aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal Siyaset Makaleleri

 

REFAH DEVLETİNİN GELİŞME VE BUNALIM DÖNEMLERİNDE İŞ PİYASALARI

 

Doç. Dr. Süleyman ÖZDEMİR*

 

Özet

Bu makalede, modern bir devlet biçimi olan refah devletinin gelişme ve bunalım dönemlerinde iş piyasaları mercek altına alınmış; iş piyasaları, istihdamın genel düzeyi, kamu sektörü istihdamı, kadınların istihdamı, işsizlik, ücretlerin ve sosyal olanakların düzeyi vb. açılardan incelenmiştir.

Refah devletinin gelişme döneminde, genel olarak devletin müdahaleci niteliği sürekli olarak artmış, devletler, vatandaşlarının refah düzeylerini yükseltme amacını gerçekleştirmede son derece başarılı olmuştur. Geleneksel aile yapısının oldukça değiştiği, vergi ve kamu harcamaları düzeyinin yükseldiği, sosyal koruma önlemlerinin nitelik ve nicelik olarak geliştiği bu dönemde, iş piyasalarında istihdam artmış, kadın istihdamı artmış, işsizlik önemli bir sorun olmaktan çıkmış, ücretlerin genel düzeyi yükselirken vasıflı–vasıfsız işgücü arasındaki ücret farkı daralmış, güçlü sendikalar ortaya çıkmıştır.

Ne var ki, küreselleşmenin ve ardından da refah devletinin krizinin başlaması ile birlikte, her alanda yaşanan değişim ve dönüşüm, kaçınılmaz olarak iş piyasalarına da yansımıştır. Gelişme döneminin aksine, devlet müdahalelerinin azaltılması ve devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha az karışacak şekilde küçültülmesi yönünde taleplerin doğduğu, vergiler ve kamu harcamalarının düşme eğilimine girdiği, devletin sosyal koruma işlevinin zayıfladığı kriz döneminde, kronik işsizlik ortaya çıkmış, iş güvensizliği ve “az güvenli, düşük ücretli” standart–dışı işler artmış, artan ücret eşitsizliği daha da yaygınlaşmış, işgücü giderek daha yaşlı hale gelmiş, sendikalar gittikçe güç kaybetmeye başlamıştır.


Abstract

In this article, during the period of development and the period of crisis of the welfare states which are modern forms of state, the labour markets have been studied. The labour markets have been inspected from the standpoint of general level of employment, public sector employment, women employment, unemployment, level of wages and social benefits, etc.

In the period of development, the interventionist characteristic of the state has continuously increased, and the states have succeeded to realize their aims to raise their citizens’ welfare. In this period, while the structure of traditional families was changing, the level of taxes and public expenditures was raising, and social security measures were evolving in the matter of quality and quantity, the general employment and women employment in the labour markets has increased, the unemployment has no more been a problem, the general level of wages has increased, the wage gap between skilled and unskilled labour has narrowed, and powerful labour unions have emerged.

Unfortunately, together with globalization and beginning of crisis of welfare states, the changes, which can be seen almost in all areas, has also reflected inevitably to labour markets. On the contrary, in the period of crisis of welfare state, chronicle unemployment has emerged, labour insecurity and non–standard working types have increased, wage inequalities have become widespread, labour force has become older, and labour unions have begun to loose their power.

 

 

GİRİŞ

1929 tarihli Büyük Ekonomik Buhran ile birlikte, krizden çıkmanın yolu olarak devletin ekonomiye aktif bir şekilde müdahalesi gerekli görülmüştür. John Maynard Keynes’in 1936 tarihli “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” isimli eserinde somut bir hale gelen bu görüş, 1940’ların başından 1970’li yıllardaki yeni ekonomik krizlere kadar refah dolu bir dönemin (Altın Çağ’ın) yaşanmasına yol açmış ve bu görüş birçok ülkede uygulanmıştır. Devletin görevlerinin artışını savunan Keynezyenlerin bu görüşü “Fonksiyonel Devlet Teorisi” olarak adlandırılmaktadır (Akalın, 2002: 62).

Piyasa ekonomisinin eşitliği sağlayamadığını, yoksulluğu önleyemediğini, sosyal adaleti gerçekleştiremediğini, dolayısıyla iyi bir toplum yolunda başarılı olamadığını ileri süren “Piyasa Başarısızlığı Teorisi” ile birlikte, bu iki teori, devlet görev ve fonksiyonlarının artışında büyük öneme sahip olmuştur. Böylece devlet, piyasa başarısızlıklarını gidermede[1], benimseyeceği dünya görüşüne göre minimal, sınırlı ya da aktif bir fonksiyon üstlenmeye başlamıştır (Aktan, 2002: 8, 12).

Böylece, piyasanın sosyal adaleti ve insan onuruna yaraşır bir yaşamı sağlamadaki başarısızlıkları sonucunda, müdahaleci devlet anlayışının benimsenmesi, çeşitli refah devletleri uygulamalarının ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu çalışmada, refah devletlerine iş piyasası ekseninde yaklaşılmış, bu bağlamdan kopmamaya çalışılmıştır. Kabul edilen bir tasnife göre, üç farklı refah rejimi (liberal, muhafazakar ve sosyal demokratik refah devletleri) altında sınıflandırılan refah devletleri, istihdamın genel düzeyi, kamu sektörü istihdamı, kadınların istihdamı, işsizlik, ücretlerin ve sosyal olanakların düzeyi vb. açılardan bir incelemeye tabi tutulmuştur.

