Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.com

   

 

ADAPAZARI GAZETESİ KÖŞE YAZILARIM ;

 

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 31          Tarih: 04.03 2008                  Gün: SALI

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

RÜYALARIMIZIN HAYATIMIZA ETKİLERİ

Sevgili okuyucularım; Yazar, şair ve edebiyat öğretmeni Nihad Sami Banarlı, “Bir Rüya Görebilmek” (Hürriyet; 07.04.1962) başlığı taşıyan bir yazısında “milletler bir rüya görebildikleri ölçüde büyürler” derken Osman Gazi’nin o hepimizin bildiği meşhur rüyasından yola çıkarak, millet ve devletlerin büyümesine kahramanların büyük rüyalarına bağlar. Hakikaten fertlerin ve milletlerin büyüme ve yükselme emelleri, rüyalarına kadar yansıyacak ki, bu emeller hayatiyet bulsun. İşte hemen herkes, rüyasında kendi emelini, kendi arzu ve isteklerini veya kaygı ve endişelerini görür. Mesela çiftçi yağmur, çamaşırcı güneş ve öğrenci de sınav kâğıtlarını görür. Âşık da elbette sevdiğini görecektir rüyasında. İşte rüyalar, insanlar gibi, düşünceler gibi birbirinden farklı olduğu kadar metafizik ve manevî boyutuyla da bir o kadar enteresandır. Rüyalar, benim hep ilgimi çekmiştir. Ta küçüklüğümden beri, rüyalarımın benim hayatımda önemli bir yeri vardır. Yaklaşık 15 yıldan beri de gördüğüm ve başkalarının gördüğü ilginç rüyaları kaydedip, değişik açılardan değerlendirmekle meşgulüm. Çok enteresan sonuçlar elde ettiğimi şimdiden söyleyebilirim. Ama elde ettiğim bulguları, hem dinen (manevî, yani ezelî, kaderî; uhrevî), hem de ilmen (tıbbî, sosyal, ahlâkî) kitaplaştıracak bir kıvama getirebilmiş değilim. Merakınızı gidermek adına size yine de tadımlık bazı görülmüş rüyalar sunayım. Rüya sahiplerinin isimlerini vermememi lütfen anlayışla karşılayınız.

Rüya Sayesinde Müslüman Olmak

Bir İspanyol’un gördüğü rüya: “Beni büyük bir salona götürdüler. Orada önceleri anlamadığım ancak daha sonra Kuran-ı Kerim’den ayetler okunduğunu öğrendiğim bir şeyler okunuyordu. Bu ses, içimde çok farklı bir dünyaya kapılmamı sağladı. Bir müddet sonra salonda beyaz giysiler içinde birilerinin (semazenlerin) döndüğünü gördüm. Sonra üzerinde yine beyaz bir giysi bulunan bir kişi (Hz. Mevlana), bana ‘Sen Türkiye’ye ve oradaki Konya şehrine git. Orada seni bekliyorlar” dedi.” Rüyadan ağlayarak uyanan İspanyol, belirli bir zaman sonra Konya’ya gider ve Müslüman olur. Bu gibi rüyalarda şu soruların cevabı aranmalıdır. Acaba gayri müslim olduğu halde bu rüyayı görmesine sebep oluşturan faktörler nelerdir? Niçin böyle durumlarda insanlar gayri ihtiyarı olarak rüyanın etkisinde kalıp, aldıkları mesajlar doğrultusunda hareket ediyorlar?

Rüya Sayesinde Müjdeleyici Bir Haber Almak

Sakarya’da yaşayan ve çocuğu olmayan bir çift, orman bölgesinde unutulmuş ve bir evliyaya ait olduğu düşünülen bir mezarlığı, tavsiye üzerine hayrına onarma kararı alırlar. Bir hafta sonra kadın, rüyasında beyaz sakallı bir zatı görür. O zat o kadına şöyle bir müjde verir: ”Sizin Allah’ın izniyle çocuğunuz olacak. Ancak ismini Hasan Basri koyacaksınız”. Çift, 9 ay sonra bir erkek çocuğa kavuşur. Böyle rüyalar, C. Hakk’ın lutfuyla Levh-i mahfuz’da kayıtlı olan bazı bilgilerin, bazı kişilere müjde olsun diye verilmesi ile gerçekleşebilir. Kader noktasında izahı çok zor olan bu gibi rüyalar görülebildiğine göre, bunları yok sayamayız. O halde böyle rüyalara nasıl bir mana vermek gerekir?

