|
Ulusal Refah Devletleri,
Avrupa Entegrasyonu ve Küreselleşme: Gelecek Yüzyıl için Bir Perspektif
Stephan Leibfried
Universitat Bremen,
Zentrum für Sozialpolitik (ZeS)
Çev: Araş. Gör. Süleyman Özdemir
İ.Ü. İktisat Fakültesi
Çalışma Ekonomisi ve End. İlişk. Bölümü
ÖZET
Dünya piyasalarının
giderek artan karşılıklı işbirliği bağlamında, Avrupa entegrasyonu ne
durumdadır? Avrupa entegrasyonu ulusal refah devletlerini nasıl
etkilemektedir? Tek Pazar’ın oluşturulmasında, dört piyasa özgürlüğünün
birbirinden farklı dönemlerde gerçekleştirilmesi, Avrupa refah vizyonu
açısından, gelişme halindeki potansiyeli nasıl etkilemektedir? Avrupa,
dünyada piyasa entegrasyonu bakımından özel bir örnek midir? Batı Avrupa
örneği, bundan böyle ulusal seviyede değil de, Avrupa düzeyinde refah
devleti kültürünü korumada eşsiz olanaklar mı sunmaktadır? Bu olanaklar,
NAFTA gibi diğer entegrasyon oluşumlarıyla karşılaştırıldığında, daha farklı
mıdır? Bu sorular, bu araştırmada ele alınan konuları oluşturmaktadır.
Yazar, Yirmibirinci Yüzyılı, İkinci Dünya Savaşı sonrası refah devleti
sözleşmesinin, bir “Avrupa Refah Devleti” oluşturmak üzere Avrupa düzeyinde
yeniden ele alınmasında özel bir fırsat penceresi olarak görmektedir. Fakat
bu bir déjà vu (daha önceden görülen - bilinen) şeklini almayacaktır.
Aksine, bu yeni şekil, temel refah öğelerinin Avrupa tarafından “yeniden
güvenceye alınması” (re-insurance) Avrupa Topluluğu düzeyinde “entegre
edilmiş” refah devleti reform çabaları ve de sektörel “tampon sigorta”dan
oluşan (örneğin, Avrupa Para Birliği için işsizlik alanında) bir karışım
biçimini alabilir. Bu adımlar, tam anlamıyla bir ekonomik ve mali birliği
gerçekleştirmek üzere bir anayasal düzenlemeyi de gerektirmektedir. Aksi
takdirde, Amerika Birleşik Devletleri ile karşılaştırıldığında, Avrupa asla
“birlikte hareket etmeyi” başaramayacaktır. Tek başına bir EFTA, doygun bir
refah devleti alanı olan Avrupa’da başarılı olamayacaktır.
GİRİŞ
Avrupa sosyal politikasına
yönelik araştırmalar, konuya genellikle Avrupa Topluluğu’nun sosyal politika
üzerindeki etkisinin önemsiz olduğunu ifade eden minimalist bir anlayıştan
bakmaktadır (Lange 1992; Swaan 1992, 1994). Bu bakış açısındaki temel
argüman, egemen ulus devletin, Avrupa Topluluğu’nun sosyal politikada önemli
bir rol oynamasına izin vermemesidir. Bu görüşe göre, Topluluk, Ortak Pazar
yapısı üzerine inşa edilmeli ve Topluluk, her ne kadar ulusal ekonomiler
arasında gözlenen ve hızla artan karşılıklı bağımlılıktan gittikçe artan
oranda etkilenebilse bile, sosyal politika, egemenlik bakımından dokunulmaz
olan ulus devlete bırakılmalıdır. Çünkü, Abram de Swaan’ın da ifade ettiğine
göre, “refah devletleri” “ulus devletler”dir. (1994: 102).
İlk bakışta, Avrupa’da
refah devleti gerçekten bir ulusal karakter göstermektedir. Brüksel’de,
bireysel ücret taleplerini karşılayacak bir Avrupa refah hukuku yoktur; bir
sosyal refah bütçesinde harcanmak üzere ve direkt olarak Avrupa Topluluğu’na
ödenen vergiler yoktur veya bir Avrupa refah kurumuna yatırılan ve bu tür
hak taleplerinin finanse edilebileceği katkılar mevcut değildir. Dahası,
Brüksel’de sözetmeye değecek bir refah bürokrasisi yoktur. Yine,
egemenlikler noktasından bakıldığında, devletler her bakımdan canlı ve iyi
durumdadır. (AT düzeyinde sosyal politika hakkında tarihsel bir bakış için
bkz. Collins (1975), Kenis (1991) ve Falkner (1998).)
Benim bu konudaki görüşüm
farklıdır. Sosyal politika alanında Avrupa’nın bütünleşme sürecinde, üye
ülkelerin hem egemenlik (bütün diğer otoriteleri dışlayan yasama gücü) ve
hem de özerkliği (ulusal alanın, bağımsız gelişim açısından de facto
kapasitesi) aşınmış ve aşınmaktadır. Ancak kabul edilmelidir ki, ulusal
refah devletleri, Avrupa’da sosyal politika açısından en önemli kurumlar
olarak durmaktadırlar. Ancak, bir Avrupa federalizmi çerçevesinde, bundan
böyle bu sosyal politikaları birbirine daha sıkı şekilde bağlayan bir
“çok-katmanlı sistem” (multitiered system)’den söz edeceğim. Ulusal sosyal
politika, artık daha güçlü bir şekilde Avrupa düzeyinde belirlenmektedir.
Fakat, bu ne bir yönlü, ne de bir boyutlu bir gelişimdir. Bazı yetkiler
Topluluğa devredilmiştir, ancak henüz tamamiyle kullanılmamaktadır. Avrupa
vatandaşının yaşam olanaklarını yapılandıracak bağımsız bir “rejim” olarak
“Avrupa refah devleti” halihazırda ufukta görünmemektir. Avrupa sosyal
politikası, aslında ekonomik bütünleşmeyi takip etmekte ve fonksiyonel
olarak ona bağlı bulunmaktadır. Bunun sebebi, ekonomik vatandaşın (economic
citizen) sahip olduğu piyasa özgürlükleridir.
Bununla birlikte, Tek Pazar
Programı ve Maastricht ve Amsterdam Anlaşmaları’nın uygulanmasının bir
sonucu olarak, piyasaların entegrasyonu öyle yüksek bir düzey elde etmiştir
ki, refah devletleri, bütünleşme ve topluluklaşmaya karşı harekete
geçmişlerdir. Bütünleşme ne kadar ileri boyuta ulaşırsa, o kadar “ulusal”
sosyal politika tarafından çizilen sınırlara dokunmakta ve sınırları delip
geçmektedir. Almanya’da (ve AT’de), yapı sanayiinde dışarıdan gelen işçiler
ve geçici işçilerle ilgili olarak yakın zamanlarda doğan uyuşmazlık, daha
ileri bir entegrasyonun etkisinin mobiliteyi (daha ucuz işgücünün
dolaşımını) nasıl yönlendireceğini göstermektedir. Neticede bu, ulusal refah
düzeylerini korumaya uygun bir sosyal politika reformunun ortaya çıkması ile
sonuçlanmıştır (Eichhorst 1998). Refah devletlerinin “ulusallaşması”na dönük
benzer eğilimler, dünya pazarlarındaki entegrasyon arttıkça, benzer şekilde
diğer ülkelerde de görülebilmektedir (Rieger ve Leibfried 1998). Bu
eğilimler temellerini, refah devleti müşterilerinden ve sosyal hizmetlerden
faydalanan guruplardan oluşan ve seçmen konumunda bulunan çıkar guruplarının
büyümesinde bulmaktadır. Bu guruplar, ikinci Dünya Savaşı’nın ardından refah
devleti genişledikçe güçlü hale gelmişler ve şimdilerde politika ve politik
reformların yönünü tespit etmede çok önemli bir konuma sahip olmuşlardır
(Winter 1992).
Avrupa
Entegrasyonu ve Ulusal Sosyal Politika: “Çok-Katmanlı Sistemde” Politik
Yöntem Türleri
AT’nin yetkilerindeki
kısıtlamaların, Avrupa sosyal politikasının tam anlamıyla federal hale
getirilmesini engellediği herkes tarafından kabul edilmektedir. Topluluk,
modern bir devlet olmanın temel bir özelliği olan “kendi yetkisini
oluşturacak yetki”ye sahip değildir; yine bir Avrupa refah devletinin
gelişimini mümkün kılabilecek belirli temel sosyal politika yetkilerine de
sahip değildir. Tek Pazarın gelişme dinamiği, refah konularını AT gündemi
dışında tutmayı son derece zorlaştırmıştır. Çok-katmanlı bir sosyal politika
sisteminin gelişmesi, bir “sosyal Avrupa” modeli uğruna, Avrupa Topluluğu
bürokratlarının (Eurocrats) refah devleti tutkularının küçük bir ifadesidir.
Bu çok katmanlı sistem, yukarıdaki sürecin bir ürünüdür, iç pazarın
yapılanmasındaki “taşmalar”ın (spillovers) ürünü değildir (“taşmalar”
kavramı için bkz Haas 1968; ayrıca Lindberg ve Scheingold 1970). “Taşma”
kelimesini kullanmakla benim kastettiğim, iç pazarın tamamlanmasıyla, sosyal
politikada kendiliğinden aktif hale gelmesi için AT’ye yönelik artan bir
baskıdır. İç pazarın gerçekleştirilmesinin iç dinamikleri bu süreci
zorlamıştır. Bundan dolayı, örneğin sermaye malları için iç pazarın
tamamiyle gerçekleştirilmesi, otomatik olarak şu soruyu beraberinde
getirecektir: diğer ülkelerden ithal kurumsal yapılar bağlamında iş
güvenliği nasıl sağlanacaktır? Ayrıca, Avrupa ülkeleri arasındaki bölgesel
yüksek rekabetten kaynaklanan, yaşam olanaklarında ve refah düzeylerinde
gittikçe artan bölgesel farklılıklar, bir Avrupa sosyal politikası için
zorlayıcı mekanizmalar olarak işlev yapmaktadır. Bölgesel politikaların çoğu
(ve Topluluk Tarım Politikası’nın temel bölümleri), belirlenmiş sosyal
politika amaçları tarafından şekillendirilmektedir. Bu sosyal politikalar,
Pazar süreci sonucunda doğacak negatiflikleri düzeltmek ve yaşam
olanaklarını eşitlemek ile ilgilidir (Anderson 1995; Rieger 1995b). Politik
olduğu kadar teorik de olan bu tür politikalardaki gelişimi anlamanın temel
noktası şudur: Piyasa dinamiklerinin Avrupa çapındaki derecesi, ulus devlet
sınırlarının ötesinde özerk bir sorunlar dizini yaratır, bu da gerçek bir
Avrupa sosyal politika programı meydana getirecek bir platform olarak hizmet
görür ve bağımsız bir Avrupa hareket ve politika alanının doğuşuna yol açar.
