Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.com

   

 

ADAPAZARI GAZETESİ KÖŞE YAZILARIM ;

 

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 64          Tarih: 01.07 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Mahallemizde Düğün Vardı

“Yetkili Kişi ve Kurumların Dikkatine” başlığı taşıyan 22.05.2008 tarihli köşe yazımda “Düğün Konvoyları Neyin Simgesidir?” sorusu çerçevesinde şunları kaleme almışım: “Yaz tatillerine yaklaşıyoruz. Nişanlı olanlar, evlilik hazırlıkları yapıyordurlar. Kurulan her bir yuva, toplumumuzun gelişmesine ve saadetine önemli katkılarda bulunacaktır elbette. Düğün hazırlıkları da tatlı bir telaştır genelde. Düğün günü de ayrı bir anlam taşır tabii ki. Şüphesiz birlikte eğlenmek ve bu özel günü kutlamak düğün sahiplerinin ve davetlilerin hakkıdır. Ancak, düğün kutlanırken genel asayişi ve sosyal düzeni tehlikeye sokmamak gerekmektedir. Genelde düğün salonuna gidilirken birçok araçtan oluşan konvoylar oluşturulmaktadır. Tamam, birlikte gidilsin. Ama gereksiz yere neden kornalar devreye sokulur bunu anlamış değilim? Bu bir sevinç gösterisi mi veya güç gösterisi midir? Sevinci paylaşmak için ille de başkalarını rahatsız edecek bir şekilde kornalara mı basmak gerekiyor? Çevremizde hasta yatağında dinlenen insanlar olabilir, uyuyan bebekler olabilir değil mi? Bunları rahatsız etme hakkına sahip miyiz? O halde neden gösterişli konvoylar oluştururuz? Hem trafiği zora sokacağız hem de çevremizi gürültü kirliliği ile rahatsız edeceğiz. Bildiğim kadar bu yasak ama yine de kimse cezaya çarptırılmadan gövde gösterisi yapabilmektedir. Genelde bu gibi sosyal hadiseler toplumsal onay gördüğü için hoş karşılanır. Eğlence kısmına müdahale etmek tabii ki uygun düşmez ama eğlenirken başkalarının huzurunu ve sağlığını tehdit edemeyiz. Düğünlerde ne silahların patlaması uygun ne de gürültü yapan konvoyların oluşturulması. Trafik polislerini ve zabıta personelini (artık kim sorumlu ise) göreve çağırıyorum. Evleneceklere de mutluluklar diliyorum.”

Gece Yarısı Davullu Zurnalı Kutlama

Her şey tahmin ettiğim gibi seyrediyor. Geçen cumartesi günü öğle vaktinde mahallemizde yaklaşık beş dakika devam eden korna seslerinden dolayı yoğun fikrî konsantrasyon gereken yazı çalışmalarıma ara vermek mecburiyetinde kaldım. İki üç otobüsten yüksek tonda çıkan acayip korna sesleri çevreyi müthiş bir şekilde dalgalandırıyordu. Meğer mahallemizde bir delikanlı evleniyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Düğün konvoyu onun için oluşturulmuş. “Haydi neyse, kısa sürdü, işimize devam edelim” dedik. Ancak gece yarısı saat 12’15 sularında düğün konvoyu bu sefer daha büyük bir şatafatla yine mahallemize geri dönmez mi. Tam 15 dakika boyunca davullu zurnalı, kadınlı erkekli, halaylı bir gösteride bulundular. Tabii ki bu arada yolu da kapatmış oldular. Tam bu sırada yabancı bir araba kalabalıkların bulunduğu o caddeye giremeyince korna basarak tepkisini gösterdi. Balkonlardan seyredenlerin bir kısmı da bu eşsiz gösteriye kayıtsız kalmadı ve alkışladılar. Kendi kendime “tam bir festival, bu da artık fazla oluyor” dedim ve 155’ten polise haber verdim. “Polis kardeş, gelen sesleri siz de duyuyor musunuz” dedim. Memur bey, “Orası Dilmen Mahallesi mi” dedi. “Evet, ama siz bunu nereden biliyorsunuz” dedim. “Biz ihbar aldık, bir ekip gönderdik” dedi. Gösteri tam bitti ki polis ekibi gerçekten mahallemize ulaşmış oldu ve düğün konvoyunun bulunduğu caddeye girdi.

Polis Görevini Yapmıyor

Düğün sahipleri, polis otosundan inme zahmetinde bile bulunma gereği duymayan memurlara “tamam efendim, kutlamamız bitti” dediler ve polis ekibi de bunun üzerine mahallemizden uzaklaştı. Olay bu şekilde kapandı. Yani gece yarısı başkalarını düşünmeden kendi zevklerine göre aşırı bir şekilde gürültü yapıp eğlenenlere bir ceza kesilmediği için, yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Peki, gürültü kirliliğine karşı nasıl mücadele edeceğiz? Olay mahalline gelen memurlar nasıl oluyor da bu konuda müsamahalı davranıyor? 155’i yeniden aradım, polis ekibinin gelmesinden dolayı teşekkür ettim ancak gürültü yapanlara herhangi bir işlem yapılmadığını söyledim. Telefonun diğer ucunda bulunan memur bey bana aslında Kabahatlar Kanunu’na göre ceza kesilmesi gerektiğinden bahsetti. “Ama efendim kesilmedi, siz bu nahoş hadiselere karşı niçin gerekli müdahalelerde bulunmuyorsunuz” dedim. Memur bey, “o kadar çok düğün oluyor ki, yetişemiyoruz dedi”. Demek ki, rahatsız edilen halk bu konuda bilinçli davranıyor ve şikâyette bulunuyor. Ama polislerimiz nedense olay mahallinde devlet otoritesini gösterip ceza kesmiyor. Cebi yakan cezalar uygulanmayınca caydırıcılık da tabii ki etkili olmuyor. Ee o zaman biz ne anladık. Biz kafa yorup bu sosyal meseleleri gündeme getirelim ve sürekli olarak kaleme alalım, yetkililer ise buna rağmen kanunları uygulamasın, başkaları da bu arada vur patlasın çal oynasın havalarında eğlensin.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 65          Tarih: 03.07 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Gürültü Kirliliğine Mücadelede Devam

Bir duyarlı okuyucumuzdan hepimizin muzdarip olduğu gürültü kirliliğini ele alan bir yazı aldım. Konunun önemine binaen bunu sizlerle paylaşmak istedim.

