REFAH DEVLETİNİN GELİŞME VE BUNALIM DÖNEMLERİNDE İŞ PİYASALARI
Doç. Dr. Süleyman
ÖZDEMİR
Özet
Bu makalede, modern
bir devlet biçimi olan refah devletinin gelişme ve bunalım dönemlerinde
iş piyasaları mercek altına alınmış; iş piyasaları,
istihdamın genel düzeyi, kamu sektörü
istihdamı, kadınların istihdamı, işsizlik, ücretlerin ve sosyal
olanakların düzeyi vb. açılardan incelenmiştir.
Refah devletinin
gelişme döneminde, genel olarak devletin müdahaleci niteliği sürekli
olarak artmış, devletler, vatandaşlarının refah düzeylerini yükseltme
amacını gerçekleştirmede son derece başarılı olmuştur. Geleneksel aile
yapısının oldukça değiştiği, vergi ve kamu harcamaları düzeyinin
yükseldiği, sosyal koruma önlemlerinin nitelik ve nicelik olarak
geliştiği bu dönemde, iş piyasalarında istihdam artmış, kadın istihdamı
artmış, işsizlik önemli bir sorun olmaktan çıkmış, ücretlerin genel
düzeyi yükselirken vasıflı–vasıfsız işgücü arasındaki ücret farkı
daralmış, güçlü sendikalar ortaya çıkmıştır.
Ne var ki,
küreselleşmenin ve ardından da refah devletinin krizinin başlaması ile
birlikte, her alanda yaşanan değişim ve dönüşüm, kaçınılmaz olarak iş
piyasalarına da yansımıştır. Gelişme döneminin aksine, devlet
müdahalelerinin azaltılması ve devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha
az karışacak şekilde küçültülmesi yönünde taleplerin doğduğu, vergiler
ve kamu harcamalarının düşme eğilimine girdiği, devletin sosyal koruma
işlevinin zayıfladığı kriz döneminde, kronik işsizlik ortaya çıkmış, iş
güvensizliği ve “az güvenli, düşük ücretli” standart–dışı işler artmış,
artan ücret eşitsizliği daha da yaygınlaşmış, işgücü giderek daha yaşlı
hale gelmiş, sendikalar gittikçe güç kaybetmeye başlamıştır.
Abstract
In
this article, during the period of development and the period of crisis
of the welfare states which are modern forms of state, the labour
markets have been studied. The labour markets have been inspected from
the standpoint of general level of employment, public sector employment,
women employment, unemployment, level of wages and social benefits, etc.
In the
period of development, the interventionist characteristic of the state
has continuously increased, and the states have succeeded to realize
their aims to raise their citizens’ welfare. In this period, while the
structure of traditional families was changing, the level of taxes and
public expenditures was raising, and social security measures were
evolving in the matter of quality and quantity, the general employment
and women employment in the labour markets has increased, the
unemployment has no more been a problem, the general level of wages has
increased, the wage gap between skilled and unskilled labour has
narrowed, and powerful labour unions have emerged.
Unfortunately, together with globalization and beginning of crisis of
welfare states, the changes, which can be seen almost in all areas, has
also reflected inevitably to labour markets. On the contrary, in the
period of crisis of welfare state, chronicle unemployment has emerged,
labour insecurity and non–standard working types have increased, wage
inequalities have become widespread, labour force has become older, and
labour unions have begun to loose their power.
GİRİŞ
1929 tarihli Büyük
Ekonomik Buhran ile birlikte, krizden çıkmanın yolu olarak devletin
ekonomiye aktif bir şekilde müdahalesi gerekli görülmüştür. John Maynard
Keynes’in 1936 tarihli “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” isimli
eserinde somut bir hale gelen bu görüş, 1940’ların başından 1970’li
yıllardaki yeni ekonomik krizlere kadar refah dolu bir dönemin (Altın
Çağ’ın) yaşanmasına yol açmış ve bu görüş birçok ülkede uygulanmıştır.
Devletin görevlerinin artışını savunan Keynezyenlerin bu görüşü
“Fonksiyonel Devlet Teorisi” olarak adlandırılmaktadır (Akalın, 2002:
62).
Piyasa ekonomisinin
eşitliği sağlayamadığını, yoksulluğu önleyemediğini, sosyal adaleti
gerçekleştiremediğini, dolayısıyla iyi bir toplum yolunda başarılı
olamadığını ileri süren “Piyasa Başarısızlığı Teorisi” ile birlikte, bu
iki teori, devlet görev ve fonksiyonlarının artışında büyük öneme sahip
olmuştur. Böylece devlet, piyasa başarısızlıklarını gidermede,
benimseyeceği dünya görüşüne göre minimal, sınırlı ya da aktif bir
fonksiyon üstlenmeye başlamıştır (Aktan, 2002: 8, 12).
Böylece, piyasanın
sosyal adaleti ve insan onuruna yaraşır bir yaşamı sağlamadaki
başarısızlıkları sonucunda, müdahaleci devlet anlayışının benimsenmesi,
çeşitli refah devletleri uygulamalarının ortaya çıkmasıyla
sonuçlanmıştır.
