Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.com

   

 

ADAPAZARI GAZETESİ KÖŞE YAZILARIM ;

 

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 56          Tarih: 03.06 2008                  Gün: SALI

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

HAYDİ ÇOCUKLAR NAMAZA

Bundan birkaç gün önce malum gazetelerin birisinde Kars’ın Digor İlçesi'ne bağlı Dağpınar Beldesi’ndeki Yatılı İlköğretim Bölge Okulu ile Çağdaş Yaşam İsmet Güresen İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören öğrencilerin her hafta hem de gruplar halinde cuma namazını kılmak için camiye gittikleri yazılıyordu. Eee bunda ne var diyeceksiniz. Ben de öyle düşündüm ama gazete herhalde bundan rahatsız duymuş olacak ki acaba çocukların grup halinde Cuma namazına gitmelerinde öğretmenlerin bir parmağının olup olmadığını araştırıyor. Belki de öğretmenlerin yönlendirmesiyle çocuklar Cuma namazına gitmiş olabilir. Hem iki yıl önce Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği tarafından onarılmış bir okulda nasıl olur da çocuklar camiye giderler. Olacak iş değil yahu. Bakın şu veletlere, camiye giderken bir de üzerlerindeki üniformaları çıkarmadan gidiyorlarmış. Görev başında iken dinî ayinlere katılmak, öyle mi? Bu kadar da olur mu yahu? Bakın şu habere bir, muhabir nelere dikkat etmiş. “İlköğretimin birinci kademesindeki öğrenciler önlükleriyle, ikinci kademesindeki büyükler de okul kıyafetleriyle geldikleri caminin bahçesindeki çeşmede abdest aldı. Ardından ezanın okunmasıyla camiye giren öğrenciler cuma namazını kıldı.” Demek çeşmede abdest bile almışlar. Haber aynen şu şekilde devam ediyor: “Cumaya gidenlerden gündüzlü okuyanlar, camiden çıktıktan sonra evlerine yemeğe gittikleri için derse geciktiklerini, ancak öğretmenlerinin buna kızmadığını söyledi. Öğretmenlerinin de cuma namazı kıldığını söyleyen öğrenciler, bu nedenle kendilerini teşvik ettiklerini ileri sürdü.” Mesele anlaşıldı. Öğretmenler hem Cuma namazı kılmayı teşvik ediyor, hem de derse geç gelen öğrencilere göz yumuyor. Bu pozitif ayrımcılık mıdır ne? Olamaz bu kadar. Namaz kılan öğretmenler hemen tespit edilmeli ve okuldan uzaklaştırılmalıdırlar. Çocuklarımıza kötü örnek oluyorlar yahu. Hadi okuldan atmayalım yoksa o küçücük beldeye hiçbir öğretmen gelmez, çocuklar öğretmensiz kalmasın bari ama şu namazlarını da gizlice kılsınlar yahu. Baksanıza çocuklar öğretmenlerinden ne görüyorsa hemen onu taklit ediyorlar. Belki de öğretmenler namaz kılan çocuklara diğerlerine göre daha yüksek not da vermiş olabilirler. Derhal bu da araştırılsın bence. Anlayacağınız bu haberin etkisinden ben kendimi bir türlü kurtaramıyorum …

HAYDİ ÇOCUKLAR KİLİSEYE

Bu haber beni 1967 senesine götürdü. Ben Türkiye’de doktora hariç hiç eğitim görmedim. Almanya’nın Ulm kentine bağlı küçük bir köy olan Kattelshofen ilkokulunda başladım temel eğitimime. Bir tatil sonrası yine koşa koşa okuluma gittim. Saat 07’45’de başlayan dersime biraz gecikmiştim. Ama okulun avlusunda kimsecikleri göremediğim gibi sınıflar da tamamen boş idi. Günlerden Pazartesi idi ve hiçbir öğrenci yoktu. Buna bir anlam veremedim. Böyle aval aval etrafıma bakarken okulun yöneticisi beni gördü ve bana gülerek dedi ki: “Hey şapşal, burada ne işin var senin. Paskalya tatili bitti ve bugünün ilk dersi kilisede olur. Orada ayin var. Haydi bakalım doğruca kiliseye, bütün okul şimdi oradadır”. Kendi kendime “mesaj alındı” dedim ve doğruca köyün çıkışındaki kiliseye koşmaya başladım. Tabii o zaman ben “yahu ne demek kilise, ben Müslümanım” diyemedim. Görev bilinci ile o kadar hızlı koştum ki bizim (Hıristiyan) çocuklar tam da kiliseye girmek üzereyken onlara yetiştim ve kilisede en ileri sıralarda yer aldım. İlk kez orada kora halinde “Halliluya” ilahisini okudum. Sonra Papaz efendi bütün çocukları yanına davet etti, tabii biz de bu davete icabet ettik, kuyrukta bekledik ta ki Papaz efendi bizleri kutsal su ile vaftiz edebilsin. Bir de mükâfat vardı. Her öğrenci ağzını açıp dilini iyice uzatırdı ve Papaz efendi de o dilin üzerine kağıttan bir şeker koyardı. Sıra bana gelince ben de kurallara harfiyen uydum ve beni de mükâfatlandırdılar. Ağzıma konulan o helva gibi tatlı kağıt o kadar hoşuma gitti ki utanmasaydım “Papaz Efendi n’olur bi tane daha verebilir misin” diyecektim. Ama diyemedim. Fakat davamdan da kolay kolay vazgeçen bir insan da değilim yani. Ne yaptım?! Baktım kuyruk devam ediyor o halde arkalardan bir yerde kuyruğa yeniden gireyim dedim. Ve başardım da. Gerçi ikinci kez vaftiz oldum ama o şekerli kâğıttan iki kez tadan da sadece ben oldum. Şimdi bunları hatırlarken Dağpınar’lı çocukların ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Biz az kalsın Hıristiyan olacakmışız. Ama konu açılmışken, yine meraktan sorma ihtiyacı duyuyorum. Şu bizim Dağpınar’lı Müslüman çocukların gruplar halinde Cuma namazına gitmelerinin sebebi nedir acaba? Yoksa Dağpınar beldesindeki çocuklara da her Cuma namazı sonrası şeker gibi teşvik edici bir şeyler veriliyor olmasın? Ya bu işin arkasında imam efendi varsa? Malumunuz bugünlerde imam öğretmen tartışması gündemde. Bence suçu öğretmenlerde değil İmam Efendi de arayın. Mutlaka Cuma namazı öncesi ezan okuyup Müslümanları namaza davet etmiştir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 57          Tarih: 05.06 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

