Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

Fatma Çolak

Fatma Çolak Kimdir ? :

Sakarya’lı şairemiz, 1977 yılında Adapazarı'nda doğdu. ODTÜ'de Biyoloji öğrenimi gördü. Şiirleri Dergâh, Ayvakti, Türk Edebiyatı, Yolcu, Kırklar, Vuslat gibi dergilerde yayınlandı. “Ay Vakti Kitap Yayınlarından “Fe Şiirleri” isimli bir şiir kitabı vardır. Ayrıca mütercimlik yapan şairin, üç adet çeviri kitabı bulunmaktadır. Sakaryalı Şair Fatma Hanım, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi, Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığında çalışmaktadır.

Sakaryalı Şair Fatma Hanım, duruşu, sosyal hadiselere ve insanlık serüvenine ince bakışı ve derin sezişi ile sevdanın gizemli bir kahramanı, kaybolan güzelliklerin sevdalı bir müdafisidir. Sakaryalı Şair Fatma Hanım, genç yaşına rağmen Cumhuriyet döneminin kadın şairleri arasında şimdiden mümtaz bir mevkie sahiptir.

 

 

Tercüme Kitapları:

1.)    Dorian Gray'in Portresi: Oscar Wilde; Çeviren: Fatma Çolak; Antik Yayınları; İngiliz ve Amerikan Edebiyatı, Roman, Hikaye, Şiir, Denemeler; İstanbul, 2007, 14 x 20 cm, 282 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944184366.

2.)    Yeter! Genetik Mühendisliği ve İnsan Doğasının Sonu; Bill McKibben; Çeviren: Fatma Çolak; Pınar Yayınları; Tıp : Genetik; İstanbul, 2006, 13,5 x 21 cm, 321 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9753522509.


Şiirleri...

(Şiirler, Fatma Çolak Hanımefendinin müsaadeleriyle sitemizde yayınlanmaktadır)

 

SILADAKİ YABANCI      /Yolcu

 

öyle sahiplenmişim ki seni

çok uzak kalmış bana ellerinin

ağlarken takındığı ziynet

ve bir bulutu resmederkenki anlamı

gözlerinin

 

böyle oldu:

bir nehrin, sularını kabartıp da bir gece

köprüleri yıkmasına özentili yüreğim

kapılıp gitti sulara, üç gün sonra cesedi

bütün nehirlerin denize kavuştuğu yerde

saygıdeğer mensuplarına şehrin

ibretle teşhir edildi.

 

öyle özledim ki seni, ey kalbim

ölüm öptü alnımdan

özlemek nedir bilmedim.

 

 

 

 

MÜTEVATİR EFSANE     /Kırklar

 

hükmen suç ortağıyım bütün cinayetlerin

gülden helaldir kanım yargıcılardan yana

beyaz önlüklerinde azıcık yağmur lekesi

hatırlatır kaç ölüyü kucakladığımı

kaç kabirde diz çöküp ağladığımı

terapilerin ıslah edemediği ruhumla

arsız yaygarası altında kurulu pazarların

fiyattan düşülür de kalbimin maliyeti

satılır kurda kuşa.

 

katliamlar için eşref saati:

hıncahınç gurur, gevşeyen misak

ve sermayedir kudret helvasından bizar köleler

eve dönsem

elinde bakraçlarla gelin kızlar avluda

tersinden dokunan kilimler gibi

bulutları mayalarlar uysal bakışlarıyla

kalsam

zehir zemberek gelincikler

ve her ihanet bir vehimdir diyecek kadar kirli

ilahiler yakamda.

 

oysa gökyüzü musahhardır benim,

ikindiler doğuran haydut ayaklarıma

küfran bir tarihin aynası

es geçer yardığım denizleri

güncesini tuttuğum o işlek aydınlığı

yoldaki cam kırıkları

ben aşka kem gözle bakmadığım için

böylesine şifalı.