Refah rejimlerini sınıflandırma girişimlerinin de gösterdiği gibi, hemen yukarıda sıralanan ve bu yazının inceleme alanı içinde yer alan hususlardan bir kısmı, genelde bir refah rejimi türünde çok yüksek düzeylerde gözlemlenebilirken, bir diğerinde orta derecede, ötekisinde ise daha zayıf bir düzeyde olabilmektedir.

Örneğin, kapsamlı bir bilgiye ilerleyen sayfalarda yer verileceğinden çok özet bir şekilde bahsedilecek olursa, üç refah rejiminden en gelişmişi olan sosyal demokratik refah rejimlerinde her devletin temel amacı, tam istihdamı sağlamaktır. Çünkü, bu ülkelerde refah devleti, bir bakıma tam istihdam hedefine ulaşmak üzere örgütlenmiş devlet olarak algılanmaktadır. Yine, bu ülkelerde yüksek düzeyde kamu istihdamı ve kadın istihdamı sözkonusudur. Ücretler ve sosyal olanaklar son derece gelişmiştir. Ne var ki, işsizlik düzeyleri cömert sosyal olanaklardan ötürü görece yüksektir.

Halbuki, zayıf bir refah rejimi niteliği sergileyen liberal refah rejimlerine bakıldığında, aynı yapıyı görebilmek mümkün değildir. Bu ülkelerde de istihdam önemlidir, ancak istihdamın kaynağı kamu sektörü değil, özel sektördür; yani, özel sektör istihdamı yaygındır. Kadınların işgücüne katılımı ve ücretlerin genel düzeyi, sosyal demokratik ülkelere göre daha düşüktür. İşsizlik oranlarına bakıldığında ise, bunun da düşük olduğu gözlemlenmektedir. Bunun nedeni, düşük ücretlerin daha fazla iş yaratılmasına olanak sağlamasındandır. Çünkü, işçilik maliyetlerinin ve sosyal harcamaların düşük olduğu bu ülkelerde piyasada daha fazla yeni iş yaratılabilmektedir.

Orta düzeyde bir refah rejimi karakterine sahip olan muhafazakar refah rejimlerindeki en belirgin farklılık ise, kadınların işgücüne katılımında ortaya çıkmaktadır. Hem genel istihdam, hem de kadınların istihdamı daha düşüktür. Sosyal sigorta sistemine dayalı bir sosyal güvence sistemine sahip olan bu ülkelerde, sosyal koruma neredeyse istihdamdan daha önplanda tutulmaktadır. Bu ülkelerdeki görece yüksek olan işsizliğe karşı, işsizlik sigortası gibi yöntemlerle karşı koyulmaya çalışılmaktadır. Yüksek sosyal maliyetlerden dolayı, kamuda da, özel sektörde de yeni işlerin yaratılması oldukça zor olmaktadır.

Öte yandan, politika üreticilerin başlıca üç amaca ulaşmayı hedefledikleri dikkate alındığında (bunlar; yüksek istihdam düzeyi, yüksek eşitlik düzeyi ve dengeli bir bütçedir), bu hedeflere ulaşım açısından her üç refah rejiminin durumunu şu şekilde özetleyebiliriz: Sosyal demokrat yaklaşımın, daha çok yüksek istihdam ve yüksek eşitlik düzeylerine ağırlık verdiği; muhafazakarların yüksek eşitlik ve bütçe dengesine önem verdikleri; liberallerin ise, dengeli bütçe ve yüksek istihdam üzerine odaklandıkları görülmektedir (Fouarge, 2003: 11).

Bu çalışmada, öncelikle, refah devletinin doğuşuna kısaca değinilecek, ardından II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ilerleme döneminde iş piyasasında ne gibi gelişmelerin yaşandığına yer verilecek, daha sonra ise, son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan krizlerle birlikte iş piyasasında nelerin değişmeye başladığı üzerinde durulacaktır. Bu çalışma boyunca, konuya yalnızca iş piyasası açısından yaklaşılacaktır.

 

1. Refah Devletinin Ortaya Çıkışı

Günümüzde farklı türlerde karşımıza çıkan refah devletleri[2], Batı demokrasilerinin en büyük başarısı olmuştur, aynı zamanda 20. yüzyılın da en büyük başarılarındandır (Özdemir, 2004a: 35–38). Yıllar boyunca sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmış, sosyal bütünleşmeyi desteklemiştir. Ekonomik büyümenin yanında sosyal adaleti sağlamıştır (Prodi, 1999: 8).