Bu
çalışmada, refah devletlerine iş piyasası ekseninde yaklaşılmış, bu
bağlamdan kopmamaya çalışılmıştır. Kabul edilen bir tasnife göre, üç
farklı refah rejimi (liberal, muhafazakar ve sosyal demokratik refah
devletleri) altında sınıflandırılan refah devletleri, istihdamın genel
düzeyi, kamu sektörü istihdamı, kadınların istihdamı, işsizlik,
ücretlerin ve sosyal olanakların düzeyi vb. açılardan bir incelemeye
tabi tutulmuştur.
Refah
rejimlerini sınıflandırma girişimlerinin de gösterdiği gibi, hemen
yukarıda sıralanan ve bu yazının inceleme alanı içinde yer alan
hususlardan bir kısmı, genelde bir refah rejimi türünde çok yüksek
düzeylerde gözlemlenebilirken, bir diğerinde orta derecede, ötekisinde
ise daha zayıf bir düzeyde olabilmektedir.
Örneğin, kapsamlı bir bilgiye ilerleyen sayfalarda
yer verileceğinden çok özet bir şekilde bahsedilecek olursa, üç refah
rejiminden en gelişmişi olan sosyal demokratik refah rejimlerinde her
devletin temel amacı, tam istihdamı sağlamaktır. Çünkü, bu ülkelerde
refah devleti, bir bakıma tam istihdam hedefine ulaşmak üzere
örgütlenmiş devlet olarak algılanmaktadır. Yine, bu ülkelerde yüksek
düzeyde kamu istihdamı ve kadın istihdamı sözkonusudur. Ücretler ve
sosyal olanaklar son derece gelişmiştir. Ne var ki, işsizlik düzeyleri
cömert sosyal olanaklardan ötürü görece yüksektir.
Halbuki, zayıf bir refah rejimi niteliği sergileyen liberal refah
rejimlerine bakıldığında, aynı yapıyı görebilmek mümkün değildir. Bu
ülkelerde de istihdam önemlidir, ancak istihdamın kaynağı kamu sektörü
değil, özel sektördür; yani, özel sektör istihdamı yaygındır. Kadınların
işgücüne katılımı ve ücretlerin genel düzeyi, sosyal demokratik ülkelere
göre daha düşüktür. İşsizlik oranlarına bakıldığında ise, bunun da düşük
olduğu gözlemlenmektedir. Bunun nedeni, düşük ücretlerin daha fazla iş
yaratılmasına olanak sağlamasındandır. Çünkü, işçilik maliyetlerinin ve
sosyal harcamaların düşük olduğu bu ülkelerde piyasada daha fazla yeni
iş yaratılabilmektedir.
Orta
düzeyde bir refah rejimi karakterine sahip olan muhafazakar refah
rejimlerindeki en belirgin farklılık ise, kadınların işgücüne
katılımında ortaya çıkmaktadır. Hem genel istihdam, hem de kadınların
istihdamı daha düşüktür. Sosyal sigorta sistemine dayalı bir sosyal
güvence sistemine sahip olan bu ülkelerde, sosyal koruma neredeyse
istihdamdan daha önplanda tutulmaktadır. Bu ülkelerdeki görece yüksek
olan işsizliğe karşı, işsizlik sigortası gibi yöntemlerle karşı
koyulmaya çalışılmaktadır. Yüksek sosyal maliyetlerden dolayı, kamuda
da, özel sektörde de yeni işlerin yaratılması oldukça zor olmaktadır.
Öte yandan, politika
üreticilerin başlıca üç amaca ulaşmayı hedefledikleri dikkate
alındığında (bunlar; yüksek istihdam düzeyi, yüksek eşitlik düzeyi ve
dengeli bir bütçedir), bu hedeflere ulaşım açısından her üç refah
rejiminin durumunu şu şekilde özetleyebiliriz: Sosyal demokrat
yaklaşımın, daha çok yüksek istihdam ve yüksek eşitlik düzeylerine
ağırlık verdiği; muhafazakarların yüksek eşitlik ve bütçe dengesine önem
verdikleri; liberallerin ise, dengeli bütçe ve yüksek istihdam üzerine
odaklandıkları görülmektedir (Fouarge, 2003: 11).
Bu çalışmada,
öncelikle, refah devletinin doğuşuna kısaca değinilecek, ardından II.
Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ilerleme döneminde iş piyasasında ne
gibi gelişmelerin yaşandığına yer verilecek, daha sonra ise, son çeyrek
yüzyılda ortaya çıkan krizlerle birlikte iş piyasasında nelerin
değişmeye başladığı üzerinde durulacaktır. Bu çalışma boyunca, konuya
yalnızca iş piyasası açısından yaklaşılacaktır.
1. Refah Devletinin Ortaya Çıkışı
Günümüzde farklı
türlerde karşımıza çıkan refah devletleri,
Batı demokrasilerinin en büyük başarısı olmuştur, aynı zamanda 20.
yüzyılın da en büyük başarılarındandır (Özdemir, 2004a: 35–38).
Yıllar boyunca sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmış, sosyal
bütünleşmeyi desteklemiştir. Ekonomik büyümenin yanında sosyal adaleti
sağlamıştır (Prodi, 1999: 8).