Karşıt görüşe göre ise,
deregülasyon, neo – liberal ilkeler iç pazarın gündemini belirler (Rieger
1995a) ve “malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin özgür dolaşımı”
varsayımı, ulusal sosyal politikalar üzerinde herhangi doğrudan bir etkide
bulunmaksızın başarılabilir. Bunun anlamı, genel bir deregülatif çevrenin
yaratılması yoluyla, sosyal politikanın ulusal olarak yeniden dengeye
getirilmesini zorunlu kılacak yönde dolaylı bir etkide bulunmasıdır.
Böylece, sosyal politika üye devletlerin nüfuz alanının içinde kalmaya devam
edecektir. Bu dar görüşlü varsayım sorgulanmaya açıktır. Bu, piyasa ve
sosyal kurumların yoğun ilişkileri içerisinde, politik faaliyet ile
politikaların bütünleştirilmesini vurgulayan ve çok daha yeni olan ekonomi
politiğin ilkeleriyle direkt olarak çelişmektedir.
|
Tablo 1 – Avrupa Entegrasyonu Yoluyla Ulusal Sosyal
Politikaların Dönüşümü |
|
Yöntem Türleri |
Temel Kurumlar |
Örnekler |
|
Uyumlaştırılmış Avrupa refah standartlarını elde
etmeyi amaçlayan sosyal politikadaki “pozitif” girişimler |
Komisyon, uzmanlar, komite üyeleri, AAM, (Temel
aktörler: Avrupa Parlamentosu, Avrupa işveren örgütleri ve
sendikaları, Sosyal Komite) |
Cinsiyet eşitliği (m. 141, ATA); iş sağlığı ve iş
güvenliği (m. 137 (I), ATA); Topluluk Sözleşmesi (1989); Sosyal
Politika Üzerine Maastricht Anlaşması (1992) veya Amsterdam
Anlaşması’nın Sosyal Bölümü (1997) |
|
Pazara uyum sağlamak amacıyla, tek pazar programı
yoluyla “negatif” sosyal politika önlemlerinin uygulamaya konulması |
AAM, Komisyon, Avrupa Konseyi (= üye devlet
hükümetleri) |
Özgürlük: Eşgüdüm (Yönergeler 1408/71, 574/72);
çalışma özgürlüğü (m. 14, 49-55, ATA) – ve Avrupa “rekabet rejimi”
(m. 8, 86, ATA), bu ayrıca bölgesel ve sektörel sübvansiyonları da
kontrol eder |
|
Ulusal refah devletlerinin adaptasyonu ile sonuçlanan
entegrasyona yönelik “dolaylı” (de facto) baskılar |
Pazardaki temel aktörler (işverenler, sendikalar),
Avrupa Konseyi (= üye devletlerin hükümetleri) |
“Sosyal damping”; entegre olmuş Avrupa özel sigorta
piyasası; vergi sisteminin uyumlaştırılması; parasal birliğin (Euro)
farklı aşamaları |
|
AAM: Avrupa Adalet Mahkemesi
ATA: Avrupa Topluluğu Anlaşması |
“Piyasa” ve “sosyal”le
ilgili konuların artık açıkça ayrıştırılamayacağına dair birçok gösterge
vardır. Sosyal Şart[1]’ın
gerçekleştirilmesi üzerine ve Avrupa Sözleşmesi’nin (Amsterdam
Sözleşmesi’nin istihdam ve sosyal politika bölümleri)[2]
gözden geçirilmiş versiyonu ve bunun uygulanması üzerine “üst düzey politik”
çekişmelerden bağımsız olarak, piyasanın artan bütünleşmesi, gitgide ulusal
refah devletinin özerklik ve egemenliğinin altını oymaktadır. Ulusal refah
devletleri gittikçe artan oranda kendilerini karmaşık bir çok-katmanlı
politika oluşturma sistemi içinde bağlanmış ve yakalanmış bulmakta, bundan
dolayı da savunmaya geçmektedirler.
Egemen refah devletlerinin,
çok-katmanlı bir sisteminin unsurlarına dönüşümü, tartışmalarda yeteri
derecede belirtilmeyen üç sürecin sonucu olarak gelişmiştir (bkz. Tablo 1):
·
“Pozitif” entegrasyon (veya aktivist
reform); Avrupa Komisyonu ve Bakanlar Konseyi aracılığıyla, daha geleneksel
sosyal politika girişimleri yoluyla olduğu kadar, içine Avrupa hukukunun
karıştığı Avrupa Adalet Mahkemesi kararları yoluyla da, AT’nin merkezinden
dışarıya doğru halka halka genişler.
·
“Negatif” entegrasyon, (ya da
engelleme – yok etme reformu), piyasa uyumu için gerekli şartları üretmeyi
amaçlamaktadır. Bu durum, Avrupa Adalet Mahkemesi, üye devletlerin refah
ödemelerini “taşınabilir” hale getirdiğinde ve böylece sosyal politikayı
sınırladığında (örneğin bu durum, bundan böyle devletin kendi toprakları
içinde yaşayan vatandaşları ile sınırlı olamayacaktır) ve ayrıca onu yeniden
şekillendirdiğinde sözkonusudur. “Taşınabilir”in anlamı, ulusal refah
devleti ödemelerinin diğer üye devlet toprakları içinde de yapılabileceğini
ifade etmektedir (örneğin emeklilik aylıkları veya çocuk yardımları).
Taşınabilirlik, bireysel hareket özgürlüğünü engellemekten ziyade destekler.
·
Son olarak, Avrupa entegrasyonu süreci, farklı
kaynaklardan dolaylı baskıların artmasına yol açmaktadır. Bu
anlamda kabul edilmektedir ki, süreç, ulusal refah devletlerini hukuksal
olarak bağlamamakta, fakat ekonomik entegrasyonun olası olumsuz etkilerinden
korunmak amacıyla, onları sosyal politikalarını değiştirmeye doğru açıkça
itmektedir.
Sosyal politika üzerinde
doğrudan zorlamalar sözkonusu olduğu sürece (sürecin ilk iki türü),
“pozitif” ile “negatif” arasındaki ayrım, “iyi” ya da “kötü” anlamında bir
hüküm ifade etmez. Her iki durumda da, entegrasyon modellerinin tanımlayıcı,
mantıksal bir biçimde karakterize edilmeleri sözkonusudur. “Negatif” temel
haklar (devlet müdahalesine tam anlamıyla karşı olma amacı) ile “pozitif”
temel haklar (örneğin, devlete karşı ileri sürülebilecek her türlü hak
taleplerine dair gerekli düzenlemeleri formüle etme ile ilgilidir) arasında
birbiriyle benzeşen kıtasal hukuki farklılıklar vardır.
Şimdi bu üç tür süreci daha
detaylı olarak düşünelim. Birçok gözlemci, AT’nin kendi namı hesabına
önceden tedbir alma anlamında (proaktif) bir sosyal politika takip etmedeki
ürkek çabası üzerinde, diğer bir deyişle, pozitif girişimler geliştirmeye
başlaması üzerinde durmaktadır. Bu, büyük oranda “Sosyal Avrupa” bayrağı
altında gerçekleştirilmekte (Sosyal Sözleşme, Sosyal Politika Üzerine
Maastricht Anlaşması ve Amsterdam Anlaşması’ndaki iyileştirmeler) ve direkt
olarak ulusal egemenliği etkilemektedir. Burada Komisyon ve “sosyal
partnerler” (sanayinin iki tarafı – “sosyal diyalog”), bir tür “Avrupa refah
devleti” oluşturulmasında temel ve en göze çarpan öncüler olmuşlardır. Ne
yazık ki, diğerlerinin yaptığı gibi ben de vurgulamalıyım ki, yolları
üzerinde büyük engeller bulunmaktadır. Bu engeller; reformu bloke eden
kuruluşlar, sınırlı finansal kaynaklar, “rekabete dayalı devlet inşa etmek”
amacına dönüşebilecek bütün kaynakların üye devletler tarafından kıskançça
kontrolü ve gücün, çıkar gurupları arasında uygun olmayan şekilde
dağılımıdır (bunlar arasında güçlü işverenler vardır ve günümüzde bütün
Avrupa çapında faaliyette bulunmaktadırlar. Bu işverenleri, “sermayenin
hareket özgürlüğü” düşüncesi devamlı bir şekilde beslemektedir). Son 10 yıl
süresince, “pozitif” süreçte yapılacak girişimlere yönelik fırsatlar açık
şekilde gelişme göstermiş olmasına rağmen, bu durum, ulusal refah devletini
yeniden biçimlendirmeye hizmet etmede sonuç vermemiştir ve vereceğe de
benzememektedir.
