|
“KÂR GÜTMEYEN KURULUŞLAR”
(KGK) VE SOSYAL REFAH’IN SAĞLANMASINDA ARTAN ROLÜ
Süleyman ÖZDEMİR
ÖZET
Devletin
dışında, sosyal refah sağlama amacına yönelik olarak faaliyet gösteren
farklı kurumlar daha vardır. Bunlardan birisi olan “kâr
gütmeyen kuruluşlar” (KGK), nasıl refah devleti
öncesi dönemde refah gereksinimlerinin karşılanmasında önemli bir rol
üstlenmişse, küreselleşme ve liberalizmin hakim bir konuma geldiği ve refah
devletinin güç kaybettiği günümüz dünyasında da gittikçe artan oranda benzer
faaliyetlerde bulunmaya başlamıştır. Ancak, kâr gütmeyen kuruluşlar,
devletin bir alternatifi olarak değil, onu tamamlayan bir kurum olarak
görülmektedir. Kâr gütmeyen kuruluşlar, devletin küçültülmesini savunan son
çeyrek yüzyılın ekonomik ve politik felsefesine uygun bir kurum olması
nedeniyle, bu felsefenin hakim olduğu devletler tarafından desteklenmekte,
nitelik ve nicelik itibariyle gittikçe gelişmektedir.
ABSTRACT
There are institutions other
than state whose purpose is to provide social welfare. One of them is “non–profit
organizations” which has been acting as an important welfare institution in
compensating of welfare needs of society before the welfare state. Now, non–profit
organizations have started to act in a similar way while globalization and
liberalization has become dominant thought and welfare state have lost their
power in contemporary world. However, non–profit organizations are not an
alternative to the state, instead, they are supplementary institutions.
Since non–profit organizations are very appropriate to the rationale of
economical and political philosophy of the last quarter of the twentieth
century, which requires minimalization of the state, they are being
supported by the state which was directed by liberal philosophy. Hence, they
are increasingly developing in terms of quantity and quality.
GİRİŞ
Küreselleşme ve onun
felsefesi olan neo–liberalizm ile birlikte, refah devletinin ve sosyal
politikaların sorgulanır hale geldiği, son çeyrek yüzyıla kadar, neredeyse
tamamı devlet tarafından üstlenilen sosyal görevlerin bir kısmının, devlet
yanında başka kurumlara doğru kaydırılmaya başlandığı, dolayısıyla refah
gereksinimlerinin karşılanmasında aktörlerin değişmeye başladığı
gözlenmektedir (Koray, 2003a, 73).
Bu bağlamda, temel
olarak üç yönelimden bahsedilebilir. Birincisi, her ne kadar yönetim
aygıtının bir parçası da olsa, merkezi yönetime nazaran daha etkin ve
verimli olan “yerel yönetimler”in, sosyal refah hizmetlerinin sunumunda
artan oranda öne çıkmaya başlamasıdır. İkinci yönelim, hiyerarşik ve
bürokratik olmayan kendi kendine yönetim biçimlerinin (Kâr Gütmeyen
Kuruluşlar–KGK) sosyal refah hizmetlerinin yerine getirilmesinde giderek
artan bir ölçüde rol üstlenmeye başlamasıdır. Üçüncüsü eğilim ise, devlet
müdahalesini sınırlama amacına dönük olarak, refah devletinin sosyal
görevlerinin “piyasalar”a kaydırılmasıdır (sosyal refah kurumlarının
özelleştirilmesi). Bu yazıda, bu üç yönelimden sadece birisi, yani KGK’ın
sosyal refahın sağlanmasındaki rolü ele alınacaktır.
KGK olarak ifade edilen
sivil toplum kuruluşlarının, tarih içinde, devlet sosyal alana el uzatana
kadar, sosyal refah hizmetlerinin sağlanmasında büyük bir rol üstlendiği
bilinmektedir. Ne var ki, toplumların giderek gelişmesi, sanayileşmenin
doğuşu, kentleşmenin büyümesi, yeni sınıfların ortaya çıkışı (işçi–işveren)
ve sosyal sorunların giderek sivil toplum kuruluşlarının içinden
çıkamayacağı kadar büyümesi, bu alana büyük ve güçlü bir kurum olarak
devletin müdahale etmesini doğurmuştur.
Refah devletinin
sorgulanmaya başladığı yakın dönemde ise, KGK, sosyal politikanın
sağlanmasında, devletin yanında yeni bir yöntem olarak tekrar ilgi görmeye
başlamış, merkezi idare, yerel yönetimler ve KGK arasında yeni bir rol
dağılımı ortaya çıkmıştır.
Genel olarak hem sağ
kesimin, hem de sol kesimin desteklediği KGK, ülkeden ülkeye farklı olsa da
gitgide büyümesini sürdürmüştür. Bu kuruluşlar, esnek yapıları, yüksek
verimlilikleri ve desantralize örgütlenmesi ile 1980’lerden itibaren,
özellikle ileri Batı ülkelerinde, devletin refah hizmetleri yanında
kendisine gitgide artan bir şekilde yer bulabilmiştir. Bu gibi olumlu
özellikleri nedeniyle, devletlerin, KGK ile ileri düzeyde işbirliği yaptığı
gözlenmiştir. Devletler, bazı hizmetleri üretmek yerine bu kurumlardan
almayı tercih etmiştir. KGK’ın rolü, genellikle hizmetlerin sunulmasında
devleti (merkez ve yerel yönetimleri) tamamlayıcı olarak gerçekleşmektedir.
I. KAVRAMLAR
A. “Refah Karması” Kavramı
Son yıllarda,
küreselleşme ve liberalizm akımlarının güçlenmesiyle birlikte devletin
küçültülmesi tartışmalarının ortaya çıkması, gözlerin devletin sosyal
boyutuna çevrilmesine de yol açmış, zaten zayıf olan sosyal alanı ülkelerin
rekabetgücü önünde engel görenler, maliyetleri düşürmek uğruna baskılarını
artırmaya başlamıştır. Bu yeni yaklaşımlar doğrultusunda, “refah karması”
(welfare mix), yani sosyal refah hizmetlerinin sunumunda merkezi ve yerel
yönetimlerin (kamu sektörü) yanında, sivil sektörün (aile, komşuluk,
arkadaşlık), özel sektörün (piyasa ve şirketler), gönüllü sektörün (vakıf,
dernek gibi KGK) birlikte görev yapması tartışılmaya başlanmıştır
(Çevik, 1998, 109–111).
Politik yönelimleri ne
olursa olsun, modern toplumlara bakıldığında, bu toplumlarda bireylerin
çeşitli ekonomik güçlüklere, yaşlılığa ve sakatlığa karşı korunması, temel
insan haklarının güvence altına alınması ve sosyal ve kültürel değerlerin
korunması ve desteklenmesi için bir takım önlemler almanın zorunlu görüldüğü
gözlenmektedir. Bu önlemlerin kapsamı ve bu hizmetleri sağlayan kurumlar
ülkeden ülkeye farklılıklar göstermektedir.
Örneğin, yukarıda da
belirtildiği gibi, bazı ülkelerde bizzat devlet (merkezi ve yerel),
vatandaşlara asgari bir gelir, minimum düzeyde bir sağlık hizmeti, konut vb.
alanlarda garanti vermiştir. Diğer bazı ülkelerde ise, özel kuruluşlar (KGK
ve piyasalar) insanların gereksinimlerinin karşılanmasında daha büyük bir
sorumluluk üstlenmiştir. Diğer yandan, bazı ülkelerde ise, karma bir yardım
sistemi uygulanmaktadır. Bir yandan hem kamu, hem özel kesim, diğer yandan
da kolektif ve bireysel sorumluluktan oluşan bir unsurlar bütünü bu görevi
üstlenmektedir (Salamon, 1999, 1).