Refah devletlerinin, özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından hızla gelişmeye başladığı görülmektedir. Aslında, modern refah devletlerinin kökenleri 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına dayanmakla birlikte, refah devleti bugün tartışılan şeklini büyük çapta ilk defa II. Dünya Savaşı sonrasında, yani 1950’ler ve 1960’larda kazanmıştır. Gerçekten, refah devletlerinin tam anlamıyla gelişimi, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan “Altın Çağ”da (1945–1975 arası) mümkün olabilmiştir. Oluşturulan “Refah Devleti Sözleşmesi[3]” (Welfare State Agreement), şekilsel açıdan değişse bile, bütün OECD ülkelerinde ittifakla benimsenmiştir (Leibfried, 2000: 59; Scharpf, 1999: 2). Dolayısıyla, özellikle 1960 ve 1970’li yıllar, refah devletinin nitelik olarak en belirginleştiği yılları ifade etmektedir. Bu dönemde, refah devletleri öyle gelişmiştir ki, başlangıçta hedeflenen amaçlar[4] da oldukça aşılmıştır (Koray, 2003b: 105).

II. Dünya Savaşı ertesinde Keynes’in öncülüğünde kurulan ve Türkiye[5] dahil birçok ülkede geniş bir toplumsal uzlaşmaya dayanan refah devleti modelinin, krizin başladığı yıllara değin Avrupa toplumlarının nüfus, aile ve iş piyasası yapıları ile iyi derecede bir uyum içerisinde olduğu bilinmektedir. Bu dönemde, yüksek doğum oranı, kısa yaşam süresi, büyüyen sanayi istihdamı, düşük kadın istihdam oranı, erkeğin reis olduğu aile modeli ve geleneksel cinsiyet ilişkileriyle uyumlu sosyal refah önlemlerinin giderek geliştiği görülmektedir[6].

Bu dönemde, devletin sınırlarının düzenli ve istikrarlı biçimde genişlediği ve klâsik liberalizmin sınırlı ve hakem devletinin yerini, müdahaleci, vatandaş kitleleri arasında pozitif veya negatif ayırım yapıcı refah devletinin aldığı görülmüştür (Yayla, Seyitdanlıoğlu, 1999: 2–3).

Yine bu dönemde, devletin sınırlar üzerindeki kontrol gücü[7], ulusal çapta kurallar koyma gücüyle birleşmiştir. Vergiler artan oranlı hale getirilmiş, bu yolla kamu hizmetleri ve transferleri (gelirin yeniden dağıtımı) mümkün kılınmıştır. Ulusal sağlık sistemleri, herkese ücretsiz tıbbi bakım sağlar hale getirilmiş; ulusal sosyal yardım, işsizlik ödeneği, özürlülere yardım ve emeklilik sistemleri, ücret–dışı cömert gelirler sağlamaya başlamıştır. Bütün kapitalist demokrasiler tam istihdam, sosyal güvenlik ve egaliteryen (eşitlikçi) amaçlara yönelik politik eylemler içerisine girmişlerdir. Bu dönem boyunca, tüm gelişmiş ülkeler, refah amaçlarını yerine getirirken, kapitalist ulusal ekonomilerinin yaşamsallığını da tehlikeye atmamışlardır (Scharpf, 1999: 2–3).

Refah devletinin bu döneminde, sosyo–ekonomik yapı 40–50 yıl öncesine göre tamamen değişmiştir. Bu dönemde ailenin yapısı değişmiş, kadın istihdamı artmış, genel olarak istihdam artmış, istihdamla birlikte işsizlik de yükselmeye başlamış, işgücü giderek daha yaşlı hale gelmiş, vergiler yükselmiş, kamu harcamaları artmış, mali açıklar sürekli hale gelmiştir (Lazar, Stoyko, 1998: 6).

Yine, bu dönemde refah devletinin gelir ve harcamaları arttıkça, eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik, tam istihdam, gelir dağılımı gibi sosyal politika ve sosyal refah hizmetleri geliştikçe, refah devletinin kurumsallaşan bu hizmetleri, vatandaşlar tarafından “bir refah hakkı” olarak görülmeye başlanmış, vatandaşların devletten beklentileri sürekli artmıştır (Özdemir, 2004c: 595).

Belirtilmesi gereken bir husus daha vardır. O da, refah devletlerinin gelişme döneminde, politik ve ekonomik rejimi ne olursa olsun birçok ülkede, hükümetlerin refah ekonomisi olma amacı gütmesidir. Doğu Avrupa’nın eski sosyalist ülkelerinde ve SSCB başta olmak üzere birçok komünist rejime sahip ülkede, devlet sosyal sigorta, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, konut vb. ile ilgili önlemler alarak (politikalar ve kurumlar oluşturarak), refah devleti biçimini almış ve bu konuda önemli adımlar atmıştır. Ancak, demokratik bir hukuk devleti olmayan bu ülkeleri “refah devleti” olarak adlandırmak da pek mümkün değildir (Serter, 1994: 36).

2. Refah Devletinin Gelişme Döneminde (1945–1975)
İş Piyasaları

Beveridge ve Keynes’in öncülüğünde gelişmeye başlayan refah devletinin bu döneminde iş piyasası çerçevesinde öne çıkan bazı hususlar vardır. Bunları ifade edersek; herşeyden önce, bu dönemin en dikkati çekici yönü, yüksek istihdam düzeyidir. Devletin öncülüğünde, kamu sektöründe artmaya başlayan istihdam düzeyleri, özel sektörün de giderek gelişmesi ve yatırımlarını genişletmesi ile birçok refah devletinde neredeyse tam istihdam halini almıştır.