Refah devletlerinin,
özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından hızla gelişmeye başladığı
görülmektedir. Aslında, modern refah devletlerinin kökenleri 19.
yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına dayanmakla birlikte, refah
devleti bugün tartışılan şeklini büyük çapta ilk defa II. Dünya Savaşı
sonrasında, yani 1950’ler ve 1960’larda kazanmıştır. Gerçekten, refah
devletlerinin tam anlamıyla gelişimi, II. Dünya Savaşı sonrasında
yaşanan “Altın Çağ”da (1945–1975 arası) mümkün olabilmiştir. Oluşturulan
“Refah Devleti Sözleşmesi”
(Welfare State Agreement), şekilsel açıdan değişse bile, bütün OECD
ülkelerinde ittifakla benimsenmiştir (Leibfried, 2000: 59; Scharpf,
1999: 2). Dolayısıyla, özellikle 1960 ve 1970’li yıllar, refah
devletinin nitelik olarak en belirginleştiği yılları ifade etmektedir.
Bu dönemde, refah devletleri öyle gelişmiştir ki, başlangıçta hedeflenen
amaçlar
da oldukça aşılmıştır (Koray, 2003b: 105).
II. Dünya Savaşı
ertesinde Keynes’in öncülüğünde kurulan ve Türkiye
dahil birçok ülkede geniş bir toplumsal uzlaşmaya dayanan refah devleti
modelinin, krizin başladığı yıllara değin Avrupa toplumlarının nüfus,
aile ve iş piyasası yapıları ile iyi derecede bir uyum içerisinde olduğu
bilinmektedir. Bu dönemde, yüksek doğum oranı, kısa yaşam süresi,
büyüyen sanayi istihdamı, düşük kadın istihdam oranı, erkeğin reis
olduğu aile modeli ve geleneksel cinsiyet ilişkileriyle uyumlu sosyal
refah önlemlerinin giderek geliştiği görülmektedir.
Bu dönemde, devletin
sınırlarının düzenli ve istikrarlı biçimde genişlediği ve klâsik
liberalizmin sınırlı ve hakem devletinin yerini, müdahaleci, vatandaş
kitleleri arasında pozitif veya negatif ayırım yapıcı refah devletinin
aldığı görülmüştür (Yayla, Seyitdanlıoğlu, 1999: 2–3).
Yine bu dönemde,
devletin sınırlar üzerindeki kontrol gücü,
ulusal çapta kurallar koyma gücüyle birleşmiştir. Vergiler artan oranlı
hale getirilmiş, bu yolla kamu hizmetleri ve transferleri (gelirin
yeniden dağıtımı) mümkün kılınmıştır. Ulusal sağlık sistemleri, herkese
ücretsiz tıbbi bakım sağlar hale getirilmiş; ulusal sosyal yardım,
işsizlik ödeneği, özürlülere yardım ve emeklilik sistemleri, ücret–dışı
cömert gelirler sağlamaya başlamıştır. Bütün kapitalist demokrasiler tam
istihdam, sosyal güvenlik ve egaliteryen (eşitlikçi) amaçlara yönelik
politik eylemler içerisine girmişlerdir. Bu dönem boyunca, tüm gelişmiş
ülkeler, refah amaçlarını yerine getirirken, kapitalist ulusal
ekonomilerinin yaşamsallığını da tehlikeye atmamışlardır (Scharpf,
1999: 2–3).
Refah devletinin bu
döneminde, sosyo–ekonomik yapı 40–50 yıl öncesine göre tamamen
değişmiştir. Bu dönemde ailenin yapısı değişmiş, kadın istihdamı artmış,
genel olarak istihdam artmış, istihdamla birlikte işsizlik de yükselmeye
başlamış, işgücü giderek daha yaşlı hale gelmiş, vergiler yükselmiş,
kamu harcamaları artmış, mali açıklar sürekli hale gelmiştir (Lazar,
Stoyko, 1998: 6).
Yine, bu dönemde
refah devletinin gelir ve harcamaları arttıkça, eğitim, sağlık, konut,
sosyal güvenlik, tam istihdam, gelir dağılımı gibi sosyal politika ve
sosyal refah hizmetleri geliştikçe, refah devletinin kurumsallaşan bu
hizmetleri, vatandaşlar tarafından “bir refah hakkı” olarak görülmeye
başlanmış, vatandaşların devletten beklentileri sürekli artmıştır
(Özdemir, 2004c: 595).
Belirtilmesi gereken
bir husus daha vardır. O da, refah devletlerinin gelişme döneminde,
politik ve ekonomik rejimi ne olursa olsun birçok ülkede, hükümetlerin
refah ekonomisi olma amacı gütmesidir. Doğu Avrupa’nın eski sosyalist
ülkelerinde ve SSCB başta olmak üzere birçok komünist rejime sahip
ülkede, devlet sosyal sigorta, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, konut
vb. ile ilgili önlemler alarak (politikalar ve kurumlar oluşturarak),
refah devleti biçimini almış ve bu konuda önemli adımlar atmıştır.
Ancak, demokratik bir hukuk devleti olmayan bu ülkeleri “refah devleti”
olarak adlandırmak da pek mümkün değildir (Serter, 1994: 36).
2. Refah Devletinin Gelişme Döneminde (1945–1975)
İş Piyasaları
Beveridge ve
Keynes’in öncülüğünde gelişmeye başlayan refah devletinin bu döneminde
iş piyasası çerçevesinde öne çıkan bazı hususlar vardır. Bunları ifade
edersek; herşeyden önce, bu dönemin en dikkati çekici yönü, yüksek
istihdam düzeyidir. Devletin öncülüğünde, kamu sektöründe artmaya
başlayan istihdam düzeyleri, özel sektörün de giderek gelişmesi ve
yatırımlarını genişletmesi ile birçok refah devletinde neredeyse tam
istihdam halini almıştır.