Kesin sonuca ulaştırıcı
yöntemler daha az oranda görülmüş; Avrupa entegrasyonu, ulusal refah
devletlerini yeniden şekillendirirken, yavaş gelişen, yavaş işleyen
yöntemlere başvurmuştur. Bu durumun böyle olmaya da devam ettiği
gözlenmektedir. Bunlar, dünya pazarında hala nadiren görülen çok-katmanlı
bir sosyal politika sisteminin unsurları haline gelmiştir. “Piyasaya
uygunluk” talepleri doğrultusundaki gelişme ve uygulama, bu yöntemde merkezi
bir öneme sahiptir. İşgücünün ve sosyal hizmetlerin kısıtlanmamış “serbest
dolaşımı” karşısında duran bütün ulusal refah devletleri düzenlemelerinin,
Avrupa hukuku tarafından yasaklanacağı tahmin edilmektedir. Bundan dolayı,
benim kanıma göre, “negatif” reformu meydana getirirken, entegre edilmiş tek
bir iç pazar önündeki engeller bütünüyle kaldırılmalıdır. Bu konuda Avrupa
Adalet Mahkemesi, sosyal politika alanında verdiği 500’den fazla kararıyla
önemli bir rol oynamıştır. Ne yazık ki, birçok alanda ulusal egemenlik
olgusu, gelişmelerle oldukça yakından ilişki içinde bulunmuştur. Örneğin
Fransa’da, çocuk yardımı sistemine Pinna kararlarıyla gölge düşürülmüştür
(bkz. Pollmann 1990, 1991); Almanya’da 1980’lerde minimum emeklilik maaşı
düzenlemesine karşı çıkılmıştır, 1990’larda ise, uzun dönemli bakım
sigortası, bölgelere göre ayarlanabilir bir ayni yardım şeklinde formüle
edilmek zorunda kalmıştır. Bu vakaların hepsindeki ortak nokta, ulusal refah
ödemelerini yurtdışından da kullanılabilir hale getirmeyi önlemekti (örnek
olarak, İspanya’da eski İspanyol göçmen işçilere ve Alman emeklilerine
verilen uzun süreli bakım sigortası ödenekleri), diğer bir ifadeyle, bu
hakların sınırlı bir şekilde “taşınabilirliğini” sağlamak idi.
Son olarak, refah
devletlerinin dolaylı baskılarla, gitgide artan oranda, yasal baskılardan
ziyade de facto baskılara uğramaları karşı karşıya kalınan bir sorundur. Bu
durum, örneğin ulusal ekonomiler uluslararası rekabet taleplerine
kendilerini uydurmak zorunda kaldıklarında ya da 1999’dan günümüze değin var
olan tek para sistemi içine girdiklerinde sözkonusu olmuştur. Bu noktada,
piyasa öncüleri ve ulusal hükümetler (veya ulusal bankalar gibi ferdi
otoriteler), Avrupa Konseyi, Komisyonu vs’den daha belirgin rol oynarlar.
Ulusal refah devleti perspektifinden bakıldığında, burada egemenlik değil,
özerklik sorgulanmaktadır. Topluluk’un gelişmiş refah devletleri, harcama ve
vergileme açısından, birbirine zıt baskılar altında sıkışıp kalmaktadır.
Sermaye sahipleri daha düşük vergi ve katkı payları için feryat etmekte, üye
devletler ise, iç piyasada daha fazla talebin doğmasına yol açacak “refah
mıknatısları” (welfare magnets) haline gelmekten kaçınmaya çalışmaktadır. Bu
baskılar, İstikrar ve Borçlanmanın Sınırlanması Paktı (Stability and
Borrowing Limitations Pact) ile birlikte sözkonusu olacak bir ortak para
biriminden önce daha da artmıştır. Ortak para, önemli bir biçimde bireyler
ve şirketler için işlem maliyetlerini düşürecek ve bildiğimiz ulusal refah
devletinin sonunu getirecektir. Burada, diğer politik alanlardan sosyal
politikaya yönelik büyük - ölçülü “taşmalar”la (spillovers) karşı
karşıyayız. Uygulamadaki çeşitli refah devleti sistemlerinin, bu türden
genel baskı[3]
altında nasıl başarılı olacağını ölçümlemek zordur. Bazı olası senaryolar şu
şekildedir: Artan rejim rekabeti yoluyla dibe doğru bir yarış hızlanabilir
(sosyal damping) veya entegrasyon karşıtı milliyetçi, geriye dönüşü
destekleyici güçlü bir tepki doğabilir ya da Avrupa’nın üstleneceği sosyal
role doğru gerçek bir hamle gerçekleştirilebilir.
Bu yöntem türleri, tarihsel
mirastan daha çok, daha güncel olan ve kronolojik bir seyir halinde
Avrupa’nın gittikçe artan karşılıklı bağımlılığının bir neticesidir. Merkez
tarafından gerçekleştirilen “pozitif” girişimler, sosyal politikadaki
görülebilir, büyük uyuşmazlıkların artışı ile yanyana gitmektedir ve
başlangıcından itibaren AT’ye eşlik etmektedir. Bu yüzden, örneğin Fransız
Parlamentosu, AT’nin kuruluş anlaşması olan, 1957’de kabul edilen Roma
Anlaşması’nı neredeyse onaylayamayacaktı. Bunun sebebi, Anlaşma’da cinsiyete
dayalı eşit ücret (m. 119, şimdi m. 141 ATA) gibi “sosyal hükümler”in çok
zayıf bulunması ve hayli gelişmiş Fransız refah devletinin çok fazla oranda
Alman “sosyal dampingi”ne maruz kalacağı düşüncesiydi (Marjolin 1989: 284
97). Diğer yandan, entegrasyonda “negatif” çabalar çok az göze çarpmış ve
genellikle daha küçük bir şekilde gerçekleşmiştir[4];
ayrıca tarihsel olarak da oldukça eskidir. 1958 yılında çıkartılan sosyal
politika alanındaki ilk eşgüdümleyici yasalar (2.nci ve 3.üncü yönergeler),
AT’nin en eski yasal tedbirleri arasındadır, ancak bu düzenlemenin dolaşım
özgürlüğü ile ilgili uygulaması esas itibariyle 1970’li yılların ortalarında
başlamıştır. Hatta, (mal piyasalarının entegrasyonuna son bir rütuş
anlamında) “hizmetlere dolaşım serbestiyeti”nin getirilmesi yoluyla
gerçekleşen “negatif” entegrasyon, 1986’da onaylanan Tek Avrupa Senedi
(Single European Act)[5]’nden
önce gerçekleşmemiştir.
Bu arada, pozitif
girişimlerin yanısıra, “koordinasyon” (dolaşım özgürlüğünün bir sonucu
olarak) çerçevesi içerisinde yer alan negatif girişimler ise, Avrupa sosyal
politika üreticilerinin bilinçli yasal faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır.
Hizmetlerin deregülasyonunu amaçlayan negatif girişimler Tek Avrupa
Senedi’ne dayanmaktadır, ancak “serbest hizmet dolaşımı”nın aynı zamanda bir
sosyal hizmet sağlayıcı olan refah devletinin doğasını yeniden
şekillendirebileceği gerçeği de zamanında önemsenmemiştir. Benzer bir
körlük, dolaylı baskılar durumunda da görülmüştür. Örneğin, politika
üreticiler, Para Birliği’nin herhangi bir ulusal refah devletinin
biçimlenmesi ve işleyişi üzerinde önemli bir etkisi olacağını
bilmektedirler. Ne var ki, bu tür baskılar direkt olarak Avrupa hukuku
şeklinde gerçekleşmeyecektir. Aksine, çıkarların uzlaşması ulusal yasalara
bırakılmıştır. Avrupa aktörleri, tercihini “stratejik körlük” yönünde
kullanarak, yönelimini ne yönde ve nasıl gerçekleştireceği seçeneğini ulus
devletlere bırakmıştır.
Avrupa
Entegrasyonu ve Ulusal Sosyal Politika: Dört Temel Özgürlüğün İşlemesi
Kurumsal bir açıdan değil
de sistematik bir açıdan bakıldığında, Roma Anlaşması’ndaki dört temel
özgürlüğün (malların, sermayenin, hizmetlerin ve son olarak işgücünün
“serbest dolaşımı”nın korunması – Tablo 2), üye devletlerin iç sosyal
politikalarında tam anlamıyla gerçekleştirilmesine yönelik etkileri dikkate
alındığında, Avrupa entegrasyonunun ulusal sosyal politika üzerindeki etkisi
anlaşılabilir bir durumdur.
AT’nin, malların serbest
dolaşımı ile ilgili olarak entegrasyona yönelik ilk tarihsel adımı, iç
ticaret engellerinin kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu adımın, sosyal
politika üzerindeki doğrudan etkileri kısıtlı kalmıştır; örneğin, iş
güvenliği (sermaye mallarının ihracında iş güvenliğiyle ilgili ulusal
kurallar yetersiz kalmıştır) veya “sağlık hizmeti amaçlı mallar” (ilaçların
ve tıbbı aletlerin ihracatı) gösterilebilir. Bunun sonucu olarak, ulusal
ekonomiler üzerinde dolaylı bir etki sözkonusu olmuştur. “Tek başına mal
piyasalarının entegrasyonu, ulusal işgücü talebini daha esnek yapar” (Rodrik
1997: 16). Tam anlamıyla gelişmiş tek bir mal piyasasında, öteki
özgürlüklerin gerçekleşmesine bakmaksızın ve de tek bir iş piyasası
sözkonusu olmaksızın, ulusal istihdam politikalarında (istihdam, ücretler ve
ek ücret maliyetleri durumlarında) daha yüksek düzeyde esneklik
beklenebilir: Böylece, 1993’ten beri Standort Deutschland (Almanya’nın
endüstriyel yatırım bölgesi) ile ilgili uyuşmazlıklarda görüldüğü gibi,
ulusal sosyal politikalar dolaylı olarak “sistem rekabeti”ne maruz
kalmaktadır. Çünkü, “aşırı yüksek” ücretleri sürdürme maliyetleri yükseltir
ve işverenlerin sistemden “çıkış” olasılıkları artar.