 

“Sayın Ali Seyyar, 1Temmuz tarihli ''Mahallemizde düğün vardı'' başlıklı yazınız,
yaramıza parmak bastı.
     Senelerdir düğün ve sünnet konvoylarının klâkson gürültüsünden bıktık, usandık.
Önüme gelen her yetkiliye dert yanmaktan, şikâyet etmekten yorgun düştüm.
Evvelce Belediye Meclis Üyeliği yaptığım dönemde de bu zevksizlik ve saygısızlığa
mani olmak için uğraştım fakat maalesef netice alamadım.
     Yazın Sapanca’da oturuyoruz ve ayni işkenceyi burada da çekiyoruz. Geçtiğimiz
hafta sonu bir düğünden gelen ve kesintisiz saatlerce süren davul sesinden o kadar
bunaldık ki, polise telefonla şikâyet ettim. ''Saat 24 e kadar Kaymakamdan izin
almışlar''dedi. Derdimi anlatmak için Kaymakamın ev telefonunu istedim, tabiî vermediler.
Saat 24 ü de çok geçti ve o davul işkencesi devam etti.
     İnsanlar böyle ilkel gürültülerden zevk alıyorsa, demek ki yapacak hiçbir şey yok...
     Ayrıca, son senelerde moda olan havai fişek gösterileri ayrı bir dert. Akşamları
Özkum tesisinin yüksek ağaçları tepesine tüneyen sürü ile kuşlar artık mekânı terk etti.
Her düğün gecesi, evlerimizi zangır zangır sarsan bu korkunç gürültüden kuşlar bile
bunalıp kaçtı ama insanlar hiç vaz geçmiyor.
    Gürültüden zevk almak ne biçim bir ilkelliktir, anlamak mümkün değil.
    Anlaşılan biz bu çileyi çekmeye ve şikâyete, sizler de yazmaya devam edeceğiz ama
hiiiç de netice alamayacağız. Allah yardımcımız olsun..Saygılar.. Pakize Tuğcu”.

 

Duyarlı Olmaya Devam

Pakize Hanım gibi sosyal duyarlı vatandaşlarımızın sayısı arttıkça hiçbir yetkili, sosyal tolerans sınırını aşan eğlence türlerine bundan böyle izin veremez. Kentte birlikte sosyal barış içinde yaşamak istiyorsak, kurallara uymak mecburiyetindeyiz. Kurallara, birkaç kişinin özel töreni veya kutlamaları için istisna getirilemez. Huzurlu ve sakin bir kent hayatı, başta yöneticiler olmak üzere herkesin kendinden ziyade başkalarının durumunu düşünerek hareket etmesine bağlıdır. Bu bilincin gelişmesi ve yerleşmesi için, yöneticiler azami derecede dikkatli ve rikkatli olmaları gerekmektedir. Yöneticiler her hususta halkına örnek olmalıdır. Aslında yine bilinen klasik şeyleri söylüyorum. Sorun, doğru bildiklerimizi niçin tatbik etmediğimizde. Evet belki nefsimize ağır geliyor, alıştıklarımızdan kolay kolay vazgeçemiyoruz, bazı şeyleri kabullenmek ve doğru olanı yapmak belki zaman alıyor ama şunu da unutmamak gerekir, doğru olanları hayata geçirmede gevşek davrandıkça birçok insanın hakkına girmiş ve sosyal düzeni de altüst etmiş oluyoruz. Buna da kimsenin hakkı yok.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 66          Tarih: 08.07 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

CHP’nin Sosyal Demokrasi Sınavı

Değerli okuyucularım; Sosyal demokrasi konusunu bugün niçin gündeme getirdiğimi herhalde tahmin edebilirsiniz. Sosyalist Enternasyonal’e yani bütün dünya ülkelerinin sosyal demokrat partilerince oluşturulmuş uluslar arası bir organizasyona üye olan bizim CHP, bu sene her nedense bu organizasyonunun olağan toplantısına katılamadı veya katılmak istemedi. Bana kalırsa CHP, siyasî tarihinde önemli bir dönüm noktasına geldi. Sol bir parti olarak (o da aslında tartışılır ya) sosyal demokrat olma çabalarına devam mı edecek yoksa kökleri başka değerlere (Kemalizm, Atatürkçülük, Devletçilik, Laiklik vb.) dayandığı için, “benden bu kadar, zaten mayam pek de o kadar müsait değil” tespitini yapıp sosyal demokrasiye elveda mi diyecek? İsterseniz doğabilecek sürpriz gelişmeler hakkında erken yorum yapmak yerine objektif olarak sosyal demokrasiyi bir masaya yatıralım. Böylece CHP’nin (ve ister istemez DSP’nin) ne derece sosyal demokrat olduğunu (olabileceğini) siz karar verin.

Sosyal Demokrasi Nedir?

Siyasî ve sosyal bir hareketin adı olan sosyal demokrasi kavramı, ilk defa Fransa’da 1843 yılında ortaya çıkmış ve 1849 yılından itibaren Almanya’da da kullanılır hale gelmiştir. Aslında modern sosyal demokrasi, klâsik sosyalizm’in fikir, ideal ve hedeflerini, demokratik yöntemlerle gerçekleştirmek isteyen siyasî bir görüştür. Komünizm ve devrimci sosyalizmden (Marksizm) farklı olarak sosyal demokrasi, kapitalizmi ve liberal sistemi, tamamen ortadan kaldırmak yerine bunu, askeri darbelerle veya devrimlerle değil hür ve parlamenter demokrasi yöntemleriyle reforme etmek ve sosyal piyasa ekonomisi oluşturmak ister. Başlangıçta Marksist eğilimler taşıyan ve dolayısıyla yoksullar, işsizler ve sömürülen işçilerden meydana gelen bu hareket, zamanla "Ilımlı ve Demokratik Sosyalizm"i benimser hâle gelmiştir. Modern sosyal demokrasi, reformist bir nitelik taşımakta ve sanayiinin yönetiminde (endüstriyel demokrasi) ve çalışma hayatında demokratik bir ortamın barışçı yollarla oluşturulmasını, bir başka ifadeyle çalışanların-işçilerin sanayiinin yönetimine katılıp, söz ve teklif sahibi olmalarını, işçi-işveren arasında doğabilecek sorunların “sosyal partnerlik” anlayışı ile yani karşılıklı uzlaşma yöntemleriyle çözülmesini, böylece sosyal ve iş barışının temin edileceğini inanır. Sosyal demokrasi, herkesin asgarî seviyede sosyal güvenliğe ve insanlık haysiyetine yaraşır bir geçim düzeyine kavuşturulmasını, sosyal adaletin tesisi için, özellikle emeği ile geçinen veya gelirden kısmen-tamamen mahrum olan muhtaç toplum kesimlerine, kamusal sosyal yardım yöntemleriyle bir gelir transferinin gerçekleştirilmesini savunur. Sosyal demokrasiyi oluşturmanın yolu, sosyal devletin, toplum, iktisat ve çalışma hayatına müdahale etmesine bağlıdır. Bu müdahalenin çeşitli yolları vardır. Düzenleyici olarak piyasayı kontrol altında tutmak veya sübvansiyon ile tüketici için temel tüketim maddelerinin fiyatını belli bir düzeyde tutmak bunlardan bazılarıdır. Yoksulların, işçilerin, tüketicilerin kısacası sosyo-ekonomik yönden korunması gereken geniş halk kitlelerinin refah seviyesini artırmak maksadıyla birçok alanda devlet müdahalelerini gerekli gören sosyal demokrasi, kişilerin özel dünya görüşlerine, yaşama tarzlarına ve inançlarına müdahale etmez. Yani kişisel anlamda kimseye laik olmayı dayatmaz. Onun için Avrupalı sosyal demokratlar, üniversitelerde başörtülü olarak okuyan Müslüman kızların kılık kıyafetlerine karışmazlar. Din ve vicdan özgürlüğünün somut olarak kamusal alanda da geçerli olduğuna inanırlar. Aslında sosyal demokrasinin dinî kökenleri de vardır. Mesela Hıristiyanlığın sosyal (politika) yönünü işleyen sosyalizm savunucularından Mneri Lorin ve Marin Gonin, Hıristiyan Sosyalizmi benimsemişlerdir.