Benzer şekilde, bu
dönemde kadınların iş piyasasına girişleri de (işgücüne katılım oranları
– İKO) oldukça artmıştır. Dönemin sonuna doğru, yeni bir çağa doğru
gidilirken, hizmet ekonomilerinin hızla geliştiği ve burada istihdam
edilen beyaz yakalı ve pembe yakalıların oranlarının da hızla yükseldiği
gözlenmektedir.
2.a. İşsizlikle
Mücadelenin Başlamasında Beveridge ve Keynes’in Rolü
1929 Dünya Ekonomik
Krizi’nin doğurduğu yaygın işsizlikten kurtulmada, başta Beveridge ve
Keynes olmak üzere bazı kişilerin rolleri olmuştur. Beveridge ve Keynes,
sosyalist olmayan sosyal reformculara örnek olarak verilebilecek
kişilerdir. Her ikisi de (ayrıca, Marshall ve Titmuss da ilave
edilebilir), sosyal refah devleti uygulamalarının oluşumuna katkıda
bulunan önemli sosyal reformist düşünürlerdir. Bu kişiler, hem dünya
çapında, hem de İngiltere’de sosyal reformizmin öncüleri olarak kabul
edilmektedir.
Beveridge ve
özellikle onun 1942’de hazırladığı rapor, II. Dünya Savaşı’ndan sonra
çoğu refah devleti sistemlerinin temelini oluşturmuştur. Beveridge
Raporu, üç ayaklı bir Ulusal Sigorta Sistemi öngörmektedir. Rapor,
işsizliği azaltmayı (tam istihdam), kapsamlı bir sağlık sistemi kurmayı
(ulusal sağlık kurumu) ve asgari bir ücreti garanti etmeyi kapsıyordu.
Böylece, tam istihdam, Beveridge’in raporunun üçlü sacayağından bir
tanesini oluşturmaktaydı. Raporda belirtilen hususlar, ülkedeki iki
büyük parti tarafından da benimsenmiştir. Marshall’ın anlayışına uygun
bir vatandaşlık hakları getiren bu evrensel refah sistemi şekli, çoğu
ülkede refah devletinin sistemik gelişiminin temelini oluşturmuştur.
Öte yandan, birçok
refah devleti araştırmacısına göre, sosyal politika ya da refah devleti
tarihçesinin son yüzyıllık gelişim seyrinden bahsedilirken, Keynes’in
büyük etkisine değinilmemesi, büyük bir eksiklik olarak düşünülmelidir.
Neo–klasik teoriye
göre, ekonomilerde görülen durgunluk, ücretlerdeki ve kamu
harcamalarındaki azalma ile aşılabilir. Ancak Keynes, neo–klasik
teoriden farklı bir çizgi izlemiş, 1936’da yazdığı “General Theory of
Employment, Interest and Money” isimli kitabı ile, özellikle 1940’lı
yıllarda ve sonrasında dünya ekonomisine fikirleriyle hakim olmuştur.
Keynes’in hedefi, devletin aktif müdahaleleriyle, ekonomide tam
istihdamın sağlanmasıdır.
Ona göre, kitlesel işsizlik, bir işgücü arzı problemi değil, aksine
talep sorunudur; dolayısıyla işsizlere yönelik maksimum işsizlik
ödenekleri ve devletin iş yaratmak amacıyla yapacağı yatırımlar soruna
köklü bir çözüm olabilecektir (Townsend, 2002: 2–3).
Ne var ki, “refah
devletinin krizi”nin başgöstermesi ile, keynezyen müdahalecilik
anlayışının sorgulanmaya ve giderek zayıflamaya başladığı görülmektedir.
Öyle ki, ücretler düzeyini artırarak, ekonomideki genel mal ve hizmet
talebini artırmayı ve bu yolla tam istihdamı sağlamayı amaçlayan
Keynesci politikalardan, ücret düzeyleri üzerinden uluslararası
rekabetgücü kazanmayı amaçlayan politikalara geçiş yaşanmıştır (C.
Pierson, 2001: 191).
2.b. Kamu Sektörü
İstihdamının Artışı
Hemen yukarıda,
keynezyen refah devletlerinin en önde gelen amaçlarından bir tanesinin
“tam istihdamı” sağlamak olduğu ifade edilmişti. Bu doğrultuda, 1970’li
yıllara kadar, birçok ülkede sağlık, eğitim ve özellikle sosyal refah
hizmetleri gibi alanlarda çok sayıda kişi istihdam edilmiş, bu ülkelerde
kamu tarafından sunulan sosyal refah hizmetleri, aynı zamanda geniş bir
kamu sektörü istihdamına yol açmıştır. İzlenen bu istihdam
politikalarının amacı, kamu sektöründe üretimi artırmaktan ziyade,
işsizliği azaltmaktır. Bu durum, bunalımın başladığı yıllara kadar devam
etmiştir. Daha sonra, ekonomide gözlenen resesyonlar nedeniyle işgücü
talebi daralmış ve istihdam düzeyleri birçok ülkede düşme eğilimine
girmiştir (Nunes, 1996: 438).
Gerçekten, krizin
iyice belirginleştiği yıllara kadar, refah devletlerindeki kamu
harcamalarının, kamu sosyal harcamaların, vergilerin ve de istihdam
oranlarının sürekli olarak artış içerisinde olduğu görülmektedir.