Refah karması kavramı,
devlet devreden çıkartılmadan, hizmetlerin sunulmasında diğer sosyal
politika sağlayıcı kurumlardan da yararlanma anlamına gelmektedir. Önceden
refah devletinin tek başına üstlendiği hizmetlerin, kamu sektörü, özel
sektör, sivil sektör ve gönüllü sektör tarafından ortak bir şekilde
gerçekleştirilmesini, devletin ise daha ziyade bu kesimlere finansal destek
sağlaması ve hizmetlerin düzenlenmesinden sorumlu olmasını ifade etmektedir.
Dolayısıyla, bir ülkede
elde edilen toplam refah, “refah karması” ya da “refah çoğulculuğu” (welfare
pluralism) olarak ifade edilen bu refah sağlayıcı kurumların herbirinin
ürettiği refahın toplamından oluşmaktadır. Günümüzde, refah çoğulculuğunun,
kamu sektörünün en güçlü olduğu ileri refah devletleri başta olmak üzere
birçok ülkede, çok güçlü bir şekilde olmasa bile, işler olduğu
gözlenmektedir. Ancak, bunların devlet tarafından desteklenmesi ve daha
kuvvetli şekilde harekete geçirilmesi gerekmektedir (Çevik, 1998,
113–114).
Sosyal refah tarihçesine
bakıldığında, “devlet–piyasa–toplum”un sosyal refahın sunumunda daima içiçe
olduğu, dolayısıyla günümüzde de ortaya çıkan benzer anlayışın, devletin bu
hizmetlerden çekilmesi amacına yönelik olmadığı, karma bir refah
ekonomisinin yeniden oluşturulması anlamına geldiği görülmektedir
(Pierson, 2001, 310–312). Bu nedenle, sosyal refahın sunumu noktasında
gözlenen değişimlere bu pencereden bakmak önemlidir.
Diğer yandan, aşağıdaki
sayfalarda da görüleceği üzere, refah rejimi sınıflandırması çalışmaları
yapılırken, devletler refah karması niteliklerine göre de sınıflandırıldığı
görülmektedir. Örneğin, İskandinavya modelinde, devlet diğerlerinin çok
üzerinde bir öneme sahiptir. Güney Avrupa modelinde ise, aile ve gönüllü
kuruluşlar (örneğin, Katolik Kilise), diğerlerine oranla daha önde
gelmektedir (Kuhnle–Alestalo, 2000, 7).
B. “Kâr Gütmeyen Kuruluşlar–KGK” Kavramı ve Sosyal Refaha Katkısı
1. KGK Kavramı
Sivil toplum
kuruluşları, küçük yerel derneklerden, çok geniş ve oldukça profesyonel
kuruluşlara kadar son derece farklı gruplardan oluşmaktadır. Bu tür
kuruluşları isimlendirme konusunda literatürde çok farklı kavramların
kullanıldığı görülmektedir. Bu terimlerden en yaygın olarak kullanılanları
şu şekildedir: “Kâr gütmeyen kuruluşlar” (non–profit organizations), “kâr
gütmeyen sektör” (non–profit sector), “gönüllü kuruluşlar” (voluntary
organizations), “kâr için olmayan kuruluşlar” (not–for–profit
organizations), “sivil toplum kuruluşları” (civil society organizations),
“hükümet–dışı kuruluşlar” (non–governmental organizations – NGO), “üçüncü
sektör” (third sector), “bağımsız sektör” (independent sector), “hayırsever
yardım kuruluşları” (charitable organizations), “vergiden muaf kuruluşlar”
(tax–exempt organizations), “sosyal hareketler” (social movements) vb.
(Uslu, 1999, 24).
Türkçe literatürde ise,
sivil toplum kuruluşlarını ifade etmek üzere vakıf, dernek, sendika, oda,
kooperatif, kulüp, platform gibi farklı isimler yanında, yukarıda yer alan
terimlerden bazıları yaygın olarak kullanılmaktadır. Diğer yandan, tarih
içinde de sivil toplum kuruluşlarını ifade etmek üzere ülkemizde daha farklı
kavramlar kullanılmıştır. Bunlar; cemaat, cemiyet, tarikat, lonca ve vakıf
terimleridir (ATO, 2004).
Ancak, özellikle sosyal
alanda faaliyet gösterenler için, en yaygın olarak kullanılan ve en yüksek
tanımlama yeteneğine sahip olan kavram “kâr gütmeyen kuruluşlar–KGK”
kavramıdır. Bir sivil toplum kuruluşu olan “kâr gütmeyen kuruluşlar” (KGK),
yüzyıllardır sosyal refahın sağlanmasına hizmet etmektedir. Diğer terimler,
bir yönüyle kavramı tam anlamıyla kavrayamamakta, tanımlamada yetersiz
kalmaktadır.
Bu nedenle, bu yazıda sosyal politika açısından etkin durumda olan sivil
toplum örgütlerinden bahsedilirken, KGK kavramı kullanılmaya çalışılacaktır.
Günümüzdeki anlamıyla bu
kuruma literatürde ilk defa 1973 yılında değinilmiştir. Theodore Levitt,
benzer bir kavram olan “üçüncü sektör” kavramını, ilk defa bu yılda yazdığı
kitabında kullanmıştır (Levitt, 1973). Salamon ve Anheier, KGK’ın
ortaya çıkışını, “20. yüzyılın en büyük sosyal keşfi” olarak nitelemiştir
(Salamon–Anheier, 1997).
“Kâr gütmeyen sektör”ün
anlamı nedir? Genelde hangi tür kuruluşlar bu sektörün bir parçasıdır? Bu
kuruluşların ortaya çıkışının nedenleri nelerdir? Bunlar hangi amaç uğruna
faaliyette bulunurlar?
Aslında, KGK’ın ne
anlama geldiği, hangi kuruluşların KGK sayılacağı, hangilerinin
sayılmayacağı, bunların ortaya çıkış nedenleri ve amaçları gibi hususlar, bu
kuruluşların yaygın olduğu toplumlarda dahi henüz açık bir şekilde ortaya
konulamamıştır, oldukça komplike bir alanı oluşturmaktadır.
KGK’nin tanımının en iyi
şekilde, bu kurumların çok yaygın ve güçlü olduğu ülkelerin başında gelen
ABD’deki yasalarda (eyalet yasalarında) yapıldığı görülmektedir. KGK, yasal
olarak en iyi bu ülkede düzenlenmiştir; terim yasalarda aynı şekilde
geçmektedir. Ohio eyaleti mevzuatındaki tanıma göre, “kâr gütmeyen
kuruluşlar, maddi bir gelir veya kâr elde etmek amacıyla kurulmamış olan,
bundan dolayı da net gelirinin tamamı veya bir kısmı üyelerine,
mütevellilerine, çalışanlarına veya herhangi bir özel şahsa dağıtılmayan
kuruluşlardır. Fakat, kuruluşa sunulan hizmetlerin karşılığında yapılan
makul ödemeler, maddi kazanç veya kârın dağıtılması olarak
değerlendirilemez…” (Uslu, 1999, s. 27).
Diğer bir tanıma göre
KGK, mal ve hizmet üretmek amacıyla kurulan yasal ya da sosyal varlıklardır.
Ancak, bunların statüleri; kurdukları, kontrol ettikleri ya da finanse
ettikleri kuruluşların, kendilerinin gelir, kâr ya da diğer finansal kazanç
kaynağı olmasına izin vermemektedir (OECD, 2003).
