aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

İNFAK'A DAİR

(Ebubekir Sifil)

İnfak, müslümanın elindeki imkanlardan darda kalan kardeşlerini faydalandırmasıdır ve kesinlikle bir “fedakârlık” değildir. Aksine, yoksul müslümanların, zengin müslümanların elinde emanet olarak bulunan haklarının yerine iade edilmesinden ibarettir. Bir başka deyişle, zengin müslüman, yoksul kardeşlerine karşı cimrilik ederek onların hakkını gasbetmiş olmaktadır.

Can yakıcı bir konu infak. Onun bu özelliği, hem “vermek”, hem de “almak” durumunda olanlar için de geçerli.

Yüzümüzü ahiret istikametinden çevirip dünya hayatı na kilitlendiğimiz dönemlerden beridir, bizi ayakta tutan değerlerimiz söylene söylene aşınmaya yüz tutsa da durumumuzda bir değişiklik hasıl etmiyor. Hatta gün geçtikçe daha fazla yıpranıyor, kopuyor, savruluyoruz.

GEREKTİĞİ GİBİ YAPILMADIĞINDA

Hz.Peygamber s.a.v.’in benzetmesiyle tasadduk, suyun ateşi söndürdüğü gibi ilâhi gazabı söndürdüğü halde (Tirmizî, İbn Mâce), infak nasıl “yakıcı” olur?

İnfak’ın, “vermek” durumunda olanlar için “can yakıcı” bir konu olması, onların çok yönlü bir imtihanın muhatabı olmasından ileri geliyor. Vermek durumunda olup da, bin türlü bahaneye sığınarak köşe-bucak kaçıp yoksulları kendi nefislerinin asla rıza gösteremeyeceği sıkıntılara itenler; görevlerini yerine getirirken nazlananlar; verdiklerine tepeden bakmaya yeltenenler; karşılarındakini bakışlarıyla dahi olsa mahcup ve rencide duruma düşürmekten kaçınmayanlar için infak elbette “yakıcı”dır; hakkıyla yerine getirilmediği için ilâhi gazabı celbeder.

İnfak’ın, onu “almak” durumunda olanlar için can yakıcı olması ise, terk edildikleri bin türlü sıkıntı içinde sabredemeyip kalbî ve ruhi hayatlarını ihmal etmeleri; müslüman kardeşlerine karşı hüsnü zannın aşınması ve nihayet maddi yetersizlik dolayısıyla değer yargıları değişmiş toplum içinde saygınlıklarının ve onurlarının zedelenmesi tehlikesini işaret ediyor.

Yani infak müessesesi hakkıyla işlemediği zaman, mahrum tarafın göreceği maddi ve manevi zararlar da onlar için yakıcıdır.

VEREN EL, ALAN EL

Efendimiz s.a.v.’in, “Veren el, alan elden üstündür” (Buharî,Müslim) şeklindeki mübarek sözünü herkes bilir. Ama bu sözü, sadece daha çok kazanmaya kilitlenmiş olanları ve kapısına gelenlere “lütfen” yardımcı olmanın verdiği sahte tatmin ve hazla görevini yaptığını düşünenleri, “dilenenler”e karşı övdüğü şeklinde anlamanın, dehşetli bir yanlış olduğu muhakkak.

Bu hadiste diğerinden üstün olduğu belirtilen “veren el”, verme görevini yerine getirirken nazlanmayan ve verdiği zaman da “ben sadece emaneti yerine teslim ettim” diye düşünen, verdiğini başa kakmayan ve büyüklenmeyen kişiyi anlatır. Bunu teyit eden en güzel örnek şu olaydır:

Bir gün Sahabe’nin (Allah hepsinden razı olsun) yoksulları, Efendimiz s.a.v.’e gelerek şöyle dediler:

-Ey Allah’ın Rasulü! Malca zengin olanlar (cennetteki) yüksek dereceleri ve kalıcı nimetleri alıp gittiler. Onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor. Ama onlar tasaddukta bulunuyor, biz bulunamıyoruz. Onlar köleleri özgürlüğüne kavuşturuyor, biz bunu da yapamıyoruz.

Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:

-Size, yaptığınız takdirde sizi geçenleri yakalayacağınız, sizden sonra kimsenin sizi yakalayamayacağı ve sizi onları yapanlar dışında kalanların en hayırlısı kılacak bir ameli haber vereyim mi? Her namazın ardından otuzüçer kere Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber deyin.

Bir süre sonra aynı sahabiler Efendimiz s.a.v.’e tekrar gelerek dediler ki:

-Ey Allah’ın Rasulü! Varlıklı kardeşlerimiz bizim yaptığımız bu ameli duydular ve onlar da yapmaya başladılar. (Böylece bizler yine geride kaldık).

Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:

-(Onların size olan) bu (üstünlüğü), Allah’ın fazl-u keremidir ki, dilediğine verir. (Buharî,Müslim)

İşte önceki hadiste “alan el” den üstün olduğu ifade buyurulan “veren el” in sahibi, bu hadiste özellikleri zikredilen kişidir. O, servetini, faydası sadece kendi sine ait olan hacca gitmek ve umre yapmak gibi ibadetlere sarf ettiği için Allah’ın fazlına nail olmuş değildir. Diğer insanları da ilgilendiren mali görevlerini de hakkıyla yerine getirdiği için “alan el”den üstün kılınmıştır.

Üstelik o, bu varlığa Allah Tealâ’nın fazlu keremiyle sahip olmuştur. Şu halde varlıklı müslüman, “ben çalıştım, ben kazandım ve dilediğim gibi harcarım” diye düşünme lüksüne asla sahip değildir.

İNFAK "FEDAKARLIK" DEĞİLDİR

Yeri gelmişken günümüzde genellikle yanlış anlaşıldığını müşahede ettiğimiz bir nokta üzerinde duralım. İnfak bir “fedakârlık” değildir. Aksine, yoksul müslümanların, zengin müslümanların elinde emanet olarak bulunan haklarının yerine iade edilmesinden ibarettir. Bir başka deyişle, zengin müslüman, yoksul kardeşlerine karşı cimrilik ederek onların hakkını gasbetmiş olmaktadır. “Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver.” (Rum,38) ayeti bu durumu bütün netliğiyle ortaya koymaktadır.

Eğer durum böyle olmasaydı, cimri kimselerin bu dünyada sahip kılındıkları paranın altının, ahirette ateş olup bedenlerine yapışmasını nasıl açıklayabilirdik? Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:

“Altınla gümüşün hakkını vermeyen hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bunlar ateşten levhalar haline getirilip de cehennem ateşinde kızdırılarak sahiplerinin yanları, alnı ve sırtı onlarla dağlanmasın.” (Buharî, Müslim, ayrıca Tevbe, 34-35)

Burada kastedilen kimselerin sadece zekât vermekten kaçınanlar olduğu sanılmamalıdır. Zira zenginin malında fakirlere ait olan başka haklar da vardır. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, “Zenginin malında muhakkak ki zekâttan başka da hak vardır” (Tirmizî) buyurmuş ve ardından şu ayeti okumuştur: “Kim Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman edip, akrabasına, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve (hürriyeti için) efendisi ile bir meblağ karşılığında anlaşma yapmış kölelere severek mal verir, namazı kılar, zekâtı verirse, işte iyilik odur.” (Bakara, 177)

Bu ayette akrabaya, yetime, miskine, yolda kalmışa, dilenene, köle ve esirlere yardımcı olmak zikredildikten sonra zekâtın ayrıca zikredilmiş olması, zengin müslümanların ellerindeki varlıkta fakirlerin ve muhtaçların, zekât dışında da hakları bulunduğunu açık bir şekilde ortaya koyar.

Alemlere rahmet olarak gönderildiği halde Efendimiz s.a.v.’in cimrilere, verdiğini başa kakanlara ve verdiklerine tepeden bakanlara yaptığı sarsıcı ikazlar meselenin ciddiyetini ortaya koymaktadır.Cimrilikle imanın aynı kalpte bulunamayacağını bildiren (Nesaî,Ahmed b.Hanbel) Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, bir başka hadisinde de şöyle buyurur:

“Cennete hiçbir hilekâr, cimri ve yaptığını başa kakıcı kimse giremez.” (Tirmizî,Ahmed b.Hanbel)

Onlar ve Biz

Selef-i Salihin’i (ilk İslâm nesillerini) “büyük ” yapan hususiyetlerden birisi de hiç şüphesiz onların infaka büyük önem vermeleridir.İşte onların bu konudaki hassasiyetlerini yansıtan birkaç örnek.