|
Tablo 2 – Dört Temel Özgürlük ve Bunların Sosyal
Politika Alanındaki Etkileri |
|
|
Ulusal Sosyal Politika Üzerindeki Direkt Etkileri |
Ulusal Sosyal Politika Üzerindeki İndirekt Etkileri |
|
Mallar |
“İş
sağlığı ve güvenliği”
–
Sermaye malları (makineler)
Sağlık ve güvenlik yasaları
–
Sağlıkla ilgili mallar |
“Üretim sistemlerinin rekabeti” (ulusal rekabet gücü sendromu) |
|
Sermaye |
|
–
İşverenler lehine olacak bir şekilde ulusal “sosyal ortaklık”ta
kayma
–
İşgücünün, özel ve kamu sigortası arasındaki ulusal bölünmüşlüğüne
zarar veren özel sigorta piyasasının uyumlaştırılması |
|
Hizmetler |
|
Tüketicilerin ve üreticilerin tercih özgürlüğünün, ulusal sosyal
hizmet sektörlerinin kültürel olarak yerleşik bulunan yapılarına
zarar vermesi |
|
İşgücü
(1 – 3 ile kıyaslandığında, entegrasyonun en “aksayan” şekli) |
–
Avrupa “sosyal ortaklığı” (Sosyal Diyalog) eksik bir şekilde
geliştirilmiştir
–
Şu ana kadarki Avrupa sosyal politikası, esas itibariyle negatif
entegrasyon (koordinasyon) üzerine yoğunlaşmıştır |
–
Dolaşım hakkı olmayan işgücü ile ulusal sermayenin artan dolaşımı
arasında süregelen dengesizlik
–
Avrupa iş piyasası sistemleri arasındaki rekabetin, yavaş yavaş
ulusal iş piyasası modellerinin sorgulanmasını beraberinde getirmesi |
İlk defa 1980’lerde AT
tarafından güçlü bir şekilde koruma altına alınan sermayenin serbest
dolaşımı, 19. yüzyıldan farklı olarak, işçilerin serbest dolaşımı sözkonusu
değilken ve örneğin işveren ve sendikalar arasındaki ilişkilerin ve ücret
pazarlığının tam olarak Avrupalılaştırılması gerçekleştirilmemişken; İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan refah devletinin kurulma döneminin görece
kapalı olan “ulusal ekonomileri” ile karşılaştırıldığında (1950 ve 1960’lar
için bkz. Eichengreen 1996; uluslararası bağlam için ise bkz. Ikenberry
1996: 85), işçiler karşısında işverenlerin gücünü vurgulamıştır. İşverenler
ve işçiler arasındaki geçerli ulusal güç dengesi sermayenin lehine kaymış,
bu noktadan sonra sermaye Avrupa’nın herhangi bir yerinde yatırımda
bulunabilmiştir. Bununla birlikte, liberalizm ruhuna dayalı savaş sonrası
refah devleti uzlaşısının yavaşça dışlanmaya başladığı görülmüştür (Ruggie
1995: 508). Bu süreç birçok yerde gözlemlenirken, ulusal refah devletinin
diğer temelleri de kaymaya başlamış; özel sigortacılık ancak bundan sonra,
sınırları çok güçlü bir şekilde belirli olan ulusal yarı-sermaye piyasasında
saygın bir yer kazanmıştır. Bunun için, 1 Ocak 1994’ten itibaren geçerli
olan uyumlaştırılmış bir iç piyasa da vardır. Eğer refah devleti ve özel
sigorta katı bir şekilde ayrılabilseydi, hiçbir problem ortaya çıkmayacaktı.
Ancak, refah devleti ve özel sigorta arasında iyi dengelenmiş bir iş
paylaşımı kültürü içinde, her ulus devlet kendi yoluna sahipti. Bu durum,
bunların hepsinden öte, hayat sigortası, yaşlılar için iş güvenliği ve
tamamlayıcı sağlık sigortası konularında önemli bir rol oynamaktadır.
“Buzdağı” benzetmesini kullanırsak, şu anki refah devleti sadece buzdağının
görünürdeki kısmıdır, ancak özel sigorta su yüzeyinin altındaki temel
parçadır. Eğer şimdi, Avrupa çapında “ölçek ekonomilerinin”
gerçekleştirilmesinin bir sonucu olarak, standardize edilmiş sigorta ve
kurumlar gelişirse, ki bunlar Avrupa çapında işlese ya da ekonomik olarak
ilişki içinde olsa dahi, bu geleneksel “iş bölümü kültürü” yavaş yavaş
kaybolacak ve refah devletinin bir sonraki doğal temel taşı parçalanmaya
hazırlanmış olacaktır. Bundan sonra, harmonize edilmiş bir özel sigorta
piyasası, çok farklı biçimlerde olan ve kendine has bir yapısı bulunan refah
devletlerinin direkt olarak karşısında duracak ve muhtemelen uyuşmazlık
alanlarındaki harmonize edilmiş ve Avrupalılaştırılmış çözümleri, ileriye
doğru erteleyecektir.
İlk defa güçlü bir şekilde
Tek Avrupa Senedi (Single European Aggreement – SEA) tarafından ortaya konan
hizmet özgürlüğü (dolaşımı) ile birlikte, hizmet özgürlüğünü “kullananlar”
ya da alternatif olarak “üretenler”in ne kadar zamandır doğmuş olduğuna
bağlı olarak, bu özgürlüğün ulusal refah devletleri üzerindeki etkilerine
yönelik çeşitli bakış açıları ayırtedilebilir. Bu evrim, ileri düzeydeki
işbirliği politikasıyla çelişir bir şekilde, halen bebeklik dönemini
yaşamaktadır. En çetrefilli vakayı ele alalım: Hizmet sağlayıcıları (ya özel
piyasalarda işverenlerdir veya genelde olduğu gibi, özel olarak
yetkilendirilmiş ulusal meslek kurumlarıdır), ilke olarak hizmetlerini
herbir diğer ülkede sunabilir (İngilizler’in huzurevleri zinciri, Alman
şubesi aracılığıyla daha ucuz olan İngiliz hizmet modelini sunabilir; yine
İngiliz tıp fakültesi diplomaları Almanya’da tanınabilir). Diğer yandan, bu
hizmetlerin müşterileri, (kendi ulus refah devletinin yardımıyla?)
yurtdışındaki sosyal hizmetleri araştırmaya da teşvik edilebilir. Bu durum,
oldukça dikkat çekici ulusal varyasyonları ile birlikte, sağlık hizmetleri
üzerinde[6]
belirgin bir etki yaratabilir. Öyle ki, bu ulusal farklılıklar şimdiye
kadar, “bakım” ile ilgili mesleklerin bilinen rolüne uygun olarak, herhangi
bir zamanda, farklılık gösteren bir anlayış ile birlikte, ulusal hizmet
kültürleri içinde içselleştirilmişlerdir.
Bütün bunların sonuncusu
olarak, sıra Avrupa’da işgücünün serbest dolaşımından sözetmeye geldi. Emin
olun ki, serbest dolaşım 1957’den beri Anlaşma tarafından garanti edilmiştir
(özellikle İtalya’nın bu konudaki baskısının bir sonucu olarak); yakın bir
tarihte diğer yasalarda bu konuya son bir biçim verilmiştir ve şimdiye kadar
yukarıda açıklandığı üzere, geniş ölçüde negatif entegrasyon yoluyla bir
Avrupa sosyal politikası için araç olmuştur. (bkz. Leibfried ve Pierson
1995b: 53). Bununla birlikte, Avrupa vatandaşları uygulamada bu özgürlükten
güçlükle faydalanmıştır ve diğer üç özgürlükle karşılaştırıldığında, sonuç
olarak aksak ve eksik bir entegrasyon durumu meydana getirmiştir. Eğer,
Amerika’nın bütünleştirilmiş iç piyasası ile AT karşılaştırılırsa, bu
aksaklık açık bir şekilde görülebilmektedir (Garth 1986). Batı Avrupa’daki
işgücü hareketliliği, AT tarafından değil de, daha ziyade Topluluk dışındaki
ülkelerin vatandaşları tarafından belirlenmektedir. Sadece, ücret ve çalışma
koşullarının nispeten kötü olduğu iş piyasalarında (ucuz, kol gücüne dayalı
işgücü) ve daha üst profesyonel iş piyasalarında (yönetici, mühendis ve
doktor gibi profesyoneller) farklı işgücü dolaşımı gerçekleşebildi; bu her
iki piyasada gerçekleşen dolaşım, tipik işgücünün çizgisi dışındadır, yani
bu şekildeki “standart durumları” hedefleyen normal – ortalama ulusal sosyal
politika yörüngesinin dışındadır.
Böylece, paradoksal olarak
(birbirine zıt olarak) ondokuzuncu yüzyılın sonundaki durumdan daha belirgin
biçimde, yirminci yüzyılın sonunda Avrupa’da, sermaye ve işgücü dolaşımı
arasında bir dengesizlik doğmuştur. 1957 AT Roma Anlaşması’ndaki göç
konsepti, 1950’lerdeki “göçmen işçi”dir ve yalnızca “normal” sosyal güvenlik
düzenlemelerini kapsar. Tek bir Avrupa iş piyasası, Amerikan dolaşım
standartlarıyla karşılaştırıldığında, bir Avrupa iş piyasası politikası ve
Avrupa sosyal politikası ile ilgili oldukça farklı talepleri beraberinde
getirecektir. Ve şimdiye kadar olduğundan farklı olarak, ulusal
politikaların uyumlaştırılmasına yönelik daha yüksek düzeyde baskı
yaratacaktır (genel bir bakış için bkz. Adnett 1996).
Daha doğrusu, bu politik
alanlar, ulusal hükümetler kendi iş piyasalarında oluşmuş kültürel çapaları
barındırdıkça, Avrupa’nın topluluklaştırılmasında cılız adımlar olarak
kalmıştır. İstihdam ve refah büroları, örneğin, işsizlerinin ülkedışı
hareketliliğini zorlamamaktadır. Bu durum, hala büyük oranda yerel değerlere
ve sınırlı egemenliklere doğru bir yönelişi yansıtan, işgücünün güçlü sosyal
ve çalışma haklarında yansımasını bulmaktadır. Bundan dolayı, üretimi
yeniden yapılandırmanın artan maliyetleri, çok yönlü “erken ayrılma”
stratejileri yoluyla ulusal bakımdan “toplumsallaşmış”tır. Bu, yine güçlü
bir biçimde toplumsallaşmış bulunan demir ve kömür gibi sektörlerde de
geçerli olan durumdur (Houseman 1991). İş piyasaları ve dinamikleri ulusal
olarak korunmuştur ve böylece şirketler, sektörler ya da sektörler
arasındaki kar ve zarar dağılımı bu kapsam içinde yer almıştır. İşgücü
dağılımı, kadınların işgücüne katılımı, kısmi çalışmanın tam süreli
çalışmayla ilişkisi gibi alanlardaki ulusal modeller, gelişmiş sanayi
toplumlarındaki seküler dönüşüm içinde biraz değişebilmiştir, ancak bunlar
ulusal mekanizmalar yoluyla ve çeşitli ulusal sosyal politika biçimleri
tarafından iyi bir şekilde korunmuş olarak kalmaktadırlar.