Benzer şekilde, bu dönemde kadınların iş piyasasına girişleri de (işgücüne katılım oranları – İKO) oldukça artmıştır. Dönemin sonuna doğru, yeni bir çağa doğru gidilirken, hizmet ekonomilerinin hızla geliştiği ve burada istihdam edilen beyaz yakalı ve pembe yakalıların oranlarının da hızla yükseldiği gözlenmektedir.

2.a. İşsizlikle Mücadelenin Başlamasında Beveridge ve Keynes’in Rolü

1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin doğurduğu yaygın işsizlikten kurtulmada, başta Beveridge ve Keynes olmak üzere bazı kişilerin rolleri olmuştur. Beveridge ve Keynes, sosyalist olmayan sosyal reformculara örnek olarak verilebilecek kişilerdir. Her ikisi de (ayrıca, Marshall ve Titmuss da ilave edilebilir), sosyal refah devleti uygulamalarının oluşumuna katkıda bulunan önemli sosyal reformist düşünürlerdir. Bu kişiler, hem dünya çapında, hem de İngiltere’de sosyal reformizmin öncüleri olarak kabul edilmektedir[8].

Beveridge ve özellikle onun 1942’de hazırladığı rapor, II. Dünya Savaşı’ndan sonra çoğu refah devleti sistemlerinin temelini oluşturmuştur. Beveridge Raporu, üç ayaklı bir Ulusal Sigorta Sistemi öngörmektedir. Rapor, işsizliği azaltmayı (tam istihdam), kapsamlı bir sağlık sistemi kurmayı (ulusal sağlık kurumu) ve asgari bir ücreti garanti etmeyi kapsıyordu. Böylece, tam istihdam, Beveridge’in raporunun üçlü sacayağından bir tanesini oluşturmaktaydı. Raporda belirtilen hususlar, ülkedeki iki büyük parti tarafından da benimsenmiştir. Marshall’ın anlayışına uygun bir vatandaşlık hakları getiren bu evrensel refah sistemi şekli, çoğu ülkede refah devletinin sistemik gelişiminin temelini oluşturmuştur[9].

Öte yandan, birçok refah devleti araştırmacısına göre, sosyal politika ya da refah devleti tarihçesinin son yüzyıllık gelişim seyrinden bahsedilirken, Keynes’in büyük etkisine değinilmemesi, büyük bir eksiklik olarak düşünülmelidir[10].

Neo–klasik teoriye göre, ekonomilerde görülen durgunluk, ücretlerdeki ve kamu harcamalarındaki azalma ile aşılabilir. Ancak Keynes, neo–klasik teoriden farklı bir çizgi izlemiş, 1936’da yazdığı “General Theory of Employment, Interest and Money” isimli kitabı ile, özellikle 1940’lı yıllarda ve sonrasında dünya ekonomisine fikirleriyle hakim olmuştur. Keynes’in hedefi, devletin aktif müdahaleleriyle, ekonomide tam istihdamın sağlanmasıdır[11]. Ona göre, kitlesel işsizlik, bir işgücü arzı problemi değil, aksine talep sorunudur; dolayısıyla işsizlere yönelik maksimum işsizlik ödenekleri ve devletin iş yaratmak amacıyla yapacağı yatırımlar soruna köklü bir çözüm olabilecektir (Townsend, 2002: 2–3).

Ne var ki, “refah devletinin krizi”nin başgöstermesi ile, keynezyen müdahalecilik anlayışının sorgulanmaya ve giderek zayıflamaya başladığı görülmektedir[12]. Öyle ki, ücretler düzeyini artırarak, ekonomideki genel mal ve hizmet talebini artırmayı ve bu yolla tam istihdamı sağlamayı amaçlayan Keynesci politikalardan, ücret düzeyleri üzerinden uluslararası rekabetgücü kazanmayı amaçlayan politikalara geçiş yaşanmıştır (C. Pierson, 2001: 191).

 

2.b. Kamu Sektörü İstihdamının Artışı

Hemen yukarıda, keynezyen refah devletlerinin en önde gelen amaçlarından bir tanesinin “tam istihdamı” sağlamak olduğu ifade edilmişti. Bu doğrultuda, 1970’li yıllara kadar, birçok ülkede sağlık, eğitim ve özellikle sosyal refah hizmetleri gibi alanlarda çok sayıda kişi istihdam edilmiş, bu ülkelerde kamu tarafından sunulan sosyal refah hizmetleri, aynı zamanda geniş bir kamu sektörü istihdamına yol açmıştır. İzlenen bu istihdam politikalarının amacı, kamu sektöründe üretimi artırmaktan ziyade, işsizliği azaltmaktır. Bu durum, bunalımın başladığı yıllara kadar devam etmiştir. Daha sonra, ekonomide gözlenen resesyonlar nedeniyle işgücü talebi daralmış ve istihdam düzeyleri birçok ülkede düşme eğilimine girmiştir (Nunes, 1996: 438).

Gerçekten, krizin iyice belirginleştiği yıllara kadar, refah devletlerindeki kamu harcamalarının, kamu sosyal harcamaların, vergilerin ve de istihdam oranlarının sürekli olarak artış içerisinde olduğu görülmektedir. İstihdam artışı, hem ekonomide gerçekleşen büyüme ve yatırımlardan kaynaklanmış, hem de birçok ülkede sağlık, eğitim ve özellikle sosyal refah hizmetleri gibi alanlarda çok sayıda kişi istihdam edilerek, kamunun istihdamdaki payı artırılmıştır.