Başka bir tanımda ise
KGK, kısaca, özel sektörde kurulu olan, fakat (sağlık, eğitim, bilimsel
ilerleme, sosyal refah ya da özgür düşüncenin geliştirilmesi gibi) birtakım
kamusal amaçları olan kuruluşları ifade etmektedir (Salamon, 1999, 9).
ABD vergi mevzuatına
bakıldığında, 27 farklı tüzel kişiliğin KGK olarak kabul edildiği ve
vergiden muaf tutulduğu görülmektedir. Örneğin, bazı kooperatifler, işçi
sendikaları, işveren kuruluşları, hayır kurumları ve eğitim kuruluşları
bunların arasındadır.
KGK, sayısız refah
hizmetleri sunar. Örneğin, ABD’de bağımlılık sağlayan madde kullananların
tedavi edildikleri merkezler, Salvation Army, Catholic Charities, Lutheran
Social Services gibi örgütler, sosyal yapıda aktif ve hayati bir rol oynar.
Bunların finansmanın büyük kısmına devlet kendi kaynaklarından takviye
yapmaktadır (Popple–Leighninger, 1998, 30).
Bugün Amerika’da
binlerce çocuk yuvası, klinik, hastane, yüksek eğitim kurumu, araştırma
enstitüsü, sivil toplum kuruluşu, sosyal hizmet bürosu, istihdam ve mesleki
eğitim merkezi, aşevi, müze, sanat galerisi ve benzeri onlarca kuruluşun
hepsi birden kâr gütmeyen sektörü oluşturmaktadır (Salamon, 1999, 7–8).
KGK olarak tanımlanan
kuruluşların 6 benzer özelliği vardır:
·
Birincisi,
herşeyden önce hepsi bir şekilde “kurumsallaşmış”tır. Enformel ve geçici bir
şekilde insanların biraraya gelmesi, KGK kapsamında değerlendirilemez.
·
İkincisi, bu
kuruluşların “özel sektörde” faaliyet gösteriyor olmasıdır. Dolayısıyla,
bunların devletten ayrı olması zorunludur. Ancak bu husus, bu kuruluşların
devletten maddi destek alamayacağı anlamına da gelmez.
·
Üçüncüsü, “elde
edilen kâr’ın sosyal amaç doğrultusunda dağıtılması”dır. Yani, bu
kuruluşlar, özel işletmelerdeki gibi kârı kurucular arasında
paylaştırmazlar.
·
Dördüncüsü,
“bağımsız bir yönetimin varlığı”dır. Kendi faaliyetlerini kendileri planlar
ve uygularlar. Dışarıdan başka bir kişi ya da kurum bu kuruluşlara
müdahalede bulunmamalıdır.
·
Beşincisi, KGK’ın
“gönüllü” bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Genelde yönetim kurulu gönüllüdür,
ancak, çalışanların bir kısmı gönüllü olmayabilir.
·
Sonuncusu ise,
KGK’ın “kamusal amaçlı” faaliyette bulunmalarıdır (Salamon, 1999, 10–11).
2. KGK’ın Diğer Refah Sağlayıcı Kuruluşlara Göre
Avantajları
Sosyal refah hizmetleri
yerine getirilirken, KGK’ın kamuya nazaran bazı avantajları vardır. Örneğin,
sosyal yardıma ihtiyaç duyan bazı gruplar, bu yardımlara ulaşabilmede,
bürokrasiye boğulmuş kamuyu değil, KGK’yı daha işlevsel bulmaktadır. Yine,
devlet bir sosyal hizmet kurumu oluşturduğunda, bu kurumun fonksiyonlarını
toplumun gereksinimleri doğrultusunda değiştirebilmek çok kolay
olmamaktadır. Halbuki, KGK genelde küçüktür ve bu kuruluşların yönetim
kurulu üyeleri hızlı bir şekilde değişim yönünde karar alabilmektedir.
Böylece, gereksinimler doğrultusunda değişiklikler yapabilme yeteneğine
sahip bulunan KGK’ın oldukça esnek oldukları görülmektedir. Devlet, KGK’la
yaptığı anlaşmalarla işte bu esneklikten faydalanmaktadır. Ayrıca, devletin
KGK’la yaptığı anlaşmalara gereksinimi kalmadığında, bu anlaşmalar kolayca
iptal edilebilmektedir. Halbuki, bir kamu kurumu tesis edildiğinde, onun
sona erdirilebilmesi oldukça güç olmaktadır.
KGK’ın fonksiyonuna dair
bir diğer nokta, bu kurumların lobicilik yapmakta çok yetenekli olmasıdır.
Özelikle örgütlü işgücünün gücünün azaldığı son yirmibeş yılda, birçok
ülkede refah devletinin ve sosyal politikaların sürdürülmesi ve
genişletilmesinde KGK’ın bu lobicilik yeteneğinin önemli bir rol oynadığı
ileri sürülmektedir (Ullman, 1998, 140, 143).
3. Refah Rejimlerinin Sınıflandırılmasında KGK’ın
Yeri
Refah literatüründe
öndegelen bir yazar olan Gøsta Esping–Andersen, ülkelerin refah açısından
sınıflandırmasını yaparken,
sınıflandırmayı refah devletleri olarak değil, “refah rejimleri” olarak
ifade etmiş, burada rejim kavramıyla, refahın, karma bir şekilde
devlet–piyasa–toplum arasında üretilmesi ve dağıtılmasını kastettiğini
belirtmiştir. Buradaki piyasa kavramı, hem özel sektörü hem de KGK’ı
içermektedir (Myles–Quadagno, 2002, 39).
Esping–Andersen’in
1990’daki çalışmasına kadar (Esping–Andersen, 1990), refah devletleri
ile ilgili araştırmalarda, bu devletleri ölçümlemede ve sınıflandırmada
genelde “sosyal refah harcamaları” dikkate alınmıştır. Ancak,
Esping–Andersen, daha önceki çalışmalarda yapıldığı gibi, sosyal harcama
düzeyleri üzerinde yoğunlaşmanın yanıltıcı olabileceğini, bunun refah
devletlerindeki farkı tam olarak yansıtmayacağını belirtmektedir.
Bu yüzden,
Esping–Andersen, bu açıdan ülkeleri refah rejimlerine göre değerlendirirken,
sosyal önlemlerin kimler tarafından alındığını gözönünde bulundurmaktadır.
Acaba, transfer ve hizmetler şeklindeki sosyal desteğin ana sağlayıcısı
devlet midir, piyasa mıdır, KGK mıdır ya da toplum (aileler) mudur? Refah
rejimi analizleri, refah devletinin tek hizmet sağlayıcı olduğunu öne
sürmemektedir. Ülkelere göre değişmekle birlikte, çoğu ülkede kamunun
yanında (merkezi ve yerel yönetimler) özel kesimin de (piyasa ve KGK) refah
hizmetlerinde önemli bir paya sahip olduğu görülmektedir.
Esping–Andersen’in
yapmış olduğu üçlü refah rejimi sınıflandırmasına bu açıdan bakılırsa,
“liberal refah rejimleri”nde, diğerlerine nazaran piyasaların önceliğine
önem verildiği (ve genellikle ailenin önemsenmediği); “muhafazakar refah
rejimleri”nde, daha çok aileye ve yerel toplulukların sosyal
sorumluluklarına önem verildiği; “sosyal demokratik refah rejimleri”nde ise,
aile ve piyasanın her ikisinin de yetersiz güvenlik sağlayacağı düşünülerek,
kollektif bir çözüme yönelindiği ve asıl sorumluluğun devlete verildiği
gözlenmektedir (Esping–Andersen, 2002, 13).