Rüya Sayesinde Bilim Öğrenmek

Bir toplantıda ilahiyatçı bir profesör ile tanıştım. Hem dindar, hem de bilim adamı olanların güzel rüyalar görebileceğini ümit ederek, kendisine ilginç rüyalar görüp görmediğini sordum. Mütevazı olduğu için, başta anlatmak istemedi, ancak samimî olduğumu düşündüğü için, birkaç rüyasını anlattı. Ben de size onlardan bir tanesini anlatayım: “Rüyamda Peygamberimizi gördüm. Kendisine şu soruyu sordum: ‘Efendim, sigaranın hükmü nedir?’ Peygamberimiz sert bir tonla bana şöyle cevap verdi: Sigaradan (seni) men ediyorum”. Sigara içenlere duyurulur! Doğrusu rüya yoluyla bazı bilgilere kavuşmak her zaman mümkündür. Olmaz demeyin. Bize de böyle bir rüya görmek nasip oldu. Rüyamda bana birisi “TEEHHÜL”den bahsetti. Ben de gururumdan o kişiye bu kavramın ne anlama geldiğini sormadım. Onun için rüyadan bu kavramı öğrenemeden uyandım. Sözlüğe baktıktan sonra tabii ki anlamını öğrenmiş oldum. “Bir daha gurur ve kibir mi asla” dedim kendi kendime ve karar verdim. “Bir daha rüyamda bilmediğim şeyi soracağım, böylece bazı şeyleri daha hızlı öğrenmiş olacağım.” ‘Pekiyi hocam “TEEHHÜL” ne demek şimdi?’ diye içinizden soruyorsunuzdur belki de. Eskiden olsaydı sözlüğe bakınız derdim. Bu rüyadan sonra cimrilik yapmadan ve sizleri yormadan hemen söylüyorum: Evlilik, ülfet, ehilleşme, ünsiyet, sevgi vb.

Rüyalarınızı Yazınız

Değerli okuyucularım; Siz de elbette böyle enteresan veya manevî yüklü rüyalar görmüşsünüzdür. Aslında bunları ibret olsun diye ve ilim adına yazmalısınız. Dolayısıyla rüyalar ve bunların içerdiği bilgilerle ilgili kazanımlarınızı heba etmeyin bize hibe edin. Gördüğünüz ilginç rüyalarınızı, yukarıdaki e-mail adresime gönderirseniz, gizlilik ilkelerine riayet ederek, gerekirse rüyanızı da tabir ederek, ilim adına değerlendirmek isteriz. Türkiye’de maalesef bu alanda pek fazla ciddî araştırmalar yok. Halbuki sadece Almanya’da 120 araştırma merkezi, uyku ve rüyalarla ilgili çalışmalar yapmaktadır. Bizim milletimizin gördüğü rüyalar, çok daha anlamlı ve hikmet içeriklidir. O halde hem toplumsal, hem de bilimsel gelişmememize katkı sağlayacak rüyalarınızı bizlerden esirgemeyiniz.

Rüya İle İlgili Hadisler

"Kıyamet yaklaştığında Müslümanın rüyası yalan çıkmayacak. Sizin en doğru rüya göreniniz, en doğru söyleyeninizdir. Rüya, üç kısımdır: Allahtan müjde olan doğru rüya. Şeytanın sizi üzmek için gösterdiği rüya. Kişinin kendi kendine konuştuğu şeylerden ileri gelen önemsiz rüya.”

“Eğer biriniz, hoşlanmadığı bir rüya görürse, hemen kalkıp namaz kılsın ve o rüyayı kimseye anlatmasın”.

“Kim beni rüyasında görürse, beni gerçekten görmüş gibidir. Çünkü şeytan benim şeklime girip görünemez”.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 32          Tarih: 06.03 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Adapazarı’nın Özürlü Danışma Merkezi

Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Özürlüler Danışma Merkezi, BELPAŞ binası altında Şubat 2006 tarihinden beri görev başındadır. 2 yıldan beri hizmette olan bir birim, çalışmalarıyla ilgili olarak elbette geriye dönük bir muhasebe yapmak durumundadır. Yönetmelikte belirlenen görevlerin şimdiye kadar ne derece yerine getirildiğinin, ileriye dönük olarak da hangi hedeflerin gerçekleştirilmesi planlandığının hesabı yapılmalıdır. O halde ilk önce Büyükşehir Belediyeleri Özürlü Hizmet Birimleri Yönetmeliği’nin 8. maddesinde belirlenen hükümlere bir göz atalım:

a) Özürlü bireylerle ilgili veri tabanı oluşturmak.

b) Özürlülerin toplum hayatı ile bütünleşmelerini sağlayıcı ve kolaylaştırıcı çalışmaları yürütmek, sportif, sosyal ve kültürel aktiviteler yapmak, teşvik etmek ve yaygınlaştırmak.

c) Üniversiteler, özel kuruluşlar, özürlülere hizmet amacıyla kurulmuş vakıf, dernek ve bunların üst kuruluşları, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yaparak özürlülere yönelik toplum temelli rehabilitasyon programlarını uygulamak.