İslâm ve Sosyal Demokrasi

CHP’nin Atatürk’ü istismar ettiği ve dine çok mesafeli olduğu gerekçesiyle bu partiden ayrılıp yeni bir parti kuran (HYP) ilahiyatçı profesörümüz Yaşar Nuri Öztürk, CHP milletvekili adayı iken miting meydanlarında ne demişti hatırlıyor musunuz? “İslâm Peygamberi, en büyük sosyal demokrattır” diyordu. Sosyal demokrasinin dinî kökenleri vardır derken, bundan ne anlamalı? Dinlerin de toplumun sosyal barış içinde yaşayabilmesine yönelik birçok emir ve görüş bildirdiği için, sosyal demokrasinin temel hedefleri ile bu anlamda bir paralellik taşımaktadır. Ancak buradan Hz. İsa’nın veya Peygamberimizin sosyal demokrat olduğu mu anlaşılmalı? Bu, mantığı biraz zorlamak değil midir? Aynı ters mantıkla Karl Marks’ı da Peygamber ilan etmemiz gerekmez mi idi? Ancak bir sosyal politika uzmanı olarak şu tespiti yapmaktan da geri duramayacağım. İslâm dini, sosyal hayatımıza dair bir dünya (ve ahiret) görüşüne sahiptir. Bu kapsamda toplumsal sorunların çözümüne ve sosyal dayanışmaya dönük kendine has çok orijinal önerileri de vardır. Mesela sosyal adaletin temin edilmesi noktasında yoksullarla zenginler arasında maddî ve manevî bir köprü olan zekât (sadaka) uygulamalarını önermektedir. Haddizatında bizler (bilim adamları, siyasetçiler, yöneticiler vb.), sosyalizmden veya sosyal demokrasiden ziyade SOSYAL İSLÂM’dan yani İslâm’ın sosyal siyaset ve sosyal güvenlik ilkelerinden bugün bile çok şeyler öğrenebiliriz.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 67          Tarih: 10.07 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Sakarya Üniversitesi Eğitimde İddialı

Son yıllarda Türkiye’de birçok yeni üniversite açıldı ve öyle görünüyor ki yenileri de tâkip edecektir. Bu arada hemen bütün üniversite yöneticileri (rektörler) de kendi üniversitelerindeki uygulamaları ve eğitim hizmetlerinin en güzel yönleriyle tanıtma ihtiyacı duymaktadırlar. Mesela Sakarya Üniversitemizin 3 Temmuz 2008 tarihinde gerçekleştirilen 305’nci Senato Toplantısında Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Mehmet Durman, üniversitemizde yürütülen eğitim öğretim faaliyetlerinin güncellenmesi kapsamında yaptığı açılış konuşmasında eğitim ve öğretim programlarına dönük amaç, hedef, yeterlik, ders planları ve ders tanıtım sayfaları açısından Türkiye’de ilk olduğumuzu gururla beyan etti. Gerçekten şekil ve muhteva açısından detaylandırılmış birçok olumlu değişiklik yapıldı. Fakat yapılan bu gibi değişiklikler, eğitim kalitesini gerçekten artırabilecek mi? Öğretim elemanları, kâğıt üzerinde yazılanlara riayet edip eğitim performanslarını geliştirebilecekler mi? Bütün bunlara sağlıklı bir şekilde cevap verebilmek için, eğitimde niteliğimizin arttığına dair güvenilir göstergelere ihtiyaç vardır. Bizim muhatabımız üniversite öğrencileri olduğuna göre, onlara kaliteli eğitim verip onları memnun etmek hedefimiz olduğuna göre niçin onların görüşlerine başvurulmaz? Gerçi yeni ders programlarının hazırlanmasında anket yöntemleriyle öğrencilerin ve kısmen de öğretim üyelerinin görüşleri alındı ancak yeni uygulamaların öğrenciler üzerindeki etkisi de mutlaka şeffaf bir ortamda test edilmelidir. Geçmişte öğretim elemanlarına yönelik anketler düzenlenir ve öğrenciler de ders aldıkları hocalarına puan verirlerdi. Bazı hocalar hemen her kategoride hep yüksek bazıları da genelde kırık not alırdı. Gerçi sonuçlar hocalara duyurulur ama herhangi bir müeyyide veya hocaların daha aktif olmalarına yönelik psiko-sosyal veya pedagojik destek verilmediği için, sonuçlar her sene hemen aynı çıkardı. Dolayısıyla eski tas eski hamam anlayışı da devam ettirildiği için, anketlerin bir etki gücü de olmazdı. Temennimiz o dur ki bundan böyle öğrencilerin eleştirel görüşleri, kaliteli bir eğitim hedefi doğrultusunda değerlendirilebilsin.

Öğrenciler Eğitim Kalitesinden şikâyetçi

Her alanda olduğu gibi eğitim dünyamızın da gerçek durumunu öğrenmek istiyorsak, eğitimden yararlanmak isteyen öğrencilerin görüşlerini esas almakta fayda vardır. Bunu şeffaf ve güven verici bir ortamda yaptığımızda çok çarpıcı sonuçların ortaya çıkacağı açıktır. Mesela bu sene 5 üniversitede yapılan bir araştırmaya göre, öğrencilerin büyük bölümü üniversitelerde verilen eğitimi kalitesiz bulduğu ortaya çıkmıştır. Öğrencilerin yüzde 10,3’ü aldığı eğitimi çok kaliteli bulurken, yüzde 24.3’ü kaliteli bulduğunu bildirmiş. Aldıkları eğitimi çok kalitesiz bulanların oranı yüzde 28,7 olurken, yüzde 36.7’si de eğitimi kalitesiz bulduğunu açıkladı. Buna göre öğrencilerin ortalama % 65’i öğretim elemanlarının kaliteli eğitim veremediklerinden şikâyetçi. Buna benzer bir şekilde öğrencilerin yüzde 66’sı öğretim elemanlarının verimsiz olduğunu iddia etmektedirler. Bu veriler hakikaten kaygı verici olduğu kadar bir özeleştiri ile üzerinde ciddî bir şekilde durulmalıdır.

Üniversitelerimizde neden katılımcı demokrasi uygulanmaz?