 

 

 

 

KATİL CİNAYET MAHALLİNE MUTLAKA GERİ DÖNER     /Kırklar

 

katilimin yakasında hıçkırıklı bir servi

cinayet mahalline iz süren canhıraş at

muazzeb soluğuna ecza çalan itiraf:

parantez içre ölüm tırnak içinde hayat

 

sokaklar döllenince taammüden isyanla

kilim dokuyan kızlar uğultulu ve berrak

çatırdar ihanetin saz benizli korosu

kendini yorumlayan bir dramdır aşk ancak

 

tetiktedir töreler aysız geceden mülhem

Hürmüz illa yenilir karanlığa gün doğar

kefenimden kan emer metalik bir abide

katilime merhamet en çok katili yorar

 

buralarda sabrımı yontan bir deli ırmak

bin yamalı kalbimin yırtılan son kumaşı

oynanan son perdedir alnımın terkisinde:

kutsanmamış bir çocuk acının tutanağı

 

 

 

FEZLEKEDE KAN     /Kırklar

 

mahremim ol ey güvercinlerin yıkadığı şafak

yüzüme kapadığım menkıbeler yoruldu

yağmurda ıslanmakta bile acemiyken üstelik

ermişlerin duasında bana yer yoktu

 

caddeler istavroz çıkarıyor

kişi başına hijyenik bir aşk

ve ellerimde ölü mahyalardan hırsızlama hurufat

tekil cümleler kurdum acılara tutumlu

sonra kuşlar birikti

düşe kalka birikti

ince kırık çizgilerine yaslanıp bir minyatürün

yol ayrımında hatırladım ismimi

 

bütün o kabile dansları kırık dökük totemler

burada işte

bu batık gemi enkazında

gökyüzünden şiir sağılmaz artık kıyamet hariç

bundan böyle yalpalar mevsimle

aşkın sırça mabedine kan kusturan berzahtan

benim kalbim mürüvvetsiz ve bir başına geçer

 

kim kaldı ki bu şehirde rüyası hayra alamet

lanetlenmiş karanfil bir de çocuklar elbet.

 

 

 

ASTIMLI ÇOCUKLAR İÇİN DAĞ HAVASI     /Kırklar

 

bu şarkıya iyi davran!

basit fakat tehlikeli kelimeler  saplamakta usta

bir o kadar acemidir sineye merhem çalmada

merhem dediğin ne ki: yarayı kabuk bağlatır

pembe yanaklı ve gürbüz kılar seni beyazlar sofrasında

daha fenası da var:

alnında sessiz sedasız akan yıldızları

deli deli akan öfkeyi

öyle ki sıkı bir yolculuktan dönüşte

çıkınında getirdiğin türküleri, küfürleri

meyus hikayelerin kederlerini

koparıp alır senden çağdaş bir el çabukluğuyla

böylece sen ağrısız ve aşksız

işgüzar ve rüyasız

dilbaz ve yapayalnız

kalıverirsin ilkokul korosunda söylediğin

ılık süt tadındaki şarkılar arasında

 

bu şarkıya iyi davran!

bilmiyor olabilirsin kalbin toy

silahlarınla kan kardeş değilsin hala

ustamdan dinledimdi bir gün şöyle demişti:

soluğu tükeneyazdığında  Simurg  yolcularının

onu söyler idi katar başında uçan

ve her kim şekva ederse

yıldızlı bir gecede doğmamış olduğuna

katmer güllerin iştahla soyunduğu

bir bahçenin hayali belirirdi ansızın

kuşatırdı etrafını o kevser çağıltısı

o varken sahipsiz sayılmazdı hiçbir kuş

ecnebi sırıtışlar önünde

hiçbir tandırdan yanık ekmek çıktığı olmazdı

o söylenirken

öksüz sabilerin uykusuna eğilir de Mecnun

yağmurlar serpiştirirdi dudağında o ıslık

yani buydu asıl kıdurtan Pavlov ve köpeklerini

biz şark’ımızı severdik çünkü, biz ve bizim çocuklar

elemneşrah kocaman bir leylak gibi açardı

ruhumuzun gelgitlerinde

 

bu şarkıya iyi davran!

kimse kendi sesinden korkmaz.