ç) Birime başvuran özürlü ve ailelerine psiko -sosyal danışmanlık ve rehberlik hizmetleri vermek, özürlülükle ilgili konularda eğitilmelerini, bilgilendirilmelerini ve bilinçlenmelerini sağlayıcı, konferans, seminer, sempozyum gibi etkinlikler düzenlemek.

d) Özürlülüğü önlemeye yönelik kitap, dergi, broşür gibi basılı, sesli ve görsel yayınları hazırlamak, yayımlamak ve dağıtmak.

e) Özürlü ve aileleri için bilgilendirme, bilinçlendirme hizmetleri vermek, bu hizmetleri verecek personelin teknik bilgi ve beceriye sahip olması için gerekli eğitimi almasını sağlamak.

f) Özürlüleri nitelikli işgücü haline getirerek, çalışma yaşamına katılmalarını sağlamak üzere meslekî rehabilitasyon ve eğitim programları için başvuran özürlüleri değerlendirerek uygun meslekî rehabilitasyon ve meslekî eğitimleri vermek.

g) Ekonomik durumu yetersiz özürlülere aynî ve nakdî yardım yapmak.

ğ) İhtiyaç halinde özürlülerin durumlarına uygun araçlarla bulundukları mekanlardan hastane, okul ve rehabilitasyon merkezi gibi yerlere ulaşımlarını sağlamak.

h) Bakıma muhtaç özürlülere ve yaşlılara bakım hizmeti sunmak veya bu hizmeti ilgili mevzuat gereğince satın almak.

Yerel Özürlüler Politikaları Oluşturulmalıdır

Şimdi de Özürlüler Danışma Merkezimizin bizzat kendi sitesinde beyan ettiği gibi yaptığı hizmetlere bir bakalım: “Özürlüler Danışma Merkezi; engellilere ait bilgi bankasının oluşturulması, sosyal güvencesi olmayan tüm özürlülere 2022 sayılı kanun gereği özürlü maaşı bağlanması, özürlü kimlik kartı alımı, 18 yaşını doldurmuş olan özürlü vatandaşlarımızın %50 su indiriminden faydalanması, bakıma muhtaç özürlülerin bakım ücretinden yararlanmaları, tüm özürlü hemşerilerimize ücretsiz ulaşım hizmeti verilmesi, engellilere ve ailelerine yerel yönetim olarak sağlık, eğitim, rehabilitasyon, istihdam, hukuki haklar gibi birçok konuda yardım ve danışmanlık görevini yürütüyor”. Görüldüğü üzere bakım ödeneği veya özürlü maaşı gibi birçok hizmet, zaten merkezî hükümet tarafından sunulmaktadır. Özürlüler Danışma Merkezi, burada sadece bu hizmetlerden nasıl yararlanıldığına dair danışmanlık hizmetleri vermektedir. Ücretsiz ulaşım ve su indirimi hariç, Adapazarı Büyükşehir Belediyesine ait müstakil ve ek hizmetlerin sayısı ise fazla gün ışığına çıkmamaktadır. Gerçi “Sağlık, eğitim, rehabilitasyon, istihdam, hukuki haklar gibi birçok konuda yardım ve danışmanlık” hizmetlerinin yapıldığı ifade edilmektedir. Doğrusu bunların yıllık faaliyet raporlarında sayılarla biraz daha somut olarak açıklanması gerekmektedir. Yoksa yıllık faaliyet raporu tutulmamakta mıdır? Yapılması gerekenler aslında bellidir. O da şudur: Yapılanlarla asla yetinmemek ve yapılanlara yenilerini eklemektir. Mesela belediyece düzenlenen meslekî eğitim programlarına özürlülere neden yer verilmez? Emek piyasasında istihdamı hemen hemen mümkün olmayan ve-fakat işgücü niteliği taşıyan ağır derecede veya zihinsel özürlülerin istihdamına yönelik olarak meslek kuruluşlarıyla ve İŞ-Kur işbirliği ile neden korumalı işyeri açılmaz? Halbuki bununla ilgili çok cazip bir yönetmelik de mevcuttur. Evde yaşayan bakıma muhtaç özürlü ve yaşlılara dönük olarak neden SHÇEK İl Müdürlüğünün koordinasyonuyla kalıcı ve organizeli evde sosyal bakım hizmetleri tertiplenemez? Neden Üniversite işbirliği ile özürlülerin ailelerine dönük sosyal pedagojik programlar düzenlenemez? Kısacası özürlülerin bütün ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için, Özürlüler Danışma Merkezine çok görevler düşmektedir. Nitelikli bir personel ve aktif girişimcilik ruhuyla yeni sosyal projeler üretilmelidir. Bunun için de yerel özürlüler politikaların temel esasları belirlenmeli ve yönetmelikte gösterilen hedefler doğrultusunda ve üzerinde özürlülerin toplum hayatına tam katılımlarını sağlayan aktif politikalar üretilmeli ve etkin hizmetler sunulmalıdır.

