|
MÜLKİYET SAHİPLİĞİ KONSEPTİ ÇERÇEVESİNDE
ÖZELLEŞTİRMENİN ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİNE ETKİLERİ :
KARDEMİR ÖRNEĞİ
Halis Y. Ersöz, Süleyman Özdemir,
Arif Yavuz, Tekin Akgeyik, Hasan Şenocak
GİRİŞ
Özelleştirme, yirminci
yüzyılın son çeyreğinde en fazla tartışılan konuların başında gelmektedir.
1980’li yılların başında İngiltere’de başlayan özelleştirme çalışmaları ABD
ve diğer tüm dünya ülkelerine dalga dalga yayılmış, 1990’lı yıllarda ise
doğu bloku (geçiş ekonomileri) ülkelerinde ekonomik yapının
dönüştürülmesinde yaygın olarak kullanılmıştır. Başlangıçta, yalnızca kamu
kesimi elindeki iktisadi işletmelerin özelleştirilmesi sözkonusu iken,
özellikle İngiltere ve ABD gibi gelişmiş ve dünyanın ekonomik ve politik
açıdan önde gelen ülkelerinde liberal felsefenin gittikçe güç kazanması
sonucunda, sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim kuruluşlarının da
özelleştirilmesi, dolayısıyla, devletin asli görevleri dışındaki bütün
alanlardan el çekmesi uygulamaları yaşanmaya başlamıştır. Kısaca,
özelleştirme sayı, kapsam ve tür olarak hızla büyümüştür. Türkiye’de
özelleştirme politikaları ülkenin gündemine birçok gelişmiş ülkeyle birlikte
1980’lerin başlarında girmesine, özelleştirmeye yönelik ilk yasal
düzenlemenin 1984 yılında yapılmış olmasına ve özelleştirme çalışmalarının
1986 yılından itibaren hız kazanmasına rağmen (ÖİB, 2002 : 1-8;
www.oib.gov.tr), bugüne kadar yeterli düzeyde özelleştirme
gerçekleştirilememiştir. Nitekim, Türkiye’de kamu kesimi hala oldukça
büyüktür.
Özelleştirme, sadece
ekonomik içerikli bir kavram olmayıp, çok çeşitli sosyal etkileri olan bir
uygulamadır (Savas, 1994 : 3). Nitekim, bir işletmenin kamu
sektöründen özel sektöre devri, yönetim, çalışma ve endüstri ilişkileri
alanında köklü değişiklikler meydana getirmekte ve işçi – işveren
ilişkileri, sendikacılık ve toplu pazarlık sistem ve geleneği, işçilerin
çalışma koşulları, ücret, kıdem ve terfi sistemleri büyük ölçüde değişime
uğrayabilmektedir. Bu çerçevede şüphesiz, özelleştirmeden en fazla
çalışanların ve örgütlerinin etkilendiği açıktır.
Bu makalede, işletme mülkiyetinin bütünüyle kamudan özel
sektöre (işletme çalışanları dışındaki kişilere) geçtiği “dış özelleştirme”
ile, mülkiyetin işletmenin çalışanları ve yöneticileri tarafından satın
alınması olan “iç özelleştirme”nin bir kombinasyonu olan (işletme
hisselerinin belirli oranlarda müteşebbisler ve çalışanlar tarafından satın
alınması) “karma özelleştirme” (Bogetic, 1993 : 464) uygulamasına
Türkiye’deki ender örneklerden birisi olan Kardemir A.Ş.’de endüstri
ilişkileri alanında yaşanan değişim, bir alan araştırması yapılmak suretiyle
incelenmiştir.
Bu noktada, Kardemir’deki özelleştirme yönteminin,
özelleştirmenin sosyal etkilerinin azalmasında etkili olan yöntemlerin
başında gelen “çalışanların mülkiyet sahipliği”, “çalışanların hisse senedi
sahipliği - pay ortaklığı” (Employee Stock Ownership Plan - ESOP) yöntemleri
ile benzeştiği belirtilmelidir. Çalışanların pay ortaklığı yöntemine, bazı
gelişmiş ülkelerde ve özellikle de ABD’de, hem kapanma tehlikesi ile karşı
karşıya kalan işletmeler hem de finansal kaynak ve vergi muafiyeti
sağlamanın bir yöntemi olarak daha çok sağlıklı işletmeler başvururken,
gelişmekte olan ülkeler ve geçiş ekonomilerinde, özelleştirmenin sosyal
etkilerini ve dolayısıyla özelleştirme karşıtı muhalefeti azaltıcı etkiye
sahip olması dolayısıyla başvurulduğu görülmektedir.
Ülkemizde de ilk defa Karabük Demir – Çelik Fabrikaları,
hisselerinin yarısından fazlası çalışanlara satılmak suretiyle
özelleştirilmiş ve bir nevi çalışanların mülkiyet sahibi olduğu özelleştirme
tipi ortaya çıkmıştır. Bu tür işletmelerde mülkiyet sahipliği, gerek
mülkiyet sahibi çalışanlar ve gerekse mülkiyet sahibi çalışanlar adına
işletmeyi yönetenlerin davranışlarında önemli değişiklikler meydana
getirmekte, geleneksel çalışma ilişkileri, sendikacılık ve toplu pazarlık
anlayışı büyük ölçüde değişime uğramaktadır. Kısaca, çalışanların mülkiyet
sahibi olmasıyla sonuçlanan özelleştirme, diğer özelleştirme yöntemlerinden
farklı sonuçlar doğurmaktadır. Üstelik, Kardemir özelleştirmesinde, işçi
sendikasının gerek özelleştirme süreci ve gerekse sonrasında işletmenin
yönetimindeki etkin konumu, ülkemizde bir işçi örgütünün ilk defa tecrübe
ettiği bir süreç olması açısından oldukça önemlidir.
Bu çerçevede çalışmada; özelleştirme süreci ve sonrasında
işçi sendikasının rol ve etkinliği, mülkiyet sahipliği faktörü ve mülkiyet
sahipliğinin geleneksel sendikacılık ve toplu pazarlığa etkisi ve
özelleştirmenin işletmedeki çalışma koşulları, ücret ve ücret eklentileri ve
sosyal yardımlara etkisi gibi hususlar, alan araştırması yapılmak suretiyle
incelenmiştir.
A. Genel Olarak ve Çalışanların Mülkiyet Sahibi Olduğu
İşletmelerde Özelleştirmenin Endüstri İlişkilerine Etkileri
Çalışanların, çalıştıkları işletmelerde mülkiyetin bir
kısmına sahip olması, bu işyerlerinde endüstri ilişkilerinin, diğer
işletmelere göre farklı boyutlarda ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu tür
işletmelerde, işletmenin sahipleri haline gelen işçilerin işten çıkarılması
güçleşebilmekte, işçi sendikasının rol ve fonksiyonları değişmekte, toplu
pazarlık müzakerelerinde uzlaşma ve işbirliği anlayışı hakim olmakta, iş
uyuşmazlıkları ve grevler azalabilmektedir. Çünkü, bu işletmelerde, pay
sahibi olan çalışanların yönetime katılma imkanları ve yönetim kararları
üzerindeki etkileri artmaktadır. Kardemir örneğinde, çalışanlar, işletmenin
en büyük ortağı olarak yarıdan fazla hisseye ve buna bağlı olarak yönetim
kurulunda en fazla üyeye sahiptir.