Küresel
Piyasa ve Ulusal Sosyal Politikanın Karşılıklı Dayanışması: Avrupa
Entegrasyonunun Olağanüstü Doğası
AT, uluslararası piyasanın
sonucu olarak artan karşılıklı bağımlılık ile birlikte yükselen
uyumlulaştırma yönündeki ekstrem baskılara bir örnektir ve Avrupa’daki
tartışma, başı çeken “küreselleşme” veya onun Almanca karşılığı olan “ulusal
rekabetgücü tartışması” ile sürüp gitmektedir. Robert Gilpin, iç politika ve
dış ekonomik politika arasındaki dengeye yönelik genel ikilemi aşağıdaki
şekilde formüle etmiştir (Ayrıca bkz. Kaufmann 1997, 9. Bölüm; Gough 1996;
(daha geniş olarak) Scharpf 1997; Scharpf ve Schmidt 2000): “Eğer, küresel
düzeyde büyük bir işbirliği ve uyumlaştırma ortaya çıkmazsa, her ulus kendi
çokuluslu şirketlerinin görece pozisyonlarını ve rekabetgücü avantajlarını
geliştirmenin yolunu aradığından, bunun sonucu olarak uluslararası ekonomik
uyuşmazlıklar yoğunlaşacaktır” (Gilpin 1987). Bu korkunun temeli, savaş
arası dönemdir. Çok kısa bir süre içerisinde altın standardındaki düşüş ve
korumacılığa doğru yönelen genel gidişat ve de iki taraflılık
(bilateralism), 1914 yılında ulaşılmış olan piyasaların küreselleşmesini tam
anlamıyla çözmüştü (Bkz. Röpcke 1942; Simmons 1994).
AT’nin ve 1957’den beri
süregelen gelişme aşamalarının önceden de tahmin edilebilmesinde olduğu
gibi, benzer bir çıkarım, uluslararası ticaret antlaşmaları (GATT
® WTO) için de
yapılabilir. Başlangıçta sadece sınır rejimi kurulmuş veya yok edilmiş
(gümrük vergileri düşürülmüş veya yükseltilmiştir) ve sonra giderek artan
bir oranda, ulus devletin kendince, iç politikayı zorlayıcı uyumlaştırıcı
tedbirler alınmıştır (mesela ürün standartları, ürün güvenliği ve devlet
sözleşmeleri gibi bütün “tarife dışı kısıtlamalar” konusunda; Bkz. Hoekman
ve Kostecki 1995). Dış ekonomik politika ve iç politika bir roman tarzında
birleştirilmiştir: “Yasallık ve iç yapıların uyumlaştırılması konusu,
uluslararası ekonomik ve politik ilişkilerde önplana kaymıştır” (Gilpin
1987: 227). Şimdi, negatiften pozitif bütünleşmenin gerekliliğine kayan bir
gelişimden sözedeceğiz.
GATT – S.L. ilkelerinin ihlalleri ve bunların
meşruiyetine karşı ileri sürülen itirazlar, şayet çok-katmanlı ticari
sistemler sürecekse, artan uluslararası ilişkiye ve kurumların ve ulusal
politikaların daha büyük ölçüde uyumlaştırılmasına ihtiyaç duyulabileceğini
göstermektedir. Uluslararası alanda kabul edilen bir dizi yeni kuralın,
GATT’da olduğu gibi, sadece yasal engellerin kaldırılması üzerine
yoğunlaşılmasından ziyade, direkt olarak toplumların iç işleyişine
uygulanması zorunluluğunu olası kıldığı görülmektedir (Gilpin 1987: 225).
Uluslararası ekonomi
politik üzerine bu şekildeki bir bakışaçısı, dünya pazarıları
bütünleşmesinin dinamik gücünü fazla abartabilir ve ulusal politikaların
dayanma gücünü öngöremeyebilir. Geriye baktığımız zaman, uluslararası sosyal
politikanın gelişiminin ve ulusal sosyal politikaların koordinasyonunun yeni
olmadığını görebiliriz. Çok-katmanlı uluslararası sosyal politika
antlaşmaları, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün kuruluş öncesine kadar gider
(Bkz. Herren 1993; Perrin 1983; Senghaas – Knobloch 1979). Uluslararası
sosyal politika ve bunun dinamikleri büyük ölçüde bürokratik uzmanlığa
bağlıdır; düzenli bir şekilde “üst düzey politikalar”ın gölgesi altında
gelişmiştir ve bu durum onun fonksiyonlarını engellemeyecek gibi
gözükmektedir. Ancak, güç politikaları işe dahil olur olmaz, uluslararası
sosyal politika büyük oranda dikkat çekmiştir. Verebileceğimiz en eski
örnek, 1994 yılında Fransa ve İtalya’nın yaptığı Çalışma ve Refah Antlaşması
(Labour and Welfare Trade)’dır:
Fransa – İtalya Antlaşması’nın temel sosyal
politikası, ulusal sosyal politika programlarının koordineli olarak
genişletilmesi ve uluslararası sosyal politika ile ilgili antlaşma
konferanslarına zorunlu katılım ile ilgiliydi; fakat, geleneksel güç
politikalarında antlaşmanın üstlendiği fonksiyon, İtalya’yı, “Dreibund”daki
müttefiklerinden ayırıyordu (Herren 1993: 241).
Uluslararası sosyal
politikanın halihazırdaki durumundan farklı olarak, AT bir anlamda,
birbiriyle bağlantı halindeki küresel piyasaların ürünleri olan bütünleşme
yanlısı küresel güçlerin ötesinde, böylesi bir sürecin aksayan bir yönüdür.
AT, şimdiye kadar küreselleşmenin tek örneği olmuştur; bu amaç
doğrultusunda, “her yönüyle bütünleşme” ile yoğrulan, devlet benzeri bir
kendi kendine örgütlenme kapasitesi, uygulamada kanıtlanmıştır. AT,
çok-katmanlı bir sistemin devlet benzeri bir üst yapı olarak, “dünya
ekonomisinin bütünleştirici güçleri ile egemen devletin merkezkaç kuvvetleri
arasındaki mücadele” (Gilpin 1987: 380) sonucunda yükselen iç karşıtlığın
önemli bir kısmını potansiyel olarak dengeleyebilir; refah devleti bunun
büyük bir örneği olarak durmaktadır. Örneğin, ABD, Kanada ve Meksika
arasında serbest ticaret alanı olan NAFTA, bu şekilde kullanabileceği bir
uluslarüstü homojenize edilmiş sosyal güvence sistemi ve yeni düzenleme
olasılığına sahip değildir. Bunun sonucu olarak, bu teşkilatın en kuvvetli
üyesi Kanada’da, refah devletinin aşağı düzeye doğru yöneldiği
görülmektedir. Küresel piyasanın üçüncü temel ekonomik bölgesi olan Asya
bölgesinde (“kaplan” Japonya, dört “küçük kaplan” Güney Kore, Tayvan, Hong
Kong, Singapur ve son zamanlarda atağa kalkan dört “başarılı kaplan”
Filipinler, Endonezya, Malezya ve Tayland), uluslarüstülük daha az
gelişmiştir ve koordinasyon ancak geleneksel bir tarzda, hegemonik bir aktör
olan Japonya vasıtasıyla gerçekleşmiştir.
AT’nin yüksek kendi kendini
örgütleme (self – organization) kapasitesi, Batı Avrupa devletleri
tarafından stratejik avantaj olarak kullanılabilir. Her üye devlet, uzun
zaman önce kendi başına kaybettiği, ancak kollektif örgütleri olan AT
aracılığıyla potansiyel olarak yeniden elde edebileceği özerk yerini (otonom
alanını), bu doğrultuda küresel piyasada yeniden elde edebilir. Eğer Avrupa
bir bütün olarak düşünülürse, o taktirde Avrupa’nın “dünya piyasa
bağımlılığı” bir bütün olarak ABD’dekinden daha fazladır (ve
Japonya’nınkinden de daha azdır) denemez. Herbir AT üye devleti, diğer bütün
üye devletlere ihracatta bulunduğundan, AT’nin “dış bağımlılığı”,
piyasaların ve politikanın tamamen Avrupalılaştırılması dolayısıyla, önemli
oranda kırılmış olacaktır. Avrupa dışında, ABD ve Asya’ya bağımlılık radikal
bir biçimde azalacaktır. Dahası, aynı şekilde ele alındığında, Avrupa
Birliği, uluslarüstü seviyede, savaş sonrası dönemin sosyal devletini
yeniden ihya edecek bir uzlaşıyı yeniden model olarak hazırlamasına ve
korumasına elverecek tarzda, ticari anlamda yeteri derecede güçlü hale
gelebilir. Bu uzlaşı ki, ulus devletlerin kendisi tarafından gittikçe daha
az bir şekilde korunabilirken, Avrupa düzeyinde bir himayeye ihtiyaç
gösterebilir. Avrupa piyasa bütünleşmesi arttığından ve bir ortak Avrupa dış
ekonomi politikası yeşerdiğinden, üçlü arasındaki ilişki genellikle
“sistemlerin rekabeti” olarak tanımlanmıştır ve her sistemde “refah
(devleti)”nin varlığı uluslararası ilişkileri biçimlendiren hayati bir
değişkendir. Miles Kahler, ekonomik uyuşmazlığın bu nedenine ve bugünkü
bütünleşme düzeylerine yönelik tehdide işaret etmiştir:
Transatlantik ilişkilerde bölgeselleşmenin etkilerine
yönelik en kötümser yorum, muhtemelen Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri
arasındaki ekonomik uyuşmazlığın temel kaynaklarıyla ilgili olanıdır. Basit
korumacılıktan farklı olarak, uyuşmazlık artan bir şekilde “haksız rekabet”
(unfair competition) ve “adil rekabet” (level playing fields) üzerine
yoğunlaşabilir. Bu terimler, piyasaya girişteki ölçülebilir herbir engelden
ziyade, iki farklı kapitalist ekonomi politikler arasında varsayılan
farklılıkları tarif etmektedir. (Eğer Japonya da eklenirse, o zaman sistem
mücadelesi en azından üç farklı modeli içerecektir.) Bu bakış açısından
bakıldığında, Avrupa Birliği, koordineli politikaların toplamından daha
fazlasını, hatta farklı kurumlar toplamından daha fazlasını temsil
edecektir. O, farklı bir sosyal ve ekonomik düzeni temsil etmektedir (1995:
41).