Gabriel Garcia Marquez’den Vecizeler

-         Seni sen olduğun için değil; senin yanında olduğum zaman, ben olduğum için seviyorum.

-         Birinin seni senin istediğin gibi sevmemesi, onun seni tüm varlığıyla sevmediği anlamına gelmez.

-         Gerçek dost, elini tuttuğunda kalbine de dokunandır.

-         Zamanını seninle geçirmekle ilgilenmeyen biriyle zamanını harcama.

-         Belki de Allah doğru kişi ile karşılaşmadan önce, yanlış insanlarla karşılaşmamızı istemiştir. Minnet duygusunu böyle tadacağız.

-         Bu dünyada bir insan olabilirsin, ama birisi için bir dünya olabilirsin.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 33          Tarih: 11.03 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

ZABITA MESLEĞİNİN ZORLUKLARI

Beldenin genel düzenini korumak, belde halkının sağlık ve huzurunu sağlamakla görevli olan zabıta personeli, yetkisi kapsamında yürüttüğü hizmetlerde bir taraftan kanunî yükümlülüklerini, diğer taraftan da bu mesleğin spesifik sosyal ve ahlâkî kurallarına uymak durumundadır. Zabıta personeli, günlük rutin görevlerinde sürekli olarak değişik sosyal kesimlerin temsilcileriyle karşı karşıya geldiği için, gerek kanunî müeyyidelerin uygulanmasında, gerekse kovuşturma yapılmak üzere tutanak düzenlemede arzulanmayan bazı nahoş hadiseler yaşanabilmektedir. Bu gibi durumlarda gerek vatandaşla sağlıklı iletişimin muhafazasında, gerekse kanunî görevlerin yerine getirilmesinde zabıta personeli büyük bir sorumluluk taşımaktadır.

Özellikle acil durumlarda, kanun, tüzük ve yönetmeliklerde açık olarak ifade edilmeyen veya işin uygulanma tarzına dair somut bir emir biçimi bulunmayan veya bunların uygulanmasında tereddüt hâsıl olan işlerde zabıta personeli, kendi vicdanî ve ahlâkî sorumluluğu altında gerekli ve en uygun tedbirleri alma becerisini gösterebilmelidir. Burada bir taraftan toplumsal ahlâk kurallarına, örf ve âdetlerimize ve aile değerlerimize zarar vermeyecek bir yaklaşımın sergilenmesi, diğer taraftan da kanunî görevlerimizi ihmal etmeyecek orta bir yolun bulunması gerekmektedir. Zabıta hizmetleri, sosyal pedagojik bir maharet gerektiren öyle zor bir zanaat ki, ona hırçın olmamak ve şiddet kullanmamak şartıyla gerektiğinde otorite ve sertlik, gevşek olmamak ve laubaliliğe kaçmamak şartıyla da gerektiğinde yumuşaklık ve tatlı dil gereklidir.

Zabıta Mesleğinde Ahlâkî İlkeler

Zabıta personelinin, hem sosyal stres ve toplumsal tepkilere karşı dayanırlık, hem de görevinde üstün performans sergilemek açısından meslekî bilgi ve tecrübenin yanında ahlâken olgun olması elzemdir. Bu ahlâkî vasıflara da ancak o kimse sahip olabilir ki görevin yerine getirilmesinde haksızlıklara göz yummaz, menfaat peşinde koşmaz, davranışlarında gösterişe benzer bir kibir ve gurura kapılmaz, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayrımı yapmaz ve bölücü davranışlarda bulunmaz. Aksi takdirde o kişi, bu meslekten uzaklaştırılır. Meslekten çıkarma cezasını gerektiren eylem, işlem, tutum ve davranışlar, haddizatında o mesleğin temel ahlâk ilkelerinin çiğnenmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla zabıta mesleğinin ahlâk ilkelerine ters düşen eylemlere bir göz atmakta fayda vardır:

a) Üstlerinin talimatlarına karşı çıkmak, onlara veya meslektaşına hakaret etmek veya onları dövmek veya haklı bir sebep olmadığı hâlde meslektaşlarına yardımcı olmamak suretiyle görevlerin yapılmasına şu veya bu şekilde engellemek.