Aslında eğitim kurumlarında gerek eğitim-öğretim, gerek bilimsel araştırma, gerekse yönetim-organizasyon boyutuyla iyileşme sağlanmak isteniyorsa katılımcı demokrasi anlayışını bu kurumlarda da geçerli kılmak gerekir. Yani öğrenciler de karar alma ve denetim mekanizmasının bir parçası haline getirilirse birçok yönetici ve öğretim elemanı, öğrencileri memnun etmek adına kendini geliştirmek mecburiyetinde kalacaktır. Yüksek öğretim sisteminin statükocu ve otoriter anlayışından uzak tamamen yenilikçi bir açılım ile yönetişim ilkelerine uygun yeni bir yapılanmaya gitsek herhalde bundan en çok öğrenciler istifade edecektir. Mesela bölüm başkanları, o bölümün öğrencileri tarafından seçilse fena mı olur? Mesela bir fakültenin dekanı, o fakültede okuyan öğrenciler tarafından seçilemez mi? Deha da ileriye gidiyorum. Şu rektörlük seçimlerinin ne kadar sancılı geçtiğini hepimiz biliyoruz. Üniversiteli öğrencilerimiz niçin kendi rektörlerini kendileri seçemesin? Niçin rektör olabilmek için profesör olmak gerekiyor? Rektörlük nitekim idarî bir kadrodur. Bu ülkede bir lise mezunu, Başbakan olabiliyor da doktorasını yapmış bir bilim adamı (yarımcı doçent veya doçent) niçin rektör olamasın? Üstelik profesör olmadığı halde öyle değerli bilim adamlarımız var ki birçok profesörden daha çok ilmî eserleri vardır. Üstelik rektörlük için, bilimsel kariyerden ziyade idarî beceri ve tecrübe, liderlik meziyetleri ve sosyal duyarlılık gibi şahsî ve insanî kriterler çoğu zaman daha önem arz etmektedir. Öğrencilerimiz, üniversitelerimizin aktif üyeleri olarak istedikleri öğretim üyesini rektör olarak seçebilmelidir. Kim en çok oy aldı ise, o rektör olmalıdır. Üniversitenin bulunduğu ilin Valisi de noter huzurunda seçim sonuçlarını onaylayarak, YÖK’e veya Cumhurbaşkanlığı’na bildire de bulunur. Katılımcı demokrasi anlayışı çerçevesinde işlerin bu kadar kolay çözülebileceğine siz de şaşırdınız değil mi?

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 68          Tarih: 15.07 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Pis Kokan İftiralardır

Geçen hafta Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi yöneticilerine ve hastanenin yemek işini üstlenen firmaya bazı yerel gazeteler tarafından “şok” iddialar atılmıştı. Hastanede var olduğu düşünülen “usulsüzlükler”in mide bulandırıcı cinsten ve “yemekte pis koku” olduğu iddia ediliyordu. Peki, iddia edilenler ne derece doğru? Mahkeme kararıyla usulsüzlüklerin yapıldığı tescil edilmiş mi? Daha geçen aylarda benzer ihbarlardan dolayı Ankara’dan başmüfettiş Nevzat Koç gelip her şeyi didik didik inceledikten sonra hastanede herhangi bir usulsüzlük görmemiş mi idi? Öyle ise neden bu tarz iddialar dürüstlüğüne son derece güvendiğim başhekim Dr. Muzaffer Yılmaz’ın yönetiminde olan Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi üzerinde yoğunlaşıyor? İddia detaylarına girmiyorum çünkü açıkça suçlanan Yiğit Gıda firması, tam sayfa gazete ilanlarıyla bunlara yiğitçe cevap verdi. Ortaya atılan iddiaların iyi niyete dayanmadığı ve asılsız olduğu anlaşılıyor. Tabii bu durumda iddianın mahiyeti de değişiyor ve söylenenler doğru değilse hepsi de iftira hükmüne giriyor. İftiralara bazen en iyi cevap, sessiz kalarak verilir. İnsan, iftiraya önem vermemekle manen ve vicdanen güçlü ve haklı olduğunu gösterebilir. Zaten iftira, edilenleri değil her halükârda edenleri manen kirletir. Ancak iftira kamunun önünde yani gazeteler aracılığı ile yapılmış ise halk ve özellikle okuyucular, bu tarz söylentilerden etkilenebilir ve toplumda güven ortamı da bundan dolayı sarsabilir. Onun için Yiğit firmasının aynı yöntemlerle savunma yapması, çok isabetli olmuştur. Başhekimimizin tavrı da aslında çok manidardır. Bu haberlerden dolayı fevkalade rahatsız olduğunu bildiğim Sayın başhekimimiz sabır gösterip görevi icabı susuyorsa, bu kendinden emin olduğunun bariz bir işaretidir.

Doğru Olan Dürüstlüktür

Ben şunu merak ediyorum, acaba başhekimimize neden iftira atılıyor? Neden kendisi hedef tahtası olarak seçiliyor? Aslında maksat bir insanı yıpratmak ve dolayısıyla iftira atmak ise, söylenecek boş söz her zaman bulunabilir. Kişinin ahlâkî meziyeti bile iftiranın ekmeğine yağ sürer. Evet, bana öyle geliyor ki bizim başhekimimizin en büyük kabahati, gereğinden fazla âdil ve dürüst olmasıdır. Yahu bir insan hiç mi doğruluktan ayrılmaz? Allah’a hesap vermekten korkan ve doğruluktan ayrılmayan bir insan, her hususta namuslu ve görevini hep hakkaniyet ölçüleri doğrultusunda yapmak ister değil mi? İşte bizim başhekimimiz de tam da bu kategoriye giren idealist bir insan modelidir. Yönettiği hastanenin işletmecilik ile ilgili boyutunu benden kısaca öğrenmek ister misiniz? Bir iki örnek vereyim: Hemen bütün hastanelerde ihalelere katılan şirketler % 15 ile 25 arasında kâr elde ederken Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde iş yapan firmalar en fazla % 3 dolaylarında kâr yapabilmektedir. Başka hastanelerde bir personele düşen yemek bedeli 3 YTL civarında iken Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesinde takribî olarak 2 YTL’dir. Sayın Başhekim, niçin siz o kadar cimrisiniz? Şirketlere verdiğiniz para, cebinizden çıkmıyor ki, milletin vergilerinden toplanan paralar değil mi bunlar? Bakın milletin size emanet ettiği o paraları, bazı firmalara bonkörce dağıtmış olsaydınız şimdi gazetelerin manşetlerinde dolaylı veya dolaysız olarak isminiz hiç geçmeyecekti. Üstelik fazlasıyla kâr elde eden şirketler de bu cömert davranışlarınızın karşısında sizi unutmayacaklardı herhalde? İhaleler, “kurnaz” ve “iş bilir” yöneticiler için aslında iyi bir fırsattır. Öyle cazip fırsatlar hiç kaçırılır mı be kardeşim? Aldığınız maaş sanki ne ki? Fazla para, göz mü çıkartır? Neden sizin altınızda daha modern bir araba olmasın? Küçük bir jest ile elde edeceğiniz bir yazlıkta hafta sonları siz de keyif yapabilirdiniz? Hayır, siz ve ekibiniz bunlara nedense hiç tenezzül etmiyorsunuz. Bir ahlâk abidesi gibi, bütün oyunları bozuyorsunuz. Haydi, siz harama bulaşmıyorsunuz ama eski alışkanlıklarından bir türlü kopamayan bazı statükocu yönetici arkadaşlarınıza da mı hiç düşünmezsiniz? Bari onlara birazcık göz yumsanız? Peki peki, siz bilirsiniz. Doğruluktan şaşmayacaksanız o zaman yeni yeni iftiralara hazır olunuz. İhalelerden umduklarını bulamayan ve aslında kolektif hareket eden bazı firma temsilcilerinden de yeni tehditler alırsanız hiç şaşırmayınız. Sayın başhekimim, siz yine de doğru bildiğiniz çizgiden ayrılmayınız. Herkes kendine yakışanı icra eder. Biliyorum bu dönemde dürüst yönetici olmak hakikaten zor bir zanaattır. Ancak hakşinas halkımız ve binlerce hastanız, kimin doğru ve kimin eğri olduğunu aklı-selim ile gayet iyi biliyor. Ve en önemlisi Allah, doğru olanların yar ve yardımcısıdır.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 69          Tarih: 17.07 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Zenginlerimizin Görevleri