Oysa, genel olarak bir özelleştirme sonrasında işçi
çıkarma artmakta, dolayısıyla işçi sendikaları, çok sayıda üye kaybettiği
gibi, o işyerinde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisini de kaybedebilmektedir.
Üstelik, yetkili işçi sendikası varlığını sürdürse dahi, toplu iş
sözleşmesinin kapsamı, niteliği ve içeriğinde önemli farklılıklar meydana
gelebilmekte, işyeri çalışma barışı olumsuz etkilenebilmekte ve iş
uyuşmazlıkları fazlaca meydana gelebilmektedir (Dereli, 1993 : 24-26).
Bu temel etkilerin yanı sıra, Uluslararası Kamu Görevlileri Federasyonu’nun
(PSI) uluslararası düzeyde yapmış olduğu araştırmaya göre, bütün ülkelerde
özelleştirme sonrası ortaya çıkabilecek benzer gelişmeler şu şekilde
sıralanabilir: Özelleştirme ile sendikaların toplu sözleşme hakları ve
yönetime katılma imkanları zayıflamakta, işyerlerindeki imkanları
kısıtlanmakta ve işletmeye ilişkin bilgi edinmeleri güçleşmektedir; yeni
işverenler toplu sözleşmeler yerine bireysel sözleşmelere yönelmekte,
çalışanların ücret düzeyleri düşmekte, çalışma saatleri artmaktadır;
işletmeyi yeniden yapılandırma çalışmaları adı altında çalışanların
kadrolarında, işçi devrinin yükselmesine sebep olan değişiklikler
yapılmaktadır (Türk-İş, 1998 : 166-171).
Diğer yandan, Kardemir’deki özelleştirmenin çalışanlarla
işçi sendikasının ortak girişimi sonucu ortaya çıkması ve sendikanın
özelleştirme sonrası yönetimdeki etkinliğini sürdürmesi oldukça ilginçtir.
Öyle ki, çalışanların temsilcisi olarak işletmeyi yöneten profesyoneller,
toplu sözleşme masasına işveren sıfatıyla oturmakta ve çalışanların üyesi
olduğu sendikayla toplu pazarlık görüşmeleri yapmaktadırlar. Üstelik, birkaç
dönem, Kardemir Yönetim Kurulu’nda profesyonel işçi sendikası yöneticileri
üye olarak da yer almışlar ve her iki görevi birlikte yürütmüşlerdir.
ABD’de de sendika başkanları şirketlerin yönetim kurullarında yer almıştır.
Öyle ki, yerel sendika başkanı Tom Moyers 1986’da Bliss şirketinin yönetim
kuruluna girmiş ve 1994 yılında başkan seçilmiş, her iki görevi birarada
yürütmüştür.
Yine, yerel USWA (United Steel Worker Association)
başkanı Jeff Swogger, bir şirketin dökümhane bölümünün kapatılması gündeme
geldiğinde kapatmaya karşı çıkmış ve çalışanların pay ortaklığı planı ile
dökümhaneyi satın almıştır. Swogger başkanlığında sendika, şirketin satılma
planını önlemek için 3 gün tipi altında fabrikada oturma eylemi
düzenlemiştir. Swogger, 1993 – 1994 yılları arasında sendikanın fabrikayı
satın alma görüşmelerini yürütmüş ve 1995’de şirketin yönetim kurulu başkanı
olmuştur (Bruno, 1998 : 63).
İşçi sendikalarının, bir işletmede çalışanların mülkiyet
sahipliğinin kurulması aşamasındaki rolünün ne olduğu açık iken, işletmenin
işçilerin mülkiyetine geçtikten sonra sendikanın rol ve konumunun ne olacağı
pek açık değildir. Herhangi bir şirkette sendikanın rolü, her dönemde
üyelerinin menfaatlerini temsil etmektir. Fakat, işçi mülkiyetindeki
şirketlerde sendikalar bu görevi geleneksel işletmelere göre farklı bir
anlamda temsil ederler (Bado – Logue, 1991 : 36).
Geleneksel mülkiyet yapısındaki işletmelerde sendikanın
rolü, daha yüksek ücretler, daha iyi sosyal yardımlar ve işçilerin bireysel
haklarının korunmasında pastadan daha fazla pay almak vb. amaçlarla sıkı
pazarlık etmektir. Herbir toplu pazarlık görüşme dönemlerinde ekonomik
konular üzerinde yoğunlaşılırken, toplu iş sözleşmesi dönemleri arasında
sözleşmeye dayalı şikayet prosedürü çerçevesinde, amirlerin tecavüzüne karşı
bireysel hakların korunması sağlanır. Buna karşılık yönetimin rolü, pazarlık
masasında mülkiyet sahiplerinin çıkarlarını temsil etmek, pazarlık dönemleri
arasında da firmayı etkin ve verimli bir şekilde çalıştırmaktır.
Çalışanların haklarının savunulması ise, yöneticilerin iş tanımları,
sorumlulukları içinde yer almaz. Kısacası, çalışanların mülkiyet sahibi
olduğu işletmelerde sendika, işçilerin söz sahibi olmasını sağlar. Ayrıca,
sendika ücretler, çalışma şart ve koşulları gibi geleneksel toplu pazarlık
ve şikayet prosedürü alanlarında etkili olmaya devam eder.
Buna karşılık işçi mülkiyetindeki şirketlerde durum
oldukça farklıdır. Çalışanlar, ya yöneticiler ya da mülkiyet sahipleri ile
birlikte mülkiyete ortaktır veya bu nitelikteki işletmelerin çoğunda olduğu
gibi çalışanlar, işletmenin mülkiyetinin büyük bir kısmına veya tamamına
sahiptir. Dolayısıyla, sendika üyeleri hem işçi, hem de mülkiyet sahibi
konumundadır. Yöneticiler ise, bir yandan mülkiyet sahibi çalışanları
işçileri olarak yönetirken, diğer yandan mülkiyet sahibi olan bu işçiler
adına işletmede çalışırlar. % 100’ü çalışanların mülkiyetinde olan
işletmelerde ise, mülkiyet sahibi ve çalışanların rolleri açıkça
diğerlerinden farklı olup, bu konumdakiler aynı zamanda iki rol yerine
getirirler: Yani, bunlar doğrudan hem çalışan ve hem de mülk sahibidir
(Logue – Glass – Patton, 1998 : 108-110).
Diğer taraftan, çalışanların mülkiyet sahipliği ile
birlikte, işçiler ve mülk sahipleri arasında geçmişteki menfaat çatışması
olgusu büyük bir değişime uğramaktadır. Tamamı çalışanlara ait işletmelerde
verilen ücret ve sosyal yardımlar, aynı zamanda mülkiyet sahiplerine
giderken, yatırımlar hem işçi olarak çalışan mülkiyet sahipleri için
gelecekte iş güvencesi sağlamakta, hem de onların mülküne ilave olmaktadır.
Bu tür işletmelerde, toplu pazarlık zamanı geldiğinde,
masanın bir tarafında yönetim yeralır ve yasal zorunluluk gereğince çalışan
mülkiyet sahiplerini, mülkiyet sahipleri olarak temsil etmekle yükümlüdür.