II. KGK’IN TARİHSEL GELİŞİMİ
KGK’ın var olmasının
temelinde yatan bazı nedenler vardır. Bunların başında, “tarihsel
nedenler”in varlığı önemlidir. Toplumların, henüz devletler ortada yokken,
sorunlarıyla başa çıkmada KGK’dan yararlandığı herkesçe bilinmektedir.
Geçmiş dönemlerde, insanlar sorunlarını kendi başına çözemediği için,
biraraya gelerek gönüllü kuruluşlar oluşturmuş, güçlerini birleştirmiştir.
Diğer bir neden,
“piyasanın başarısızlığı” (market failure)’dır. Piyasalar, ayakkabı, araba,
giyecek, yiyecek gibi malları üretmede çok başarılı iken, “kamu malı”
(public goods) olarak adlandırılan ve genellikle “bedavacılık” (free-rider)
sorunu bulunan, yani herkes tarafından herhangi bir ayrım yapılmaksızın
tüketilen malların üretiminde başarısız olmaktadır. Zaten, müdahaleci
devletin ortaya çıkışının altında yatan sebep de budur. Bu nedenle, bu tür
malların üretiminde, devlet yanında KGK da yer almaktadır.
Başka bir neden,
“devletin başarısızlığı” (government failure)’dır. Her ne kadar piyasanın
boşluğunu doldurmak üzere devlet ekonomik ve sosyal yaşama müdahale etmeye
başlamışsa da, bu sefer de bürokrasi, hantallık, yetersizlik gibi nedenlerle
devletin yerine getiremediği bazı sosyal görevleri KGK üstlenmeye
başlamıştır. Örneğin, genelde bu durumu bertaraf etmek üzere ABD’de devlet
finansmanı sağlamakta, KGK da hizmetleri gerçekleştirmektedir.
Bir başka neden ise,
toplumdaki “dayanışma” ruhudur. Dayanışma ruhunun gelişmiş olduğu
toplumlarda, KGK’ın sayı ve nitelik olarak gelişmiş oldukları
gözlemlenmektedir (Salamon, 1999, 11–15).
A. Sanayi Devrimi Öncesi KGK’ın Durumu
Günümüzde “KGK” olarak
ifade edilen ve hayırseverlik ilkesi doğrultusunda faaliyette bulunan bu tür
gönüllü kuruluşlar, tarih boyunca var olan, muhtaç insanlara yardım elini
uzatan kuruluşlardır.
Aslında, refah
devletinin sunduğu birtakım sosyal refah hizmeti benzeri uygulamaların
insanlık tarihi kadar eski olduğu, toplumların, hastalar, özürlüler,
yoksullar gibi kendi kendine bakamayan kesimlerine hizmet (beslenme,
barınma, giyim vb.) ulaştırmak üzere çeşitli arayışlar içerisinde olduğu,
modern refah devletlerinin oluşumundan önce de bu hizmetlerin bir şekilde
toplum, din, piyasalar, gönüllü kuruluşlar gibi kurumlar tarafından
sunulduğu görülmektedir (Ersöz, 2000, 1).
İnsanlara sosyal koruma
sağlayan bu geleneksel kurumlar, nispeten daha genç olan refah
devletlerinden çok daha yaşlıdır, izleri tarihin derinliklerine kadar gider.
Merkezi devletin sosyal görevler üstlenmediği dönemlerde, bireyleri ailevi,
sosyal ve doğal krizler karşısında koruyan bu sosyal dayanışma kurumları,
refah sağlayıcı kurumlar olarak görev yapmaktaydı. Bu kurumlar, aile ve
akrabalık ilişkileri, mahalle–köy–cemaat dayanışmaları, lonca gibi ekonomik
amaçlı kurumların sağladığı dayanışmalar, tarikat ve zaviye gibi dini
içeriğe sahip kurumların sağladığı dayanışmalar vs.’den oluşuyordu. Bunların
yanısıra, kent merkezlerinde de yönetici sınıfın değişik endişelerle
yoksullara yönelik kurumsal bir koruma sistemi oluşturmaya çalıştıkları da
gözleniyordu.
Bunlar, neredeyse bütün
coğrafyalar ve toplumlar için geçerli olan saptamalardır. Osmanlı coğrafyası
içinde de, insanların, modernite öncesinden başlayarak, kan bağı ve
akrabalık ilişkilerinden, dini yapının öngördüğü sosyal adalet düşüncesi ve
kurumlardan ve kentlerde de devlet ve yöneticiler eliyle şekillenmiş
kurumlardan oluşan bir refah sistemi içinde oldukları anlaşılmaktadır
(Özbek, 2002, 10).
Böylece, Sanayi
Devrimi’ne kadar olan çok uzun zaman boyunca, gelişmiş ülkelerde ve diğer
ülkelerde sosyal politika uygulamalarının gönüllülük ve karşılıklı yardım
esasına dayalı olan hayırsever organizasyonlar (KGK) tarafından sağlandığı
görülmektedir.
Sanayi Devrimi ortaya çıkıp da sosyo–ekonomik yapı büyük oranda değişmeye
başlayınca, sosyal refah sağlayan kurumların da değişmeye başladığı
gözlenmektedir (Ersöz, 2000, 1, 19).
B. Sanayileşmenin Başlaması ve KGK’ın Azalan Etkinliği
Sanayileşme, eski
dönemin sosyal kurumları olan aile, hayır kurumları ve diğer yardım
örgütlerinin yetersiz kalmasına, bunların yerine bu tür gereksinimleri
karşılayacak yeni kurumların doğuşuna yol açmıştır. Çünkü, geleneksel sosyal
yardım kurumları, kentlerde yığılan çalışanların iş kazaları ve sağlık
bakımları gibi gereksinimlerine cevap verememiştir (Koray, 2003b, 95).
Sanayi Devrimi ve
beraberinde getirdiği kentleşme süreci, geleneksel sosyal koruma kurumlarını
ortadan kaldırmış veya etkinliklerini zayıflatmış; küçülen aile yapısıyla
birlikte, aile bağları ve ailenin koruyucu görevi zayıflamış, sanayi
toplumlarında bu görev devletin üzerine kalmıştır (Güloğlu, 1998, 39).
Bu gibi nedenlerle,
sanayileşmeyle birlikte, sosyal refah hizmetlerinin sağlanmasında devletin
önplana geçtiği, uzunca bir süre, devletin sosyal refah sağlama işlevini tek
başına üstlendiği görülmektedir.
C. 1975 Sonrası: Neo–Liberalizm, Küreselleşme ve KGK’ın Yeniden Gündeme
Gelişi
1970’li yıllardan itibaren ortaya çıkan küreselleşme ve neo–liberal akımın,
devleti, diğer birçok alanla birlikte, sosyal alandan da çekilmeye zorlaması
sonucunda, Batı dünyasında sosyal hizmetlerin sağlanmasında KGK tarafından
oynanan rolün, nitelik ve nicelik olarak gittikçe geliştiği görülmüştür.
1. Liberalizm’in Etkisi
Liberal ilkeler
doğrultusunda, son yıllarda gittikçe daha belirgin hale geldiği üzere,
ulus–devletin otorite ve yetkilerinden bir kısmının ya “ulus–altı” (yerel
yönetimler, KGK) ya da “ulus–ötesi” (IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi)
düzeydeki kurumlara dağıldığı gözlenmektedir. Bu nedenle belirtilmelidir ki,
KGK’ın gelişiminin arkasında yer alan en büyük etmen, liberal felsefenin
tekrar güçlenmeye başlamasıdır.