 

 

 

ALACAKARANLIKTA DARP İZLERİ    /Ayvakti

 

kimbilir kaç kırlangıç ölür

kaç yağmurlu akşam kaç fesleğen

bir tren yapayalnız bir tren

savururken hikayelerini

bozkırlardan taşra istasyonlarına

bir acıdan bir başka acıya

 

bizdik oysa

aya kulak verip

güle yaslanan

bir türkünün en unutulmuş dizesini

kalbimizde nadasa bırakan

ve huzuru demleyen bahçelerden

bitmez tükenmez çocukluğumuzu

o yalınkat hasreti

bin ırmak bestesiyle

geri çağıran

 

 

 

BAĞBOZUMU SAATİ     /Ayvakti

 

bir yağmur ormanının uykusuna  ayarladım

içimde ayaklanan bütün azabını şehrin

çıkar gibiyim şimdi sıtmalı sabahlardan

ve girer gibi oyalı bir tabuta

annesiz çocuklar habire sayıklarken

asmasız çardaklarda

 

tutup bir müsamerenin

en lekesiz ve yumuşak bordasında

bağırsam: işte köle pazarı!

işte aynaları ve hatıraları zehirleyen yalan!

bilemem ne diye

gasilhanede bir ölünün

alnına yakıştırdığımız olağan kelimeler

ve yanından çabucak geçip gittiğimiz

sonra telaşla ellerimiz yıkadığımız

Kibritçi Kız masalı

usulcacık hikayeler

 

 

 

 

HENÜZ SONBAHAR     /Ayvakti

 

ellerimi tutsan da bir bıraksan da

nasılsa bir çıban gibi patlıyor yarı gecede

iskeletsiz tapınaklar ve piyango çekilişlerine göz kırparak

hayatın o ağır ve ebruli ezgisi

teçhizatsız yolculuklarda incirin ve narın

Mekke’nin ve Kudüs’ün  lanetine uğramış çehresi

 

şimdi ürperen sardunyalarla dağılıyor mevsim

mevsim dudağıma mühür vuran en çetrefil sorularla

tanımlıyor ikimizden birini

buğusuna tabirsiz rüyalarımı iliklediğim tütsü

ve isli kandillerde haykıran firari umut

beni sensiz de sürükler haytalığın girdabına

bilemezsin

alnımın orta yerinde depreşen

şu bir tutam şafak hüzmesi

sana niyetle aşkın ilk cüzüne başlayan

sonra döne döne ruhumun sonsuz yaygısına abanan

bir iniltiye dönüşür ancak.

 

 

 

SANA BENDEN SORARLAR     /Ayvakti

Evet! “ Acı duymak ruhun fiyakasıdır.”

 

dudağımda  Ferhad’ın gürzü

aynalarda kakışlanmış martılara diyet ödeyen yazgım

bir muska ferahlığıyla sırrolur ancak

asırlardır eskimeyen yağmurları göçmen uykularımın

 

adımdan gayrısını uğurladım küsursuz yalnızlığıma

bir yürek koptu dağlardan haykırarak ırmaklara saplandı

şiirle ovulan gecelerden kalma yara izini gül ile dağladım

el verdim bahar dalına birden kana boyandı

sipahiler ağır aksak döndüler seferlerden

alnımda mağlubiyet tacını buldum o saat/ hükmüm kapıya dayandı

 

ve beni vurdular acı tohumlara gebe rüzgarlarla peçelenip

o hoyrat süngülerinde düşürülmüş bir payitaht selamı

yüzleştim incitilmiş lügatlarla yatağıma aktım sonra ille mavi

mehtap ne de çapkınmış meğer bulutlar ikircikli

yakama yapışan her harf bir ötekinden beddualı

çokça othello evleri dalayan sustalı gecekondu sevdaları

ve uzlet rehinelerinin iğde mevsiminde daha da esmerleşen alınları

çapraz ateşe tuttular kalbimin ehramını/ fünye patladı

 

ben hiç ama hiçbir zaman tiryak olamadım dostum

bol kesimli hayatların ucuza kapatılan umut denklerine denk düşmedi kelimelerim

saçlarına üşüşen toz kanatlı ejderler pusu kurdular kavgalarıma

bir yemine tutturuldum efsanevi ravileriyle aşkın

ben ne Kenan ilinde kayboldum

ne görklü bir rüyaya bağışladım azatlığımı

ağzımda giderayak tortulanmış çarmıh provaları

vaftiz edilmemiş şarkılar kaldı bir de kala kala

 

şimdi ruhun mukaddimesi gül kurusu hüzünlerden kinaye bir nokta.