AT’nin sosyal politika
kapasitesi, dış ekonomik ilişkilerini etkin bir şekilde düzenleme
kapasitesinin diğer bir yüzü olarak görülecektir. AT açısından önemli bir
kodifikasyon alanı, refah devleti uzlaşısını uluslarüstü düzeyde
korumasıdır. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa toplumlarının
hepsinde istikrarlı bir politik düzen için temel haline gelmiştir (Bkz.
Milward 1992). Bu uzlaşıda, ulusal olarak bozulma başgösterdiğinde ortaya
çıkan ulusal refah devletleri ile uluslarüstü politika arasındaki ilişki,
“yeniden güvenceye alma - reasürans” (re-insurance) ifadesinde tanımını
bulabilir. Reasüransı gerçekleştiren, kendisini temel sigorta işine dahil
etmemektedir, yine bireysel sigorta müşterileriyle de direkt bir ilişki
içerisinde olmamaktadır. Onun faaliyetleri “türemiş riskler”le ilgilidir. Bu
metafor, bir AT sosyal politikasının neden uygulamadaki ulusal “refah
devletleri”ne karşı ölçüt alınmaması gerektiğini anlamamıza yardımcı
olabilir. Avrupa sosyal politikası oldukça farklı fonksiyonlar görmektedir.
Avrupa’nın ekonomik
entegrasyonu, uluslararası bağlamda ulusal refah devletlerini zayıflatmaktan
ziyade güçlendirmiştir. Topluluk’un refaha ilgisi, bağımsız devlet olma
kapasitesinde ve Avrupa toplumunun kendini idame ettirir yeniden
yapılanmasında yatmamaktadır. Topluluk’un bunun için lüzumlu öngerekleri
yoktur. Topluluk, büyük ölçekli gelirin yeniden dağılımını organize etmede,
ulus devletlerin olabileceği kadar, ne kültürel olarak ne de sosyal açıdan
yeteri kadar homojen değildir (SachBe 1997). Refah devletinin gelişimi ve
refah devletinin Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) kazancına dönük uluslararası
karşılaştırmalar göstermiştir ki, vatandaşların vergilenme konusundaki
istekliliğini sınırladığından dolayı, etnik heterojenlik, refah devletinin
yeniden dağıtım kapasitesini sınırlamaktadır. Ortak bir Avrupa sosyal
politikası, Avrupa çapında sağlam ve güvenilir “egemen toplumlar” üzerine
inşa edilemeyeceğinden, bünyesel olarak çok kırılgan yapıda olmalıdır.
Geliri yeniden dağıtan sosyal politika bakış açısından görülen şey,
Avrupa’nın hala büyük oranda özerk devletlerden oluşan bir birlik olduğudur.
Lakin, böylesi bir yapının
maliyeti nedir? Ulusal, hatta milliyetçi sosyal politika ve Avrupa-dünya
piyasası düzeyinde piyasa entegrasyonunun bileşimi, kendi kazananını ve
kaybedenini yaratmıştır. “Sosyal dışlama” (social exclusion)’nın dinamiği,
başlıca işgücü piyasasındaki düşük güç sahibi gurupları etkilemiş, Avrupa
politikacılarının dikkatini çekmiş ve özel girişimlere yol açmıştır (AT için
bkz. Holland 1993; dünya için ise bkz. Wood 1994)). Ayrıca, üye devletler,
bütün gelişmiş refah devletlerinde olduğu gibi aynı sosyal ve demografik
problemlerle karşı karşıya gelmişlerdir. Düşen doğum oranları ve artan uzun
ömürlülük, çoğu emeklilik sigortası sistemlerinin finansal yapısını
çökertmiştir. Tıbbi ilerlemeler ve artan uzun ömürlülük, sağlık
masraflarındaki artışın sürekli olmasına yol açmıştır. Kitlesel işsizlik,
refah devletinin kapasitesini iki açıdan sınırlamaktadır; daha düşük vergi
ve katkı payları ödenmekte ve daha fazla yarar talebinde bulunulmaktadır.
Artık, öyle açık bir görünüm kazanmıştır ki, günümüz refah devleti mali
sınırlarının sonuna gelmiştir. Bu sonuç, şu gerçekten yola çıkarak elde
edilebilir. Avrupalı OECD ülkelerinde ortalama devlet geliri (tüm devlet
harcamalarının nominal GSMH ile değeri) 1981’den 1996’ya yüzde 47’den yüzde
49’a yükselmiştir. Bu zaman süresince, borç paylaşımı (tüm devlet düzeyinde
toplam borcun GSMH ile bağlantısı) yüzde 44’ten yüzde 76’ya yükselmiştir
(Spahn ve Föttinger 1997: 143). Bir zamanlar, devlet harcamalarının vergiler
veya katkılardan finanse edilmesi mümkün değildi. Aynı zamanda, sosyal
transferlerde büyük kesintiler etkin bir şekilde bloke edilmişti. Bu
durumda, Avrupa Para Birliği’nin ve Maastricht Kriterleri’nin borç limitleri
getirmesinin sosyal politika açısından ne kadar önemli olduğu aşikar bir
hale gelmiştir. Avrupa takımyıldızında, azalan refah devlet kapasitesi ve
artan refah devleti talebi arasındaki çelişki büyük oranda dikkatleri
çekmektedir.
Artan bir şekilde
birbiriyle bağlantılı hale gelmiş küresel piyasada kapsamlı bir ulusal refah
devletinin gerçekleştirilmesine yönelik genel bir şüphe, Dani Rodrik
tarafından çarpıcı bir üslupla şu şekilde özetlenmiştir:
Aslında, devletler mali güçlerini, kendi
vatandaşlarını aşırı piyasa risklerinden izole etmek için kullandılar...
Bununla beraber, günümüzde ise, uluslararası ekonomik bütünleşme, geri
çekilen devletlerin ve azalan sosyal yükümlülüklerin arkaplanında yer
almaktadır... Yine, uluslararası açıdan hareketsiz bulunan nüfusun çok büyük
bir çoğunluğu için gerekli olan sosyal sigorta ihtiyacı azaltılamamıştır. Bu
ihtiyaç, daha büyük entegrasyonun bir sonucu olarak daha da büyük bir hale
gelmiştir. Bu yüzden, sorulması gereken soru, küreselleşme ve riskin
sosyalleşmesine yönelik baskılar arasındaki gerilimin nasıl
azaltılabileceğidir. Şayet gerilim akıllıca ve yaratıcı bir şekilde idare
edilemezse, açık piyasalar lehindeki konsensüs, tamamiyle yeniden dirilen
genelleştirilmiş bir korumacılığın ciddi bir olasılık olduğu noktaya kadar
aşınacaktır (1997: 6).
1996 yılından itibaren,
Avrupa Para Birliği ve buna eşlik eden ulusal harcamalardaki sınırlamalarla
ilgili gereklilik üzerine yapılan tartışma esnasında, Fransa, İtalya ve de
Almanya, yalnızca dünya piyasasının üç büyük bölgesini (Kuzey Amerika, AT ve
ilişkide bulunduğu ülkeler ve de Asya bölgesi) birbirinden ayırmakla
kalmayan, AT’yi Avrupa’da büyük bir kaleye çeviren, hatta Avrupa gibi güçlü
bir şekilde bütünleşmiş piyasalardan bile şüphe duyan bu durumu, bir tehlike
bölgesi olarak tanıtmıştır. Avrupa entegrasyonu, üye devletlerin sosyal
refah dengelerinin çöküş tehlikesi içinde olduğu düşünüldüğü sürece, iç
piyasayı oluşturma sürecinde, ilerlemek için hızlı bir yol değildir. Hatta,
iç piyasanın kısmi bir çözülmesi gerçekleşebilecek bir olasılıktır. Bu
arada, AT’deki ve dünya piyasasında ortaya çıkan diğer entegrasyon
öncülerindeki alternatifler, köken olarak farklı değildir: “Çok farklı
uygulamalara sahip ülkeler arasındaki serbest ticaret, ya iç yapılardaki
aşınmanın desteklenmesinde bir isteklilik ya da belli bir derecede
uyumlaştırmada (birleşmede) rıza gerektirmektedir” (Rodrik 1997: 37).
Refah devleti aynı zamanda,
düzeltme ya da uyumlaştırma açısından gelecek yıllarda önem kazanacak
çeşitli “içsel uygulamalar” için bir odak nokta oluşturmaktadır. Yeni
bölgesel rekabette ve bunun ulusal sosyal politika yönünde görünürdeki açık
zorlayıcılığı altında, birbiriyle karşılıklı bağımlılık içinde olan sosyal
politika ve dış ekonomik politika, her zaman gerektiği gibi
değerlendirilmemektedir. OECD ülkelerindeki serbest ticaret taraftarları ve
“dünya piyasası” artı “küreselleşme”yi herşeyden öte sanayileşmiş OECD
“refah devletleri kulübü” içinde bir süreç olarak görenler, İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra gelişme içinde olan ampirik tarihsel araştırmanın belli
bir sonucunu dikkate almalıdırlar.
Toplumlar, kendilerini büyük miktarlarda dış risk
talebine maruz bırakırlar ve küresel piyasalardaki olaylardan korunmak için
devletten daha geniş bir rol talep ederler. Özellikle ileri derecede
sanayileşmiş ekonomiler bağlamında, bunun anlamı daha cömert sosyal
programlardır. Bundan çıkan sonuç, sosyal refah devletinin, açık ekonominin
diğer bir yüzü olduğudur (Rodrik 1997: 53).
...Uluslararası açıdan hareketsiz olan gurupları kabul
edilebilir miktarlarda dış risklere karşı güvence altına alma stratejisi,
uluslararası ekonomik bütünleşme çok ileri düzeylere varıncaya değin
işleyebilir. Ancak, bir kere küreselleşme belirli bir noktanın ötesine
geçerse, vergi matrahı çok kaygan hale geleceğinden, devletin gerekli gelir
transferlerini daha fazla finanse etmesi mümkün olamaz. Bu nedenle, yüksek
düzeyde bir entegrasyonun varlığı halinde, açıklık ve sosyal konsensüsü
sürdürme arasında ciddi bir uyuşmazlık bulunmaktadır (Rodrik 1997: 53).