Sanayileşme süreciyle
birlikte, sosyal refah hizmetlerinin sağlanmasında devletin önplana geçtiği,
uzunca bir süre, devletin sosyal refah sağlama işlevini tek başına
üstlendiği, ancak 1970’li yıllardan itibaren ortaya çıkan neo–liberal
akımın, devleti verimsiz ve etkinsizlikle suçlayarak, diğer birçok alanla
birlikte sosyal politikadan da çekilmeye zorlaması sonucunda, KGK’ın nitelik
ve nicelik olarak gittikçe geliştiği görülmektedir.
Geçtiğimiz çeyrek yüzyıl
boyunca, neo–liberalizmin ilkeleri doğrultusunda, devletin üzerindeki sosyal
yükümlülüklerin azaltılmasının bir yolu olarak KGK’ın önplana çıkartıldığı,
“sivil toplum” söyleminin neo–liberal felsefenin bir uzantısı haline geldiği
görülmektedir (Özbek, 2002, 26).
Liberal düşünce
sahiplerine göre, piyasalar, özgürlük temeline dayalı olup, genel refahı
azamiye çıkarırlar. Bu yüzden, devletin sosyal refah hizmetleri alanındaki
yetkileri piyasalara, sivil sektöre (aileler) ve gönüllü sektöre (KGK)
kaydırılmalıdır. Buna yönelik olarak son yıllarda aktif girişimlerin
sözkonusu olduğu da bilinmektedir.
Devletin sosyal alandaki
rolü, ancak özel sektörün üretmek istemediği hizmetler veya girmek
istemediği hizmet alanlarında görev üstlenmek veya piyasaların ürettiği
hizmetlere gücü yetmeyen yoksullara yardım etmek (Çalışkan, 2001, 10–11)
ya da vatandaşların lehine olan özel sektör hizmetlerine destek vermek,
bunlara sübvansiyon sağlamak ve faaliyetlerini teşvik etmek olmalıdır
(Çevik, 1998, 117).
2. Küreselleşme’nin Etkisi
KGK’ın önem
kazanmasında, herşeyi değiştiren ve dönüştüren küreselleşmenin, refah
devletlerinin küçültülmesi yönündeki baskıları önemlidir. Bu baskılar
sonucu, piyasalar ve KGK sosyal refah hizmetlerinin sunumunda önem kazanmaya
başlamıştır.
1970’lerden sonra
devletin sosyal refah hizmetlerinin sunumuna olan katkı ve sorumluluğunun
zayıflama sürecine girmesi, gözlerin yine bu kurumlara çevrilmesine yol
açmıştır. Çünkü, insanlığın ilk dönemlerinden itibaren sosyal refah
hizmetleri sunan bu kuruluşlar, zaman zaman değişse de, toplumda önemli
işlevler üstlenmiştir ve üstlenmeye de devam edeceğe benzemektedir
(Kuhnle–Alestalo, 2000, 6).
Modern sivil toplum
kuruluşları olan KGK, 1980’lerden itibaren özellikle gelişmiş Batı
ülkelerinde sosyal politikanın sağlanmasında yeni bir yöntem olarak tekrar
ilgi görmeye başlamıştır. Merkezi yönetim, yerel yönetimler ve KGK arasında
hizmet paylaşımı ortaya çıkmış, devletin, KGK ile ileri düzeyde işbirliği
yaptığı gözlenmiştir. Devlet, bazı hizmetleri üretmek yerine bu kurumlardan
almayı tercih etmiştir. Özellikle 1970’lerden sonra canlanmaya başlayan bu
süreç, çoğu ülkede karma refah hizmetlerinin önemli bir kısmını
oluşturmaktadır.
Bugün gelişmiş refah
devleti olarak kabul edilen ülkelerde, devletin, KGK ile ileri düzeyde
işbirliği yaptığı gözlenmektedir. Özellikle 1970’lerden sonra, bu sürecin
bilinçli bir şekilde canlandırılmaya başlandığı, KGK’ın çoğu ülkede karma
refah hizmetlerinin önemli bir kısmını oluşturduğu gözlenmektedir (Uslu,
1999, 10).
Başta ABD, İngiltere,
Fransa vb. olmak üzere birçok ülkede, yapılan yasal ve yönetsel
değişikliklerle, devletin sosyal refah hizmetlerindeki finansman ve denetim
sorumluluğu devam ederken, hizmetlerin üretim ve dağıtım sorumluluğu KGK’a
devredilmeye başlanmıştır.
Ne var ki, Belçika, Kore
ve İsveç dışarıda tutulursa, KGK tarafından gerçekleştirilen sosyal
harcamalara dair verilerin henüz yetersiz olduğu da gözlenmektedir
(Adema, 2001, 12).
Diğer yandan, KGK’ın
güçlenmesinde, küreselleşme sürecine paralel olarak başka faktörlerin de
etkili olduğu belirtilmektedir. Örneğin, KGK’a sosyal refah sorumluluğunun
verilmesi ile genel olarak organizasyonların yeniden yapılanması süreci
arasında çarpıcı bir bağ olduğu ileri sürülmektedir. Bilindiği üzeri, son
çeyrek yüzyıldır, işletmeler esnekliklerini artırmanın yollarını aramış, bu
amaçla outsourcing (taşeronluk) ve tam zamanında üretim gibi metodlara
başvurmuştur. Devletler de benzeri bir gereksinim hissetmiş, kendisini daha
esnek kılan küçük ölçekli KGK’ın özel yeteneklerinden yararlanmıştır
(Piore–Sabel, 1984’den aktaran Ullman, 1998, 142).
Yine, 1970’li yıllardan
sonra gözlenen kamusal hizmetlerin özel sektöre devri sürecinin de, KGK’ın
gelişiminde etkili olduğu, bu hizmetlerin bütünüyle özel kesime
devredilmesinin mümkün olmaması ve bunun toplumda sosyal huzursuzluklar
doğuracağına inanılması nedeniyle, piyasalaşmaya daha yumuşak bir geçişin
sağlanmasında KGK’ın gündeme geldiği de ifade edilmektedir (Ersöz, 2000,
20).
III. KGK’IN SOSYAL REFAH’IN SUNUMUNDA YER
ALMASI / ALMAMASI GEREĞİ İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR
A. KGK’a Yönelik “Piyasacı”, “Devletçi” ve “Ilımlı” Yaklaşımlar
Küreselleşme ve onun
ideolojisi olan neo–liberalizm bağlamında, refah devletinin fonksiyonları ve
dolayısıyla sosyal görevleri ile ilgili bazı temel tartışmalar başlamıştır.
Aşağıda, bu tartışmaların KGK ile ilgili boyutu yer almaktadır.
Sosyal politika ile
ilgilenen bazı yazarlar, aslında devletin, sosyal refah sağlamada son çare
olarak başvurulacak bir kurum olarak kalması gerektiğini savunmaktadır.
Bunlara göre, en birincil sorumluluk, kişinin kendisine aittir. Kişi, kendi
başına bazı problemlerin üstesinden gelemezse, ikincil olarak devreye
ailesi, komşuları ve arkadaşları (sivil sektör) girmeli, bu da yetmediği
takdirde hayırsever kurumlar (KGK) bu problemlerin çözümünde görev
almalıdır. Bütün bu yolların yetersiz kaldığı noktada ise, devletin
sorumluğu başlamalıdır (Ginsberg, 1998, 16–17).