İstihdam artışı, hem ekonomide gerçekleşen büyüme ve yatırımlardan
kaynaklanmış, hem de birçok ülkede sağlık, eğitim ve özellikle sosyal
refah hizmetleri gibi alanlarda çok sayıda kişi istihdam edilerek,
kamunun istihdamdaki payı artırılmıştır.
Refah devleti ile
istihdam düzeyleri arasında son derece pozitif bir ilişki olduğu
herkesçe bilinmektedir. Refah devletinin gelişmesi ile birlikte artan
sosyal refah önlemleri, sadece sosyal yardım bütçesinin büyümesini
getirmekle kalmamış, aynı zamanda yukarıda ifade edilen alanlarda
“sosyal yardım sektörü” ismini verebileceğimiz bir hizmetler sektörünün
ortaya çıkmasına, işgücünün önemli sayılabilecek bir kısmının bu
sektörde çalışmaya başlamasına yol açmıştır.
Bilindiği üzere
devlet, bir ülkede istihdamın geliştirilmesi üzerinde önemli oranda
etken olabilir. Yasal düzenlemeler yaparak, piyasaları deregüle ederek,
sosyal güvenlik ve vergi sistemlerinin yapılarını değiştirerek istihdam
oranlarının artmasına gayret gösterebilir.
Aşağıdaki tablodan
izleneceği üzere, sosyal demokratik (İskandinav) refah devletleri,
1990–1999 yıllarında % 77,9’luk istihdam oranıyla, diğer refah
rejimlerine nazaran önde yer almaktadır. Bu ülkeleri, Anglo–Sakson
(liberal) (% 73,4) ve Kıta Avrupası (muhafazakar) refah devletleri (%
66,2) takip etmektedir (Lahelma, Kivela, Roos vd., 2002: 610; Merkel,
2003: 13–14).
Genel olarak, sosyal
demokratik
refah devletlerinin, son derece yüksek kamu sektörü istihdamı ile
nitelendirildiği ve görece olarak düşük özel sektör istihdamının
sözkonusu olduğu bilinmektedir. Tam tersi bir şekilde, liberal refah
devletlerinde ise çok yüksek özel sektör istihdamı ve düşük oranlı
devlet istihdamı görülmektedir. Yüksek vergi oranlarına sahip olan
sosyal demokratik ülkelerin, topladıkları vergileri, kamu tarafından
finanse edilen yüksek sosyal hizmet düzeylerine dönüştürdüğü ve bu
sektörde başta kadınlar olmak üzere çok sayıda kişiyi istihdam ettiği
görülmektedir (Scharpf, 2001: 14–15).
Tablo SEQ Table \* ARABIC 1:
Farklı Avrupa Refah Rejimlerinde İstihdam ve İşsizlik, 1990–1999
|
|
İstihdam
Oranı (1) |
Kadın İstihdam
Oranı (2) |
İşsizlik
Oranı |
Uzun Dönemli İşsizlik
Oranı (3) |
|
Sosyal Demokrat |
77,9 |
74,1 |
7,8 |
22.8 |
|
Liberal |
73,4 |
63,2 |
8,9 |
29,4 |
|
Muhafazakar |
66,2 |
56,5 |
7,9 |
46,5 |
(1) Çalışma çağı nüfus
içerisindeki aktif işgücü oranı.
(2) Kadın çalışma çağı
nüfus içerisindeki aktif kadın işgücü oranı
(3) 12 ay ve daha uzun
süreli işsiz olan toplam kişi oranı
Kaynak:
Wolfgang Merkel, ‘Social Justice and the Three Worlds of Welfare
Capitalism’, DFG Forschungsprojekt, (Çevrimiçi):
http://www.dritte–wege.uni–hd.de/texte/SocialJustice.pdf, 20.06.2003, p.
13.
Tablo SEQ Table \* ARABIC 2: Toplam İstihdamın Bir Yüzdesi Olarak
Değişik Refah Rejimlerinde Kamu İstihdamı
|
|
1974 |
1985 |
1995 |
|
Muhafazakar |
14,7 |
18,7 |
18,8 |
|
Sosyal Demokrat |
20,0 |
26,9 |
29,4 |
|
Güney Avrupa |
10,5 |
14,2 |
15,5 |
Kaynak:
Stein Kuhnle, Matti Alestalo, ‘Growth, Adjustments and Survival of
European Welfare States’, Survival of the European Welfare State,
(Routledge Publ., 2000), p. 4.
Ancak, kamu kesimi
istihdamındaki yükseliş, değişen devlet anlayışı ve bu anlayış
doğrultusunda izlenen politika ve reformlar sonucunda, 1980’li yıllarda
düşmeye başlamıştır. Bu azalışa rağmen, yine de İngiltere’de devlet her
beş çalışandan birinin işvereni durumunda olmuştur.
Kısaca, devlet, 20.
yüzyıl boyunca oldukça büyük bir işveren haline gelmiş, genel işgücünün
büyük kısmı (OECD’de ortalama % 15–20) kamu sektöründe istihdam
edilmiştir (C. Pierson, 2001: 169).