 

 

 

BUĞULU PENCEREYE LALEZAR HARİTASI     /Ayvakti

 

geceye hazırım

bir ala geyiğin vurulduğu o ana

silme gökyüzüne demir attığım’çün

aşk sokulur marşlar söylemekten tarazlanmış dilime

tütün kokulu acılara eyvallah diyerekten

çakı gibi tabutların sessiz törenlerinden bir başıma geçerek

buğday başaklarını ve rüzgarı dul bırakan serüvenleri

ısıtır ve ışıtırım gökçe kederlerimde

ayaküstü aforoz etmemişim delifişek yağmurları

koyup gitmemişim ki kaldırımlarda gömülü

buruşturulmuş revnaklı yıldızları

oysa gitmedim ve sarktım diye kendi uçurumuma

kapı dışarı edilen sevdalar hazır bana şimdi

hazır eli yüzü düzgün hayatlardan kırpılan ölüm borcu

ben yangına sürmesem atlarımı gece yanar ki eyvah

köz olur erguvan tozlarına boğulan tan yeri

benim harcımdır geceyi umuda gelin etmek

onun için kimsesiz kuşlardan yontarım sandığını

başına bedevi sözcüklerden çil akçeler serperek

ehil şarkısını ıslığımla azdırırım

bir arzuhal: kalbimin zembereğini payimal eden gece

ben geceye hazırım, velinimetim sürgünlüğe.

 

 

 

TÜNELİN UCU    /Ayvakti

 

biliyordum yağmur buralı değil

biliyordum ya yine bekledim

tanıdık bir istasyonda boyuna

tanımadık yolcularını kalbimin

 

biliyordum

hırpani saçlarımda uçurumlara sebep

bir sonbahar firarisi

deniz diplerinden şiir çıkarıp

ay ışığında dalgaları eğirir

su verdiği vakit şakayıklara

yaprak eğilir ellerine

ben eğerim kalbimi

çerçevesi kırık aynalarına

oysa ertelenmez hüznüyle o

eğninde dağlardan inerken vurulan son kısrak

 ve kırkikindileri tutuklayan tıkız hayat

aşka gurbet kitaplarla söyleşir

/ ki böyle buyururmuş mevzuat /

 

bocurgatım çekmedi

nazma vurdum derdimi

yetmedi

 

 

 

DEMEK YİNE HAFAKAN    /Ayvakti

 

ruhun üzerine mükedder bir akşam gibi çöken

bu şiiri ben çattım

ben çattım bu şeyda nakşı atların sağrısına

susmuşken türküsünü böğrüme saplayan yağmur bile

ben sardım o kırmızı mendili boynuma

yağlı ilmek yerine

yumruğumu sıksam ay tutulurdu

ay karanlığı tutup kalbime sokulurdu

oysa sen avcunu uzatıp ahir zaman falcılarına

sorardın:nerde yangın nerde rüya

işportacılar apansız sokaklara dağılırdı o an

yaşamın ara sokaklarına çarparlardı yürek yürek

elleri ellerime karışırdı kim ki o kendine hasret

oysa sen sorardın falcıya gözlerini yumup da mor sancılara

sorardın hep:hani Romeo hani Juliet

 

suskun bir öğle sonuydu filizkıran ertesi

kırıp gittin kaburgamın emanet yarısını

duymadım  bir hicazkar diz boyu gecelerde

kalbim şehrin ayazında tiril tiril kelebek

falcıdan yana bir kuru temenni kaldı masalımıza

kelebekler kan içre örer kozayı

sabret

 

demek yine hafakan

demek yine zulmet

 

 

 

BABA EVİ/Ayvakti

 

ben gölgemi soydumdu karanlığa değmeden

kaf dağına tam bilet aynalardan geçtiydim

maarif bilmez bir kuş sırça kelam üstünden

süzülünce bildim ki çocukluktu soy ismim.

 

penceremden bakınca incili atlaslara

raksederdi şiirin haşmetli büyücüsü

annem yağmur koyardı her akşam soframıza

devrilmiş bir tarihti babamın üzüntüsü.