Masanın diğer tarafında ise, toplu pazarlık komitesi yeralır ve çalışan
mülkiyet sahiplerini işçiler olarak temsil eder. Tamamına çalışanların sahip
olduğu işletmelerde her iki temsilci de aynı kişileri temsil eder.
Bu koşullar altında, pazarlıkta en temel konu, çalışan
mülkiyet sahiplerinin ücret ve eklentilerinde daha iyi koşulların sağlanması
yönündeki kısa dönemli menfaatler ile yeni yatırımlar, istihdam güvencesi ve
mülkiyet payındaki büyüme gibi uzun dönemli menfaatler arasında uzlaşma
sağlamaktır. Bu noktada, kısmen çalışanların mülkiyet sahipliğinin bulunduğu
şirketlerde çalışan hissedarlar ile bunların dışında kalan mülk sahiplerinin
menfaatleri, geleneksel işletmelerde çalışanlar ve mülkiyet sahipleri
arasında olduğu gibi birbirinden ayrılır, farklılık gösterebilir (Logue –
Glass – Patton, 1998 : 110-111).
B. İşletmenin Kuruluşu, Özellikleri ve Bölgesel Önemi
Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında, demir-çelik
endüstrisini kurmak adeta medeniyet mücadelesini kazanmanın temel önkoşulu
olarak değerlendirilmiştir. Çünkü, Türk devleti, gelişen birçok ülkede
olduğu gibi, demir ve çeliği, endüstrileşme ve modernleşmenin dinoması
olarak nitelendirmekteydi. Böylece, 1939 yılında Batı Karadeniz bölgesinde
yer alan Karabük’te, 3 yıl gibi kısa bir süre içinde, ülkenin ilk
demir-çelik fabrikası kurulmuştur.
İşletme, Karabük ve çevresinin gelişmesinde en önemli
etken olmuştur. Karabük, 1937 yılında bir rivayete göre 18, diğer bir
rivayete göre ise 13 haneli ve aşağı yukarı 100 nüfuslu bir mahalle iken
(Fındıkoğlu, 1961 : 3-6), günümüzde 100,000’i aşan nüfusu,
sosyo-kültürel özellikleri ile kompleks bir sanayi kenti haline dönüşmüştür.
İşletme, bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasında bir motor
işlevi görmüş, sanayi ve kent kültürünün oluşmasına hizmet etmiştir.
Karabük, çok uzun tarihi geçmişe sahip diğer yerleşim birimlerine göre, çok
daha hızlı gelişmiş, kısa bir süre içinde modern bir kent haline gelmiştir
(Yazıcı, 1992 : 90).
Fındıkoğlu, ağır sanayi olarak demir-çelik fabrikalarının
varlığının yanısıra, Karabük’te demir-çelik sektörüyle ilgili küçük
sanayinin 1950’li yılların ortasında doğmaya başladığını ve Karabük’ün aynı
zamanda bir küçük sanayi şehri haline geldiğini belirtmektedir. Nitekim,
1955 yılında Ticaret Odası’na kayıtlı 10 çeşit teşebbüs türü içinde
demircilikle alakalı işler önemli bir yer tutmaktadır. Daha 1955 yılında
şehirde 12 haddehane bulunmakta ve bunların kapasitesi 100 – 120 bin tona
ulaşmaktaydı (Fındıkoğlu, 1963 : 5-7). Haddehane sayısı 1961 yılında
27’ye çıkmış, aynı zamanda çok sayıda boru fabrikası ve dökümhane de
faaliyette bulunmaya başlamıştır (Kurtkan, 1963 : 6-7). İşletmenin
hammaddelerini işleyen bu küçük sanayi müteşebbisleri, ilk teknik
eğitimlerini işletmeden almışlar, ayrılarak özel sektöre geçmişlerdir.
İşletme, küçük sanayinin kurucuları ve onların vasıflı işgücünü sağlayan bir
sanayi okulu işlevi görmüştür. Ayrıca, ülke genelindeki birçok sanayi
tesisinin yapım ve montajı işletme tarafından gerçekleştirildiğinden,
işletme “fabrikalar kuran fabrika” olarak da adlandırılmıştır.
İşletme, yörenin ekonomik kalkınmasının yanısıra, temel
belediye hizmetlerinin karşılanmasından şehirleşmeye, eğitim ve sağlık
imkanlarının sağlanmasından dini, sosyal ve kültürel yapıların ve eğlenme ve
dinlenme tesislerinin kuruluşuna kadar, çok çeşitli alanlarda Karabük’te
çoğu kez ilk ve en büyük adımı atan kuruluş olmuştur. Öyle ki, belediye
hizmetlerinin gelişmediği Karabük’te 1960’lı yılların başında elektrik
ihtiyacının tamamı, su ihtiyacının bir kısmı DÇİ tarafından karşılanmış, ilk
ilkokul ve ilk sağlık kuruluşu (1955) yine işletme tarafından hizmete
sokulmuştur. Şehir içi ve çevre köyler ve kazalarla ulaşım, işletme
servislerince sağlanmıştır. Şehirleşmede de işletme temel belirleyici olmuş
ve şehrin önemli bir kısmını kapsayan 1,000’in üzerindeki lojman ve 5,000
civarındaki işçi konutlarıyla şehirleşmeye yön vermiştir.
Şehrin sosyo-kültürel gelişimi bakımından ise; daha 1957
yılında yenişehir bölgesinde 4,000 kişilik stadyum yapılmış, diğer birçok
şehirde örneğine rastlanmayan büyük bir gençlik kulübü ile 1,000 kişilik
modern bir sinema hizmete sokulmuştur.
Yine, bir yandan çalışanlara ve diğer yandan halka
yönelik yaygın ve mesleki eğitim kursları yoğun bir şekilde tertip edilmiş,
okuma – yazma kursları açılmıştır. Hatta, ülkede işçiler tarafından inşa
ettirilecek ilk Sendika Sarayı’nın yapımı için “Karabük Ağır Sanayi İşçileri
Sendikasına” önemli miktarda ayni yardım yapılmıştır (Fındıkoğlu, 1963 :
5-13).
İşletme, kurulduğu ilk yıllardan itibaren bölgenin en
önemli gelir ve istihdam kaynağı olmuştur. 300 bin nüfuslu bölgenin ekonomik
yaşamı bütünüyle işletmenin varlığına bağlıdır. Halen 4000 civarındaki
çalışanı ile bölgenin en büyük işvereni konumundadır.
1940’lı yılların başında, bir devlet teşebbüsü olarak
işletme, ülke koşullarına göre daha cazip çalışma ve yaşam koşulları sunduğu
için ülkenin çeşitli bölgelerinden 3,000’i aşan işçi Karabük’e göç etmiştir.
İşletmede çalışan sayısı genelde (1968 – 86 yılları arasında) onbinlerin
üzerinde olmuş ve en yüksek olduğu 1983 yılında 13,269’a kadar yükselmiştir.
Çalışan sayısı 1986 yılından itibaren azalmaya başlamış (Yazıcı, 1992 :
94-96) ve 1994 yılından itibaren 5,000’ler civarına düşmüştür.