2.c. Kadınların Artan
İstihdamı
Bir diğer husus,
kadınların istihdamı konusudur. Bir toplumdaki kadın istihdam oranları,
cinsiyetler arası adalet bakımından anlamlı göstergelerden birisi olarak
görülmektedir. Kadın istihdamı, aynı zamanda bir toplumdaki kültürel ve
dini faktörlere de sıkı bir şekilde bağlıdır. Kadınları çocuk bakımı ve
ev işlerinden kurtaran sosyal hizmetlerin varlığı (kadınlara çocuk ve
yaşlıların bakımında kolaylık sağlayan kreşler, yaşlılara yönelik
bakımevleri vb.), kamu refah sektöründe istihdam olanakları ve part–time
işlerin çoğalması gibi nedenler, kadınların istihdamında doğrudan etkili
olmuştur (Merkel, 2003:
13–14).
Bütün Avrupa çapında
kadınların işgücüne katılım oranı (İKO) yükselmeye başlamıştır.
1940’lı yıllarda ileri sanayi ülkelerinde “üç–dört çocuklu ve tek
çalışanlı geniş aileler” (one–earner families with three or four
children) oldukça yaygınken; kentleşme süreci devam ettikçe, geniş
aileler azalmaya ve “bir–iki çocuklu ve iki çalışanlı aileler”
(two–earner families with one or two children) yaygınlaşmaya başlamıştır.
Evlilikler, zorunlu eğitim bitene ve iş piyasasına girene kadar
ertelenmiştir. Kadının rolü köklü bir biçimde değişmiş, evli kadınları
da içerecek şekilde, daha fazla sayıda kadın iş piyasasına girmiştir.
Bunların çoğu tam süreli olarak çalışmaya başlamıştır (Spicker, 2003:
1–2).
Avrupa toplumlarının
hepsi, kadınların istihdamı yönünden birbirlerine benzemeye başlamıştır.
Ancak, tabi ki ülkeler arasında farklılıklar vardır. Kadın istihdam
oranları, sürpriz olmayan bir şekilde, sosyal demokratik refah
devletlerinde en yüksektir. Daha sonra sırasıyla liberal, muhafazakar ve
Güney Avrupa refah devletleri gelmektedir. Diğer yandan, Akdeniz
ülkelerinde hâlâ erkekler ile kadınlar arasında İKO bakımından çok büyük
bir fark devam etmektedir
(Kuhnle, Alestalo, 2000: 5–6).
Tablo 1’e
bakıldığında bu durum açıkça görülmektedir. Kadın çalışma çağı nüfus
içerisindeki aktif kadınların oranı, sosyal demokratik ülkelerde % 74,1,
Anglo – Sakson (liberal) ülkelerde % 63,2, Kıta Avrupası (muhafazakar)
ülkelerde % 56,5, Güney Avrupa ülkelerinde ise % 50 civarındadır.
Tablo SEQ Table \* ARABIC 3: Farklı Avrupa Refah Rejimlerinde,
15–64 Yaş Grubu Kadınların Toplamının
Bir Yüzdesi Olarak Kadın İşgücü
|
|
1960 |
1974 |
1995 |
|
Muhafazakar |
42,1 |
44,9 |
59,2 |
|
Sosyal Demokrat |
48,9 |
60,9 |
72,5 |
|
Güney Avrupa |
31,6 |
37,6 |
49,0 |
Kaynak:
Stein Kuhnle, Matti Alestalo, ‘Growth, Adjustments and Survival of
European Welfare States’, Survival of the European Welfare State,
(Routledge Publ., 2000), p. 6.
Başta İskandinav
ülkeleri olmak üzere birçok ülkede, kadınların istihdamlarını artırmak
amacıyla, onlara kamu kesiminde iş olanakları sunulmuştur. Kadınların
toplam kamu istihdamı içindeki payı % 50’yi bulmuştur. Ne var ki,
1990’lı yıllara yaklaşıldığında, devletin kamu kesiminde istihdam
sağlama politikaları sorun olmaya başlamış, bu nedenle kamu istihdamı
yeniden yapılandırılarak bir hayli düşürülmüştür (Esping–Andersen,
1996a: 27).
2.d. Hizmet
Ekonomilerinin Yükselişi ve İstihdamın Değişen Niteliği
Öte yandan, ekonomik
gelişmeyle birlikte, üretimin yapısı değişmekte, hizmet temelli bir
ekonomiye doğru geçiş sürmektedir. Son 30 yıldan beri zengin
ekonomilerde istihdamın yapısının önemli oranda değiştiğine ilişkin
birçok araştırma gerçekleştirilmiştir. Hizmet sektörlerinde istihdam
edenlerin sayı ve oranları hızla artmıştır. Ancak, hizmet sektörü
istihdamı, genel olarak düşük ücretler ve düşük verim oranları ile
karakterize olmaktadır.
Hizmet sektörü
istihdamı,
iki şekilde yaratılabilmektedir. Ya artan ücret adaletsizliği pahasına
özel sektör tarafından, ya da artan bütçe baskısı pahasına kamu sektörü
tarafından.
Bu noktada, hangi
refah rejimine mensup olursa olsun her refah devletinin, yükselişe geçen
hizmet ekonomileri ile birlikte birtakım sorunlarla karşıkarşıya kaldığı
görülmektedir. Ancak, sorunların niteliği rejim türlerine bağlı olarak
farklılık göstermektedir. Örneğin, sosyal demokratik refah devletleri,
ücret eşitsizliğine yol açmadan, kamu sektörü istihdamını genişletmeye
gayret göstermektedir. Ancak, bu politikanın bütçe üzerine getirdiği yük
de gittikçe yükselmektedir.