 

asma dalları buldum harman türkülerini

yeryüzü kitabından tefeül açtığımda

yalanlardı ayrılığın ölüme ettiğini

avludaki gülleri koyup gitmeyen seda.

 

kanım pıhtılaşıyor her yaz Allah bilir ya

çekiliyor sularım ah nasıl bilinmeze

çiçekli entarimi uçurdu dönmez yola

çünkü yıllar diz çöktü gözlerimin önünde.

 

bir kardeş bakışını denkliyorum her sefer

taşradan İstanbul’a götürürken kalbimi

gülümseyen yüzünde görülmedik bir mahşer

baba evim saklıyor ayrılık hediyemi.

 

fe

 

20 Mart ’07 / 20.22

 

 

 

BİR AYRILIK BİR ÖLÜM/Lamure

 

Dal  yaprağın  döktü  mü,  kuş  kanadın  açtı  mı

Bir  sonbahar  bir  rüzgâr  kalbine yanaştı mı

 

Ben baktım  aynalara ardımda  su  güncesi

Köpükten  kelimeler  rüyâna bulaştı mı

 

Kıblegâh oldu câna  yaktığın defterlerin

Cavidân-ı  aşkımın  hatırâtı  kaldı mı

 

Mayıs tam geçecekken  takıldı saçlarına

Yazı uman  yolcuya bir muştun ulaştı mı

 

Sendin o öpüveren yağmuru yanağından

Sızlayan  şehirlerde masal çiçek açtı mı

 

Demek aşk sokulmuyor terlememiş alına

Ağladım  ki güleyim, dilrûbâ inandı mı

 

Yüzün ki gül sillesi, tokatlanmış kaderim

Müntehir akşamlarda kanımla boyandı mı

 

Geldiğimde sen yoktun, astım nar ağacına

Bir şiir  kadar  ürkek âhım yollar aştı  mı

 

Daldan  düşen  sonbahar  kuştan  kalan  rûzigâr

‘Bir ayrılık  bir ölüm’  kalbine  yanaştı  mı

 

Fe 10 mayıs 2006 23.33

 

 

 

BUNDAN BÖYLE ANTİGONE/Yolcu

 

dağa koştum çırpınan bir bulutun peşinden

dedim sırası değil kelime bilemenin

yüzüme çarparaktan köpürüyor nasılsa

ata yadigârı bir atın üstünde sürgit

dağılan ve sonra yeniden birleşen şarkısıyla

Asya

 

sırası değil elma soyarken elmadan gayrı

düşünmek:  what is the matrix?

yahut, kim serer döşeğini kapitalizm yorulduğunda?

mineleniyor nakşı bak, o derin güllerin

ve çok eskiden öğrendiği bir ıslığı çalarken

söğütler göz kırpıyor sulara

bense ne çok yanılmışım duvar diplerinde oturup

külden ve kilden bir şiirin

yolunu sormakla

 

dağa koşuyorum ruhum hıçkırıklara gömülü

belki bir çocuk düşer ardıma, olur a!

 

 

 

Gülümseyişler Trajedisi/Ayvakti

 

Bir kez doğuya baktım güz sarkınca camlardan

Ve taşlara kuş atınca tekmil kara kitaplar

Kışkırtan bir ses oldu çocukken çekildiğim

Gözlerimi üpüryan gösteren fotoğraflar

 

Şehre kurban şehre sunak yağmurun bekâreti

Ayartsa rüyaları güz güle uyanır mı?

Çıkıverse çocukluğun sırlı bahçelerinden

Terlememiş atların öpsem boyunlarını

 

Gömütlüğüme buyrun, kalbimden geçiliyor

Görün, aşk en sessizi gözyaşı dökenlerin

İç çekmeler, hıçkırıklar kesilince biliyor

Bir kırlangıç, anlamaktır külfeti güzelliğin.