Refah devleti ile istihdam düzeyleri arasında son derece pozitif bir ilişki olduğu herkesçe bilinmektedir. Refah devletinin gelişmesi ile birlikte artan sosyal refah önlemleri, sadece sosyal yardım bütçesinin büyümesini getirmekle kalmamış, aynı zamanda yukarıda ifade edilen alanlarda “sosyal yardım sektörü” ismini verebileceğimiz bir hizmetler sektörünün ortaya çıkmasına, işgücünün önemli sayılabilecek bir kısmının bu sektörde çalışmaya başlamasına yol açmıştır[13].

Bilindiği üzere devlet, bir ülkede istihdamın geliştirilmesi üzerinde önemli oranda etken olabilir. Yasal düzenlemeler yaparak, piyasaları deregüle ederek, sosyal güvenlik ve vergi sistemlerinin yapılarını değiştirerek istihdam oranlarının artmasına gayret gösterebilir.

Aşağıdaki tablodan izleneceği üzere, sosyal demokratik (İskandinav) refah devletleri[14], 1990–1999 yıllarında % 77,9’luk istihdam oranıyla, diğer refah rejimlerine nazaran önde yer almaktadır. Bu ülkeleri, Anglo–Sakson (liberal) (% 73,4) ve Kıta Avrupası (muhafazakar) refah devletleri (% 66,2) takip etmektedir (Lahelma, Kivela, Roos vd., 2002: 610; Merkel, 2003: 13–14).

Genel olarak, sosyal demokratik[15] refah devletlerinin, son derece yüksek kamu sektörü istihdamı ile nitelendirildiği ve görece olarak düşük özel sektör istihdamının sözkonusu olduğu bilinmektedir. Tam tersi bir şekilde, liberal refah devletlerinde ise çok yüksek özel sektör istihdamı ve düşük oranlı devlet istihdamı görülmektedir. Yüksek vergi oranlarına sahip olan sosyal demokratik ülkelerin, topladıkları vergileri, kamu tarafından finanse edilen yüksek sosyal hizmet düzeylerine dönüştürdüğü ve bu sektörde başta kadınlar olmak üzere çok sayıda kişiyi istihdam ettiği görülmektedir (Scharpf, 2001: 14–15).

 

Tablo  SEQ Table \* ARABIC 1:   Farklı Avrupa Refah Rejimlerinde İstihdam ve İşsizlik, 1990–1999

 

İstihdam

Oranı (1)

Kadın İstihdam

Oranı (2)

İşsizlik

Oranı

Uzun Dönemli İşsizlik Oranı (3)

Sosyal Demokrat

77,9

74,1

7,8

22.8

Liberal

73,4

63,2

8,9

29,4

Muhafazakar

66,2

56,5

7,9

46,5

(1) Çalışma çağı nüfus içerisindeki aktif işgücü oranı.

(2) Kadın çalışma çağı nüfus içerisindeki aktif kadın işgücü oranı

(3) 12 ay ve daha uzun süreli işsiz olan toplam kişi oranı

Kaynak:    Wolfgang Merkel, ‘Social Justice and the Three Worlds of Welfare Capitalism’, DFG Forschungsprojekt, (Çevrimiçi): http://www.dritte–wege.uni–hd.de/texte/SocialJustice.pdf, 20.06.2003, p. 13.

 

 Tablo  SEQ Table \* ARABIC 2: Toplam İstihdamın Bir Yüzdesi Olarak Değişik Refah Rejimlerinde Kamu İstihdamı

 

1974

1985

1995

Muhafazakar

14,7

18,7

18,8

Sosyal Demokrat

20,0

26,9

29,4

Güney Avrupa

10,5

14,2

15,5

 Kaynak:   Stein Kuhnle, Matti Alestalo, ‘Growth, Adjustments and Survival of European Welfare States’, Survival of the European Welfare State, (Routledge Publ., 2000), p. 4.


Ancak, kamu kesimi istihdamındaki yükseliş, değişen devlet anlayışı ve bu anlayış doğrultusunda izlenen politika ve reformlar sonucunda, 1980’li yıllarda düşmeye başlamıştır. Bu azalışa rağmen, yine de İngiltere’de devlet her beş çalışandan birinin işvereni durumunda olmuştur.

Kısaca, devlet, 20. yüzyıl boyunca oldukça büyük bir işveren haline gelmiş, genel işgücünün büyük kısmı (OECD’de ortalama % 15–20) kamu sektöründe istihdam edilmiştir (C. Pierson, 2001: 169).

 

2.c. Kadınların Artan İstihdamı

Bir diğer husus, kadınların istihdamı konusudur. Bir toplumdaki kadın istihdam oranları, cinsiyetler arası adalet bakımından anlamlı göstergelerden birisi olarak görülmektedir. Kadın istihdamı, aynı zamanda bir toplumdaki kültürel ve dini faktörlere de sıkı bir şekilde bağlıdır. Kadınları çocuk bakımı ve ev işlerinden kurtaran sosyal hizmetlerin varlığı (kadınlara çocuk ve yaşlıların bakımında kolaylık sağlayan kreşler, yaşlılara yönelik bakımevleri vb.), kamu refah sektöründe istihdam olanakları ve part–time işlerin çoğalması gibi nedenler, kadınların istihdamında doğrudan etkili olmuştur (Merkel, 2003:
13–14).