Bu tartışmanın diğer
tarafında olanlara göre ise, devlet, sosyal hizmet sunumunda en temel
kurumdur. Refah devleti (welfare state), devlet refahı (state welfare) ile
aynı anlama gelmektedir. Bunun alternatifi olarak, yani refah sunacak
alternatif kurum olarak “piyasa”nın ve “KGK”ın gösterilmesi, yanlış bir
düşünce tarzıdır.
Bu konuya daha ılımlı
yaklaşanlara göre ise, devlet, herhangi bir ülkede refah sağlayan tek kurum
değildir. Refahın sağlanmasında karma bir yapı sözkonusudur (Spicker,
2003, 2).
Liberal görüşü
benimseyenlere göre, sosyal refah hizmetlerinin sunumunda önemli olan
hizmetin yerine getirilmesidir; yoksa, devletin bizzat bu işleri üstlenmesi
değildir. Örneğin, devletin emeklilik sistemini kurma ve işletme gibi bir
yükümlülüğü taşımasına gerek yoktur, zorunlu özel emeklilik sigortası
yoluyla bu hizmet görülebilir. Yine, sağlık sigortası için gerekli maddi
kaynağı olmayan bireylere devletin baktığı, zorunlu bir özel sağlık
sigortası sistemi de kurulabilir. Benzer şekilde, yaşlıların ve çocukların
bakılması gibi sosyal hizmetler de, KGK ve özel sektör tarafından yerine
getirilebilir. Devletin bu hizmetlerin sunulması esnasında kontrolör görevi
yapması, bazı durumlarda da finansman desteğinde bulunması en uygun hareket
tarzı olacaktır.
Ancak, piyasacı görüşü
benimseyenlere göre bile, bu tür hizmetlerin kamu tarafından yerine
getirilmesinin bazı pozitif dışsallıkların olduğu da yadsınamaz. Bazı
bireyler, eğer devletin üstlendiği sosyal hizmetler özel sektör tarafından
yerine getirilirse, bunlardan daha az yararlanma tehlikesi ile karşıkarşıya
kalabilecektir.
Öte yandan, özellikle
liberalizm felsefenin karşısında olan bazı yazarlar arasında, devletin
sosyal görevlerinin bütünüyle piyasalar, KGK ya da sivil sektör tarafından
yerine getirilemeyeceği, hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi risklerle devlet
olmaksızın başedilemeyeceği hususu da tartışılmaktadır. Her toplum kendine
özgü bir refah rejimine sahip olsa da, bazı durumlarda piyasa ya da gönüllü
kuruluşların koruma işlevini yerine getiremeyeceği ve devletin belli bir
süre için, belli ölçülerde müdahalesinin gerekli olacağı ifade edilmektedir
(Marangoz, 2001, 112).
Dolayısıyla, sosyal
politikanın ve sosyal refah hizmetlerinin, devlet dışındaki sosyal refah
sağlayıcılara devri hoş karşılanmamaktadır. Ne var ki, diğer sosyal refah
kurumlarının da bu tür toplumsal yarar sağlayan faaliyetleri yürütürken
oldukça başarılı olabildiği de yadsınamaz. ABD’deki KGK’ın uygulamada
gösterdiği başarı, bu duruma en güzel örnektir. KGK’ın bazı sosyal hizmet
alanlarında, birçok kamu kurumundan daha başarılı olduğu gözlenmektedir.
Genelde kendi finansal kaynaklarını kullanarak hizmetlerini gerçekleştiren
bu kurumlar, devletle işbirliği içinde çalışmaktadır (Uslu, 1999, 167).
Diğer yandan, Refah
hizmetleri sunumunda alternatif yolları destekleyen ılımlılara gelince,
bunlar, devlet aygıtının büyük hacim kazanmış hantal kurumları vasıtasıyla
sosyal önlemleri sağlamada birtakım zorluklarla karşılaştığına dikkati
çekmekte, bu yüzden refah hizmetlerinin yukarıda adı geçen mekanizmalara
devredilmesinin son derece sağlıklı olacağını belirtmekte, ancak bunun refah
devletine bir alternatif olarak anlaşılmaması gerektiğini ifade
etmektedirler. Çünkü, burada daha ziyade devletle diğer kurumlar arasında
bir işbirliği yapılmaktadır. Gerçekte, devletin gelir toplama gücünün veya
finanse ettiği hizmetlerin birçoğunun diğer birtakım kuruluşlar tarafından
tümüyle yapılabileceğinin tahayyül edilmesi bile zor bir husustur
(Pierson, 1998b, 202).
Dolayısıyla, birçok
ülkede KGK’a bu yeni yollardan birisi olarak başvurulmaktadır. Bu nedenle,
KGK’a sorumluluk verilmesi, asla devletin sorumluluğunun azalacağı anlamına
gelmemektedir. Burada olan şey, sadece toplumun en yararına olacak şekilde,
sosyal refahın uygulama şeklinin değişmesidir. Yoksa, devletin sosyal
sorumluluklarından geri çekilmesi planlanmamıştır. Aksine, refah devletinin
amacına ulaşmada mevcut olan kapasitesi, bu yolla genişletilmeye
çalışılmıştır.
B. KGK’ın Gelişimine Dair Farklı Görüşler
Diğer yandan, KGK’ın
gelişimi ile ilgili bazı algılamaların yanlış olduğu ileri sürülmektedir.
Örneğin, genel olarak Batı dünyasında son 20–30 yılda KGK’ların gittikçe
önem kazandığı, bu sürecin genellikle küreselleşme, liberalleşme ve refah
devletinin özelleştirilmesine bağlandığı, onlarla birlikte ele alındığı
gözlenmektedir. Ancak, bazı yazarlara göre, aslında burada yanlış bir
algılama sözkonusudur. Çünkü, KGK’ların artan rolünü, neo–konservatizm ve
refah devletinin krizi ile birlikte ele alanlar ve bu süreç ile ilişki
kuranlar aslında yanılıyor olabilir. Çünkü, KGK’ların üstlenmesi istenilen
sosyal içerikli görevler, genel olarak soldaki hükümetlerin politikaları
sonucunda ortaya çıkmıştır.
Yine, başka bir yanlış
algılama, KGK’ların artan rolünün, refah devletinde küçülmeyi sağlamak üzere
planlandığı hususundadır. Halbuki, bu da yanlış bir algılamadır. Örneğin bu
açıdan Fransa refah devleti incelendiğinde, bu ülkede KGK’ın devlete
yardımcı bir rol üstlendiği, sosyal hizmetlerini artırmak isteyen devletin
bu alandaki yetersiz kapasitesini takviye ettiği görülmektedir. Yani, yaygın
olan inanışın aksine, KGK, müdahaleci ve cömert refah devletini zayıflatmak
üzere harekete geçirilmemiştir. Amaç, KGK’ı devlete yardımcı olarak istihdam
etmek, devletin gücünü artırmak ve genişletmektir. Bu açıdan KGK’lara yetki
verilmesi, Batı refah devletlerinin gelişiminde görülen en son aşamadır
(Ullman, 1998, 4–5).
Diğer bir ifadeyle,
birçok ülkede kamu yöneticilerinin KGK’a olan ilgisinin artışının altında
yatan neden, devlet kapasitesinde ortaya çıkan krizdir. Burada kriz ile
ifade edilmek istenen, devletin görevlerini yerine getiremeyişidir. Ancak,
bu başarısızlığın nedeni maddi kaynak yetersizliği değil, beceri
yetersizliğidir. Dolayısıyla, bu tür bir sorunu çözmek, mevcut sosyal
programlara ilave para aktarmak ile çözülememekte, sorunun çözümü, kamu
amaçlarına ulaşmak için yeni yolların bulunmasında yatmaktadır (refah
devletini aşırı bürokrasiden kurtaracak yeni bir yol) (Ullman, 1998,
134–135).