SAKARYA’DA İNTİHARLAR NEDEN ARTIYOR?

Değerli okuyucularım; Farkında mısınız bilmiyorum ama yerel gazeteler dahî artık her gün birkaç intihar (girişimi) ile ilgili haberler vermektedir. Olumsuz toplumsal şartlar ve gelişmeler, insanlarımızın ve özellikle gençlerimizin ruh yapısını fevkalade bozmaktadır. İntihar etmek, belki insanın fıtratına terstir ama hayat şartlarının ve aile ilişkilerinin her geçen gün bozulmasının yanında kişilerin manevî direnç potansiyellerinin gittikçe erimesinin karşısında birçok insanımız bunalımın eşiğine gelebilmektedir. İnsanlarımız, kendilerini tanıyamadıkları ve iç muhasebelerini sağlıklı bir biçimde yapamadıkları sürece dış tehlikelerin etkisi altında kalabilmektedirler. Elbette değişik sosyo-ekonomik sebeplerin (sosyal yapıdaki bozulmalar, ekonomik krizler, şiddet ve terör eylemleri) yanında iletişimdeki aksaklıklar ve sosyal sapmalar kişileri buhrana ve intihara sürükleyebilmektedir. Ancak bunlarla mücadele edebilen insanlarımız da var. Mücadele edebilmek, hayatta başarılı olabilmek için modern sosyal hayatımızın vazgeçilmez şartlarındandır. Mücadelede herkes başarılı olamaz onun için toplumun da mücadele edemeyenlerin ve dolayısıyla bunalımlara ve intiharlara sürüklenen insanlara karşı bir sosyal sorumluluğu vardır. Toplum derken kendini manen ve madden güçlü hisseden herkes ve tabiî ki sosyal kurumlar da intihar sorunu karşısında sorumludur. Enteresandır intihar girişimleri hemen her sosyal kesimde görülebilmektedir. Genelde fertler, bağlı oldukları ve güvendikleri kurum ve kişilerin desteğini yitirdiklerinde hayal kırıklığına uğrarlar ve neticede yalnızlık hissi veya hayatın anlamsızlığı gibi olumsuz düşünce ve kaygılarla en azından intiharı düşünürler. İntihar sebepleri arasında kişisel zaafların (zayıf benlik; ahlâkî çöküntüler; sapkın inanç; ideallerin yokluğu vb) yanında toplumsal görevlerimizdeki ihmallikler de olduğuna göre çok kapsamlı bir sosyal müdahale planına ihtiyaç vardır.

İntiharlar Nasıl Önlenebilir?

İntihar olaylarının önüne geçebilmek için tabiî ki önleyici ve koruyucu sosyal pedagojik hizmetlerin özellikle riskli ailelere yönelik olarak yaygınlaştırılması şarttır. Diğer taraftan intihar girişimlerinde bulunan kişilerin mutlaka sosyal ve manevî rehabilitasyona tâbi tutulması gerekmektedir. Bizde ise intihar teşebbüsünde bulunan kişilere hastanede ilk müdahaleler ve gerekli acil tedavi hizmetler yapıldıktan sonra polisler ifade alır, dosya tutar ve sonra bu iş kapanır. Ne intihar girişiminde bulunan kişi ne de ailesi psiko-sosyal koruma altına alınır. Olaydan sonra ne Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, ne Müftülük ne de başka bir kurum bu kişilerle ilgilenir. Dolayısıyla tekrarlama durumu her an yine söz konusu olabilir. Kişiler kendilerini işe yaramaz, kullanılmış, günahkâr, cezalandırılmayı hak etmiş kişiler olarak gördükleri müddetçe intihar olayların önüne geçilemez. O halde fertlerin kendilerini tanımalarına, hayata olumlu bakmalarına, topluma katılmalarına yönelik sosyal ve manevî programlara ihtiyaç vardır. Programın içeriği ne olacak ve kim uygulayacak bu programları? Sivil toplum kuruluşları mı? Diyanete bağlı din görevlileri mi? Sosyal kurumlarımızda çalışan psikolog veya sosyal hizmet uzmanları mı? Bunların üzerinde tabiî ki durulmalıdır. Ancak her zaman vurguluyorum, intihar dâhil toplumsal sorunların çözümüne yönelik olarak Sakarya’nın kapsamlı sosyal politika stratejilerine ihtiyaç vardır. Sosyal eylem planını hayata geçirecek ve denetleyecek bir bilimsel kurulun derhal oluşturulması gerekmektedir. Sakarya Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi artan intihar olaylarının karşısında ne zaman harekete geçecek?