C. Özelleştirme Süreci ve İşçilere Özel Satınalma
Koşulları
5 Nisan Ekonomik Kararları’ndan biri de, Karabük
Demir-Çelik Fabrikaları’nın yıl sonuna kadar özelleştirilmesi ya da
üretiminin durdurulması, yani kapatılmasıydı. Hükümetin bu kararına, çok
güçlü bir toplumsal reaksiyonla cevap verildi. Karara karşı, işyerinde
yetkili olan ve 5,000 kadar çalışanın çoğunu temsil eden Özçelik-İş
Sendikası başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları, ticaret ve sanayi
odaları ile yöre halkı büyük bir kampanya başlattılar. İlk eylemler işçi
sendikası merkezli başlamış ve sendikanın kontrolünde şekillenmiştir. Fakat
daha sonra eylemlere tüm sivil toplum örgütleri ve yöre halkı etkin bir
şekilde katılmışlardır. Hatta, eylem planı tüm kesimlerin temsil edildiği 35
üyeli “Şehir Meclisi” tarafından yapılmıştır. Şehir meclisinde Özçelik-İş
Sendikası’nın yanısıra, ilçede örgütlenmiş olan diğer bazı işçi ve işveren
sendikaları, dernekler ile tüm siyasi partiler gibi oldukça farklı menfaat
gruplarını temsil eden sivil toplum örgütleri yer almıştır. 7 ay devam eden
kampanya boyunca binlerce işçi ve ailesi, kapatma veya özelleştirme kararını
protesto eden toplantı ve yürüyüşler düzenlemiştir (Hürriyet,
14.08.1996). Kararlı biçimde sürdürülen direniş ve girişimler, artan
kamuoyu baskısı, hükümetin işletmenin kapatılması kararından vazgeçmesine,
işletmenin özelleştirme kapsamına alınması ve çalışanlarca satın alınmasına
destek olunmasına dönüşmüştür (Milliyet, 16.10.1996).
Böylece, Türkiye’de ilk defa uygulanan bu özelleştirme
yöntemine göre işletme, blok hisse devri usulüyle 30.03.1995 tarihli
sözleşme ile, 1 TL sembolik bedelle, % 35’i kuruluş çalışanlarının, % 40’ı
yöre sanayi odaları ve esnaf derneklerinin (Karabük Sanayi ve Ticaret Odası,
Karabük ve Safranbolu Esnaf ve Sanatkarlar Derneği), % 25 oranındaki kısmı
da yöre halkı ile kuruluş emeklilerinin hissedarlığında kurulan Kardemir
A.Ş.’ye devredilmiştir (http://www.oib.gov.tr/karabuk.htm).
Şirketin hisse ve sermaye yapısı başlangıçta A (Kardemir A.Ş. Çalışanları),
B (Karabük-Safranbolu Ticaret ve Sanayi Odası Üyeleri), C (Karabük ve
Safranbolu Esnaf ve Sanatkarlar Derneği) ve D (Yöre Halkı, Kardemir A.Ş.
Emeklileri, Nakit Halka Arz) olmak üzere dört ana hissedar grubuna ayrılmış,
fakat 1998 yılında C grubunun B grubu ile birleştirilmesi sonucu ana
hissedar grubu üçe inmiştir. Kardemir A.Ş.’de A grubu hissedarlar yönetim
kuruluna 4, denetim kuruluna 1 üye, B grubu hissedarlar yönetim kuruluna 2,
denetim kuruluna 1 üye, D grubu hissedarlar yönetim kuruluna 4, denetim
kuruluna 2 üye seçme hakkına sahiptir.
Kısaca, işletme çalışanlara çok özel koşullar altında
satılmıştır. Çalışanlar işletme hisselerini kıdem tazminatları ile satın
almışlardır. Her çalışana ücret düzeyi ve kıdemine uygun miktarda hisse
satın alma hakkı verilmiştir.
D.
Yönetim Yapısı
Kardemir uygulamasının en çarpıcı yönü, işçilerin yönetim
kurulunda çoğunluğu oluşturmalarıdır. Nitekim, yönetim kurulunda yer alan 7
üyenin 4’ü işçileri temsil etmektedir. Kalan üç üyenin ikisi sanayici ve
tüccarları, son üye ise halk ve esnafı temsil etmektedir. Temsilciler genel
kurullarda hisse sahipleri tarafından belirlenmektedir. Böyle bir yönetim
yapısına sahip tek işletme Kardemir’dir. Bu işletmede işçiler en üst düzeyde
yönetime katılma imkanını elde etmişler ve hatta temsilcileri aracılığıyla
işletme yönetimini üstlenmişlerdir. Bu durum basında “işçi patronlar
yönetimde” şeklinde yer almıştır.
Ancak, Kardemir’de oluşturulan yönetim yapısı, uygulamada
birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. İşletmenin özelleştirilmesinde
etkin bir role sahip olan işçi sendikası, yönetim temsilcilerinin
belirlenmesinde, dolayısıyla işletmenin yönetiminde de benzer bir rol
oynamıştır. Öyle ki, gerek işçi temsilcileri ve gerekse kısmen diğer grup
temsilcileri işçi sendikası tarafından belirlendiği gibi, yönetim kurulunda
birkaç yıl doğrudan sendikacılar da yer almıştır. İşçi sendikası, yönetime
aday gösterdiği işçi temsilcilerini doğrudan yönlendirirken, diğer grupların
adayları üzerinde de etkili olmuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse,
özelleştirme sonrasında Kardemir’de işçi sendikası belirli bir süre doğrudan
işletmenin yönetimini yürütmüştür.
Oysa, Karabük Demir-Çelik Fabrikalarının özelleştirmesi
amacıyla yapılan toplantılarda, işçi kesimini temsilen, dönemin Hak-İş
Konfederasyonu Başkanı Necati Çelik, patronluğa soyunmadıklarını,
müessesenin satılması halinde buranın sendika tarafından işletilmeyeceğini,
sendikanın görevinin denetim fonksiyonu ile sınırlı olduğunu belirtmişti
(Milli Gazete, 15.12.1994).
Gerçekten, özelleştirmenin ilk yıllarında işçi sendikası
denetim ve gözetim rolünü benimseyerek, işletmenin işleyişine çok fazla
müdahalede bulunmamış ve işçiler yönetim kurulunda profesyonel yöneticiler
tarafından temsil edilmiştir. Ancak, daha sonra işçileri temsilen yönetim
kurullarında işçi sendikası görevlileri yer almaya başlamıştır. Üstelik bu
görevliler, aynı zamanda sendikadaki görevlerini de sürdürmüşlerdir.
Nitekim, 1996 yılında boşalan bir yönetim kurulu üyeliğine getirilen işçi
sendikacı temsilcisi, sendikadaki genel teşkilatlanma sekreterliği görevine
de devam etmiştir. Hem sendikacı ve hem de yönetici olarak görev yapmanın
hiçbir sakıncası bulunmadığını belirten Özçelik-İş Sendikası Teşkilatlanma
Sekreteri, “yıllardır sözleşmelere şirket yönetimlerine girmek için madde
koyduklarını, fakat işverenin tutumu nedeniyle bu uygulamayı hayata
geçiremediklerini ve bu durumun ilk defa Kardemir’de
gerçekleştirilebildiğini” ifade etmiştir (Yeni Yüzyıl, 10.10.1996).