IV. KGK VE ÜLKE UYGULAMALARI
A. Bazı Refah Devletlerinde KGK’ın Gelişim Süreci
Önceki sayfalarda da
belirtildiği gibi, ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi birçok ülkede
yasalarda gerçekleştirilen değişikliklerle, devletin sosyal refah
hizmetlerindeki finansman ve denetim sorumluluğu devam ederken, hizmetlerin
üretim ve dağıtım sorumluluğu KGK’a devredilmiştir.
1. ABD
ABD, KGK açısından çok
özel bir örneği oluşturmaktadır. Bu ülkede, KGK devletten bile daha eskidir,
koloniyal dönemde henüz devlet yokken KGK’ın varlığı dikkat çekmektedir.
1930’da sosyal hizmetlerin fedaral düzeyde sunulmasını sağlayan Yeni Düzen
(New Deal)’e geçilene kadar, bu hizmetler ya KGK’lar, ya yerel yönetimler ya
da eyaletlerce yerine getirilmiştir.
1929 Krizi’nin ortaya
çıkışı, özel sektöre bağımlı olan KGK’ın toplam refah harcamaları
içerisindeki % 25’lik payının % 1’e düşmesine neden olmuştur. Hem KGK’ın,
hem de eyaletlerin sosyal sorunların üstesinden gelememesi, federal devleti
harekete geçirmiştir. Kriz sonrasında, devletin KGK’ın işbirliğine
gereksinim duyması, Devlet–KGK ortaklığını başlatmıştır. Özellikle 1940 ve
sonrası, devletle KGK arasındaki ilişkinin yoğunlaştığı, bu kuruluşları
özendirici yasaların çıkartıldığı yıllardır (Uslu, 1999, 39–40, 43).
Gerçekten, ABD,
Devlet–KGK işbirliğinin en yaygın olarak kullanıldığı ülkedir. 1963’ten
sonra başlatılan Büyük Toplum (Great Society) politikaları, devlet–KGK
ilişkilerini bir sosyal refah devleti modeline dönüştürmüştür. Çeşitli yasal
düzenlemelerle, devletin KGK’den hizmet satın alması mümkün hale gelmiştir.
Ancak, günümüz itibariyle
ABD’deki sosyal refah sistemine bakıldığında, KGK’ın halihazırdaki durumunun
oldukça karmaşık ve kafa karıştırıcı olduğu ve bu yönüyle neredeyse bütün
ülkelerden farklı bir niteliğe sahip olduğu gözlenmektedir.
Amerikan tarzı refah devletini diğer refah devletlerinden ayıran önemli
özelliklerden birisi, kamu gereksinimlerinin karşılanmasında Devlet ve KGK
arasındaki yoğun etkileşimdir. Bu kuruluşlar, aslında olması gerekenden
farklı olarak, kamu amaçlarına hizmet etmektedir. Amerika, çok az insanın
gerçek anlamda kavrayabileceği, kamu ve özel faaliyetlerden oluşan bir
girift “karma refah ekonomisi”ne sahiptir. Gerçekte, ortaya çıkan bu sistem,
aslında bir sistem değil, ekonomik zorunluluktan doğan gerçekler ile politik
gelenek ve ideolojinin baskıları arasındaki uzlaşmaların kendiliğinden
ortaya çıkardığı bir toplamdır. KGK, neredeyse iki yüzyıla yakın bir süreden
beridir, ABD’de toplum yaşamının en ayırtedici ve en önemli özelliklerinden
birisi haline gelmiştir.
Amerikan toplumunda
dikkati çekici bir husus, son yarım yüzyılda sürekli büyüyen devletin KGK’ı
sınırlamak ya da onları yok etmek yerine, onları daha fazla geliştirmiş
olmasıdır. Çünkü, ABD’de insanların merkezileşmiş devlet bürokrasisine olan
düşmanlığı ve birçok alanda önemli sayıda kâr gütmeyen kurumun varlığı,
sağlık, eğitim, sosyal hizmet, sanat ve kültür gibi alanlarda KGK’a olan
desteği artırmıştır. Amerikan sosyal refah sisteminde, temel sosyal refah
alanlarının birçoğunda finansmanın çoğunu devlet sağlamakta, hizmetlerin
çoğunu ise özel kuruluşlar gerçekleştirmektedir (Salamon, 1999, 2, 185).
Öte yandan, ABD, KGK’ı
finansal olarak en çok destekleyen ülkedir. Bu kuruluşlar, gelirlerinin
yaklaşık üçte birini kamu kurumlarından sağlamaktadır. Dünyanın en büyük kâr
gütmeyen sektörü ABD’dedir. Bu, KGK’ın hem milli gelir hem de istihdamdaki
payı açısından böyledir. 1994 yılı itibariyle KGK’lerin milli gelirdeki payı
% 6,9, istihdamdaki payı ise % 11,4’tür. Aynı değerler, 1996 yılına
gelindiğinde sırasıyla % 8,8, % 11 olmuştur. ABD’deki KGK, dünyanın en hızlı
gelişen üçüncü sektörünü oluşturmaktadır. Bu kuruluşların faaliyet alanları
da son derece geniştir.
Tablo 1: ABD’de Kâr
Gütmeyen Sektör’e Dair Bazı Bilgiler
|
|
Miktar |
|
Kuruluş
Sayısı (1995) |
1,6 milyon |
|
Gelir (1996) |
670,3 milyar
$ |
|
GSMH İçindeki
Payı |
% 8,8 |
|
Çalışan
Sayısı (1996) |
10,9 milyon |
|
Toplam
Ücretliler İçindeki Payı |
% 7 |
|
Gönüllü
Çalışanların Sayısı (1995) |
6,3 milyon |
|
Toplam
Ücretliler ve Gönüllülerin İstihdamı İçindeki Payı |
% 11 |
Kaynak:
Lester M. Salamon, America’s Nonprofit Sector:
A Primer, New York: The Foundation Center, 1999, s. 22.
Şekil 1: ABD’de Kâr
Gütmeyen Sektör’ün Anatomisi
Kaynak:
Lester M. Salamon, America’s Nonprofit Sector: A Primer, New York:
The Foundation Center, 1999, s. 22.
ABD Devlet Gelirleri
İdaresi (Internal Revenue Service–IRS)’ne göre, 1994 yılı itibariyle
ABD’deki KGK’ın sayısı 1,134,667’dir.
Hatta, bu rakama, kurumsallaşmaya gerek duymayan, kurumsallaşsa da IRS’ye
bildirimde bulunmayan çok sayıda yerel gönüllü gruplar dahil değildir.
Dolayısıyla, yapılan tahminlere göre, ABD’de toplam KGK sayısı 7 milyon
civarındadır (Özdemir, 2004, 312–313; Uslu,
1999, 20–22, 66).
Yine, 1996 yılında
Lester Salamon tarafından yapılan başka bir hesaplamaya göre ise, bu
ülkedeki KGK sayısı 1,6 milyon civarındadır. Bu sayı içerisinde hangi tür
KGK’nın ne kadar yer işgal ettiğine dair bilgiler aşağıdaki tabloda yer
almaktadır.