İntiharın Önlenmesinde Dinin Rolü

İntiharın önlenmesinde kişilere dinî bilgilerin verilmesi son derece faydalıdır. Çünkü inançlı insanlar, İslâm’ın emir ve yasaklarına uymada daha duyarlı davranmaktadır. İslâm dini, kişinin bir uzvunu kesmesine veya zarar vermesine bile müsaade etmediğine göre intiharı da kesin olarak yasaklamaktadır. Kur’ân-ı Kerim, "Kendinizi öldürmeyin" (Nisa sûresi, 29) fermanıyla kişilerden Allah’tan ümitlerini kesmemelerini istemektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir kudsi hadisinde geçmiş kavimlerden intihar eden bir kişi hakkında bizlere şu bilgileri vermektedir: "Geçmiş kavimlere mensup bir adamın bir yarası vardı. Adam ızdırabına dayanamayıp bileklerini bıçakla kesmiş ve kan kaybından ölmüştü, bunun üzerine Allah (c.c.); 'Kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım.' buyurdu." (Buhari, Enbiya 50). Öyle ise kul, musibetlerin karşısında çare aramalı, tevekkül, teslimiyet ve sabır göstermelidir. Bu durumda kişi, er veya geç Allah’ın (c.c.) yardımına kavuşur ve huzur içinde yaşar. Allah (c.c.), insana ve insan hayatına çok değer veriyor. O halde insan, geçici sıkıntılar içinde de olsa Allah’a iman etme, O’na bağlanma ve güvenme noktasında zaaflar göstermemelidir. Her şeyin bir imtihan olduğunu düşünerek aktif sabır göstermelidir. İman ve sabır, insanda yaşama sevgisi, hayata bağlanma duygusu meydana getirir. Sabırla iman eden insan, hayata ve varlığa hoş bakar, hayatın Allah’ın bir lûtfu olduğuna inanır, vazifesi bitinceye kadar hayatına devam etmeyi bir görev sayar ve hayatta kalmanın mücadelesini daha kola verir. İman, insandaki korkularını, endişelerini ve yalnızlık duygularını gideren bir hususiyete de sahiptir. İman vasıtasıyla Allah’ı dost edinen insan, sıkıntılı durumlarında O’na sığınarak yardımına müracaat eder. Kısacası, ahlâkî ve manevî yönden güçlü olan insanlarımız, sosyal bunalımlardan ve dolayısıyla intihar girişimlerinden uzak kalacaklarına göre, sosyal eylem ve rehabilitasyon programlarında akademisyen ilahiyatçılarımızın da mutlaka yer alması gerekmektedir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 58          Tarih: 10.06 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

SAKARYA’DA İNTİHAR GİRİŞİMLERİNİN ÖNLENMESİ

05.06.2008 tarihli “Sakarya’da intiharlar neden artıyor?” başlıklı yazım ile ilgili olarak Sakarya Sağlık Müdürlüğü, Ruh Sağlığı ve Sosyal Hastalıklar Şube Müdiresi Sayın Dr. Aysun ATAKAY hanımefendi beni aradı ve intihar teşebbüslerinin önlenmesi ile ilgili olarak dile getirdiğimiz bazı önerilerimiz doğrultusunda ciddî çalışmaların yapılmakta olduğuna dair sevindirici bilgiler verdi. Konuyu ayrıntılı bir şekilde anlatan bir de yazı aldım. Bu yazıyı değerli okuyucularımla aynen paylaşmak isterim:

“Sayın Ali Seyyar; Sağlık Bakanlığınca intiharı önleme çalışmaları kapsamında “Acil Serviste İntihar Girişimlerine Psikososyal Destek ve Krize Müdahale Programı” yürütülmekte olup, pilot 49 ilin 92 hastanesi acil servislerinde oluşturulan “Psikososyal Destek ve Krize Müdahale Birimleri”nde izlemler gerçekleştirilmektedir. Sakarya da proje 2005 yılında başlatılmış olup, İlimizdeki tüm merkez ve ilçe Devlet Hastanelerinin acil servislerinde proje kapsamında sağlık personelleri görevlendirilmiş olup, intihar ve kriz olguları kayıt altına alınmaktadır. Psikiyatri Uzmanı bulunan hastanelerimizden Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Yenikent Devlet Hastanesi acil servislerinde intihar ve kriz olgularına destek sağlamak amacıyla Psikososyal destek ve Krize Müdahale Birimleri kurulmuş olup, bu birimlerde psikiyatri uzmanı koordinatörlüğünde; Psikolog ve Sosyal Hizmet Uzmanlarınca hizmet verilmektedir. Olgular ilk 24 saat içerisinde ilk görüşme için psikososyal destek birimine yönlendirilmekte ve burada psikolojik destek sağlamak üzere görüşmeler için çağrılmaktadır. İlimizde intihar olaylarını daha geniş kapsamlı ele alınarak ve çözüm önerileri oluşturmak üzere, Vali Yardımcısı başkanlığında 07.12.2006 tarihinde “İl Koordinasyon Kurulu” oluşturulmuştur. İl Koordinasyon Kurulunda; Sağlık Müdürlüğü, Emniyet Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü, Müftülük, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve Gazeteciler Cemiyeti yer almaktadır. Ayrıca proje kapsamında; a) Devlet Hastaneleri acil servisinde çalışan, Hekim ve diğer sağlık personellerine b) 112 Acil Yardım servisi çalışanlarına c) Rehber öğretmenlerine d) Medya mensuplarına e) İtfaiye çalışanlarına f) Birim sorumluları ve yardımcılarına g) Birinci Basamakta çalışan Sağlık Personellerine İntihar ve Kriz olguları konularında eğitim verilmiştir. Bilgilerinize saygılarımızla”.