Bütün Avrupa çapında kadınların işgücüne katılım oranı (İKO) yükselmeye başlamıştır[16]. 1940’lı yıllarda ileri sanayi ülkelerinde “üç–dört çocuklu ve tek çalışanlı geniş aileler” (one–earner families with three or four children) oldukça yaygınken; kentleşme süreci devam ettikçe, geniş aileler azalmaya ve “bir–iki çocuklu ve iki çalışanlı aileler” (two–earner families with one or two children) yaygınlaşmaya başlamıştır[17]. Evlilikler, zorunlu eğitim bitene ve iş piyasasına girene kadar ertelenmiştir. Kadının rolü köklü bir biçimde değişmiş, evli kadınları da içerecek şekilde, daha fazla sayıda kadın iş piyasasına girmiştir. Bunların çoğu tam süreli olarak çalışmaya başlamıştır (Spicker, 2003: 1–2).

Avrupa toplumlarının hepsi, kadınların istihdamı yönünden birbirlerine benzemeye başlamıştır. Ancak, tabi ki ülkeler arasında farklılıklar vardır. Kadın istihdam oranları, sürpriz olmayan bir şekilde, sosyal demokratik refah devletlerinde en yüksektir. Daha sonra sırasıyla liberal, muhafazakar ve Güney Avrupa refah devletleri gelmektedir. Diğer yandan, Akdeniz ülkelerinde hâlâ erkekler ile kadınlar arasında İKO bakımından çok büyük bir fark devam etmektedir (Kuhnle, Alestalo, 2000: 5–6).

Tablo 1’e bakıldığında bu durum açıkça görülmektedir. Kadın çalışma çağı nüfus içerisindeki aktif kadınların oranı, sosyal demokratik ülkelerde % 74,1[18], Anglo – Sakson (liberal) ülkelerde % 63,2, Kıta Avrupası (muhafazakar) ülkelerde % 56,5, Güney Avrupa ülkelerinde ise % 50 civarındadır.

 

Tablo  SEQ Table \* ARABIC 3: Farklı Avrupa Refah Rejimlerinde, 15–64 Yaş Grubu Kadınların Toplamının
Bir Yüzdesi Olarak Kadın İşgücü

 

 

1960

1974

1995

Muhafazakar

42,1

44,9

59,2

Sosyal Demokrat

48,9

60,9

72,5

Güney Avrupa

31,6

37,6

49,0

Kaynak:    Stein Kuhnle, Matti Alestalo, ‘Growth, Adjustments and Survival of European Welfare States’, Survival of the European Welfare State, (Routledge Publ., 2000), p. 6.

 

Başta İskandinav ülkeleri olmak üzere birçok ülkede, kadınların istihdamlarını artırmak amacıyla, onlara kamu kesiminde iş olanakları sunulmuştur. Kadınların toplam kamu istihdamı içindeki payı % 50’yi bulmuştur. Ne var ki, 1990’lı yıllara yaklaşıldığında, devletin kamu kesiminde istihdam sağlama politikaları sorun olmaya başlamış, bu nedenle kamu istihdamı yeniden yapılandırılarak bir hayli düşürülmüştür (Esping–Andersen, 1996a: 27).

 

2.d. Hizmet Ekonomilerinin Yükselişi ve İstihdamın Değişen Niteliği

Öte yandan, ekonomik gelişmeyle birlikte, üretimin yapısı değişmekte, hizmet temelli bir ekonomiye doğru geçiş sürmektedir. Son 30 yıldan beri zengin ekonomilerde istihdamın yapısının önemli oranda değiştiğine ilişkin birçok araştırma gerçekleştirilmiştir. Hizmet sektörlerinde istihdam edenlerin sayı ve oranları hızla artmıştır. Ancak, hizmet sektörü istihdamı, genel olarak düşük ücretler ve düşük verim oranları ile karakterize olmaktadır[19].

Hizmet sektörü istihdamı[20], iki şekilde yaratılabilmektedir. Ya artan ücret adaletsizliği pahasına özel sektör tarafından, ya da artan bütçe baskısı pahasına kamu sektörü tarafından.

Bu noktada, hangi refah rejimine mensup olursa olsun her refah devletinin, yükselişe geçen hizmet ekonomileri ile birlikte birtakım sorunlarla karşıkarşıya kaldığı görülmektedir. Ancak, sorunların niteliği rejim türlerine bağlı olarak farklılık göstermektedir. Örneğin, sosyal demokratik refah devletleri, ücret eşitsizliğine yol açmadan, kamu sektörü istihdamını genişletmeye gayret göstermektedir. Ancak, bu politikanın bütçe üzerine getirdiği yük de gittikçe yükselmektedir.

Dolayısıyla, istihdam yapısının sanayiden hizmetlere kayması, farklı ulusal rejimlerde tamamen farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Yukarıda değinildiği gibi, sosyal demokratik refah devletleri finansal aşırılıklarla boğuşurken, muhafazakar refah devletleri artan işsizlikle karşıkarşıya kalmakta, liberal devletler de bozulan ücret eşitsizliği ve yüksek yoksulluk oranlarıyla uğraşmaktadır (P. Pierson, 2000: 6).

