|
İNFAK'A DAİR
(Ebubekir Sifil)
İnfak, müslümanın elindeki
imkanlardan darda kalan kardeşlerini faydalandırmasıdır ve kesinlikle bir
“fedakârlık” değildir. Aksine, yoksul müslümanların, zengin müslümanların
elinde emanet olarak bulunan haklarının yerine iade edilmesinden ibarettir.
Bir başka deyişle, zengin müslüman, yoksul kardeşlerine karşı cimrilik
ederek onların hakkını gasbetmiş olmaktadır.
Can yakıcı bir konu infak.
Onun bu özelliği, hem “vermek”, hem de “almak” durumunda olanlar için de
geçerli.
Yüzümüzü ahiret
istikametinden çevirip dünya hayatı na kilitlendiğimiz dönemlerden beridir,
bizi ayakta tutan değerlerimiz söylene söylene aşınmaya yüz tutsa da
durumumuzda bir değişiklik hasıl etmiyor. Hatta gün geçtikçe daha fazla
yıpranıyor, kopuyor, savruluyoruz.
GEREKTİĞİ GİBİ
YAPILMADIĞINDA
Hz.Peygamber
s.a.v.’in benzetmesiyle tasadduk, suyun ateşi söndürdüğü gibi ilâhi gazabı
söndürdüğü halde (Tirmizî, İbn Mâce), infak nasıl “yakıcı” olur?
İnfak’ın, “vermek”
durumunda olanlar için “can yakıcı” bir konu olması, onların çok yönlü bir
imtihanın muhatabı olmasından ileri geliyor. Vermek durumunda olup da, bin
türlü bahaneye sığınarak köşe-bucak kaçıp yoksulları kendi nefislerinin asla
rıza gösteremeyeceği sıkıntılara itenler; görevlerini yerine getirirken
nazlananlar; verdiklerine tepeden bakmaya yeltenenler; karşılarındakini
bakışlarıyla dahi olsa mahcup ve rencide duruma düşürmekten kaçınmayanlar
için infak elbette “yakıcı”dır; hakkıyla yerine getirilmediği için ilâhi
gazabı celbeder.
İnfak’ın, onu “almak”
durumunda olanlar için can yakıcı olması ise, terk edildikleri bin türlü
sıkıntı içinde sabredemeyip kalbî ve ruhi hayatlarını ihmal etmeleri;
müslüman kardeşlerine karşı hüsnü zannın aşınması ve nihayet maddi
yetersizlik dolayısıyla değer yargıları değişmiş toplum içinde
saygınlıklarının ve onurlarının zedelenmesi tehlikesini işaret ediyor.
Yani infak müessesesi
hakkıyla işlemediği zaman, mahrum tarafın göreceği maddi ve manevi zararlar
da onlar için yakıcıdır.
VEREN EL, ALAN EL
Efendimiz s.a.v.’in,
“Veren el, alan elden üstündür” (Buharî,Müslim) şeklindeki mübarek sözünü
herkes bilir. Ama bu sözü, sadece daha çok kazanmaya kilitlenmiş olanları ve
kapısına gelenlere “lütfen” yardımcı olmanın verdiği sahte tatmin ve hazla
görevini yaptığını düşünenleri, “dilenenler”e karşı övdüğü şeklinde
anlamanın, dehşetli bir yanlış olduğu muhakkak.
Bu hadiste diğerinden
üstün olduğu belirtilen “veren el”, verme görevini yerine getirirken
nazlanmayan ve verdiği zaman da “ben sadece emaneti yerine teslim ettim”
diye düşünen, verdiğini başa kakmayan ve büyüklenmeyen kişiyi anlatır. Bunu
teyit eden en güzel örnek şu olaydır:
Bir gün Sahabe’nin (Allah
hepsinden razı olsun) yoksulları, Efendimiz s.a.v.’e gelerek şöyle dediler:
-Ey Allah’ın Rasulü! Malca
zengin olanlar (cennetteki) yüksek dereceleri ve kalıcı nimetleri alıp
gittiler. Onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor. Ama
onlar tasaddukta bulunuyor, biz bulunamıyoruz. Onlar köleleri özgürlüğüne
kavuşturuyor, biz bunu da yapamıyoruz.
Efendimiz s.a.v. şöyle
buyurdu:
-Size, yaptığınız takdirde
sizi geçenleri yakalayacağınız, sizden sonra kimsenin sizi yakalayamayacağı
ve sizi onları yapanlar dışında kalanların en hayırlısı kılacak bir ameli
haber vereyim mi? Her namazın ardından otuzüçer kere Sübhanallah,
Elhamdülillah ve Allahu Ekber deyin.