b) Yetkisini veya nüfuzunu gayri meşru alanlar veya kendisine veya başkalarına menfaat sağlamak maksadıyla kullanmak.

c) Görev sebebiyle emanet edilen bilgileri, tevdi edilme gereklerinin dışında kullanmak. Suç delillerini yok etmek, bilerek ve isteyerek yok edilmesine, saklanmasına veya değiştirilmesine yardımcı olmak.

d) Yetkili mercilere yanıltıcı bilgi vermek veya kimlik belgesini başkalarının kullanımına sunmak.

e) Evrakta sahtekârlık yapmak, bilinçli olarak gerçek dışı rapor veya tutanak düzenleyip imza etmek veya ettirmek.

f) Görevli bulunduğu sırada içki içmek veya göreve sarhoş gelmek.

g) Kanunen yasak olan tüketim (uyuşturucu) maddelerinin üretilmesine, kullanılmasına, saklanmasına, yollanmasına, satılmasına veya satın alınmasına aracı olmak.

h) Gayri ahlâkî davranışlar sergilemek veya kanun dışı işler yapmak (Cinsel tacizde bulunmak; Kaçakçılık yapmak; Kumar oynamak veya oynatmak; Kadın ticareti yapmak ve yaptırmak; Yasadışı örgütlere maddî veya lojistik destek sağlamak veya üyelerini güvenlik kuvvetlerinden saklamak, saklanmasına yardımcı olmak; Yolsuzluk yapmak; Rüşvet almak; Vatandaşı dövmek veya muhtaçlara kötü davranmak; Vatandaşın malına zarar vermek; Kurumun araç-gereç veya malzemelerini özel maksatlar için kullanmak vb).

Toplumsal barış ve huzuru temin etmek noktasında önemli bir sosyal görev üstlenmiş olan zabıta personeli, meslek ahlâk ilkelerinin yanında toplumsal değerlere ve genel ahlâk kurallarına riayet konusunda azamî derecede duyarlı davranması zorunludur. Bunun için zabıta mesleğinin doğruları ve yanlışları, zorunlu meslek ahlâk eğitimi programlarından sonra da sık sık sorumlu personele hatırlatılmalıdır. Meslek ahlâk ilkelerinin uygulamaya dönük sürdürülebilirliği ise, iç ve dış denetim ve yaptırımlarla desteklenmelidir. Saygın bir mesleğin itibarının korunabilmesi, o mesleği ifa eden personelin ahlâkî donanımı ile yakından ilgili olduğu unutulmamalıdır.

Vecizeler

Bir millet, dünyayı fethetmeden de, kendi vatanında göstereceği kültür, sanat ve medeniyet yükselişleriyle dünyanın gönlünü fethedebilir. Nihad Sami Banarlı

Akıllı adam aklını kullanır. Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır. Bernard Shaw

Bilgiyle dirilenler ölmez. Hz. Ali

İki şey aklın eksikliğini gösterir: Konuşulacak yerde susmak, susulacak yerde konuşmak. Sadi

Üç şey sürekli kalmaz; ticaretsiz mal, tekrarsız bilgi, cesaretsiz iktidar. Sadi

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 34          Tarih: 13.03 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

ÖLÜM DÖŞEĞİNDE MANEVÎ TERAPİ

Prof. Dr. Mustafa Nutku’nun anlattığı aşağıdaki hadise, sağlık hizmetlerinde manevî telkinlerin ve hastalara yönelik manevî teselli hizmetlerinin kişilerin ruh sağlıklarını korumaları ve huzurlu bir şekilde ruhlarını teslim etmeleri adına ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir: Hikâyemiz, Esra isminde 9 yaşında bir kızın kanser hastalığına yakalanması ile birlikte yaşadıkları ile ilgilidir. Hastalığı vücuduna yayılmış. Hastanedeki hasta yatağında uyanık olabildiği zamanlar, devamlı olarak kitap okuyormuş. Bir akşam, okuduğu kitaptan başını kaldırarak, annesine: “Babamı çağırabilir misin, anne?” demiş. Küçük kızının vücuduna yayılmış kanserle günden güne eriyişini görürken, ölüm habercisi bu hastalığın sevgili kızından ayrılık getireceğini bilerek, dünyadan o kesin ayrılığının acısına dayanabilmek bir yana, o ayrılık anının yakında muhakkak gelecek oluşunu düşünmenin büyük acısına dayanabilmenin bile kendisine çok zor geldiği annesi, kızının bu anî arzusu karşısında çekinerek sormuş: “Babanı çağırmamı niçin istiyorsun?” Hasta kız, önce bunu açıklamak istememiş; bir an düşünmüş ve: “Çağırmasan da olur. Hem çağırsan, gelinceye kadar belki geç olur” sözleri üzerine annesinin merakı daha da artmış: “Babanı çağırmamı önce isteyip sonra niye vazgeçtin?” diye sorunca, kızı gayet sakin bir şekilde cevap verir.