Savaş
Sonrası Dönemin Sosyal Refah Devleti Sözleşmesi Nasıl Yeniden
İçselleştirilebilir?[7]
Batı refah devleti bugün
tekrar tartışılan şeklini büyük çapta ilk defa İkinci Dünya Savaşı
sonrasında, yani 1950’ler ve 1960’larda kazanmıştır. John Ruggie’den savaş
sonrası dönemin “sosyal refah devleti sözleşmesi” hakkında bilgi
edinebiliriz. Bu sözleşme şekilsel açıdan değişmesine rağmen, bütün OECD
ülkelerinde ittifakla kabul edilmişti. Bu sosyal sözleşmenin yapısal
şartları günümüzde sorgulanmaktadır. Sözleşme, bizzat refah devleti
modelinin başarısından kaynaklanan sonuçlar tarafından zayıflatılmış ve
aşındırılmış, daha sonra kendisini dünya piyasasına açmış, ya da daha iyi
bir deyimle kendisini yeniden oluşturmuştur. Küresel piyasalar yeniden
“ehlileştirilmeden”, dünya piyasasında ve bunun bölgesel “şemsiye
kurumları”nda “liberalizm yeniden içselleştirilmeden[8]”;
en azından bazı ulusal toplumların kısmen sona ermesinden (“korumacılık”) ve
çok taraflılıktan iki taraflılığa gerileyen bir hareketten kaçınmak çok güç
bir şekilde mümkün olacaktır.
Alman politikacı Fritz W.
Scharpf’dan aktardığım metnin üzerine bir takım yorumlar yaparak yazımı
sonuçlandırmak istiyorum. Scharpf’ın işlediği ana tema, Avrupa entegrasyonu
ve küreselleşme haline gelmiştir. Avrupa bu boşluğu doldurmak üzere belki de
anayasal bir “Yeni Düzen”e (New Deal) ihtiyaç duymaktadır. AT’de belki de
ileriye doğru büyük bir sıçrama gereklidir. Böylece Topluluk, bu sıçramanın
neticesi olarak, Avrupa’nın artan karşılıklı bağımlılığından ve
“devletlerarası ticaret”in düzeyinden hukuksal olarak sorumlu olabilmek için
gerekli olan şartları ve meşruiyeti elde edebilir. Bu durum, tam bir
ekonomik ve mali birliği kapsayan parasal birliğin ötesine uzanacaktır[9].
Avrupa refah devleti reformu açısından şöyle bir gelişme sözkonusudur: Çoğu
üye ülkede reformlar kesilmiştir, reformlar sadece emeklilik sigortası
üzerine yoğunlaşmaktadır. Bazı açılardan acaba politikacılar niçin Avrupa
Para Birliği’nde yaptıkları gibi refah devleti reformlarındaki sorumluluğu
da yukarıya (AT’ye) aktarmaya ilgi duymamışlardır? Birkaç yıl önce ortak bir
para, tamamen olası olmayan bir şey olarak düşünülmüştü... Ve ek olarak,
Avrupa Para Birliği kendi özel “taşmalarını” da zorunlu kılacaktır. Yani,
bir kere ortak para tesis edilirse, Avrupa işsizliği ve bunun yönetimi
sorumluluğu Topluluğun omuzlarına yüklenecektir. Orta vadede bu durum, ortak
parayı korumak amacıyla, çok konuşulan işsizliğe yönelik birtakım sektörel
“tampon sigorta”’yı teşvik edebilir (Amerika’da da uygulanan işsizliğin
yükünün paylaşılmasına benzer bir şekilde).
AT, ancak bu şekilde, bir
“içi boş” gelişim modeline ve ulus devletlerin neo-liberal yıkımına (öyle
ki, ulus devletler artık daha fazla devlet olma önkoşullarını ve fiili
işlevsel kapasitelerini ve bununla birlikte de meşruiyetlerini
koruyamamaktadır) şimdi hiç olmadık bir biçimde daha sıkı bağlı olmanın
kaçınılması mümkün olmayan yazgısından kurtulabilir. Küreselleşme,
beraberinde getirdiği tehditlerin birçoğunu kaybedecektir. Yani, ABD ve Asya
karşısında, Avrupa iç politikası ve dış bağımlılık yönetilebilir boyutlara
indirildiğinde (bkz. Boltho 1996: 256)[10],
bağımlılığın büyük bir kısmı bundan böyle konfigüre edilecek ve “iç”
bakımdan yönetilebilir hale gelecektir. Bunun anlamı; Brüksel’de eylem
gücüne sahip bir varlık, üye devlet kümelerinden daha iyi bir şekilde,
onların günümüzde hiç yapamadığı bir tarzda refah önlemlerini
biçimlendirebilecek ve sosyal harcamalar yapabilecektir.
DİPNOTLAR
Bu makalede, kısmen yeni vurgulara
yer verilmekle birlikte, Stephan Leibfried ve Paul Pierson (1995,
1996) tarafından ve Elmar Rieger ve Stephan Leibfired (1998)
tarafından yapılan çalışmalar kısaca özetlenmiştir. Alman – Amerikan
Akademik Konseyi’ne, “İş ve Refah Devleti” (Business and the Welfare
State) isimli çalışma çerçevesinde yaptığı destekten dolayı çok
müteşekkirim. Bu araştırma, Jutta Allmendinger ve Ludwig –
Mayerhofer (eds.) tarafından yapılan Soziologie des
Sozialstaats (Munich: Juventa, 1999) isimli kitapta
tarafımdan yazılan bölümün gözden geçirilmiş yeni bir baskısıdır.
[1]
29 Kasım 1989 tarihli “Çalışanların Temel Sosyal Haklarına Dair
Topluluk Şartı (Gemeinschaftscharta)” bir AT programıdır. Avrupa
Konseyi’nin düzenlediği Avrupa Sosyal Şartı’ndan farklı olduğuna
dikkat edilmelidir (Kaufmann 1986).
[2]
İngiltere 1991 yılında Maastricht’te Sosyal Şartı reddedince, Sosyal
Şart yine de, İngiltere hariç bütün diğer ülkeler tarafından
sözleşmede yasal olmayan bir şekilde benimsenebildi (Sosyal Sözleşme
Üzerine Protokol). 1997 yılında Tony Blair’in rızasıyla, bağımsız
bir bölüm olarak Amsterdam Antlaşması’na yeniden sokuldu.
[3]
Katma değer vergisinin uyumlaştırılması bir diğer sorundur, şimdiye
kadar refah devletinin finanse edilmesi bu tür vergilere dayanmakta
(örneğin, Danimarka’daki durumda, refah devletinin finansmanının
yüzde 80’i bu kaynaktan sağlanmaktadır) veya gelecekte böyle olacağı
görülmektedir (Almanya’daki tartışmalarda, işverenlerin refah
katkılarının müşterilerden -refah devleti olanaklarından
yararlananlardan- alınması hususu dillendirilmektedir). İtalya,
geçtiğimiz yıllarda dolaysız entegrasyon başarıları bakımından,
refah devleti reformlarının en açık örneğini göstermiştir (bkz.
Scharpf ve Schmidt
2000: İtalya ile ilgili bölüm).
[4]
Bununla birlikte, Avrupa
Adalet Mahkemesi
(AAM) kararları, uygulanması ve daha sonra tasfiyesi aşamalarında
özellikle yüksek profil çizmiştir. Buna örnek olarak, Fransa’da
(çocuklara yönelik sosyal güvenlik) iki Pinna vakası, Belçikada
cinsiyet eşitliği ile ilgili Defrenne vakaları ve İngiltere’de
Barber vakası (özel ve kamu emeklilik sistemlerinde eşit emeklilik
yaşı) vs. verilebilir.
[5]
Bahsedilen üç yöntem türünün uygulama detayları, başka yerlerde daha
derinlemesine ele alınmıştır (Leibfried ve Pierson 1995a, 1996,
2000).
[6]
Örneğin, uzman operasyonları veya ucuz diş sağlığı hizmetleri
durumunda.
[7]
Dani Rodrik (1997: 67) şöyle bir soru soruyor: “liberalizm”
pazarlığı başarılacak mı?
[8]
John Ruggie (1995: 508), savaş sonrası dönemin, “liberalism ruhunun
uzlaşısı” olarak karakterize edilebileceğini görmüştür. Bunun
anlamı, refah devletinin sosyal sözleşmesi doğrultusunda, genişleyen
küresel piyasanın sosyal bakımdan tamamlanması süreci olduğudur.
[9]
Entegrasyonun şematize edilmiş aşamaları için bkz. Helen Wallacc ve
Alasdair Young (1996: 128).
[10]
Andrca Boltho’ya göre, 1979/80 yılında Avrupa Milli Geliri içinde
ihracatın payı, Avrupa’nın iç ticareti olmaksızın, yüzde 10,1 idi.
Bu durum ABD için yüzde 7,7, Japonya için ise yüzde 11,2, idi. Eğer,
Almanya veya İngiltere gibi tek bir ülkeyi dikkate alırsak, oran
anlamlı şekilde daha yüksek olacaktır; çünkü üye ülkelerin AT-içi
ihracatlarının düzeyi yüksektir. Aynı durum, temelde karşılıklı
olarak bağımlı, fakat dış açıdan bağımlı olmayan çoğu diğer üye
devletler için de geçerli olacaktır.
REFERANSLAR
Adnett,
N. (1996), European Labour Markets: Analysis and Policy,
London and New York: Longman.
Anderson,
J. (1995), Structural Funds and the Social Dimension of EU Policy:
Springboard or Stumbling Block? In Leibfried and Pierson (1995a):
123-58.
Boltho,
A. (1996), The Return of Free Trade?, International Affairs,
72, 2: 247-59.
Cohen, D.
(1995), The Misfortunes of Prosperity: An Introduction to Modem
Political Economy, Cambridge, MA/London: MIT Press.