Bir süre sonra aynı
sahabiler Efendimiz s.a.v.’e tekrar gelerek dediler ki:
-Ey Allah’ın Rasulü!
Varlıklı kardeşlerimiz bizim yaptığımız bu ameli duydular ve onlar da
yapmaya başladılar. (Böylece bizler yine geride kaldık).
Bunun üzerine Efendimiz
s.a.v. şöyle buyurdu:
-(Onların size olan) bu
(üstünlüğü), Allah’ın fazl-u keremidir ki, dilediğine verir. (Buharî,Müslim)
İşte önceki hadiste “alan
el” den üstün olduğu ifade buyurulan “veren el” in sahibi, bu hadiste
özellikleri zikredilen kişidir. O, servetini, faydası sadece kendi sine ait
olan hacca gitmek ve umre yapmak gibi ibadetlere sarf ettiği için Allah’ın
fazlına nail olmuş değildir. Diğer insanları da ilgilendiren mali
görevlerini de hakkıyla yerine getirdiği için “alan el”den üstün
kılınmıştır.
Üstelik o, bu varlığa
Allah Tealâ’nın fazlu keremiyle sahip olmuştur. Şu halde varlıklı müslüman,
“ben çalıştım, ben kazandım ve dilediğim gibi harcarım” diye düşünme lüksüne
asla sahip değildir.
İNFAK "FEDAKARLIK"
DEĞİLDİR
Yeri gelmişken günümüzde
genellikle yanlış anlaşıldığını müşahede ettiğimiz bir nokta üzerinde
duralım. İnfak bir “fedakârlık” değildir. Aksine, yoksul müslümanların,
zengin müslümanların elinde emanet olarak bulunan haklarının yerine iade
edilmesinden ibarettir. Bir başka deyişle, zengin müslüman, yoksul
kardeşlerine karşı cimrilik ederek onların hakkını gasbetmiş olmaktadır.
“Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver.” (Rum,38) ayeti bu durumu bütün
netliğiyle ortaya koymaktadır.
Eğer durum böyle
olmasaydı, cimri kimselerin bu dünyada sahip kılındıkları paranın altının,
ahirette ateş olup bedenlerine yapışmasını nasıl açıklayabilirdik? Efendimiz
s.a.v. şöyle buyuruyor:
“Altınla gümüşün hakkını
vermeyen hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bunlar
ateşten levhalar haline getirilip de cehennem ateşinde kızdırılarak
sahiplerinin yanları, alnı ve sırtı onlarla dağlanmasın.” (Buharî, Müslim,
ayrıca Tevbe, 34-35)
Burada kastedilen
kimselerin sadece zekât vermekten kaçınanlar olduğu sanılmamalıdır. Zira
zenginin malında fakirlere ait olan başka haklar da vardır. Rasul-i Ekrem
s.a.v. Efendimiz, “Zenginin malında muhakkak ki zekâttan başka da hak
vardır” (Tirmizî) buyurmuş ve ardından şu ayeti okumuştur: “Kim Allah’a,
ahiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman edip, akrabasına,
yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve (hürriyeti için)
efendisi ile bir meblağ karşılığında anlaşma yapmış kölelere severek mal
verir, namazı kılar, zekâtı verirse, işte iyilik odur.” (Bakara, 177)
Bu ayette akrabaya,
yetime, miskine, yolda kalmışa, dilenene, köle ve esirlere yardımcı olmak
zikredildikten sonra zekâtın ayrıca zikredilmiş olması, zengin müslümanların
ellerindeki varlıkta fakirlerin ve muhtaçların, zekât dışında da hakları
bulunduğunu açık bir şekilde ortaya koyar.
Alemlere rahmet olarak
gönderildiği halde Efendimiz s.a.v.’in cimrilere, verdiğini başa kakanlara
ve verdiklerine tepeden bakanlara yaptığı sarsıcı ikazlar meselenin
ciddiyetini ortaya koymaktadır.Cimrilikle imanın aynı kalpte
bulunamayacağını bildiren (Nesaî,Ahmed b.Hanbel) Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz, bir başka hadisinde de şöyle buyurur:
“Cennete hiçbir hilekâr,
cimri ve yaptığını başa kakıcı kimse giremez.” (Tirmizî,Ahmed b.Hanbel)
Onlar ve Biz
Selef-i Salihin’i (ilk
İslâm nesillerini) “büyük ” yapan hususiyetlerden birisi de hiç şüphesiz
onların infaka büyük önem vermeleridir.İşte onların bu konudaki
hassasiyetlerini yansıtan birkaç örnek.