Son Yolculuk

“Anne, ben artık âhiret âlemine gidiyorum da, onun için..” cevabını vermiş. Bu sözleri üzerine annesinin gözünden, artık tutamadığı gözyaşları boşanırken, kızı gene o çok sakin haliyle: “Bak! Azrail (as) beni almak için gelmiş; orada bekliyor..” diyerek odanın bir köşesini parmağıyla işaret etmiş. Annesi, kızından ayrılık vaktinin geldiğini anlayıp elleriyle yüzünü kapatarak hüngür-hüngür ağlarken, kızına gayr-i ihtiyarî sormadan da edememiş: “Azrail (as) nasıl? Biraz tarif eder misin?” “Çok güzel…” demiş, küçük kız.. Daha sonra da, içinde bulunduğu o maneviyat âleminden dünya haline tekrar avdet etmiş gibi, annesinin o ardı-arkası kesilmeyen yüksek sesle ağlayışından rahatsız olmuş bir tavırla annesini, 9 yaşındaki çocukluğundan beklenemeyecek büyük bir kemal ve vakar haline girerek, tesellîye çalışmış: “Niye bu kadar çok ağlıyorsun ki, anne? İmanı olan ve imanıyla yaşayanlar için ölüm ve âhirete gitmek, korkulacak bir şey mi? Dünyada daha fazla yaşasaydım, dışarıdaki insanların ekseriyeti gibi, dinde lâkayt, ibadette ihmalkâr halde uzun bir dünya hayatım olsaydı, benim için daha iyi mi olacaktı? Öyle olmam seni daha çok mu sevindirecekti?” Kızının, yaşının çok üstünde bir olgunlukla kendisine verdiği bu hakikat dersi karşısında, annesinin sanki birdenbire gözyaşı pınarları kurumuş; yüksek sesle ağlaması aniden durmuş. Kanser hastası, kanser hastalığı vücuduna yayılmış olan 9 yaşındaki kız, annesiyle bu son konuşmasından sonra, yüksek sesle Kelime-i Şehadet getirmiş; daha sonra da, başı yavaşça sol tarafına düşerek ruhunu teslim etmiş. Annesinin biraz evvel pınarları kurumuş gibi durmuş olan gözyaşları yeniden, fakat bu defa sessizce çağlamış.

Hastalar Risalesi

O sırada sevgili kızının artık ruhsuz olan bedeninin yanında, yatağında okuduğu son kitap ile bir kalem, dikkatini çekmiş. 9 yaşındaki kızının dünyadan âhirete giderken, kendisini fevkalâde hayrete sevk eder derecede gösterdiği o çok yüksek ruh halinin sırrı, hasta yatağında son olarak altını da çizerek okuduğu o kitap sayfalarında kendini ilân ediyor gibiymiş. Kitap, 20. yüzyılın en büyük İslâm âlimlerinden olan Bediüzzaman’ın kaleme aldığı “Hastalar Risalesi” ve altını çizerek okuduğu son bölümü de: “SEKİZİNCİ DEVA”. Ne mi yazıyor bu bölümde. Gelin birlikte okuyalım:

“Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb (günahların kefareti) olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki, "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker. Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalp, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva (şikâyet) etmezsen, şu muvakkat (geçici) bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryat et. Çünkü bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen (sürekli) firak (ayrılık) ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz (sonsuz) yaralar açılır. Bahusus (özellikle) âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden (hayal ettiğinden) , adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifa verici bir tiryak (ilaç) olan iman ilâcını aramak ve itikadını (inancını) düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır. Evet, Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen manevî sürur (rahatlama, sevinç) ve şifa ve lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.”

Bediüzzaman’dan Vecizeler

-          Ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır, ehl-i dalâlet (sapık topluluklar) için zulümat-ı ebediye (ebedi zulümler) kuyusudur.