Dolayısıyla, istihdam
yapısının sanayiden hizmetlere kayması, farklı ulusal rejimlerde tamamen
farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Yukarıda değinildiği gibi, sosyal
demokratik refah devletleri finansal aşırılıklarla boğuşurken,
muhafazakar refah devletleri artan işsizlikle karşıkarşıya kalmakta,
liberal devletler de bozulan ücret eşitsizliği ve yüksek yoksulluk
oranlarıyla uğraşmaktadır (P. Pierson, 2000: 6).
3. 1975 Sonrası: Krizin Başlaması ve İş Piyasalarının Yapısal
Değişimi (Yeni Sağ’ın Doğuşu ve Keynezyen Refah Devletinden Neo–Liberal
Refah Anlayışına Geçiş)
1929’da ortaya çıkan
ekonomik bunalımın ardından, bu son döneme kadar, devletin müdahaleci
bir anlayışı benimseyerek ekonomik ve sosyal yaşama müdahalelerde
bulunduğu ve bu müdahalelerin gittikçe genişlediği görülmektedir. Ne var
ki, 1973 ve 1979 yıllarındaki petrol fiyatları artışından kaynaklanan
diğer bir bunalım ise,
tam tersi bir şekilde, devlet müdahalelerinin azaltılması, devletin
ekonomik ve sosyal yaşama daha az karışacak şekilde küçültülmesi
taleplerini doğurmuştur.
Bu bunalım, başta
gelişmiş Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün OECD ülkelerini etkilemiş,
ortaya ekonomik büyümenin yavaşladığı, enflasyonun arttığı, yüksek
oranlarda yapısal işsizliğin doğduğu, kronik bütçe açıklarının
yaşandığı, kamu harcamalarının yükseldiği ekonomik bir ortam çıkmıştır
(Andersson, Harsman, 1997: 31).
Yeni dönemde izlenen
politik ve ekonomik felsefe, “Yeni Sağ” (New Right) olarak adlandırılan
neo–liberal politikalardır ve bu politikalar Keynezyen politikalara
alternatif olarak ortaya çıkan klasik liberal düşüncenin çağdaş bir
yorumudur (Burden, 1998: 19).
Bir yandan makro
ekonomik krizlerin yaşandığı, bir yandan da uluslararası sermaye ve ürün
piyasalarında yoğunlaşan rekabetin başladığı 1970’li ve 1980’li yıllar,
refah devletleri için güzel günlerin bittiği, sorunların başladığı
yıllardır. Polanyani’nin “Büyük Dönüşümü”
artık bitmek üzeredir. Bretton–Woods sisteminin çöküşü ve 1970’li
yılların başında petrol krizinin ortaya çıkmasıyla, sanayi ülkelerinin
savaş sonrası dönemde yaşadığı Altın Çağ sona ermiştir. Dolayısıyla,
Batılı ülkelerde, Altın Çağ boyunca yaşama standartları durmadan
artarken ve yoksulluk düşerken, 1970’lerin sonlarından itibaren bu trend
durmaya başlamıştır.
Böylece, son 20–25 yıllık sürede değişen koşullar (iş piyasasının
yeniden yapılanması, demografik dönüşüm ve ekonominin küreselleşmesi),
bir “Gümüş Çağ”ın doğuşuna yol açmıştır (Taylor–Gooby, 2002: 4).
Liberal felsefe
bağlıları, Keynezyen politikaların izlenmesinin, 1970’lerden itibaren
ülkelerin krize girmesinin temel nedeni olduğunu ileri sürmektedir.
Yüksek toplam talep ve istihdam politikaları, yüksek vergi oranları,
cömert sosyal refah devleti harcamaları ve artan devlet müdahaleleri,
krizin nedenleri olarak gösterilmektedir.
Bu sebeplerden
dolayı, ekonomide devletin rolünün küçültülmesi görüşleri dile
getirilmeye başlanmış, önceki dönemde varılan toplumsal uzlaşmanın
temelleri sarsılmış ve Keynezyen refah devletinin tasfiyesinin başladığı
görülmüştür (Özşuca, 2003: 228).
Gerçekten, ekonominin
küreselleşmesi ile birlikte, Keynezyen refah devleti (diğer bir deyişle
istikrarlı ekonomik büyüme, tam istihdam, iyi ücretler, ve çalışma
koşulları) önemli oranda zayıflamıştır ve daha da zayıflayacağa
benzemektedir. Ekonomi desosyalize olmaya ve iş piyasası da sosyal
gereksinimlerin sağlanmasında tekrar belirleyici olmaya başlamıştır.
Ne var ki,
küreselleşme ile birlikte iş piyasasının aldığı yeni şekil de farklı
sorunların kaynağı olmaktadır. Örneğin, kronik işsizliğin, iş
güvensizliğinin, “az güvenli, düşük ücretli ve ücret–dışı ödemeli”
standart–dışı işlerin arttığı ve artan ücret eşitsizliğinin daha da
yaygınlaştığı görülmektedir.
Diğer yandan,
küreselleşme sürecinin yaşanmaya başlanması ile tam istihdam, yüksek
seviyeli kamu harcamaları ve artan oranlı vergilerden oluşan
sosyo–ekonomik düzenin (klasik sosyal demokratik sistemin) sarsılmaya
başladığı gözlenmektedir. Gitgide artan bir şekilde, hem soldaki hem de
merkezdeki partiler, sağdaki rakiplerinden sadece derece olarak
farklılık gösteren politikaları takip etme noktasına gelmek zorunda
kalmıştır.