“Krize Müdahale Programı”nın Değerlendirilmesi

İntihar olaylarını kontrol altında tutmayı amaçlayan bu çalışma, önemli bir proje olup mutlaka desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Projeye yönelik bazı düşünce ve sorularım da var elbette. Mesela projenin adına “İntihar Girişimlerine Psikososyal Destek” konulmuş olması pek isabetli olmamış. Doğrusu “İntihar Girişiminde Bulunanlara Psikososyal Destek” olmalıydı. Diğer taraftan “İntihar ve kriz olgularına destek sağlamak amacıyla psikososyal destek” cümlesi de aynı gerekçe ile doğru değildir. Kastedilen “İntihar ve kriz olgularını önlemek veya gidermek”tir herhalde. Yazıdan da anlaşıldığı üzere intihar girişimlerini genel anlamda önleyen koruyucu ve önleyici sosyal hizmet programları henüz uygulanmamaktadır. “Krize Müdahale Programı” daha çok ölümle sonuçlanmayan intihar girişimlerine yöneliktir. Hedef, intihar ve intihar girişimlerini kayıt altına alınarak veri bankası oluşturmak ve intihar ve kriz durumları ile karşılaşan kişilere ve ailelerine bu alanda eğitim almış profesyonellerce acil medikal tedaviden sonra gerekli psiko-sosyal destek sağlamaktır. Türkiye’de gelişmiş ülkelere göre intihar hızının, hep düşük olduğu düşünülmekteydi. Mesela geçmiş yıllara ait Türkiye İstatistik Enstitüsü verilerine göre bizdeki intihar hızı % 0003,3 (yüz binde 3,3) idi. Proje ile birlikte sağlıklı bir kayıt sistemi oluşturulduğuna göre, intihar (girişimi) hızı bu oranın üstüne çıktı mı acaba? Sakarya ile ilgili istatistikî bilgiler ne göstermektedir? İntihar sorununa çözüm üretmek maksadıyla oluşturulmuş olan “İl Koordinasyon Kurulu” şimdiye kadar kaç kez bir araya gelmiştir ve intihar girişimlerle ilgili olarak son dönemlerdeki artışın karşısında hangi ilave tedbirlerin uygulanmasını öngörmektedir? İntihar sorununun çözümünde multi disipliner bir yaklaşım benimsendiği halde psikiyatri uzmanı, pratisyen hekim ve sosyal hizmet uzmanından oluşan ekibin içinde manevî terapist olarak neden bir ilahiyatçı yer almamaktadır? “Krize Müdahale Programı” proje bitiminde de sürdürebilirliğini koruyup sağlık ve rehabilitasyon sistemimize entegre edilebilecek mi? Projenin içeriği zenginleştirilip intihar risklerini temelinden önleyecek aktif sosyal, manevî ve pedagojik müdahale stratejileri geliştirilecek mi? Maksadımız, sorularla sadece eleştirmek değil elbette. Hedefimiz, sıkıntılar içinde intiharı düşünen bir toplumdan ziyade hayatın anlamı doğrultusunda huzurlu bir toplum tesis etmek olduğunu göre, uygulanmakta olan bütün sosyal nitelikli projelerin gözden geçirilmesini ve geliştirilmesini sağlamaktır.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 59          Tarih: 12.06 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Türkiye’yi Anlamak Zor

 

-         Öğrenci: Affedersiniz hocam, tam anlayamadım da şu son Anayasa Mahkemesi kararı ne anlama geliyor?

-         Hoca: Şey, nasıl izah etsem acaba?

-         Öğrenci: Yani bundan sonra başörtülü kız öğrenciler üniversiteye ilelebet alınamayacaklar mı?

-         Hoca: Şey, öyle gibi görünüyor.

-         Öğrenci: Ama hocam, siz hukukçusunuz, bu insan hakları ile bağdaşıyor mu?

-         Hoca: Şey, tabii ki değil ama…

-         Öğrenci: Bu konuya din ve vicdan özgürlüğü açısından nasıl yaklaşmak gerekiyor?

-         Hoca: Şey, aslında yani normalde başörtüsü kişisel tercih ve dinî inancın bir gereği olduğuna göre, başörtüsü bu kapsamda değerlendirilmelidir.

-         Öğrenci: O halde?

-         Hoca: Şey, bazı etkili ve yetkili hukukçularımız başörtüsünü din ve vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendirmiyor da…

-         Öğrenci: Onun için mi yasak getiriliyor hocam?

-         Hoca: Şey, aslında inanç özgürlüğü kapsamında olmasa bile şahsî tercihlerin bir tezahürü olduğundan yasaklanmamalıdır. Bunun için bütün dünya üniversitelerinde başörtüsü yasağı yoktur.

-         Öğrenci: Ama buna rağmen bizde neden yasaklanıyor?

-         Hoca: Şey, bir de laiklik meselesi var tabii ki.

-         Öğrenci: Nasıl yani? Laiklik, üniversitelerde başörtülü olarak okunmasını yasaklar mı?

-         Hoca: Tam öyle değil tabii ki, aslında demokratik ve hukukî çerçevede Laiklik, herkese inandığı gibi yaşama özgürlüğünü verir.

-         Öğrenci: O halde?

-         Hoca: Şey, belki de Atatürkçülüğe veya Kemalizm’e de aykırı olabilir.

-         Öğrenci: Atatürkçülüğe mi Kemalizm’e?

-         Hoca: Şey, onu tam bilmiyorum ama öyle bir anlayış var gibi. Belki Cumhuriyete de aykırı olabilir.

-         Öğrenci: Nasıl yani?

-         Hoca: Şey, hani Cumhuriyetin temel ilkeleri var ya, onlara aykırı olabilir veya Cumhuriyetin kazanımlarına da aykırı olabilir?