-          Nasıl ki şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder (artırır).

-          Cenâb-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette dergâh-ı ilâhiye’ye iltica edip (yönelip) niyaz etsin, dua etsin.

-          Eğer hastalığın manası güzel bir şey olmasaydı, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği ibâdına (kullarına) hastalıkları vermezdi.

-          Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, manevî şehit hükmünde, şehadet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 35          Tarih: 18.03 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

İNSAN DENEN VARLIK

Lügat âlimlerince insan kelimesi, Arapça “ins” (insan), “üns” (alışkanlık; arkadaş) ve “ünsiyet” (dostluk) kelimelerinden türemiştir. Yani, güzel alışkanlıkları olan ve başkalarıyla dostluk kurabilen bir insan, bu yönüyle sosyal ve akıllı bir varlıktır. Aklı, besleyen de haddizatında beyindir. Delikanlılık dediğimiz buluğ çağında insan organizmasında en önemli olaylardan biri de, insan beyninin bu dönemde gelişmesidir. 18 yaşına geldiğimiz zaman, beynimiz ortalama 10-11 milyar sinir hücresi içerir. Bendimizin en mükemmel ve en karmaşık bir yapısı halinde, kafatasımızın içine beyin en gelişmiş haliyle bu dönemde yerleşmiş olur. Bu yaştan sonra beyin, yaşlanmaya ve eskimeye başlar. İnsana zekâyı, düşünme kabiliyetini veren, onun sosyal çevresine uyumunu sağlayan beyin hücreleri giderek eksilir ve kaybolan hücrelerin yerine bir yenisi gelmez. Nedense sinir hücrelerinde yenilenme meydana gelmez. Onun için akıl gibi nimeti ileri yaşlarda da koruyabilmek için, beynimizi ve sinir hücrelerimizi besleyen şeyleri iyi bilmemiz gerekir. Yaşlılıkta bunama da zaten beyin hücrelerinin hızlı bir şekilde erimesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu durum bazen erken yaşlılık dönemlerinde olabileceği gibi bazen de ortaya çıkmayabilir. Zekâsını sürekli olarak hayırlı işler için kullanan, tefekkür eden, kitap okuyan, sohbetlere katılan veya Kuran okuyan insanlarda belki de bu yüzden beyin hücrelerinin bütünüyle yok olma ihtimali azalmaktadır. Yani ne kadar beyninizi işletirseniz, aktif düşünürseniz ve fikir yürütürseniz o kadar az hücre kaybı meydana gelebilir diyebiliriz belki de. İnsanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, şartlı refleksler göstermenin ötesinde beyin korteksinin gelişmesi ile bilinçli davranışlarda bulunabilmesidir.

Şartlı Refleksler ve Bilinçli Davranışlar

Her varlık, olay anında veya olay sonrası aslında şartlı refleks gösterir. Mesela insanın da kedinin de ayağını bir çivi başsa her iki canlı da bundan acı duyar ve tehlikeli yerden kaçar. Ancak insan, anında çiviyi çıkardığı gibi geçmişteki öğrenme ve tecrübeye dayanarak hemen tedaviye yönelir. İşte bu hareket, şuurlu bir davranış şeklidir. Gerçi hayvanlar da fıtrî (insiyakî) olarak böyle durumlarda bitkilere sürünerek, kendilerine has yöntemlerle tedavi yöntemlere başvurdukları belirlenmiştir. Mesela birer etobur olan köpek ve kedinin, bazen ot yediğine rastlanmıştır. Böylece, her iki hayvan alyuvar üretimi için gerekli folik asidi (bir tür B vitamini) elde etmektedirler. Kediler, belli günlerde, nanegillerden bir bitki olan Nepeta cataria’yı yemek için sanki aşerirler. Bu bitkiyi yedikten sonra da yerde yuvarlanmaya ve akrobatik hareketler yapmaya başlarlar. Wisconsin Üniversitesi’ndeki laboratuar araştırmalarına göre, bu bitki sinir sistemine tesir eden bir madde ihtiva ettiğinden, kediler bazı günlerde birikmiş fazla enerjilerini atmak için, bu bitkiye ihtiyaç duymaktadırlar. Hayvanlar, şuur ve akıldan mahrum oldukları halde nasıl oluyor da daha önceden yemedikleri bazı şeyleri belirli şartlar ortaya çıkmasıyla yemeye başlıyorlar? Bu genlerine işlemiş bir sevk-i ilahi midir? Hayvanlardaki bu bariz değişikliği tıpkı insanlarda olduğu gibi “davranış” olarak değerlendirebilir miyiz acaba? Yoksa birçok bilim adamının ifade ettiği üzere hayatî birer ihtiyacın ifadesi olarak doğuştan Cenâb-ı Hak tarafından insan fıtratına yerleştirilen birer insiyakî hareketler midir? Bu tür hareketler, şuurlu davranışlar gibi görünmekle birlikte belki de tamamen sevk-i ilâhi ile oluşan farklı türde davranışlar olarak kabul edilebilir. Bana öyle geliyor ki tabiattaki yaratılış hikmetlerini ne kadar iyi anlarsak, biz de kendimizi o kadar iyi tanıma fırsatı bulacağız. Öyle ise bir annenin çocuğuna şefkatle bakması, onu besleyip tehlikeler karşısında gerektiğinde canını tehlikeye atabilmesine neye bağlıyoruz? Aynısını bir horoz da yapmıyor mu? Burada her iki varlık da ister şuurlu, ister şartlı refleks hali ile olsun netice itibariyle yaradılıştan gelen insiyakların tesiriyle yapılmıyor mu? O halde insan, sevki-ilahinin akıl ve irade üzerine yaptığı etki ile şuurlu davranışlar sergileyebilirken, hayvanlar gayri ihtiyari olarak yani yine aynı ilahî sevk kaynağından hareketle aynı doğru hareketi yaptıklarını söyleyebiliriz. Ne var ki bir insan, iradi davranışlarını iyi yönde kullanabileceği gibi kötü yönde de kullanabilir. İşte ahlâkın esasını teşkil eden konu da, insanın şuurlu davranışlarını, her zaman olumlu yöne kanalize edip etmeme meselesidir.