Öte yandan, yeni
çağda görülen yüksek işsizlik, nüfusun yaşlanması, hasta ve özürlü vb.
kişilerden oluşan grupların büyümesi, refah devletine olan talebi
artırmıştır. Bu da, gitgide minimum standartları koruyabilmek için daha
geniş bir sosyal harcama gerektirmektedir(Taylor–Gooby, 2002: 3–4).
Öz olarak, yeni
dönemde iş piyasalarına göz atıldığında, her alanda yaşanan değişim ve
dönüşümün, kaçınılmaz olarak iş piyasalarına da yansıdığı görülmektedir.
Değişen iş piyasası ile ilgili olarak şu tespitleri yapmak mümkündür.
Herşeyden önce, 1975’lerden sonraki bu dönemin en bariz özelliği, birçok
gelişmiş refah devletinde işsizliğin yükselişe geçişi ve yapısal bir
nitelik kazanmasıdır. İkinci olarak, çalışanların niteliği değişmiş ve
bu değişim neticesinde çalışanlar arasında (yüksek vasıflılar ile
vasıfsızlar ve az vasıflılar arasında) ücret farkları çok büyük oranda
açılmıştır. Üçüncü olarak, son derece iyi koşullara sahip bir işe sahip
olan “içerdekiler” ile bir işe sahip olmayan dışarıdakiler arasındaki
çelişki artmıştır. Dördüncü olarak, teknolojide yaşanan gelişmelerin
üretim alanına yansıması neticesinde işin yapısı değişmiş ve standart
olmayan esnek çalışma biçimleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Son olarak
ise, çalışanların kendi kendine dayanışmalarının / yardımlaşmalarının
bir ifadesi olan sendikacılık güç kaybetmeye başlamıştır.
3.a. İşsizliğin
Yükselişe Geçişi
Refah devletlerinin
büyüme döneminde istihdam olanakları artmış, zirveye ulaşmıştır, fakat
aynı zamanda işsizlik oranları da özellikle ileri kapitalist
ekonomilerin çoğunda zamanla yıldan yıla yükselmeye başlamıştır.
İşsizlik ve uzun süreli işsizlik her yerde yükselişe geçmiştir.
Tablo 4 :
AB Ülkelerinde İstihdam Oranları
(2002 Baharı)
|
|
İstihdam Oranı (15–64 Yaş Arası) (%) |
|
|
Toplam |
Erkek |
Kadın |
|
Almanya |
65,4 |
71,8 |
58,8 |
|
Avusturya |
68,2 |
75,3 |
61,1 |
|
Belçika |
59,7 |
68,1 |
51,1 |
|
Danimarka |
76,4 |
80,2 |
72,6 |
|
Finlandiya |
69,1 |
70,9 |
67,3 |
|
Fransa |
62,9 |
69,6 |
56,4 |
|
Hollanda |
74,5 |
82,9 |
65,9 |
|
İngiltere |
71,5 |
77,7 |
65,3 |
|
İrlanda |
65,0 |
74,7 |
55,2 |
|
İspanya |
58,4 |
71,8 |
44,0 |
|
İsveç |
74,0 |
75,5 |
72,5 |
|
İtalya |
55,4 |
68,9 |
41,9 |
|
Lüksemburg |
63,6 |
75,5 |
51,5 |
|
Portekiz |
68,6 |
76,3 |
61,2 |
|
Yunanistan |
56,9 |
71,7 |
42,7 |
|
AB–15 |
64,2 |
72,9 |
55,5 |
Kaynak:
İşveren Dergisi, ‘Brüksel’den Haberler’, Cilt: 41, Sayı: 10,
Temmuz 2003, s. 32.
Birçok refah devletinin
izlediği sosyal refah yönlü politikalara rağmen, işsizliğin
düşürülememesi (bu dönemde işgücüne katılım oranı artmış, fakat işsizlik
ve uzun dönemli işsizlik bundan daha da fazla artmıştır) refah devletine
yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açmıştır.
İşsizlikle ilgili
istatistiklere bakıldığında, refah devletlerinin hemen hemen hepsinde,
son yıllara kadar işsizliğin önemli bir toplumsal sorun haline geldiği
ve ortalama olarak % 10’ların üzerinde seyrettiği gözlenmektedir. Son
yıllarda işsizliğin büyük bir sorun olarak görülmesi ve özellikle bu
konuya çözüm getirecek çok sayıda politikaların (aktif işgücü piyasası
politikalarının) izlenmesi ile bu oran birkaç puan azaltılarak tek
haneli sayılara düşürülebilmiştir (aşağıda sunulan işsizlikle ilgili
tabloya bakınız), ancak yine de en büyük sorunların başında gelmeye
devam etmektedir (Bilen, 2002: 244).
İşsizlik, özellikle
Avrupa’da büyük bir sorun olarak yaşanmaktadır (Kuzey Amerika
ülkelerinin en büyük sorunu ise, işsizlikten ziyade gelir eşitsizliği ve
yoksulluktur). Özellikle gençlerin işsizliği ve uzun süreli işsizlik ve
bunun sonucunda doğan yoksulluk, en çok endişe edilen alanların başında
gelmektedir.
Ancak, son yıllarda işsizlikle mücadelede başarı sağlanmış ve oranlar
tek haneli rakamlara indirilmiştir.