-         Öğrenci: Cumhuriyetin hangi ilkesi başörtüsünü kamu alanında yasaklıyor?

-         Hoca: Şey, zannederim yine Laiklik ilkesi.

-         Öğrenci: Hocam, şu laiklik nasıl bir şey izah edebilir misiniz? Bundan dolayı da iktidardaki parti kapatılabilir mi?

-         Hoca: Şey, aslında demokrasilerde şöyle. Ama bunu anlatmak uzun sürer. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nde bazen demokrasi dışı tuhaf şeyler olabilir. Darbeler gibi. Unutma Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir Başbakan ve iki Bakan idam edildi. 28 Şubat’tan dolayı bir Başbakan iktidardan uzaklaştırıldı, yargılandı ve şimdi de ileri yaşına rağmen evinde hapis cezası çekiyor. Şimdiki Başbakan da bir şiirinden dolayı hapiste yattı. Yakında belki de siyasî arenadan uzaklaştırılabilir.

-         Öğrenci: Hocam, Türkiye Cumhuriyetinde kaç siyasî parti kapatıldı?

-         Hoca: Tam bilmiyorum, ama epey fazla.

-         Öğrenci: Hocam, Türkiye Cumhuriyetinde kaç sivil toplum kuruluşu kapatıldı?

-         Hoca: Tam bilmiyorum, ama epey fazla.

-         Öğrenci: Hocam, Türkiye Cumhuriyetinde kaç kişi fikrinden veya görüşünden dolayı hapiste yattı veya idam edildi?

-         Hoca: Tam bilmiyorum, ama epey fazla.

-         Öğrenci: Hocam, Türkiye Cumhuriyetinde kaç gazete veya dergi kapatıldı?

-         Hoca: Tam bilmiyorum, ama epey fazla.

-         Öğrenci: Hocam, sizi yakalamışken, bir soru daha sorayım.

-         Hoca: Evlat, çok soru soruyorsun, beni imtihan mı etmek istiyorsun veya beni daha fazla üzmek mi istiyorsun?

-         Öğrenci: Estağfurullah hocam, sadece merakımdan soruyorum, bize hukuk adına öğrettiklerinizle Türkiye’de yaşananlar arasında bazı ciddî tezatlar görüyorum da.

-         Hoca: Evlat, Türkiye’yi anlamak zor. Yaşananlar karşısında ben bir bilim adamı olarak zaten hem mahcubiyet duyuyorum hem de utanıyorum. Ama zor da olsa hak uğruna biz doğruları söylemek mecburiyetindeyiz. Görevimizi ancak bu bilinçle yerine getirebiliriz ve vicdanımızı ancak böyle rahatlatabiliriz.

-         Öğrenci: Anladım hocam, sizi şimdi daha çok takdir ediyorum.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 60          Tarih: 17.06 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Zulüm Geçicidir

Elinde gücü bulundurdukları için, daha kolay haksızlık yapabileceklerini inananların zulmü haddizatında geçici bir süreçtir. Bu sürecin kısa veya uzun sürmesi ise tamamen sivil toplumun inisiyatifine bağlıdır. Bazıları “gücü elinde tutanların nasırına basmayalım. Onlarla zıtlaşmanın bir faydası yok” demektedir. Gücü elinde bulunduranların hakkaniyet çizgisinden uzaklaşmaları durumunda zulüm işlemiş olurlar. Bu durumda halkın susması doğru mudur?

Haksızların karşısında şiddete başvurmaksızın her zaman aklın ve mantığın yolunu tercih edip doğruları söylemek, güçlü olduklarını zanneden kişileri uyarmak, halkın ve özellikle kanaat önderlerin ve bilim adamlarının görevi olmalıdır. Halk, en azından sivil itaatsizlik gibi pasif eylemler yapabilir. Hiç değilse en azından kalben buğz edebilir. Ama zulmü asla boyun eğmez. Sivil inisiyatifin ve toplumculuğun etkinliğini ve gücünü biliyorsak, hiçbir despotik gücün yaşama şansı yoktur. İnsan haklarını saygı göstermeyen zalim statükocuları gereğinden fazla güçlü göstermek, toplumun geleceğe dair ümitlerini sarsmak anlamına gelir. Onun için, hep ümit var olmak ve bunun bir gereği olarak hakka tapan milletin birlikte hareket etmesi şarttır. Türk insanı, büyük bir özveri ile demokrasi mücadelesini zaten 50-60 yıldan beri vermektedir. Gelinen mesafe, darbe ve post-modern engellere rağmen aslında kayda değer bir noktadadır. Haklarımızı savunmada zafiyet göstermezsek, imanın ve sivil toplumun gücüne inanırsak, pro-aktif olarak akli-selim ile cesurca hareket edersek zalimlerin gücü, hiçbir surette bize korku veremez. Tam tersine bu durumda zalimler, kendi halkından korkarlar. Çünkü hak davasına inançla ve sebatla sarılan halkın en büyük manevî destekçisi, Allah’tır. İnsan hakları çerçevesinde maddî ve manevî gelişme, halkın birbirine bağlı olmasına ve meşru zeminde hareket etmesine bağlıdır.

Zalim İdareci Nasıl Güçlü Olabilir?

