayı değildi” demelerinin hakîkati de budur.[183] Hz.Peygamber’in sofrasında misafir hiç eksik olmazdı, yalnız başına yemeğe oturduğu çok nâdirdi. İhtiyaç sahibi insanlar çoktu. Aynı zamanda dışarıdan gelen heyetlere de sofralar ve ziyafetler veriliyordu. [184] Hz.Peygamber’in kurduğu üç çeşit sofradan bahsedilir: a)- Âile sofrası   b)- Fakirlere ve misafirlere kurduğu sofralar   c)- Siyasi sofralar [185]

           Yukarıda belirttiğimiz gibi, Hz.Peygamber’in hayatı tamamıyla fakirlikle geçmemiştir. Hiç kuşkusuz varlıklı olduğu ve bolluk gördüğü zamanlar da olmuştur. Örneğin kaynaklarda onun yediği yiyecek ve içecekleri incelediğimizde tükettiği çok çeşitli yiyecek ve içeceklerle karşılaşıyoruz. Hz.Peygamber’in tükettikleri arasında deve, koyun ve tavuk eti, toykuşu, zebra ve tavşan eti, kebap, helva, bal, kuru ve yaş hurma, süt, un çorbası, hurma şerbeti, acur, keş yemişi, kabak, tereyağ, peynir, zeytin yağı, karpuz vb. yiyecek ve içecekleri sayabiliz.[186] Damak tadına sahip olan Hz.Peygamber, et konusunda hayvanın kol ve sırt kısmını sevmektedir. [187] Bütün bunlar Hz.Peygamber’in maddi refah seviyesini göstermektedir. Ancak O, varlıklı olduğu zamanlar elindekilerini etrafındaki ihtiyaç sahiplerine vermiştir. Çünkü etrafında yoksul ve ihtiyaç sahibi insanların sayısı oldukça çok idi. O, böyle bir ortamda mal, mülk, servet, altın ve gümüş biriktiremezdi. Bu, O’nun vicdanına ve fedakârlık duygusuna sığmazdı. Ashâbını kendine tercih etmiş ve onları hiç unutmamış, ihmal de etmemiştir. Hayatı boyunca mal varlığını fiili olarak ashâbıyla paylaşmaktan geri durmamış, onların sıkıntılarına ortak olmuştur. Çok güzel cömertlik ve fedakârlık örneklerini insanlığa sunmuştur. Aşağıda görüleceği üzere O’nun dağıttığı şeylerden mal varlığı ve bazı serveti hakkında bilgi edinmiş oluruz. O isteseydi maddi açıdan çok rahat ve sıkıntısız bir hayat yaşayabilirdi.

           Hz.Peygamber, en asgari geçim seviyesinde âile ihtiyaçlarının ötesindeki fazlalıkları hiç bekletmeden daima muhtaçlara ve harp için gerekli silah ve malzeme teminine harcadığından, sene sonunda zekât mükellefi olma gibi bir durumla karşılaşmamıştır. Aslında onun yaptığı şey bir bakıma her zaman zekât vermek gibi bir şeydir.[188]

           İnsanların en cömerdi olan Hz.Peygamber, isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmemiş, vermiştir. İbn Abbas’dan gelen bir rivâyette O’nun cömertliği şu şekilde anlatılır: “Peygamber iyilik yapma bakımından insanların en cömerdi idi. En çok cömert davrandığı zaman Ramazan ayı idi.”[189] O’nun cömertliğine dost düşman hayran olmuş ve bazıları bu sayede müslüman olmuştur. Maddeten hiçbir kimsenin yapamayacağı cömertliği gösteren Hz.Peygamber’in cömertliğine sayısız örnekler verebiliriz.

           Bir ikindi namazından sonra, daha cemaat dağılmadan hızlıca evine gider. Daha sonra merakla bekleyen sahabeye şöyle der: “Evde bulunan bir miktar altın hatırıma geldi. Elimde kalır korkusuyla hemen gidip onları dağıttım.”[190]     

           Hastalığında evinde yedi (veya altı) altın bulunduğunu hatırlayınca onların fakirlere dağıtılmasını istemiştir. Kendisi bu şekilde ölmeyi uygun bulmamıştır.[191]

           “Eğer Uhud dağı kadar altınım olsa, borç ödemek için sakladığım dışında, ondan yanımda bir miktar bulunduğu halde üzerimden üç gece bile geçmemesi beni sevindirir.”[192]

           Bir seferinde, birine bir vadi dolusu koyun hibe etmiş, o adam da şaşkınlık içinde çevresindekilere “Gidiniz, müslüman olunuz, Muhammed fakirlikten korkmadan çok büyük ihsanlarda bulunuyor.”  demiştir.