Tanışıklığımız henüz yeni olmasına karşılık samimî bir atmosferde birçok konuda fikir alış verişinde bulunduğum İbrahim Veli kardeşimin bir dergide yayınlanan “Zenginlerimize Misyonunu Hatırlatmak” başlığını taşıyan yazısından ilham alarak, bugün zenginlik meselesi üzerinde durma gereği duydum. Aslında her sosyal devlet, her bir vatandaşını zengin edemese de gelir dağılımında sosyal adaleti hedefler. Bununla birlikte en alt gelir gruplarının da sosyal hayata tam katılımlarını sağlamak ister. Hedef, belki herkesi zengin etmek değil ama makro çerçevede elde edilen milli gelirden (zenginlikten) herkesin adil bir pay almasını sağlamaktır. Dolayısıyla âdil paylaşma, ancak zenginliğin yani yüksek düzeyde bir milli gelirin sağlanması ile mümkündür. Toplumda sayıca fazla zenginlerin olması aslında yadırganmamalıdır. Tam tersine bir toplumda ne kadar çok zengin varsa o toplumda o kadar az fakir insan var demektir. Fakat bu ilke, ancak bir şartla doğrudur. Zenginlerin fakirlere karşı cömert olması halinde bu ilke geçerlidir diyebiliriz. Aksi takdirde o toplumda yaşayan cimri zenginler, sosyal adaletsizliğin baş müsebbibi olurlar. İşte İbrahim Veli kardeşimiz de toplumsal düzeni alt üst eden cimrilik hastalığına karşı şükrü bizlere tavsiye etmektedir. Tabiî bu şükür, derece derece herkes için geçerli olmakla birlikte zenginler için ayrı bir anlam taşımaktadır. Cimri olmamanın garantisi olarak şükür, gerçek anlamda üç boyutta ifa edilmelidir:

1.)    Kişi, kendisine verilen maddî imkânların Yaratan’ın bir lütfü olduğunu bilmelidir.

2.)    Kişi, elde ettiği nimetlere bir emanet gözüyle bakmalıdır.

3.)    Kişi, nimetlerin sosyal değerini veya fonksiyonunu görüp, (imkânlar dâhilinde) cömert olmalıdır.

Görüldüğü gibi, şükür şuuru, sözlü beyanlardan ziyade zihnî (manevî) farkındalık ve fiilî eylemlerle oluşup gelişmektedir. Cömertliğini bu şekilde gösterebilen zengin bir kişi, toplumsal görevlerini layıkıyla yerine getirebilme şansına (lutfuna) sahip olabildiği için, haddizatında Yaratan’a ayrıca şükretmelidir. Peki sosyal duyarlı zenginler, cömertliklerini özellikle hangi alanlarda ve kimlere göstermelidirler? Her dönemde toplumunuzda fakirler ve borçlular olabileceğine göre, başta yardıma muhtaç olanlara maddî destek sağlamak, kanaatimce isabetli bir tercih olabilir. Bunun yanında maddî durumu ne olursa olsun ilim yolunda koşan kabiliyetli öğrencilere yardımda bulunmak, toplumun sosyo-kültürel ve iktisadî kalkınmasına katkıda bulunmak anlamına da geleceği için, her halükârda doğru bir yatırımdır. Cömertliğin zirvesine çıkmak isteyen fedakâr zenginler, her iki alana da yönelebilirler veya aklımıza şu anda gelmeyen birçok alanda varlıklarını hissettirebilirler. Netice itibariyle cömertlik, zenginlere yakışan güzel bir haslettir. Ancak maddî zenginlik de her şey demek değildir. Maddî kazanımlar, fikrî, ilmî, sosyal, kültürel ve ahlâkî gelişmelerle ancak bir anlam taşır. Bir başka ifadeyle şükre dayanan bir zenginlik anlayışı, kişiye hem dünyada, hem de ahirette maddî-manevî avantajlar sağlarken, manevî bir zemini ve uhrevî bir boyutu olmayan zenginlik (kapitalizm), kişiyi maddî ve manevî tehlikelere sürükleyebilir. Kısacası şükürsüz zenginlik, her yönüyle büyük bir risktir. Çünkü zenginlikte dünya metaı karşısında eğilme ihtimali daha yüksektir. Onun için yukarıda izah ettiğimiz şükür boyutlarını bilfiil uygulayamayacak olanlar, zenginliği boşuna talep etmesinler. Belki de yoksulluk veya muhtaçlık, birçoğumuz için daha hayırlıdır. Tevekkül ve kanaatin de büyük bir zenginlik olduğu unutulmamalıdır. Görüldüğü gibi, gelir durumları farklı da olsa hem zenginlerimiz, hem de yoksullarımız aslında imtihana tâbi tutulmaktadırlar. Bize düşen görev, her iki durumu da bütün yönleriyle iyi tahlil etmek ve içinde bulunduğumuz duruma göre vaziyet almaktır. Bu bağlamda yoksullukta sosyal dayanışma ne kadar önemli ise maddî kalkınmada da manevî rabıtalar o kadar elzemdir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 70          Tarih: 22.07 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Muasır Medeniyet Mi Dediniz?