Sendika görevlilerinin yönetim kurulunda yer alması
uygulamasını, bir dönem Özçelik-İş Sendikası başkanlığı ile beraber Kardemir
A.Ş. yönetim kurulu üyeliğini de birlikte yürüten Recai Başkan, “zaten işin
içinde olup, her türlü karardan kendilerinin sorumlu tutulduklarını, bu
nedenle bizzat yönetmelerinin daha uygun olacağı” şeklinde açıklamaktadır
(Posta, 26.03.1998).
Sendika yöneticilerinin işçileri temsilen yönetim
kurulunda yer almalarına yönelik eleştiriler, özellikle işletmenin zarar
etmeye başladığı 1998 yılından itibaren artmış ve bu durumdan, sendika üyesi
çalışanlar da dahil olmak üzere, tüm kesimler rahatsız olmuştur (www.bkha.net/haberler/kardemir/tso_rapor).
İşletmenin içinde bulunduğu krizden işçi sendikasının
sorumlu tutulması ve sendika görevlilerinin işletmenin yönetiminde yer
almasına yönelik tepkilerin giderek yoğunlaşması, 2001 yılı Eylül ayında
Özçelik-İş Sendikasında görev değişikliğine neden olmuş ve bu baskılar, yeni
göreve gelen yönetimi önlem almaya itmiştir. Yeni yönetim, sendikanın
işletmenin yönetimine müdahale etmeyeceğini ve hiçbir profesyonel sendika
yöneticisinin, ne Kardemir’in ne de yan kuruluşların yönetim kurullarında
yer almayacaklarını açıklayarak, işçi sendikası ile Kardemir A.Ş. ve diğer
kurumlar arasında bozulan ilişkileri düzeltme çabasına girmiştir. Yeni
yönetim, sendikanın rolünün, çalışanların hak ve çıkarlarının korunması,
sahip oldukları hisselerinin değerlenmesi ve işletmenin uzman kişiler
tarafından doğru kararlarla yönetilmesi için gözetim ve denetim görevine
devam edilmesi olarak belirlemiştir (Özçelik-İş Sendikası, 04.09.2001 :
8).
Ancak, işçi sendikasının yönetimde
etkin olmasında, gerek sendikanın özelleştirme sürecinde üstlendiği rolün ve
gerekse işletmenin yönetim yapısının etkili olduğu dikkate alınmalıdır.
Sendika, özelleştirme eylemlerinde öncü olmuş, hükümetle yapılan görüşmelere
işçileri temsilen katılmış, diğer bir ifadeyle Kardemir modelinin doğuşunda
en önemli aktör olmuştur. Diğer taraftan, yönetim yapısı gereği yedi üyeden
dördünün işçi temsilcisi olması, yönetimdeki işçi temsilcilerinin
kararlarından sendikairi sorumlu tutulmasına yol açmıştır. Sonuçta,
işletmenin başarısı ya da başarısızlığından sorumlu tutulan sendikanın,
işletmenin yönetiminde rol almak gibi, geleneksel rolü dışındaki işlevlere
yönelmesi de çok fazla yadsınmamalıdır.
E. Endüstri İlişkileri
Kardemir’deki çalışma ilişkileri genel hatlarıyla
incelendiğinde, özelleştirme sonrası çoğu işletmede meydana gelen birçok
olumsuz sonuçların bu işletmede ortaya çıkmadığı görülmektedir.
Özelleştirmenin ilk negatif sonucu olan, işçilerin işten çıkartılması
gündeme gelmediği gibi, çalışan sayısı ve dolayısıyla sendika üye sayısı da
yıllar itibariyle çok fazla azalmamıştır. Üstelik, 1998
yılında işletmedeki taşeron uygulamasına son verilmiş, 850 taşeron işçisi
daimi kadroya geçirilerek sendikaya üye olmaları sağlanmıştır (Milli
Gazete, 25.12.1998). Ancak, işçi çıkartılmamakla birlikte, genç ve
eğitimli eleman istihdam edilmesi amacıyla, 25 yılını doldurmuş işçiler
gönüllü olarak emekli edilmişlerdir
(http://www.ozcelik-is.org/mit-krb.html). Emekli olanlara karşılık
nispeten daha az sayıda işçi istihdam edilmesi, işçi sayısının genel olarak
azalmasına yol açmış, 1994 yılında 4,765 olan işçi sayısı 1998 yılında
taşeron işçilerinin daimi kadroya geçirilmesiyle 5,507’ye çıkmış, fakat
emekli olanların sayısındaki artışa bağlı olarak azalmış ve 2001 yılında
3,712’ye düşmüştür.
İşletmenin kamu mülkiyetinde olduğu dönemde, devlet
paternalizmi ve işçi sendikasının uyuşmazlıktan kaçınması, endüstri
ilişkilerinin nispeten barışçı bir süreçte cereyan etmesini sağlamıştır.
İşçi sendikası 1950 yılında kurulmuş ve işletme yönetimi işçileri üye olmaya
teşvik etmiştir (Fındıkoğlu, 1961 : 20). Sendika ve yönetim
arasındaki uyuşmazlık konuları ise daha çok işçi sendikası tarafından
politikacılara veya bürokratlara götürülmek suretiyle çözüme
kavuşturulmuştur. İşçi sendikası, işçilerin menfaatlerini geliştirmek için
onları harekete geçirme gereğini duymamıştır. Diğer devlet işletmelerinde
olduğu gibi, işçi-işveren ilişkilerinden ziyade, politik manevralarla
ilgilenmişlerdir. Ancak, 1989 yılına gelindiğinde durum değişmiş, işletme
tarihindeki ilk ve en uzun grev yapılmıştır. Bu grev 137 gün sürmüş ve grev
sonunda yine politik bir kararla işçilere, taleplerinin de oldukça üzerinde
zam verilmiştir (Çelik-İş, 1989 : 37; Sendikacılık Ansiklopedisi, 1998 :
233).
İşletme, işçilerin mülkiyetine geçtiğinde ise, yeni
yönetim, yönetici ve çalışanların aynı gemide bulunduklarına odaklanmak
suretiyle, aktif bir işbirliği ruhunu işçilere aşılamaya gayret etmiştir.
Konu, toplu iş sözleşmelerinin kapsam ve içeriği açısından ele alındığında
her iki alanda da çalışanların haklarında bir gerileme ortaya çıkmadığı
görülmektedir. 1990 yılından itibaren yapılan tüm toplu iş sözleşmeleri
değerlendirildiğinde, sadece “kıdemli işçiliği teşvik primlerine” ilişkin
düzenlemenin, özelleştirme sonrası toplu iş sözleşmelerinde yer almadığı
görülmektedir (Bkz. Özçelik-İş Sendikası ile Kardemir A.Ş. arasında
yapılan toplu iş sözleşmeleri).
İşçilerin hak türlerinde bir değişme olmamakla birlikte,
bu haklarda oransal bir gerileme meydana geldiği söylenebilir. Öyle ki,
özelleştirilmenin yapıldığı ilk yıl ücretlere zam yapılmamış ve işçiler
özelleştirme öncesindeki ücretlerle çalışmaya devam ettikleri gibi, daha
sonraki toplu iş sözleşmelerinde de enflasyonun altında kalan ücret
artışları verilmiştir (Yeni Şafak, 10.10.1996) (Bkz. Özçelik-İş Sendikası
ile Kardemir A.Ş. arasında yapılan toplu iş sözleşmeleri).