3. 1975 Sonrası: Krizin Başlaması ve İş Piyasalarının Yapısal Değişimi (Yeni Sağ’ın Doğuşu ve Keynezyen Refah Devletinden Neo–Liberal Refah Anlayışına Geçiş)

1929’da ortaya çıkan ekonomik bunalımın ardından, bu son döneme kadar, devletin müdahaleci bir anlayışı benimseyerek ekonomik ve sosyal yaşama müdahalelerde bulunduğu ve bu müdahalelerin gittikçe genişlediği görülmektedir. Ne var ki, 1973 ve 1979 yıllarındaki petrol fiyatları artışından kaynaklanan diğer bir bunalım ise[21], tam tersi bir şekilde, devlet müdahalelerinin azaltılması, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha az karışacak şekilde küçültülmesi taleplerini doğurmuştur.

Bu bunalım, başta gelişmiş Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün OECD ülkelerini etkilemiş, ortaya ekonomik büyümenin yavaşladığı, enflasyonun arttığı, yüksek oranlarda yapısal işsizliğin doğduğu, kronik bütçe açıklarının yaşandığı, kamu harcamalarının yükseldiği ekonomik bir ortam çıkmıştır (Andersson, Harsman, 1997: 31).

Yeni dönemde izlenen politik ve ekonomik felsefe, “Yeni Sağ” (New Right) olarak adlandırılan neo–liberal politikalardır ve bu politikalar Keynezyen politikalara alternatif olarak ortaya çıkan klasik liberal düşüncenin çağdaş bir yorumudur (Burden, 1998: 19).

Bir yandan makro ekonomik krizlerin yaşandığı, bir yandan da uluslararası sermaye ve ürün piyasalarında yoğunlaşan rekabetin başladığı 1970’li ve 1980’li yıllar, refah devletleri için güzel günlerin bittiği, sorunların başladığı yıllardır. Polanyani’nin “Büyük Dönüşümü[22]” artık bitmek üzeredir. Bretton–Woods sisteminin çöküşü ve 1970’li yılların başında petrol krizinin ortaya çıkmasıyla, sanayi ülkelerinin savaş sonrası dönemde yaşadığı Altın Çağ sona ermiştir. Dolayısıyla, Batılı ülkelerde, Altın Çağ boyunca yaşama standartları durmadan artarken ve yoksulluk düşerken, 1970’lerin sonlarından itibaren bu trend durmaya başlamıştır[23]. Böylece, son 20–25 yıllık sürede değişen koşullar (iş piyasasının yeniden yapılanması, demografik dönüşüm ve ekonominin küreselleşmesi), bir “Gümüş Çağ”ın doğuşuna yol açmıştır (Taylor–Gooby, 2002: 4).

Liberal felsefe bağlıları, Keynezyen politikaların izlenmesinin, 1970’lerden itibaren ülkelerin krize girmesinin temel nedeni olduğunu ileri sürmektedir. Yüksek toplam talep ve istihdam politikaları, yüksek vergi oranları, cömert sosyal refah devleti harcamaları ve artan devlet müdahaleleri, krizin nedenleri olarak gösterilmektedir[24].

Bu sebeplerden dolayı, ekonomide devletin rolünün küçültülmesi görüşleri dile getirilmeye başlanmış, önceki dönemde varılan toplumsal uzlaşmanın temelleri sarsılmış ve Keynezyen refah devletinin tasfiyesinin başladığı görülmüştür (Özşuca, 2003: 228).

Gerçekten, ekonominin küreselleşmesi ile birlikte, Keynezyen refah devleti (diğer bir deyişle istikrarlı ekonomik büyüme, tam istihdam, iyi ücretler, ve çalışma koşulları) önemli oranda zayıflamıştır ve daha da zayıflayacağa benzemektedir. Ekonomi desosyalize olmaya ve iş piyasası da sosyal gereksinimlerin sağlanmasında tekrar belirleyici olmaya başlamıştır[25].

Ne var ki, küreselleşme ile birlikte iş piyasasının aldığı yeni şekil de farklı sorunların kaynağı olmaktadır. Örneğin, kronik işsizliğin, iş güvensizliğinin, “az güvenli, düşük ücretli ve ücret–dışı ödemeli” standart–dışı işlerin arttığı ve artan ücret eşitsizliğinin daha da yaygınlaştığı görülmektedir[26].

Diğer yandan, küreselleşme sürecinin yaşanmaya başlanması ile tam istihdam, yüksek seviyeli kamu harcamaları ve artan oranlı vergilerden oluşan sosyo–ekonomik düzenin (klasik sosyal demokratik sistemin) sarsılmaya başladığı gözlenmektedir. Gitgide artan bir şekilde, hem soldaki hem de merkezdeki partiler, sağdaki rakiplerinden sadece derece olarak farklılık gösteren politikaları takip etme noktasına gelmek zorunda kalmıştır[27].

Öte yandan, yeni çağda görülen yüksek işsizlik, nüfusun yaşlanması, hasta ve özürlü vb. kişilerden oluşan grupların büyümesi, refah devletine olan talebi artırmıştır. Bu da, gitgide minimum standartları koruyabilmek için daha geniş bir sosyal harcama gerektirmektedir (Taylor–Gooby, 2002: 3–4).