Değerli meslektaşlarım Hakan Sarıbaş ile Fuat Sekmen ortak bir çalışma yapıp bir kitap hazırlamışlar. Değişim Yayınlarından çıkan kitabın ismi epey uzun. “BÜYÜME MACERAMIZ: YETİŞEBİLİYOR MUYUZ? - TÜRKİYE’NİN MUASIR MEDENİYETE ULAŞMA ÇABASI”. Tahmin edebileceğiniz gibi çalışma, çağdaş medeniyet seviyesi üzerinde odaklanmış ve üniversite öğrencilerine bu istikamette tek sorulu bir anket sunulmuş. Beş farklı cevap verilmiş. Buna göre çağdaş medeniyet seviyesini eğitim/bilim/teknoloji olarak görenlerin oranı yaklaşık % 20, ekonomik gelişmişlik olarak görenlerin oranı ise % 15, demokrasi ve özgürlük olarak algılayanların oranı % 9 ve kültürel anlamda Batılılaşma olarak anlayanların oranı ise sadece % 8’dir. Peki geri kalan kesim, ki bu da ankete katıların hemen hemen yarısı, sizce ne cevap vermiş? Çok şaşıracaksınız ama bu kesim, değişik kelimelerle soruyu tekrar etmiş ve bilinmeyen bir yer olduğunu belirtmiş. Yani cevap verememişler veya cevap vermekten ziyade kafadan bir şeyler uydurmuşlar. Neler mi uydurmuşlar? Birlikte okuyalım o halde:

-         Gözle görülmeyen, elle tutulmayan ama varlığına deli gibi inandığımız ve ulaşmaya çalıştığımız garip bir yer.

-         İnsanlığın yıllardır ulaşmaya çalıştığı ve birçok devletin ulaştığı sandığı bir görüş.

-         Türkiye’nin kesinlikle ulaşamayacağı bir seviyedir.

-         En üst seviye, toplumun tavan yapmasıdır.

-         Ülkenin geliştiğinin göstergesidir. Ulaşılması zor olan bir yer.

-         Herkesin imrendiği ve elle gösterilip ‘iste budur’ dediği seviyedir.

‘Şimdi kafamız iyice karıştı, acaba hangisi doğrudur?’ demeden hemen doğru cevabı isterseniz verelim. Efendim şahsen muasır medeniyetin geniş kapsamlı ve çok boyutlu bir kavram olduğunu düşünerek, verilen cevapların her birisinde bir gerçeklik payının olduğunu düşünenlerdenim. Ancak daha önceden detaylı bir araştırma yaptıklarına ve bu kavramın köklerine indiklerine inandığım meslektaşlarımın verdiği bilgilere göre o ilk dört şıktan ancak birisi doğrumuş.

Muasır Medeniyet Nedir?

Muasır medeniyet, ekonomik kalkınma veya gelişme yani refah artışı mı yoksa Batılılaşma mı? Yoksa eğitim, bilim ve teknolojide ilerlemeler mi? Yoksa katılımcı demokrasi mi? Yok şıklarda katılımcılık yoktu sayi sadece demokrasi ve özgürlükler vardı? Hangisi şimdi doğru? Yoksa muasır medeniyet, bu verilen şıkların dışında daha farklı anlamlar taşıyan multi boyutlu bir kavram mıdır? Yok bu da pek mümkün değil çünkü şıklarda sadece dört açılım var. Müsaadelerinizle kitaba bir göz atayım ve sizlere doğrusunu söyleyeyim. Efendim verilen dört şıktan üçü, ana hedefi taşıyan ara hedeflermiş. Anladım demek ki bir tanesi ana hedef diğerleri ara hedef veya ana hedefin oluşumuna katkı sağlayan faktörler. Şimdi yeniden düşünelim. Acaba Batılılaşma hangi diğer unsura katkı sağlar. Mesela Batılılaşma (yani bundan herhalde Batılılar gibi olmak yani onlar gibi yaşamak anlaşılıyor) hangi hedefin gerçekleşmesine yardımcı olur? Vallahi çok zor bir soru bu. Batılılaşmak ile eğitim seviyemiz artabilir mi? Yoksa Japonlaşmak ile mi eğitim ve teknolojik seviyemiz artırılabilir? Pardon, yani özür dilerim konu Batılılaşmak idi bir de Japonya’yı şimdi karıştırmayalım. Batılılaşmak ile demokrasi ve özgürlükler artırılabilir mi? Artırılabilir de arıtılamayabilir de. Bu Batılılaşmaktan ne anladığımıza bağlıdır? Kültürel anlamda Batılılaşmak ile birden demokrasi artmaz. Bilindiği gibi demokratik gelişme eğitim, zihniyet ve toplumsal bakış ile yakından ilgilidir. Peki ekonomik gelişme, diğer hedeflerin gerçekleşmesine yardımcı olabilir mi? Mesela refah seviyemizi artırırsak yani zenginleşirsek demokrasi gelişebilir mi? Vallah ne desem şimdi bilmiyorum. Hem gelişebilir hem de gelişemez. Bizde GSMH (Milli Gelir) aslında son yıllarda arttı ama darbe yapmak isteyen, fazla demokrasiden rahatsız olan ve parti kapatmak isteyen zümreler var. Yani ekonomik gelişme ile birlikte demokrasi mutlak anlamda gelişmiyor. Peki eğitim artar mı? Bak orada içimden artar demek geliyor. Çünkü parası olan herhalde çocuğunu okutur. Kız çocuklarının ille de okumasına belki gerek duyulmayabilir ama erkekler arasında en azından okuma yazma oranı artabilir. O halde sorunun cevabını buldum. Maddî yani iktisadî kalkınma bir ara hedef, ana hedef ise eğitimli ve kültürlü bir toplum oluşturmaktır. Oh be rahatladım. Şimdi bir de kitaba bakalım acaba doğru mu düşünmüşüm. “Verilen cevapların sadece % 15’i doğru cevaptır”. (Bak hele şuna, öğrencilerimizin % 85’i muasır medeniyeti bilememiş, yazıklar olsun size ve sizi yetiştirenlere, biraz ağır oldu bu çıkışım ama hak ettiler, neyse okumaya devam edelim). Üniversite öğrencileri arsında Muasır Medeniyet Seviyesi’nin iyi anlaşılamaması daha düşük eğitim seviyesine sahip halk katmalarında hiç anlaşılamayacağı beklentisine yol açmaktadır. (Ne diyeyim, belki de haklısınız, iyisin ki ben öğrencilerimizin eğitim seviyesinin üstündeyim). Üzerinde çokça konuşulan bu kavramın aslında herkes tarafından açıkça anlaşılması gerekirdi” (Vallahi bu görüşe tam katılamayacağım çünkü ben de epey zorlandım yani). İyi de doğrusu nedir şimdi? Ha işte buldum, diğer sayfada bununla ilgili bir açıklama var. “Verilen cevaplar içerisinde ekonomi haricindeki cevaplar amaç ile aracı karıştırmaktadır. Eğitim, demokrasi ve Batılılaşma ara hedefler yani taşıyıcı hedeflerdir. Ana hedef, ülkenin zenginleşmesidir”. “Mahcubiyetimi” (şaşkınlığımı mı deseydim acaba?) ilan ediyorum ve şimdilik susma hakkımı kullanıyorum. Ama bu konu üzerinde gelecek yazılarımda biraz daha duracağım elbette…

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 71          Tarih: 24.07 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Muasır Medeniyet Mi Yoksa Mertebe-i Resanet Mi?