Vaktiyle bir beldenin başına tayin edilen idareciler, yönetimlerini sertleştirip zulme başladıkları andan itibaren hemen ölüverirlermiş. Bu yüzden de o beldeye artık kimse idareci olarak gitmek istemezmiş. Günün birinde birisi buna rağmen bu beldeye Vali olmak için talip olmuş ve göreve getirilmiş. Yeni Vali işe başlar başlamaz tellallarla herkesin birer adet yumurta getirerek Hükümet Meydanına bırakmasını emretmiş. Halk, bu emri hemen yerine getirmiş. Ertesi gün Vali tekrar aynı yöntemle bu sefer herkesin kendi yumurtasını gelip almasını emretmiş. Herkes meydandan bir yumurta almış ama hiç kimse kendine ait olan yumurtasını alamamış. Bu hadiseden sonra Vali, halkına diğer idarecilerden daha çok eziyet vermeye başlamış. Halk da yine eskisi gibi bir araya gelip zalim Validen bir an evvel kurtulmak için dua etmeye başlamış. Ancak bu sefer, bu Valiye bir şey olmuyormuş. Toplumun içinde çok sevilen erenlerden bir zât varmış. Ona gitmişler ve durumu ondan öğrenmek istemişler. “Biz evvelce toplanır ve dua ederdik ve zalim idareciler birkaç gün içinde hemen ölürdü. Şimdi ise o kadar dua ediyoruz ama bir şey olmuyor. Neden?” diye sormuşlar. O zât demiş ki: “Şimdiki Vali, çok kurnaz. Dâhi midir nedir? Zulmünü ebedîleştirmek için aranıza haince bir fitne soktu. Yumurtalarınızı geri alırken herkes ister istemez kendine ait olmayan başka birinin yumurtasını almak mecburiyetinde kaldı ve böylece halkın birbirine hakkı geçti. Siz bu durumda evvela birbirinizle helalleşin, tövbe istiğfar edin ve ondan sonra eskisi gibi en kalbî duygularla dua ediniz”. Bunun üzerine halk, o muhterem zâtın dediğini aynen yapmış. Birkaç gün geçmemiş o kurnaz ve fakat zalim Vali amansız bir hastalığa yakalanıp kısa bir süre sonra ölmüş gitmiş. Halk, yine eski huzuruna kavuşmuş. Zannederim bu ibret verici hikâye, bazı zalimlerin niçin güçlü olduklarını ve zulmün niçin bazen uzun sürebileceğini açıkça göstermektedir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 61          Tarih: 19.06 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Sosyal Duyarlı İdarecilerimiz

İdareci olmak, zor. Hele hele bir de sosyal sorumluluk şuurunu bütün hücrelerinizde yaşıyorsanız, o zorluğu omuzlarınızda daha çok hissedersiniz. Halkına ve özellikle muhtaçlara hizmet etme aşkıyla her türlü riski göze alan nice idealist idarecilerimiz var. Diğer taraftan da bazı idarecilerimiz ya sosyal yardımlaşmanın edebiyatını yapar ya da devlet hazinesinden yaptıkları en küçük bir kamusal yardım ile yeri göğü inletir. Birçok idareci, gösteriş meraklısı olmuş. Birçok işlerinde gizli veya açık riya diz boyu. İçlerinde sürekli olarak köpürüp duran bencillik duygusu ve makam sevgisi var. Demek oluyor ki idareci olmak, manevî boyutuyla hem risk taşıyan, hem de avantaj sağlayan bir görevdir. Halka hizmet Hakka hizmet anlayışı ile ifa edilen idarî görevler, kişiye hem dünyada, hem de ahirette manevî faydalar sağlar. Bu çizgiden uzak olarak yapılan bütün idarî hizmetler ise etkin sonuçlar vermeyeceği için, ne idareciye ne de topluma bir hayır kazandırır. İdarî güç ve imkânlarından dolayı ne Allah’tan ne de toplumdan korkan idareciler, kaynaklarını türlü bahanelerle çarçur edebilirler. Hâlbuki vicdan muhasebesi yapabilen dürüst ve samimî idareciler, sosyal ahlâk ilkelerine tam bağlı kalarak tek kuruşun hesabını bile verebilirler. Böyle idareciler, yörelerinde sosyal adaleti temin etmek maksadıyla bazı menfaat şebekelerinin tahtlarını sarsma cesareti gösterebildikleri için, çoğu zaman iftiraya da uğrayabilirler. Müfterilerin sinsî planları çok geçmeden ortaya çıktığında böyle idarecilerimizin kıymeti daha iyi anlaşılabilir. İşte bu kategoride değerlendirebileceğimiz Karapürçek Kaymakamı Sayın Soner Karataşoğlu ile son haftalarda ilçesinde yaşanan olayları görüşmek maksadıyla bir vesile ile makamına uğrayabildim.

Karapürçek Kaymakamının Sosyal Projeleri

Genç kaymakamımız bazı yerel yayın organlarının aleyhinde verdikleri haberlerin gerçek dışı olduğunun açıkça belli olmasından dolayı yaşanan son hadiselerin üzerinde durmak yerine daha çok ilçesinde yoksulluk sorununun çözümüne yönelik olarak geliştirdiği sosyal projelerin önemini anlattı. Bir sosyal politika uzmanı olarak doğrusu ben de sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı aracılığı ile yapılan faaliyetleri merak ettim. Sosyal siyaset alanında Sakarya Üniversitesinde yüksek lisans da yapan Karapürçek Kaymakamımız, yerel şartları da göz önünde bulundurarak akademik bilgilerini sosyal projelere de başarılı bir şekilde yansıtabilmektedir. Mesela vakıf aracılığı ile yapılan sosyal yardımların önemli bir bölümünü istihdam odaklı projelerin hayata geçirilmesini sağlayacak bir şekilde işsiz müteşebbislere mikro kredi vermektedir. Şartlı maddî desteklerle, iş sahibi olanlar, faizsiz olarak aldıkları kredileri, belirli bir dönemden sonra küçük taksitlerle geri ödemek durumundadırlar. İlginçtir, vakıfça sağlanan bütün krediler müteşebbislerce geri ödenmiştir. Karşılıksız sosyal yardım yerine özellikle işgücü sahibi olanlara yatırım yapabilecek miktarlarda destek sağlamanın sosyal faydası ortadadır. Kaymakam bey, geri ödenen paraları, mevzuattaki boşluktan dolayı ihtiyaten Ankara’ya iade etmiştir. Ama Ankara, bu yardım paralarının Karapürçek halkı için tahsis edilmiş olduğundan dolayı yine Kaymakamlığın hizmetine sunar. Kaymakam bey, buna benzer bana çok ilginç yeni sosyal projelerinden bahsetti ancak bunun dışında bir meselenin kendisini çok üzdüğünü bu ziyaretimde öğrenmiş oldum.