 

16 kasım ’06 / 22.43

 

 

KAR/Yolcu

 

kar yağıyor geceden

dağıtıp perçemini

şehir boyna susuyor

duyulmuyor can havli

 

kar yağıyor geceden

parmak uçları sıcak

öpülünce ağlıyor

ayrılığı anarak

 

kar yağıyor geceden

bir derviş edasıyla

dönüyor vecd içinde

göğün itirafıyla

 

kar yağıyor geceden

ağaçların haşyeti

dallarında asılı

süzgün bir mavi peri

 

kar yağıyor geceden

tanığı gaip bir kuş

karda yüzün bırakmış

çocukluğuna uçmuş

 

kar yağıyor geceden

melâle satırbaşı

doğmamış çocukların

büyür hıçkırıkları

 

kar yağıyor geceden

aralanır kapılar

müntehir burdan geçer

yayan kalır intihar

 

kar yağıyor geceden

cinnet susmuş bir rüzgâr

sırrını yele verir

kar içinde yanan kar

 

kar yağıyor geceden

ahdi yürekte tutar

kardan iffetli değil

peçelenmiş aynalar

 

kar yağıyor geceden

rüyâsız uyur keder

her ölen kışın ölür

karla gelir ölüler

 

kar yağıyor geceden

aşkın duyulur sesi:

iki kalbin arası

bir kader mesafesi

 

fe

 

 

 

Gülümseyişler Trajedisi/Ayvakti

 

Bir kez doğuya baktım güz sarkınca camlardan

Ve taşlara kuş atınca tekmil kara kitaplar

Kışkırtan bir ses oldu çocukken çekildiğim

Gözlerimi üpüryan gösteren fotoğraflar

 

Şehre kurban şehre sunak yağmurun bekâreti

Ayartsa rüyaları güz güle uyanır mı?

Çıkıverse çocukluğun sırlı bahçelerinden

Terlememiş atların öpsem boyunlarını

 

Gömütlüğüme buyrun, kalbimden geçiliyor

Görün, aşk en sessizi gözyaşı dökenlerin

İç çekmeler, hıçkırıklar kesilince biliyor

Bir kırlangıç, anlamaktır külfeti güzelliğin.

 

16 kasım ’06 / 22.43

 

 

 

 

 

İKİ DENİZİN BİRLEŞTİĞİ YER/Ayvakti

 

iki deniz: iki can

iki mestane cinnet, konuşur gibi susan

fecr vakti damlar gibi

bir kitaba iki damla kan

 

bir kapı çarpar uzakta

yağmuru bekler kadınlar

bir kapı çarpar uzakta

hatırlar biri

katillerin büyüttüğü

kalbini

 

bir ürperişle birden

ateşi çıkar dünyanın

sinema kapıları karabasan

mavinin gafilleri

bekler bir ayin telâşıyla

bekler orada görmek için

iki denizin birleştiği yeri

 

iki deniz: iki acı türkü

yıllar evvel akmış şehrin üstünden

şimdi sema saklar elleriyle yüzünü

her anımsadığında

yaklaşan kıyamet gününü

 

bir kapı çarpar uzakta

yağmuru bekler kadınlar

bir kapı çarpar uzakta

ummana bırakır biri

katillerin büyüttüğü

kalbini.

 

Fe // 18 mart ‘07/12.31

 

 

 

İSTİFA EDEN TÜRBEDÂRIN ŞİİRİ

 

herkesin bir adresi var, ketum ya da umarsız

avlulardan geri teper aykırı tebessümler

hem huysuzlanır çocuklar korsanların sesinden

demek bir adres erteler cüzamlı nehirleri

tenhalarda küfürbaz kalabalıkta ninni

bir yerim var dersin aha şuracıkta

duvarlarında gitgide küçülen yeryüzü haritası

masalarda esnek papatyalardan bir bahar

güve düşer Kitab’ın sayfalarına böylece

ve akdolunur o uğursuz yeminler

bir adresin olduğu sürece cebinde.

 

uyanmışsın alımlı bir ışık zorluyor kapıyı

tutalım ki İbrahim: adağın yok

İsmail seslense bıçağın nerede

çünkü bir adresle mıhlanmış sesin

kanamaktan yorulmuş güllerin ülkesine

yalnız kendi şarkına meze olan mumlar

yandıkça çarpılan ellerinin gölgesi

sütliman bir denizi okşayarak uyutur

çoğaltır ağzının rutubetini.

 

yerini yadırga!

ve tekinsiz yürürken şehrin cümle kapısına

gözlerini kamaştırma!