22.07.2008 tarihli “Muasır Medeniyet Mi Dediniz?” yazımda bazı akademisyenlerimizin muasır medeniyetten (çağdaş uygarlıktan) maddî zenginlik anladığını ve öğrencilerden de bu yönde cevap gelmesini beklediklerini ifade etmiştim. Meslektaşlarımız, kaleme aldıkları kitabın 10. sayfasında buna delil olarak da şöyle bir açıklama getirmektedirler: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresinde yapmış olduğu konuşmada ilk defa geçen bu ifade, daha sonra siyasetçi ve üst düzey bürokratlar tarafından sürekli olarak…telaffuz edilmektedir. Atatürk’ün aşağıdaki ifadeleri çağdaş medeniyet seviyesini tanımlamaktadır”.Bu cümlelerden ne anlıyoruz? “Muasır Medeniyet” kavramı ilk kez İzmir İktisat Kongresinde dile getirilmiş. Öyle mi? O halde ilgili metini kitapta yazıldığı gibi birlikte okuyalım:

“Efendiler! Tarihimizi dolduran zaferler ve başarısızlıkların tümü, ekonomik durumumuzla yakinen ilgilidir. Yeni Türkiye’mizi, layık olduğu “Uygarlık Seviyesi”ne eriştirmek için, her ne olursa olsun ekonomimizi birinci planda tutarak, en çok bu konuya önem vermek zorundayız”.

Peki Mustafa Kemal Paşa, 1923 yılında bu şekilde bir dil mi kullanmış yoksa okuduklarımız bugünün diline çevrilmiş hali midir? Elbette yapılan konuşma farklı idi. Buyurun asıl metni yine birlikte okuyalım:

Efendiler; Tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval-i iktisadiyemizle münasebettar ve alakadardır. Yeni Türkiye'mizi layık olduğu “mertebe-i resanete” isâl edebilmek için, behemehal iktisadıyatımıza birinci derecede ve en çok ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz”.

Peki “Muasır Medeniyet” nerede geçiyor? Ben İzmir İktisat Kongresinde yapılan bütün konuşmayı baştan sonuna kadar orijinal haliyle okudum ama “Muasır Medeniyet” kavramına rastlayamadım. Bunun yerine hangi kavram kullanılmış? Gördüğünüz gibi “Mertebe-i Resanet” denilmiş. Yani “muhkem bir mertebeye” veya “sağlam bir seviyeye” gelebilmek için, Mustafa Kemal Paşa iktisat bilimine önem vermemiz gerektiğini söylüyor. Doğrudur ileri bir noktaya ulaşabilmek için, ekonomi ile yakından ilgilenmemiz gerekir. Dolayısıyla ekonomi, sağlam ve sürdürebilir kalkınmanın (mertebe-i resanet) önemli bir vasıtasıdır. Ama (gerçi metinde geçmiyor) ne “Muasır Medeniyet” ne de “mertebe-i resanet” kendi başına ekonomidir veya iktisadî gelişmedir. Muasır Medeniyet, daha doğrusu mertebe-i resanet, iktisadiyatın da üzerinde ve daha kapsamlı, kalıcı ve ideal bir hedeftir.

Muasır Medeniyet Nerede Kullanıldı?

Peki, İzmir İktisat Kongresinde “Muasır Medeniyet” kavramı kullanılmadığına göre Mustafa Kemal Paşa tarafından bu kavram nerede kullanılmıştır? Benim tespit ettiklerime göre bu kavram, sadece ekonomi (refah) bağlamında değil millî kültür ekseninde de “Onuncu Yıl Nutku”nda kullanılmıştır. Buyurun yine beraber okuyalım:

Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, “muasır medeniyet” seviyesinin üstüne çıkaracağız”.

Hangi özelliğimizi veya zenginliğimizi çağın medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız? Ekonomimizi mi yoksa millî kültürümüzü mü? Medeniyet dediğimizde akla ilk başta ekonomi mi gelir yoksa kültür? Tabii ki kültür. Refah artışı ile birlikte kendi kültürümüzü dünya medeniyetlerinin seviyesinin üstüne çıkartabilirsek millî hedefimize ulaşmış oluruz. Tarihî süreç içinde ortaya çıkan ve bir millete niteliklerini veren ve başka milletlerden farklılık gösteren maddî ve manevî değerlerin bütünü olan millî kültürümüzü zenginleştirebilirsek bize ait medeniyetimizi de yüceltmiş oluruz. Haddizatında millî kültür, bir milletin vicdanında yaşayan 'kıymet hükümlerinin toplamıdır". Ziya Gökalp’e göre, sadece iktisat değil din, ahlâk, hukuk, lisan, sanat, örf, fikir ve edebiyatla ilgili birikimler, o milletin kültürünü oluşturur. O halde millî kültürümüzü oluşturan bütün bu unsurların ileri bir boyuta ulaştırılması gerekmektedir. Aksi takdirde çağımızın medenî ülkelerinin gerisinde kalmaya mahkûmuz. Sağlıklı şehir(li)leşme ve çevre dostu sanayileşme ile sosyal refah, toplumda güzel ahlâk ve karşılıklı sevgi ve saygının hâkim olması, insan haklarının ve özgürlüklerinin yanında yüksek bilgi ile donanmış sivil toplumun varlığı gibi hedeflerimizi gerçekleştirebilirsek insanî (medenî) gelişmişlik seviyemiz de birçok ülkenin daha da ilerisinde olacaktır. Kısacası medeniyetlerin gelişmesinde zahirî yönleriyle, her ne kadar iktisadî kalkınma önemli bir rol oynuyorsa da, hakikî tezahüründe millî kültürün diğer unsurlarının ağırlığı vardır. Merkezinde ise, medeniyetin kalbi olan hür, bilgili, (sosyal) sorumlu ve ahlâklı insan vardır.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 72          Tarih: 31.07 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Özel Eğitime Muhtaç Olanlara Ayrımcılık Mı Yapılıyor?