Acil 30 Bin YTL Lazım

Halk tarafından sevilen ve sayılan Karapürçek kaymakamının çalışma odasına her gün birçok insan randevusuz olarak rahatlıkla girebiliyor. Bunlardan bir ailenin dramı doğrusu beni de çok etkiledi. Hasta bir hanıma böbrek nakli ameliyatı yapılması gerekiyor. Asgari ücretli kocası hanımı için böbreğini vermeye hazır. Ama bu ameliyatı gerçekleştirecek hastaneler en azından 30 bin YTL ameliyat ücreti talep etmektedir. Bazı girişimlerde bulunan kaymakamımız, bütün çabalarına rağmen arzu edilen noktaya kavuşamamış. Kaymakamımızın verdiği bilgilere göre, devletten vakfın kasasına her ay 20 bin YTL aktarılmaktadır. Bu paranın büyük bir kısmı daha önceden belirlenen hak sahiplerine gitmektedir. Kaymakam bey, buna rağmen hastanın bir an evvel ameliyat olabilmesi için, vakıf kaynaklarından yardım yapmaya hazır ancak 30 bin YTL’yi tamamlayabilmek için, haricî desteğe de ihtiyacı var. Sakarya’lı ve Karapürçek’li işadamları, hayırseverler, STK’lar, gönüllü yardım kuruluşları bu önemli meselede duyarlı olmaları ve yardımda bulunmaları gerekmektedir. Aksi takdirde Sakarya’lı hasta bir hanımın ölümünden hepimiz sorumlu olacağız.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 62          Tarih: 24.06 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Silahlı Kutlamalar

Türkiye'nin 13. Avrupa Futbol Şampiyonasında şimdiye kadar oynadığı bütün maçları herkes gibi bütün heyecanla ben de seyrettim. Millî duygularımızın gelişmesine katkı sağlayan uluslar arası müsabakaların sonuçları bütün psiko-sosyal özelliklerimizi de ortaya sermektedir. Yenildiğimizde büyük bir hüsrana uğramışcasına sorumlu gördüğümüz kişileri fütursuzca eleştirir, kazandığımızda aynı kişileri kahraman ilan eder ve kahramanlıktan da kendimize büyük bir pay çıkararak, kazanmanın keyfini çıkarırız. Mizacımıza uygun bir şekilde de bu anı kutlarız. İşte Türkiye'yi yarı finale çıkaran Hırvaristan maçı da millî gururumuzu o biçim okşadı. Maç sonrası şahsen ben de yerimde duramadım. Sevincimi birisiyle paylaşmak için, çoktan uyku âlemine dalmış olan hanımımı uyandırdım ve kutladım. Başarımızın özetini anlatırken dışarıdan çılgınca sesler gelmeye başladı. Hanım beni uyardı: "Sakın balkona çıkma" dedi. Hakikaten o andan itibaren mahallemizin hemen her tarafından silah sesleri de gelmeye başladı. Aşırı sevinç, kontrolsüz ve tuhaf hareketlere yol açıyor. İnsanlarımız ruhsatlı ruhsatsız demeden, çevremizde insanlar da var demeden silahlarını gece yarısı çekip rast gele havaya kurşun sıkıyorlar. Nasıl bir sorumsuzluk anlayışı bu? Hadi kaçınılmaz olarak bağırıp çağırıyorsunuz, kamyonlara binip saatlerce çılgınca tezahüratlar yapıyorsunuz, bazılarımız bundan rahatsız duymalarına rağmen hepsine belli bir dereceye kadar müsahamalıyız. Ama silah çekmek de ne demek? Zaferler böyle mi kutlanır? Kutlamanın bir adabı olmamalı mı? Hiç geçmişte yaşananlardan ibret alınmaz mı? Yöremizde veya ülke çapında bu serserice yapılan kutlamalardan dolayı kaç kişi hayatını kaybediyor, kaç kişi yaralanıyor biliyor musunuz? Masum insanlarımıza ve çocuklarımıza isabet eden o kurşunlar, ya ölüme ya da kalıcı sakatlıklara yol açıyor. Hiç değer mi? Bütün sevincimiz o zaman kursağımızda kalıyor. İnsan hayatı ve toplum sağlığı söz konusu olduğunda bu tarz kutlamaların neresine hoşgörü ile bakacağız? Yetkili ağızlar hemen her defasında uyarıyor, "aman silahla kutlamayın" diye. Ama nafile. Yine bizim magandacılar sorumsuzca içlerindeki bütün kurtları bu şekilde dışarıya döküyorlar. Allah göstermesin, bir insanımıza gelen en küçük bir zarar dahî sevincimize gölge düşürür. Magandacılar hem kendilerine, hem de topluma zarar veriyor. Onun için, uyarılarımıza devam ediyoruz. Kutlamalarınızı insanca yapın ta ki insanlarımıza zarar vermeyeseniz. Yetkililerimiz ve güvenlik görevlilerimiz de bu hususta hiç bir surette müsamahalı davranmamalıdır. Artık yeter.