* * Bilindiği gibi Efendimiz s.a.v., Medine’ye hicret ettikten sonra, bütün varlıklarını Mekke’de bırakarak bu kutlu şehre hicret eden müslümanlar (Muhacirûn) ile Medine’nin yerlisi olan müslümanlar (Ensar) arasında, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir uygulamayla “kardeşlik” ilan etmişti. Bu muazzam dayanışma örneği, Muhacirun’dan olan müslümanlardan her birinin Ensar’dan birisine kardeş kılınması şeklinde olmuştu.

Ensar’ın gönülden katıldığı bu benzersiz dayanışmada, gösterdiği samimiyet ve paylaşımın boyutlarını bir muhacir olan Enes b. Malik r.a.’dan dinleyelim:

Muhacirler dediler ki:

-Ya Rasulallah! Yanlarına geldiğimiz bu insanlar gibisini görmedik. Az olan bir şeyde bile en güzel şekilde yardımlaşıyorlar. Çok olan şeylerden de bol bol veriyorlar. Vallahi bize külfet yüklemedikleri gibi, cabadan gelen şeylere de ortak ediyorlar. Bütün sevapları almalarından endişe ediyoruz.

Rasulullah s.a.v.buyurdu:

-Ensar’ı övüp, lehlerinde Allah’a dua ettiğiniz sürece endişe etmeyiniz. (Hayatu ’s-Sahabe)

                             -------------------------------                              

* * Tabiun’un büyüklerinden Hasan-ı Basrî k.s., muhtaç durumdaki bir adamın ihtiyacını gidermeleri için talebelerinden bir grubu görevlendirdi ve onlara:

-Sabit el-Bünanî’yi de yanınıza alıp gidin, dedi.

Talebeleri Sabit’in yanına gittiklerinde,

-Ben şu anda itikaftayım, sizinle gelemem, dedi.

Geri dönüp durumu Hasan-ı Basrî’ye bildirdiler. Şöyle dedi:

-Gidip ona deyin ki, ‘bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermeye gitmenin, üst üste hac yapmaktan daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?’

Sabit’in yanına gidip Hasan-ı Basrî k.s. Hazretlerinin sözünü ilettiklerinde hemen itikafı terk etti ve onlarla birlikte gitti.

(İbn Receb, Cami ’u ’l-Ulûm ve ’l-Hikem)

                                             ---------------------------------------           

* * Yine Tabiun’un büyüklerinden Ebu Vail Şakîk b. Sel eme rh.a., oturduğu mahalledeki kimsesiz ve yaşlı kadınları her gün düzenli bir şekilde dolaşır, ne ihtiyaçları varsa çarşıdan satın alarak evlerine teslim ederdi.

Ebu Vail rh.a.’in bu uygulaması, bütün İslâm tarihi boyunca yaygın şekilde görülen infak ve yardım hassasiyetinin sadece bir örneğidir. Aynı titizliği bugün gösterebilenlere ne mutlu!

                                            -----------------------------------------               

Selef-i Salihin’in infaka olan düşkünlük ve cömertliği konusunda verilebilecek yüzlercesi arasından seçtiğimiz yukarıdaki örnekler, bize, Allahu Tealâ’yı hoşnut edecek ve O’nun Peygamberi s.a.v.’in şefaatine mazhar kılacak bir toplum olmanın yolunu bildirmek için yeterlidir.

Ülke olarak yaşadığımız sıkıntılı dönem, bu hasletleri yeniden hatırlamak ve hayata tam anlamıyla intikal ettirmek için bulunmaz bir fırsattır. Kapanan işyerleri, işsiz kalan ve evine ekmek götürme derdiyle kıvranan insanlar, Yüce Rabbimiz’in fazlu keremiyle zengin kıldığı kardeşlerimizin omuzlarına her zamankinden daha büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Bu çetin imtihandan alnımızın akıyla çıkabilmemiz, her birimizin üstüne düşeni hakkıyla yapmasına bağlı. Özellikle de varlıklı müslümanların...