Geçenlerde (25.07.2008) Sakarya ilimizde engelliler tarafından oluşturulmuş olan 17 sivil toplum kuruluşu tarafından ortak bir basın duyurusu yapıldı. Birbirleriyle bazen kopuk olan bu kadar çok dernek bir araya gelip müşterek bir konuda ortaklaşa hareket edebildiklerine göre demek ki özürlülerimizi ciddî manada rahatsız eden çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Buna kulak vermemiz gerekir. Basın bildirisini bizzat bana takdim etme ihtiyacı duyanlar arasında Ferruh Kaledibi beyefendi ve Hülya Özçelik hanımefendi de vardı. Değerli STK temsilcileri ile basın bildirisinde ifade edilen konuları birlikte değerlendirdik. Valiliğe bağlı Rehberlik ve Araştırma Merkezi (RAM) Müdürlüğü’nce zihinsel özürlüler için verilen Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu Raporlarının kendi içinde tutarsızlıklarla dolu olduğuna kanaat getirdik. Daha iyi anlaşılması için, bana birçok rapor gösterildi. Size bir iki somut misal vereceğim: Önümde mesela % 70 orta derecede zekâ geriliği olan ve-fakat ağır özürlü olarak kabul edilen 1982 doğumlu E.M. için tanzim edilmiş 28.04.2008 tarihli bir rapor var. Altında RAM Müdürü Sayın Yıldıray ÇAMDEVİREN başta olmak üzere beş kişinin imzası var. Ayrıca Milli Eğitim Müdürü Sayın Murat Yazıcı’nın da onay imzası var. Eğitsel Değerlendirme ve Tanı (Teşhis) bölümünde şu tespitlere yer verilmiş: “Zihinsel işlevler ile kavramsal, sosyal ve pratik uyum becerilerindeki sınırlılık nedeniyle temel akademik, günlük yaşam iş becerilerinin kazanılmasında özel eğitim hizmetlerine yoğun şekilde İHTİYAÇ DUYMAKTADIR”. Peki bunu okuduktan sonra kurul, özel eğitim hizmeti için ne önermiş olabilir? Madem özel eğitim hizmetlerine ihtiyaç var, hem de yoğun bir şekilde o halde özel eğitim türüne yönelik bazı tavsiyeler dile getirileceği tahmin edilebilir değil mi? O halde kurul hangi gerekçeye göre ne karar vermiş olabilir. Birlikte okuyalım: “Bireyin sahip olduğu zihinsel kapasite düzeyi, mevcut programlardan yararlanabilecek seviyede olmadığı ve destek eğitiminin bireyin yaşamında anlamlı farklılıklar oluşturmayacağı için, destek eğitimine İHTİYAÇ DUYMAMAKTADIR”. Buna bağlı olarak kişiye destek eğitimi tedbiri gerektirmez şeklinde oy birliği (veya oy çokluğu) ile karar verilmiş. Doğrusu bunu anlamakta biraz zorlandım. Hem diyeceksin ki kişi, kendine has bazı olumsuz özelliklerinden dolayı özel eğitime yoğun bir şekilde ihtiyaç duyacak ama kişiye uygun bir eğitim programının olmadığından bahsedeceksin. Böyle bir program olsa dahî, özel eğitimin kişiye herhangi bir fayda sağlamayacağını kesin bir dille ta baştan ifade edeceksin. Madem öyle neden teşhisinde özel eğitimden mutlaka hem de yoğun bir şekilde yararlanması gerektiğine dair tespitlerde bulunuyorsunuz. Mantıkî silsile açısından bunun neresi doğru? Kurul kararı bu yönüyle nasıl âdil ve bilimsel olabilir? Belki diyeceksiniz ki “Hocam, bu kişi çoktan eğitim yaşını tamamlamış ve üstelik % 70 civarında ağır derecede zihinsel özürlü, onun için bu kişiyi özel eğitim programlarına dâhil etmek etkin olmaz. Bunu görmüyor musunuz?”. Ha öyle mi?

Orta Derecede Zihinsel Engelliler Neden Özel Eğitimden Mahrum Edilir?

Peki gelelim başka bir örneğe. M.E isminde % 50 oranında hafif derecede zekâ geriliği olan (yani ağır özürlü olmayan) 1990 doğumlu başka bir vatandaşımız var. Çok ilginç M.E.’nin teşhisi de yukarıdaki tanının aynısı. Yani M.E. de özel eğitim hizmetlerine yoğun şekilde İHTİYAÇ DUYMAKTADIR. Gelelim ÖNERİLEN ÖZEL EĞİTİM HİZMETİ’ne: “Bireyin gelişim alanlarındaki yeterlilikleri, önerilecek destek eğitimi programında kazanabileceği becerileri karşıladığından destek eğitimine İHTİYAÇ DUYMAMAKTADIR” Buna göre kararı da rahatlıkla tahmin edebilirsiniz tabii ki. Ancak kafam şimdi iyice karıştı. İlkinde kişinin zihnî kapasitesi ileri derecede yetersiz olduğu için, özel eğitimden yararlanabilse dahî bundan fayda göremeyeceği şeklinde idi. İkincisinde ise kişinin orta derecede zihinsel özürlülüğü kabul edildiği ve özel eğitime yoğun şekilde ihtiyacı olduğu vurgulandığı halde bu sefer tam tersinden bir gerekçe ile kişinin gelişim seviyesinin yeterli olduğu belirtilmekte ve dolayısıyla özel eğitim programlarından daha fazla bir şey öğrenemeyeceğinden yola çıkılarak destek eğitimi tedbirine gerek olmadığı kararına varılmaktadır. Yahu bütün bunlar ne anlamlara geliyor? Biraz fazla geri zekâlı isek bize uygun bir eğitim programı yok. Olsa ne gezer kardeşim, sen zaten ileri derecede geri zekâlısın, sen bundan sonra hiçbir şekilde iyileşemezsin, senin hiçbir şansın yok. Otur oturduğun yerde. Bir de bizi (yani kurul üyelerini) boş yere meşgul ediyorsun. Ee tamam bunu anladık da, hafif derecede geri zekâlı olanın ne günahı var? Herhalde bu soruya açıkça söyleyemiyorlarsa da içlerinden şu şekilde cevap vermek geliyordur: “Yahu görmüyor musun biz her ne kadar tanımızda kişinin zihinsel yetersizliğini kabul etti isek de kişinin tamamen geri zekâlı olduğunu da söylemedik herhalde. Zaten bunlar özel eğitimde ne öğreniyor ki? Orada elde edeceği kazanımların birçoğuna kişi zaten sahiptir. O halde bir de ekstradan özel eğitime mi gönderelim yani? Yani çocuğunuz bundan sonra profesör mü olacak? Yazık değil mi o paralara? Tasarruf diye bir şey var üstelik.” Son bir örnek: 1999 doğumlu Z.Y. isminde bir çocuğumuz % 50 oranında zihinsel özürlü. Onun tanısı da hemen hemen aynı, bir farkla. Özel eğitime sınırlı düzeyde ihtiyaç duyuyormuş bu çocuğumuz. Yani % 50 ile biri yoğun olarak diğeri ise aynı derecede olduğu halde sınırlı düzeyde özel eğitime ihtiyaç duyuyormuş. Sınırlı özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklara da “Tam Zamanlı Kaynaştırma Eğitimi” tavsiye edilmektedir. Sonuç: Ne ileri derecede zihinsel özürlü olun ne de hafif derecede? Neden? Neden mi? Çünkü her iki durumda da özel eğitimden yararlanamazsınız? Eğer yaşınız küçük ise bu sefer de özel eğitim imkânlarından yararlanmamanız için, normal okula sevk edilirsiniz. Normal okulda kaynaştırmalı sınıflarda özürlü çocuklarımızın uyum ve eğitim sorunları, öğretmenlerin ve velilerin tutum ve davranışları ile ilgili olarak tespitlerimi gelecek yazılarımda ele alacağım inşallah. Kısacası günlük uygulamalardan da anlaşılacağı gibi bu ülkede henüz doğru dürüst işleyen özel eğitim değerlendirme mekanizması ve özürlü dostu bir eğitim sistemiz yok.

 

 

Haziran 2008 Yazıları >>> - Mayıs 2008 Yazıları >>> - Nisan 2008 Yazıları >>> - Mart 2008 Yazıları >>> - Şubat 2008 Yazıları >>> - Ocak 2008 Yazıları >>> -

2007 Yazıları >>>

Google