Diğer taraftan, işçi ve işveren taraflarının toplu iş
sözleşmeleri görüşmelerindeki tutum ve davranışlarının, “işbirliğine dayalı
pazarlık modeli” çerçevesinde ortaya çıktığı görülmektedir (Demirbilek,
1996 : 30-32). Ayrıca, yönetim kurulundaki işçi temsilcilerini
(genellikle sendika yöneticileri) üyeleri adına seçen Özçelik-İş
Sendikası’nın, toplu pazarlığın her iki tarafını da temsil eden bir davranış
kalıbı içinde hareket ettiği ve işletmenin önceliklerini esas aldığı
görülmektedir. Nitekim, Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Recai Başkan’ın,
1999 yılı toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde, işçi ücretlerine yapılacak zam
oranının düzeyini işletmeye yapılan yeni yatırımların sonucuna bağlaması ve
yatırımların olumlu etkisinin yüksek olması halinde ücret zammının da yüksek
olacağını, aksi durumda, ücret zammı için daha gerçekçi olunması gerektiği
yönündeki açıklaması, işçi sendikasının yaklaşım biçimini göstermektedir.
Ayrıca Recai Başkan, hedeflerinin hiçbir zaman grev yapmak olmadığını, ama
artık özveride bulunan işçileri rahatlatma zamanı geldiğini ifade etmektedir
(http://www.superonline.com/nethaber).
Öte yandan, aynı dönem toplu iş sözleşmesi görüşmeleri
için hem dönemin Kardemir Genel Müdürü’nün ve hem de Sendika Genel
Sekreteri’nin, uyuşmazlıkla sonuçlanan görüşmelerle ilgili grev olasılığının
zayıf olduğu fikrini paylaşmaları, Özçelik-İş Sendikası Genel Sekreteri’nin,
Türkiye'de ilk kez çalışanların, temsilcileri aracılığıyla yönetime
katıldıkları bu işletmede bilançoların ellerinde olduğu ve şirketin finans
durumuna bütünüyle vakıf olduklarını belirtmesi, sendikacılık ve toplu
pazarlık anlayışı ile ilgili önemli ipuçları vermektedir (Cumhuriyet,
12.05.1999). Nitekim, özelleştirme sonrasında grev meydana gelmemiştir.
F. Özelleştirmede Mülkiyet Sahipliğinin Çalışma
Yaşamına Etkileri Üzerine Bir Alan Araştırması : Kardemir
1. Araştırma Yöntemi
Araştırmada iki temel yöntem belirlenmiştir. Bunlar,
“anket” ve “görüşme” tekniklerinin kullanılarak gerekli bilgilerin
toplanmasıdır. Kardemir işçileri ile anket, işletme yöneticileri, işçi
sendikası merkez ve şube yöneticileri, işyeri sendika baş temsilcileri ve
bazı yöre basın ve ticaret ve sanayi odaları temsilcileri ile derinlemesine
görüşmeler yapılmıştır. Derinlemesine görüşmelerde açık uçlu sorular
yöneltilmiş ve bu görüşmeler randevu yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. İşçi
sendikası Karabük Şube Başkanı, Genel Sekreteri ve Eğitim Sekreteri ile işçi
sendikasında birkaç ay arayla birden fazla görüşme yapılmıştır. Genellikle
görüşme süreleri 1 – 3 saat arasında değişmiştir. Araştırma ile ilgili
toplantılara katılınmıştır.
Anket araştırması iki ayrı soru formu ile
gerçekleştirilmiştir. Özelleştirme öncesi çalışmaya başlayan 51 işçi ile 1
no.’lu Anket, özelleştirme sonrası işe başlayan 55 işçi ile ise 2 no.’lu
Anket yapılmıştır. Anket görüşmeleri işçilerin çalışma ortamlarında ve
yüzyüze gerçekleştirilmiştir. Böyle bir ayırıma gidilmesinin temel
nedenlerinden birisi, özelleştirme öncesi işe başlayan işçilerden geçmiş
döneme ilişkin daha açık ve kesin değerlendirmelerin alınabileceği
düşüncesi, bir diğeri ise kıdemli, kıdemsiz işçiler arasındaki yaklaşım
farklılıklarının ortaya konulabilmesidir. Ayrıca, kıdemli işçi sayısının
yıllar itibariyle hızlı bir biçimde azalmış olmasının yanı sıra,
araştırmanın salt dönemsel bir karşılaştırma yapılmasının ötesinde amaçlar
taşıması böyle bir ayırımı gerekli kılmıştır. Özellikle, mülkiyet ortaklığı
veya sahipliğinin işe, işletmeye, yönetime ve örgütlülüğe bakışta nasıl bir
değişim meydana getirdiğinin belirlenmesinde bu ayrım önem taşımaktadır.
2. Araştırma Bulguları
a. İşçi Sendikasının Rol ve Etkinliği
Çalışanların mülkiyet sahibi olduğu özelleştirmelerde ve
özelleştirme sonrası yeni yapıda işçi sendikaları önemli görevler
üstlenmektedir. İşçi sendikaları işletmenin kapatılmasını engellemek
amacıyla çok büyük eylemler gerçekleştirme ve bu süreçteki etkinliğini
özelleştirme sonrası oluşan yönetim üzerinde de sürdürme eğiliminde
olmaktadır. Nitekim, ABD’de çalışanların mülkiyet sahibi olduğu işletmelerin
bir kısmında kapanma/özelleştirme sürecinde eylemleri yönlendiren bazı işçi
sendikası liderleri, şirketlerin yönetim kurulu başkanlığına gelebilmektedir
(Bruno, 1998 : 63).
Gerçekten, Kardemir işçilerinin üçte ikisinden fazlası,
çalışanların mülkiyet sahibi olduğu bu özelleştirmenin, işçi sendikasının
etkinliğini artırdığını düşünmektedir. Buna karşılık, işçilerin % 75’ler
civarındaki kısmı, bu özelleştirme tipinin kendilerinin yönetim üzerindeki
denetim fonksiyonlarını güçlendirdiğini düşünmemektedir. İşçilerin sadece %
25’i, çoğunluğu kendi oylarıyla seçilen yönetim üzerindeki denetsel
etkinliklerinin arttığını belirtmektedir. İşçilerin, özelleştirmenin işçi
sendikasının etkinliğini artırırken kendilerinin etkinliğini geliştirmediği
konusundaki düşünceleri, büyük ölçüde işçi sendikasının, işçi temsilcisi
adaylarını, işçiler adına belirlemesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, her
iki grup işçilerin de yaklaşık % 71’i, özelleştirme sonrasında işçi
sendikasının etkinliğinin arttığını düşünmektedir. Her iki grupta da bu
konuda herhangi bir görüş beyan etmeyenlerin oranı % 10 civarındadır.
Çalışanların işletmenin mülkiyetine sahip olmaları ile
yönetsel etkinliklerinin artması arasında doğrudan bir ilişki yoktur.