Öz olarak, yeni dönemde iş piyasalarına göz atıldığında, her alanda yaşanan değişim ve dönüşümün, kaçınılmaz olarak iş piyasalarına da yansıdığı görülmektedir. Değişen iş piyasası ile ilgili olarak şu tespitleri yapmak mümkündür. Herşeyden önce, 1975’lerden sonraki bu dönemin en bariz özelliği, birçok gelişmiş refah devletinde işsizliğin yükselişe geçişi ve yapısal bir nitelik kazanmasıdır. İkinci olarak, çalışanların niteliği değişmiş ve bu değişim neticesinde çalışanlar arasında (yüksek vasıflılar ile vasıfsızlar ve az vasıflılar arasında) ücret farkları çok büyük oranda açılmıştır. Üçüncü olarak, son derece iyi koşullara sahip bir işe sahip olan “içerdekiler” ile bir işe sahip olmayan dışarıdakiler arasındaki çelişki artmıştır. Dördüncü olarak, teknolojide yaşanan gelişmelerin üretim alanına yansıması neticesinde işin yapısı değişmiş ve standart olmayan esnek çalışma biçimleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Son olarak ise, çalışanların kendi kendine dayanışmalarının / yardımlaşmalarının bir ifadesi olan sendikacılık güç kaybetmeye başlamıştır.

 

3.a. İşsizliğin Yükselişe Geçişi

Refah devletlerinin büyüme döneminde istihdam olanakları artmış, zirveye ulaşmıştır, fakat aynı zamanda işsizlik oranları da özellikle ileri kapitalist ekonomilerin çoğunda zamanla yıldan yıla yükselmeye başlamıştır. İşsizlik ve uzun süreli işsizlik her yerde yükselişe geçmiştir.

 

Tablo 4 : AB Ülkelerinde İstihdam Oranları (2002 Baharı)

 

İstihdam Oranı (15–64 Yaş Arası) (%)

 

Toplam

Erkek

Kadın

Almanya

65,4

71,8

58,8

Avusturya

68,2

75,3

61,1

Belçika

59,7

68,1

51,1

Danimarka

76,4

80,2

72,6

Finlandiya

69,1

70,9

67,3

Fransa

62,9

69,6

56,4

Hollanda

74,5

82,9

65,9

İngiltere

71,5

77,7

65,3

İrlanda

65,0

74,7

55,2

İspanya

58,4

71,8

44,0

İsveç

74,0

75,5

72,5

İtalya

55,4

68,9

41,9

Lüksemburg

63,6

75,5

51,5

Portekiz

68,6

76,3

61,2

Yunanistan

56,9

71,7

42,7

AB–15

64,2

72,9

55,5

Kaynak: İşveren Dergisi, ‘Brüksel’den Haberler’, Cilt: 41, Sayı: 10, Temmuz 2003, s. 32.

 

Birçok refah devletinin izlediği sosyal refah yönlü politikalara rağmen, işsizliğin düşürülememesi (bu dönemde işgücüne katılım oranı artmış, fakat işsizlik ve uzun dönemli işsizlik bundan daha da fazla artmıştır) refah devletine yönelik eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açmıştır.

İşsizlikle ilgili istatistiklere bakıldığında, refah devletlerinin hemen hemen hepsinde, son yıllara kadar işsizliğin önemli bir toplumsal sorun haline geldiği ve ortalama olarak % 10’ların üzerinde seyrettiği gözlenmektedir. Son yıllarda işsizliğin büyük bir sorun olarak görülmesi ve özellikle bu konuya çözüm getirecek çok sayıda politikaların (aktif işgücü piyasası politikalarının) izlenmesi ile bu oran birkaç puan azaltılarak tek haneli sayılara düşürülebilmiştir (aşağıda sunulan işsizlikle ilgili tabloya bakınız), ancak yine de en büyük sorunların başında gelmeye devam etmektedir (Bilen, 2002: 244).

İşsizlik, özellikle Avrupa’da büyük bir sorun olarak yaşanmaktadır (Kuzey Amerika ülkelerinin en büyük sorunu ise, işsizlikten ziyade gelir eşitsizliği ve yoksulluktur). Özellikle gençlerin işsizliği ve uzun süreli işsizlik ve bunun sonucunda doğan yoksulluk, en çok endişe edilen alanların başında gelmektedir[28]. Ancak, son yıllarda işsizlikle mücadelede başarı sağlanmış ve oranlar tek haneli rakamlara indirilmiştir.


Tablo 5: OECD Ülkelerinde İşsizlik

 

 

İşsiz Miktarı

(Bin)

İşsizlik

Oranı (%)

Ortalama İşsizlik Oranı (%)

Kadın İşsizlerin Erkek İşsizlere Oranı (%)

Genç İşsiz Oranı (%) (15–24 Yaş)

Genç Kadın İşsizlerin Genç Erkek İşsizlere Oranı (%)

Uzun Dönemli Kadın İşsiz Oranı (%)

Uzun Dönemli Erkek İşsiz Oranı (%)

 

2001

2001

1991–2001

2001

2001

2001

2001

2001

ABD

6,779.3