Collins,
D. (1975), The European Communities: The Social Policy of the
First Phase, i: The European Coal and Steel Community 1951-1970;
ii: The European Economic Community 1958-1972, London: Martin
Robertson.
Eichengreen, B. (1996), Institutions and Economic Growth after World
War II. In N. Crafts and G. Toniolo (eds), Economic Growth since
1945, Cambridge: Cambridge University Press: 38-72.
Eichenhofer,
E. (ed.) (1993), Reform des Europaischen koordinierenden
Sozialrechts, Köln:
Heymanns.
Eichhorst, W. (1998), European Social Policy between National and
Supranational Regulation. Posted Workers in the Framework of
Liberalized Services Provision, DP 98/6, Cologne: Max Planck
Institute for Social Research.
Falkner,
G. (1998), EU Social Policy in the 1990s: Towards a Corporatist
Policy Community, London and New York: Routledge.
Garth, B.
G. (1986), Migrant Workers and Rights of Mobility in the European
Community and the United States: a Study of Law, Community and
Citizenship in the Welfare State. In M. Cappelletti, M. Secombe and
J. Weiler (eds), Europe and the American Federal Experience,
Vol. 1: Methods, Tools and Institutions, Part 3: Forces and
Potentials for a European Identity, Berlin etc.: Walter de Gruyter:
85-163.
Gilpin,
R. (1987), The Political Economy of International Relations,
Princeton, NJ: Princeton University Press.
Gough, I.
(1996), Social Welfare and Competitiveness, Mew Political
Economy, i, 2: 209-32.
Haas, E.
B. (1968), The Uniting of Europe: Political, Social and Economic
Forces, 1950-1957, Stanford, CA: Stanford University Press
(first published 1958).
Hagen, J.
von, and Harden, I. J. (1996), Die Europaische Verfassung und die
Staats-finanzen der Mitgliedslander. In T. König,
H. Schmitt and E. Rieger (eds), Das Europaische Mehrebenensystem,
Mannheimer Jahrbuch für
Europaische Sozialforschung, vol. 1.
Frankfurt
a.M. and New York: Campus: 228-50.
Hall, P.
(1986), Governing the Economy: The Politics of State Intervention
in Britain and France, Cambridge: Polity Press.
Herren, M.
(1993), Internationale Sozialpolitik vor dem Ersten Weltkrieg.
Die
Anfange europaischer Kooperation aus der Sicht Frankreichs,
Berlin:
Dunker and Humblot.
Hoekman,
B., and Kostecki, M. (1995), The Political Economy of the World
Trading System: From GATT to WTO, Oxford: Oxford University
Press.
Holland,
S. (1993), The European Imperative: Economic and Social Cohesion
in the 1990s. A Report to the Commission of the European
Communities, Nottingham: Russell Press.
Houseman,
S. N. (1991), Industrial Restructuring with Job Security: The
Case of European Steel, Cambridge, MA/London: Harvard University
Press.
Ikenberry, G. J. (1996), The Myth of Post-Cold War Chaos, Foreign
Affairs, 75, 3: 79-91.
Kahler,
M. (1995), Regional Futures and Transatlantic Economic Relations,
New York: Council on Foreign Relations Press.
Kapstein,
E. B. (1996), Workers and the World Economy, Foreign Affairs,
75, 3: 16-37.
Kaufmann, F.
X. (1986), Nationale Traditionen der Sozialpolitik und europaische
Integration. In L. Albertin (ed.), Probleme und Perspektiven
europdischer Einigung, Cologne: Verlag Wissenschaft und
Politik: 69-82.
Kaufmann,
F.-X. (1997), Herausforderungen des Sozialstaates, Frankfurt
a.M.: Suhrkamp.
Kenis, P.
(1991), Social Europe in the 1990s: Beyond an Adjunct to Achieving a
Common Market?, Futures, 23, 7: 724-38.
Lange, P.
(1992), The Politics of the Social Dimension. In A. M. Sbragia (ed),
Europolitws: Institutions and Polity Making in the "New" European
Community, Washington, DC: Brookings Institution: 225-56.
Leibfried, S., and Pierson, P. (eds) (1995a), European Social
Policy: Between Fragmentation and Integration, Washington, DC:
Brookings Institution (French and German translations in 1998 with
L'Harmattan and Suhrkamp).
Leibfried, S., and Pierson, P. (1995b, Europe's Semi-sovereign
Welfare States: Social Policy in an Emerging Multi-tiered System. In
Leibfried and Pierson (1995a): 43-77.
Leibfried, S., and Pierson, P. (1996), Social Policy. In H. Wallace
and W. Wallace (eds), Policy Making in the European Union,
Oxford: Oxford University Press, 3rd edn: 185-207 (4th edn, 2000, in
press).
Lindberg,
L. N., and Scheingold, S. A. (1970), Europe's Would-be Polity:
Patterns of Change in the European Community, Englewood Cliffs,
NJ: Prentice Hall.
Marjolin,
R. (1989), Architect of European Unity. Memoirs ign—ig86,
London: Weidenfeld and Nicolson.
Merton,
R. K. (1968), The Self-fulfilling Prophecy. In Social Theory and
Social Structure, New York: Free Press: 475-90.
Milward,
A. S. (1992), The Rescue of
the Natian State,
Berkeley:
University of California Press.
North, D.
C. (1990), Institutions, Institutional Change and Economic
Performance, Cambridge: Cambridge University Press.
O'Neill,
M. (1996), The Politics of European Integration: A Reader,
London: Routledge.
Perrin, G.
(1983), Die Urspriinge des internatianalen Rechts der sozialen
Sicherheit, Vierteljahresschrift fur Sozialrecht, special issue
(Beiheft) 3.
Berlin:
Duncker and Humblot.
Pierson,
P., and Leibfried, S. (1995a), Multi-tiered Institutions and the
Making of Social Policy. In Leibfried and Pierson (1995a): 1-40.
Pierson,
P., and Leibfried, S. (1995b, The Dynamics of Social Policy
Integration. In Leibfried and Pierson (1995a): 432-65.
Pollmann, C.
(1990), Le discours juridique comme strategic—un nouveau regard sur
l'affaire Pinna, Droitprospectif, 3: 563-606.
Pollmann, C.
(1991), Determination et dominance du droit: allocation
supplementaire franchise devant la Cour de Justice, Cahiers de
Droit Europeenne, 4, 3-4: 354-89.
Rieger, E.
(1995a), Die Politik supranationaler Integration. Die Europaische
Gemeinschaft in institutionentheoretischer Perspektive. In B.
Nedelmann (ed.), Politische Institutionen im Wandel,
Sonderheft der Kölner
Zeitschrift fur Soziologie und Sozialpsychologie,
Opladen:
Westdeutscher Verlag: 349-67.
Rieger,
E. (1995b, Protective Shelter or Straitjacket: an Institutional
Analysis of the Common Agricultural Policy of the European Union. In
Leibfried and Pierson (1995a): 194-230.
Rieger,
E., and Leibfried, S. (1995), Globalization and the Western Welfare
State, An Annotated Bibliography. Bremen, Mannheim, Berlin, New
York: GAAC/SSRC/ Institute for Advanced Study Berlin with CeS und
MCES (CeS-Working Paper 1/.95)
Rieger,
E., and Leibfried S. (1998), Welfare State Limits to Globalization,
Politics & Society, 26, 4: 363-90.
Rodrik,
D. (1997), Has Globalization Gone too Far?, Washington, DC:
Institute for International Economics.
Röpke,
W. (1942), International Economic Disintegration, London:
William Hodge.
Ruggie,
J. R. (1995), At Home Abroad, Abroad at Home: International
Liberalization and Domestic Stability in the New World Economy,
Millennium Journal of International Studies, 24, 3: 507-26.
SachBe, C.
(1997), Grenzen der Solidaritat. Soziale Sicherung in Zeiten der
Globalisie-rung, Transit, 13: 168-85.
Scharpf,
F. W. (1994), Community and Autonomy: Multi-level Policymaking in
the European Union, Journal of European Public Policy, 1, 2:
219-42.
Scharpf, F.
W. (1997), Konsequenzen der Globalisierung fur die nationale
Politik, Internationale Politik und Gesellschqft, 2: 184-92.
Scharpf,
F. W. (1999), Governing in Europe: Effective and Democratic?,
Oxford: Oxford University Press.
Scharpf,
F. W., and Schmidt, V. A. (eds) (2000), From Vulnerability to
Competitiveness: Welfare and Work in the Open Economy, Oxford:
Oxford University Press (in preparation).
Senghaas-Knobloch, E. (1979), Reproduktion von Arbeitskraft in
der Weltgesellschaft. Zur Proble-matik der intemationalen
Arbeitsorganisation, Frankfurt a.M. and New York: Campus.
Simmons,
B. A. (1994), Who Adjusts? Domestic Sources of Foreign Economic
Policy during the Interwar Years, Princeton, NJ: Princeton
University Press.
Spahn, P.
B., and Föttinger,
W. (1997), Fiskalische Disziplin und institutionelle
Budgetkoordinierung. Internationale Erfahrungen und ihre Bedeutung
fur die Europaische Union. In T. König
and E. Rieger (eds), Europdische Institutionenpolikik,
Mannheimer Jahrbuch für
Europaische Sozialforschung, vol. 2.
Frankfurt
a.M. and New York: Campus: 140-59.
Swaan, A.
de (1992), Perspectives for Transnational Social Policy,
Government and Opposition, 27, 1: 33-52.
Swaan, A.
de (1994), Perspectives for Transnational Social Policy in Europe:
Social Transfers from West to East. In A. de Swaan (ed.), Social
Policy Beyond Borders: The Social Question in Transnational
Perspective, Amsterdam: Amsterdam University Press: 101-15.
Wallace,
H., and Young, A. R. (1996), The Single Market. In H. Wallace and W.
Wallace (eds), Policy Making in the European Union, Oxford:
Oxford University Press, 3rd edn: 125-55.
Winter, T.
von (1992), Die Sozialpolitik als Interessensphare, Politische
Vierteljahres-schrift, 33: 399-426.
Wood, A. (1994),
North-South Trade, Employment and Inequality: Changing Fortunes in a
Skill-Driven World, Oxford: Clarendon Press (Oxford University
Press).
|