Örneğin, 1975 yılında South Bend Lathe şirketi % 100 çalışan mülkiyetinde
olmasına rağmen, çalışanların şirketin nasıl yönetileceği konusunda etkileri
yoktu. Yine % 100 çalışan mülkiyetinde olan Avis şirketinde ise,
çalışanların şirketin yönetiminde önemli ölçüde söz sahibi olduğu bir sistem
bulunmaktadır (Pierce – Furo, 1990 : 34-35).
Öte yandan, işçi sendikası, Kardemir’in özelleştirilmesi
sürecinin başlangıcından günümüze kadar oldukça etkin bir rol üstlenmiştir.
Kardemir özelleştirmesindeki yönetim yapısının gereği olarak işçi sendikası,
işletme yönetimi üzerinde çok fazla etkili olmuştur. Bu husus, özellikle
işletmenin zarar etmeye başladığı 1998 yılından itibaren şiddetle
eleştirilmeye başlanmıştır. Gerçekten, işçiler de sendikanın özelleştirme
sürecindeki rol ve etkinliğini desteklemekle birlikte, işletme yönetimine
müdahale etmemesi gerektiğini düşünmektedirler. Nitekim, işçilerin çoğunluğu
Özçelik-İş Sendikası’nın işletmenin kapatılması kararına karşı yeterince
mücadele ettiğini, özelleştirmeyi işletme yönetimine hakim olmak amacıyla
değil bir zorunluluk gereği kabul ettiğini ve özelleştirme sürecinde aktif
bir rol üstlendiğini belirtmişlerdir.
Buna karşılık, işçilere göre işçi sendikasının
özelleştirme sonrası rolü kesinlikle işletmeyi yönetmek değil, yönetimi
onlar adına denetim ve gözetim altında bulundurmak olmalıdır. Özelleştirme
öncesi çalışanlardan tek bir işçi dahi sendikanın işletme yönetimini
üstlenmesini uygun bulmamaktadır. Özelleştirme sonrası işe başlayanların ise
sadece % 3,6’sı sendikaya bu rolü uygun görmektedir.
Tablo 1 – İşçilerin,
Özelleştirme Sonrası İşçi Sendikasının İşletmedeki Rolünün Ne Olması
Gerektiği Hakkındaki Düşünceleri
|
|
Anket 1 |
Anket 2 |
|
|
İşçi |
% |
İşçi |
% |
|
İşletmeyi yönetme |
– |
– |
2 |
3,6 |
|
Denetim ve gözetim |
35 |
68,6 |
28 |
50,9 |
|
Üyelerini temsil |
16 |
31,4 |
24 |
43,6 |
|
Yanıt yok |
– |
– |
1 |
1,8 |
Ayrıca, özelleştirme sonrası çalışanlarda daha yüksek
olmakla birlikte, işçilerin % 30-40’lar civarındaki bir kısmı da, işçi
sendikasının rolünü, işletme yönetiminin tamamiyle dışında, yani denetim ve
gözetim görevinin de dışında, üyelerini temsille sınırlandırmıştır.
Özelleştirme öncesi çalışanlar, yani özelleştirme
sürecini işçi sendikasıyla birlikte yaşayan işçiler sendikanın denetim
konumunu, özelleştirme sonrası çalışanlara göre daha fazla tercih ederken,
özelleştirme sonrası çalışanların daha yüksek oranda işçi sendikasına,
üyelerini temsil rolünü uygun gördükleri anlaşılmaktadır.
Tablo 2 – İşçilerin,
Yönetimdeki İşçi Temsilcilerinin Kimler Olması Gerektiği Konusundaki
Düşünceleri
|
|
Anket 1 |
Anket 2 |
|
|
İşçi |
% |
İşçi |
% |
|
İşçiler |
2 |
3,9 |
6 |
10,9 |
|
Profesyonel yöneticiler |
40 |
78,4 |
30 |
54,5 |
|
Sendika yöneticileri |
3 |
5,9 |
7 |
12,7 |
|
Devletin atayacağı yöneticiler |
6 |
11,8 |
11 |
20 |
|
Yanıt yok |
- |
- |
1 |
1,8 |
İşçilerin büyük bir bölümünün, profesyonel yöneticileri
tercih etmiş olması da bu hususu desteklemektedir. Özelleştirme öncesi
işçilerin % 78,4’ü, sonrası işçilerin % 54,5’i yönetim kurulundaki kendi
temsilcilerinin profesyonel yöneticiler olmasını istemektedir. Birkaç dönem
Kardemir’de olduğu gibi, yönetimdeki işçi temsilcilerinin sendika
yöneticileri olmasını, işçilerin çok küçük bir bölümü tercih etmektedir.
Özelleştirme öncesi işçilerin sadece % 5,9’u, özelleştirme sonrası işçilerin
% 12,7’si yönetimdeki işçi temsilcilerinin sendika yöneticileri olması
gerektiğini belirtmiştir. Dikkati çeken bir nokta da, yönetimdeki işçi
temsilcilerinin devlet tarafından atanması konusudur. Yapılan görüşmelerde,
Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları’ndaki yapıya atıf yapılarak, işçi
temsilcilerinin devlet tarafından atanmasının daha uygun olacağı
belirtilmiştir.
Üstelik, Kardemir’de sendika yöneticilerinin işletme
yönetiminde yer alması, sendika-üye ilişkisi açısından da bazı sakıncalar
doğurmuştur. Oysa, çalışanların mülkiyet sahibi olduğu işletmelerde, işçi
sendikalarının işletme içinde etkin bir iletişim kurulmasına, eğitim ve
katılım imkanlarının artırılmasına, eşitlikçi bir yönetim yaklaşımının
benimsenmesine, devamsızlık, israf ve şikayetlerin azalmasına ve daha da
önemlisi işletmenin performansının artışına katkıda bulunacağı
düşünülmektedir (Logue - Yates, 2001 : 119-128).
Sendika yöneticileri ve işçilerle yapılan görüşmelerde,
bu durumun işçilerin yönetimle ilgili öneri, şikayet ve problemlerini
sendikaya aktarmaktan kaçınmasına, çekingen davranmalarına yol açtığı
bildirilmiştir. Çünkü, yönetim kurulunda sendika yöneticilerinin görev
yapmakta olması, işçileri, şikayette bulunmaları halinde bu durumun
sicillerine olumsuz yansıyabileceği endişesine sevketmektedir. Oysa
yönetimde işçileri temsilen profesyonel yöneticilerin bulunduğu dönemde
işçiler, işletme yönetimine ilişkin düşüncelerini rahatça sendika yönetimine
iletebilmekte, böylece ciddi bir iç denetim mekanizması kurulmuş
bulunmaktaydı.
Nitekim, ankete katılan işçilerin % 30’lar civarındaki
(AN1: % 33,3 - AN2: % 29,1) kısmı yöneticilerin işletme yönetiminde yer
almasının sendika – üye iletişimini olumsuz etkilediğini düşünmektedir. Bu
durumun olumlu yönde etki yaptığını belirten işçilerin oranı ise, özellikle
özelleştirme sonrası işe başlayan işçilerde % 47,3, özelleştirme öncesi
çalışanlarda daha düşük olup % 39,2’dir.
b. Yönetim Yapısı ve Anlayışı
Kardemir özelleştirmesinde en fazla tartışılan konulardan
biri de, yönetimin oluşum biçimidir. Yapılan görüşmelerde, yöneticilerin
temsil ettikleri gruplardan bağımsız olarak profesyonel bir yönetim
sergileyemedikleri belirtilmektedir. Bu nedenle yönetim kurulu üyeleri sık
sık değişmiş ve birçok üst düzey yönetici ancak 1 – 2 ay görevinde
kalabilmiştir.