Almanya Maçı

Yarın Almanya'ya karşı önemli bir maç daha yapacağız. Eğer bu maçı da kazanmamızdan dolayı silahlı eylemlere dönüşecek kutlamalardan dolayı tek bir masum vatandaşımızın hayatı tehlikeye sokulacak olursa "çok yazık oldu" derim. Bir vatandaşıma zarar geleceğine o önemli maçın kaybedilmiş olmasını tercih ederim. Millî takımımızın başarıları için fillî dualarda bulunmak istiyorsak, maç esnasında vereceğimiz manevî desteğin ötesinde maç sonrası da gerekli olan makul tavırları sergilememiz gerekir. Çılgınca eğlenmek veya dengesizce kutlamak yerine haddizatında dualarımıza cevap veren ve başarılı olmamızı sağlayan Allah'a şükretmek gerek. Yoksa elde edilen sırlı (mucizevî) başarıların kendiliğinden mi olduğunu düşünüyorsunuz?

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 63          Tarih: 26.06 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Ah Minel Mevt

Ah ölüm ah. Son defa seni ne zaman hatırlamıştık? Günlük hayatımızda senin yerin nedir? Ölümü hatırlamanın sosyal hayatımız üzerindeki etkilerini neden düşünmeyiz? Ve ölüm sonrası yeni ve ebedî hayatın bize getireceği sürprizler  nelerdir? Ölüm, bazılarımız için korkutucu ve dolayısıyla zihnimizden uzak tutulması gereken  bir konudur. Ölüm gerçeğini kabullenememek bize ne fayda sağlar ki? Er veya geç can taşıyan her varlık, ölüm adındaki esrarengiz olguyu ve olayı tatmayacak mı? Evet, her birimiz ölüme her geçen gün daha da yaklaşmaktayız. Dönülmez bir uhrevî yolculuğun başlangıcı olan ölüm, dünyada tadacağımız en son tat olacaktır. Hayatta acı ve tatlı hatıralar yaşadığımız gibi son anımız da bizim için ya acı ya da tatlı olacaktır. Kabristanımız da buna göre ya Cennet bahçelerinden nurlu bir köşk ya da Cehennem çukurlarından ateşli bir mağara olacaktır. Yaratan'dan gelen ecel fermanına karşı kimse karşı koyamayacağına göre hayatımızı gecikmeden buna göre biçimlendirmekte fayda vardır. Geçici dünya zevkleri bir gün mutlaka nihayet bulacaktır. Ne mal ve mülk, ne de makam ve güç, ölüm gerçeğini ortadan kaldırmıyor. O halde biz insanlara düşen görev nedir? Aslında bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Ama yine de başta kendi nefsime yönelik olmakla beraber ölüm gerçeği karşısında bazı hususları hatırlatmakta fayda vardır: Allah vardır ve bizi bu dünya hayatında imtihan etmektedir. Bunun için kimse kimseye üzmesin, kimse kimsenin kul hakkına girmesin, hak yoldan ayrılmasın, güzel ahlâktan vazgeçmesin ve belki de en önemlisi ölüm sonrası mahşerdeki hesabı unutmasın. Aksi takdirde büyük kayba uğrayacağını bilsin.

Mezar Taşları

Millî tarihimizin belki de en önemli yazılı kaynaklarından biri olan mezar kitâbeleri, adına yazıldığı kişinin kısa özgeçmişinin dışında hayata, ölüme, ahirete ve hakikate dair çok düşündürücü bilgiler vermektedir. İşte size Kastamonu, Taşköprü'nün Abdal Hasan Köyünde bulunan Osmanlı tekke ve türbenin etrafındaki bazı mezar kitabelerinin üzerine kazılmış ilginç bulduğum ibretli sözleri buraya aktarıyorum.

a) - Hüvel Bakî (Allah ebedîdir) - Âh ile zâr kılarak tâzel kimse duymadım (Bu dünyadan çile çekmeden ahirete göç eden insan duymadım) - Cûn ecel peymânesi dolmuş muradım almadım (Ölüm zamanı gelmiş dünyadan murat almadım) - Fırkata takdir bu imiş ezelden bilmedim (Ayrılıkla ilgili takdir bu imiş önceden bilmedim).

b) - Hâzete kesb-i rızam fikrim benim (Allah'tan gelen he şeye razyıyım) - Vuslatı-ı Hakk'a feda canım ve tenim (Allah'a feda olsun canım ve tenim) - Kesmen emr-i rahmetinden ya ilahi (Rahmetinden ümidimi kesmem Ya Rabbi) - Mezreittakzâr Rahmanımın (Allah'ın adını daima zikrederim).

c) - Ziyaretten muradım bir duadır. - Bugün bana ise yarın sanadır.

d) İlâhi, cürmümü (günahımı) affet. - Yüzüm kara sana bakmaz. - Senin dergahına geldim. - Habibin (Hz. Muhammed'in) aşkına yakma.

e) Bekaya eyledim rıhlet-i fenâdan (Geçici dünyadan ahirete göçtüm) - Unutma biz (im gibi) garibi duadan.

f) Emretti Hüda eyledi ferman. - Erişti ecel vermedi emân. - Gençliğime doymadım dünyada heman. - Ahirette yine muradım Hâlık- Rahman.

 

 

 

Mayıs 2008 Yazıları >>> - Nisan 2008 Yazıları >>> - Mart 2008 Yazıları >>> - Şubat 2008 Yazıları >>> - Ocak 2008 Yazıları >>> - 2007 Yazıları >>>

Google