* * Bilindiği gibi
Efendimiz s.a.v., Medine’ye hicret ettikten sonra, bütün varlıklarını
Mekke’de bırakarak bu kutlu şehre hicret eden müslümanlar (Muhacirûn) ile
Medine’nin yerlisi olan müslümanlar (Ensar) arasında, insanlık tarihinde eşi
görülmemiş bir uygulamayla “kardeşlik” ilan etmişti. Bu muazzam dayanışma
örneği, Muhacirun’dan olan müslümanlardan her birinin Ensar’dan birisine
kardeş kılınması şeklinde olmuştu.
Ensar’ın gönülden
katıldığı bu benzersiz dayanışmada, gösterdiği samimiyet ve paylaşımın
boyutlarını bir muhacir olan Enes b. Malik r.a.’dan dinleyelim:
Muhacirler dediler ki:
-Ya Rasulallah! Yanlarına
geldiğimiz bu insanlar gibisini görmedik. Az olan bir şeyde bile en güzel
şekilde yardımlaşıyorlar. Çok olan şeylerden de bol bol veriyorlar. Vallahi
bize külfet yüklemedikleri gibi, cabadan gelen şeylere de ortak ediyorlar.
Bütün sevapları almalarından endişe ediyoruz.
Rasulullah s.a.v.buyurdu:
-Ensar’ı övüp, lehlerinde
Allah’a dua ettiğiniz sürece endişe etmeyiniz. (Hayatu ’s-Sahabe)
-------------------------------
* * Tabiun’un
büyüklerinden Hasan-ı Basrî k.s., muhtaç durumdaki bir adamın ihtiyacını
gidermeleri için talebelerinden bir grubu görevlendirdi ve onlara:
-Sabit el-Bünanî’yi de
yanınıza alıp gidin, dedi.
Talebeleri Sabit’in yanına
gittiklerinde,
-Ben şu anda itikaftayım,
sizinle gelemem, dedi.
Geri dönüp durumu Hasan-ı
Basrî’ye bildirdiler. Şöyle dedi:
-Gidip ona deyin ki, ‘bir
müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermeye gitmenin, üst üste hac yapmaktan
daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?’
Sabit’in yanına gidip
Hasan-ı Basrî k.s. Hazretlerinin sözünü ilettiklerinde hemen itikafı terk
etti ve onlarla birlikte gitti.
(İbn Receb, Cami ’u
’l-Ulûm ve ’l-Hikem)
---------------------------------------
* * Yine Tabiun’un
büyüklerinden Ebu Vail Şakîk b. Sel eme rh.a., oturduğu mahalledeki kimsesiz
ve yaşlı kadınları her gün düzenli bir şekilde dolaşır, ne ihtiyaçları varsa
çarşıdan satın alarak evlerine teslim ederdi.
Ebu Vail rh.a.’in bu
uygulaması, bütün İslâm tarihi boyunca yaygın şekilde görülen infak ve
yardım hassasiyetinin sadece bir örneğidir. Aynı titizliği bugün
gösterebilenlere ne mutlu!
-----------------------------------------
Selef-i Salihin’in infaka
olan düşkünlük ve cömertliği konusunda verilebilecek yüzlercesi arasından
seçtiğimiz yukarıdaki örnekler, bize, Allahu Tealâ’yı hoşnut edecek ve O’nun
Peygamberi s.a.v.’in şefaatine mazhar kılacak bir toplum olmanın yolunu
bildirmek için yeterlidir.
Ülke olarak yaşadığımız
sıkıntılı dönem, bu hasletleri yeniden hatırlamak ve hayata tam anlamıyla
intikal ettirmek için bulunmaz bir fırsattır. Kapanan işyerleri, işsiz kalan
ve evine ekmek götürme derdiyle kıvranan insanlar, Yüce Rabbimiz’in fazlu
keremiyle zengin kıldığı kardeşlerimizin omuzlarına her zamankinden daha
büyük bir sorumluluk yüklüyor.
Bu çetin imtihandan
alnımızın akıyla çıkabilmemiz, her birimizin üstüne düşeni hakkıyla
yapmasına bağlı. Özellikle de varlıklı müslümanların... |