Tablo 3 – İşçilerin
Yönetim Yapısı Konusundaki Görüşleri, %
|
|
Anket 1 |
Anket 2 |
|
Daha fazla çalışan temsilcisi
olmalı |
9,8 |
14,5 |
|
Daha fazla tüccar-sanayici
temsilcisi olmalı |
2 |
1,8 |
|
Devlet tarafından atanmalı
|
23,5 |
30,9 |
|
Bağımsız profesyonellerden
oluşmalı |
56,9 |
50,9 |
|
Diğer |
– |
1,8 |
|
Yanıt yok |
2 |
– |
Ankete katılan işçilerin yarısından fazlası, yönetimde
daha fazla çalışan temsilcisi bulunması yerine, yönetimin hisse
sahiplerinden bağımsız hareket edebilen profesyonellerden oluşmasını tercih
etmektedir. Bunun yanısıra, özelleştirme öncesi işçilerin % 23,5’i,
özelleştirme sonrası işçilerin % 30,9’u, yöneticilerin devlet tarafından
atanmasının uygun olduğunu düşünmektedir. Özelleştirmenin üzerinden yaklaşık
5 yıl geçmesine rağmen, yöneticilerin devlet tarafından atanması isteği,
şirketin içinde bulunduğu krizi, mevcut yöneticilerle aşamayacağı hususunda
oluşan düşüncenin bir göstergesidir. Nitekim, 2002 yılı ortalarında başlayan
krizden etkilenen işletmelere destek planı çerçevesinde, işletmenin kamu
kurumlarına borçları ertelenmiş ve 20 milyon dolar kredi verilmiştir.
Tablo 4 – İşçilerin
Yönetim Hakkındaki Düşüncelerini Tayin Eden Kriterler, %
|
|
Anket 1 |
Anket 2 |
|
İşyeri düzeni, karlılık, üretim
seviyesi,
iş akış düzeni, kar dağıtımı |
33,3 |
20 |
|
İşçilere tutumu, ücret ve ücret
ekleri,
Toplu sözleşme koşullarına uyma |
5,9 |
12,7 |
|
Her iki grup |
56,9 |
65,5 |
|
Yanıt yok |
3,2 |
1,8 |
Kardemir’deki işçiler, şirket uygulamalarının niteliğini,
işçilere nasıl davranıldığı veya yönetimin toplu iş sözleşmesi kurallarına
riayet edip etmediğine göre değil, öncelikle, karlılık ve üretim düzeyine
göre değerlendirmektedir. İşçilerin önemli bir kısmı, şirket yönetimi
hakkındaki düşüncenizi neler tayin eder sorusuna, işyeri düzeni, karlılık,
üretim düzeyi, iş akış düzeni, veya kar dağıtımı grubundan oluşan sorudaki
karlılık ve üretim düzeyin işaretleyerek, yönetim hakkındaki kanaatlerini
belirlemede bunların birincil derecede etkenler olduğunu ortaya
koymuşlardır.
Ancak, işçilerin yarısından fazlası her iki soru
grubundan da tercihler yapmıştır. Bu durum, özellikle özelleştirme sonrası
işçilerde daha belirgindir. Yani işçiler yönetimin performansını, hem işyeri
düzeni, karlılık, üretim düzeyi, iş akış düzeni ve kar dağıtımı ve hem de
işçilere karşı tutum, ücret ve ücret ekleri, iş kapasitesi, toplu sözleşme
hükümlerine uyma şeklindeki gruplardan karma tercihlerde bulunarak
belirtmişlerdir. İlk grupta karlılık ve üretim seviyesi, ikinci grupta ise
toplu iş sözleşmesi koşullarına uyma en fazla oranda seçilmiştir.
Buna göre, çalışanların mülkiyet sahibi olduğu bir
işletme olan Kardemir’de, işçiler şirketin karlılığına ve üretim seviyesine
çok büyük önem vermekle birlikte, işçiler açısından, yönetimin işçilere
davranış biçimi ve sözleşmeye uygun davranması konuları da hala önemini
korumaktadır.
c. Çalışma ve Endüstri İlişkileri
Çalışanların mülkiyet sahibi olduğu işletmelerde toplu iş
sözleşmeleri görüşmelerindeki en temel konu, çalışan mülkiyet sahiplerinin
ücret ve eklentilerinde daha iyi koşulların sağlanması yönündeki kısa
dönemli menfaatler ile yeni yatırımlar, istihdam güvencesi ve mülkiyet
payındaki büyüme gibi uzun dönemli menfaatler arasında uzlaşma sağlamaktır
(Logue – Glass – Patton, 1998 : 111). Kardemir’de özelleştirme öncesi
ile özelleştirme sonrasında aşağıdaki konularda nasıl bir değişimin meydana
geldiği ve işçilerin belirtilen konulara verdiği önemdeki değişim, bu
farklılığı açıkça ortaya koymaktadır.
Ankete katılan işçiler, özelleştirme sonrası maddi
koşullarda (ücretler, ücret ekleri, nispeten sosyal yardımlar) ve işçi
sayısında gerileme meydana gelmekle birlikte, çalışma koşullarında (çalışma
süresi, izinler) herhangi bir değişiklik olmadığını, buna karşılık işçi
sağlığı ve iş güvenliği önlemleri, yönetime katılma, mesleki eğitim alanında
nispi, sendikal faaliyetlerde önemli bir iyileşmenin gerçekleştiğini
belirtmişlerdir. İşçilerin % 70’ten fazlası özelleştirmeden sonra ücret ve
ücret eklerinin, % 84,3’ü işçi sayının azaldığını ifade etmiştir. İşçilerin
yarısından fazlası ise işyerindeki sendikal faaliyetlerin özelleştirme
sonrası arttığını düşünmektedir. İşçilerin sadece % 5’ler civarındaki kısmı,
yönetime katılma imkanları, sendikal faaliyetler ve mesleki eğitim alanında
özelleştirme sonrası bir gerilemeden söz etmektedir.
Tablo 5 – Özelleştirme
Öncesine Göre Aşağıdaki Konularda Nasıl Bir Değişim Olduğu Konusunda
İşçilerin Görüşleri
|
|
Arttı |
Azaldı |
Değişmedi |
Yanıt yok |
|
Ücretler |
5,9 |
76,5 |
13,7 |
3,9 |
|
Ücret ekleri |
– |
70,6 |
19,6 |
9,8 |
|
Sosyal yardımlar |
3,9 |
39,2 |
52,9 |
3,9 |
|
Çalışma süreleri |
2 |
2 |
92,2 |
3,9 |
|
İzin süreleri |
2 |
– |
94,1 |
3,9 |
|
İşçi sayısı |
3,9 |
84,3 |
9,8 |
2 |
|
İşçi sağ. iş. güv |
37,3 |
11,8 |
47,1 |
3,9 |
|
Yönetime katılma |
35,3 |
5,9 |
54,9 |
3,9 |
|
Sendikal faaliyetler |
51 |
5,9 |
37,3 |
5,9 |
|
Mesleki eğitim |
| |