2. Fransa
Bir diğer ülke olan
Fransız KGK’ının gelişimine bakıldığında, 200 yıl önce kabul edilen “Loi Le
Chaelier Yasası”ndan itibaren, hayır kurumları şeklindeki KGK’nın yerini
kamu refah kurumları almaya başlamış, yardımsever kuruluşların kapılarına
kilit vurulmuştur. Devrimciler, hertür sosyal refah hizmetinin devlet
tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Böylece, 1980’e
gelinceye kadar bu yapı devam etmiş, devleti yönetenler, vatandaşların her
açıdan olduğu gibi, sosyal açıdan da tek temsilcisi olduğunu ısrarla
belirtmiştir. Bu nedenle, bu tarihe kadar KGK’a yasadışı kuruluş muamelesi
yapılmıştır.
Ne var ki, 1981 yılında
Sosyalist Parti’nin seçimleri kazanmasıyla, Fransız devletinin KGK’a olan
bakışında önemli bir değişim meydana gelmiştir. Fransa da, özellikle 1983
yılında çıkarılan “Desantralizasyon Kanunu” ile, sosyal politikanın
Devlet–KGK işbirliği ile sağlandığı bir ülke durumuna gelmiştir. Bu tarihten
itibaren, KGK, hem ulusal hem de yerel düzeyde geniş bir rol üstlenmeye
başlamıştır. Bugün artık, devletin en temel yoksulluk karşıtı programlarının
uygulanmasında KGK’ın önemli bir rol oynamaya başladığı gözlenmektedir
(ulusal asgari gelir programı (RMI) bunların başında gelmektedir).
Diğer yandan, bu kanun
ile, sosyal hizmetlerden büyük oranda yerel yönetimler sorumlu olmuş, yerel
yönetimler ise, bu hizmetlerin sunumunu KGK ile işbirliği içinde yerine
getirmiştir. Aynı zamanda, KGK’ın bir kısmı da Ekonomik ve Sosyal Konsey’de
yer almış ve böylece ulusal politikaların oluşumunda rol üstlenmiştir
(Ullman, 1998, 133–134).
3. İngiltere ve Almanya
Bu açıdan ülkeler ele
alındığında, İngiltere’nin, hem teoride hem de uygulamada, KGK’ın önemini
erken farkettiği görülmektedir. Bu konuda Lord Beveridge’nin 1940’lı
yılların sonlarında yaptığı çalışmalar, o tarihlerde bile devletle KGK
arasında önemli sayılacak işbirliğinin olduğunu ortaya koymaktadır. Bu
tarihi geçmişine rağmen, İngiltere, KGK’ı sosyal refah hizmetlerinin
sunumunda temel kurumlardan birisi olarak görmemekte, devlet halen sosyal
politika alanında hakim özelliğini sürdürmektedir.
Almanya ise, sosyal
refah hizmetlerinin sunumunda Devlet–KGK işbirliğinin en yoğun biçimde
kullanıldığı ülkelerin başında gelmektedir. Bu ülkede, sosyal hizmetlerin
yarıya yakınının finansmanı devlet, sunumu ise KGK tarafından yerine
getirilmektedir. KGK’nın olmadığı alan neredeyse yok denebilecek kadar
azdır. Almanya’da hem gelişmiş bir refah devleti, hem de kâr gütmeyen büyük
bir sektör vardır.
Bu ülkelerin yanında,
İsrail, Hollanda, Norveç, Kanada, İspanya, G. Kore gibi ülkelerde de
Devlet–KGK işbirliği yönünde önemli adımlar atılmıştır (Ersöz, 2000, 20;
Uslu, 1999, 10–13).
Tablo 2: Çeşitli Ülkeler Açısından Kâr Gütmeyen Sektör
İstihdamının Tarım–dışı İstihdam İçindeki Payı, 1996 (%)
|
Hollanda |
12,4 |
|
İrlanda |
11,5 |
|
Belçika |
10,5 |
|
İsrail |
9,2 |
|
ABD |
7,8 |
|
Avustralya |
7,2 |
|
İngiltere |
6,2 |
|
Fransa |
4,9 |
|
Almanya |
4,6 |
|
İspanya |
4,5 |
|
Avusturya |
4,5 |
|
Japonya |
3,5 |
|
Arjantin |
3,2 |
|
Finlandiya |
3,0 |
|
Çek Cumh. |
2,8 |
|
Peru |
2,4 |
|
Brezilya |
2,2 |
|
Kolombiya |
2,0 |
|
Macaristan |
1,3 |
|
Slovakya |
0,9 |
|
Meksika |
0,4 |
|
Romanya |
0,3 |
|
22 Ülke
Ort. |
4,9 |
Kaynak:
Lester M. Salamon, America’s Nonprofit Sector: A Primer, New York:
The Foundation Center, 1999, s. 39.
B. Türkiye’de KGK’ın Durumu
Ülkemizde KGK’ın
gelişimine göz atıldığında ise,
demokratik sistemin önemli öğelerinden olan bu sivil toplum kuruluşlarının,
tarihten bugüne toplumun gelişmesinde önemli roller üstlendiği
görülmektedir. Özellikle çeşitli sosyal hizmet alanlarında faaliyette olan
bu sivil toplum örgütlerinin gönüllülük esasına dayalı olarak faaliyette
bulunduğu, günümüzde en yaygın şekliyle dernek ve vakıf adı altında
faaliyetlerini yürüttüğü,
toplum için çok yararlı ve öncü çalışmalarda bulunduğu bilinmektedir. Bugüne
kadar kurulan derneklerin çoğunun sosyal ve hayır amaçlı kurulduğu tespit
edilmektedir (DPT, 2001, 36–37).
Selçuklular döneminden
itibaren vakıf şeklinde örgütlenen KGK’ın, ekonomik ve sosyal yaşamda
sayısız önemli görevler üstlendikleri, daha sonra Osmanlı döneminde daha da
güçlendikleri görülmektedir.
Osmanlı devleti zamanında, bu sivil toplum kuruluşları hem sayı hem de
fonksiyon bakımından altın çağını yaşamıştır.
Ancak, Osmanlı
İmparatorluğu’nun son dönemlerinden itibaren vakıfların gerileme süreci
yaşadığı, bu sürecin Cumhuriyet döneminde de uzunca bir süre devam ettiği
bilinmektedir.
Ta ki 1967 yılında Medeni Kanun’da vakıflarla ilgili değişiklik yapılıncaya
kadar. Bu değişiklikle birlikte vakıf sayısında hızlı bir artış yaşanmıştır.
Ülkemiz sosyo–ekonomik
yaşamında yüzyıllarca görev yapan vakıfların yerine getirdiği hizmetlere
bakıldığında, bunların dini, ekonomik ve toplumsal amaçlı oldukları
görülmektedir. Bu tür kuruluşlar, bulundukları ülkelerin eğitimine,
kültürüne, ekonomisine, sosyal ve siyasal yaşamlarına büyük katkılarda
bulunmuşlardır. Vakıf hizmetlerinin önemli bir kısmının toplumsal hizmetlere
ayrıldığı görülmektedir. Vakıflardan bir kısmı, eğitim (örneğin
Dar’üş–Şafaka) ve sağlık (örneğin dar’üş–şifalar) işlerine yönelerek, ulusal
kültürün yükseltilmesi, halk sağlığının korunması, bireylerin yaşamlarının
korunması için çalışmıştır. Bir kısmı da, örneğin yoksulların karınlarının
doyurulması, ağır ve yıpratıcı işlerde çalışan işçilere ikramiye bağlanması,
yaşlanıp çalışamayacak eşrafa devamlı aylık bağlanarak yardım edilmesi,
kimsesiz çocukların, yetimlerin, dulların ve yoksulların korunması vs.
sosyal güvenlik amacına dönük olarak hizmet gerçekleştirmiştir (H.
Özdemir, 1997, 309, 312–313).
Os |