İnsan, En Şerefli Varlıktır

Kuranda, "insan" lafzının geçtiği ayetlerde genellikle insanın yaratılışı, çeşitli karakterleri, onların birbiriyle ve diğer varlıklarla olan münasebetleri, Allah yoluna davet vs. gibi hususlar ana hatlarıyla söz konusu edilmektedir. İslâm'a göre insan, varlıklar âleminde "ahsen-i takvim" üzere, yani Allah tarafından en güzel şekil ve kabiliyette, çok şerefli ve üstün meziyetlerle yaratılmış âdemoğludur. Bu yönüyle insan, "eşref-i mahluk"tur. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Allah, insanı cismî boyutuyla topraktan, manevî boyutuyla da kendinden bahşettiği bir nur ile yaratmıştır. İnsanın vücudu, gördüğümüz maddî âlemin unsurlarından yaratılmıştır. Fakat ruhî yönü, görünmeyen gayb âleminin hazineleri, nimetleri ve güzellikleri ile bezenmiştir. Bu yönüyle insan, Yaratanın aynasıdır. Bir başka ifadeyle insan, "Mazhar-ı Hak"tır. Yani, Allah'ın yansıdığı varlıktır. İnsanın kalbi, gönlü ve(ya) ruhu da "Nazargâh-ı İlahi"dir, yani Allah'ın baktığı yerdir. İnsan, bir yönüyle, görünen diğer varlıklar gibi, yeryüzüne ait bir varlık olduğu kadar, bir ruh, manevî kalp taşıması hasebiyle, aynı zamanda ahirete ait manevî bir varlıktır. Bünyesinde ulvî bir hazine taşımakta olan insan, bu özelliklerinden dolayı marifetullah seviyesine erişmesi mümkündür. Yani insan, yaratıcısını tanıyabilir, Ona karşı beslediği sevgi ve bağlılığın bir ifadesi olarak Yaratana kulluk vazifesini yerine getirebilir. Yaratanın bir kulu olmasına karşılık insana, dünyanın efendiliği, Allah'ın halifeliği (temsilciliği) verilmiştir. Çünkü sadece insan, ilahî sıfatların üzerinde tecelli ettiği en şerefli varlıktır. İnsanın şeref ve mükemmelliği, genelde hem cisimde, hem de ruhtadır. Ancak, cisimdeki mükemmellik bütün insanlarda mevcut iken, iç âlemdeki güzellik ve şeref sadece Yaratanını bilen, ona iman eden inançlı ve takva sahibi kişilerde bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, yaradılış gayesinden uzaklaşan, iradî ahlâkını müspet yönde kullanmayan, kalbini inkâra yönlendiren ve gönül gözünü kör eden insan, bu sefer diğer bütün varlıklardan manevî boyutuyla daha aşağı bir seviyeye inmektedir (esfel-i safilin). Eflatun’un dediği gibi, “Mahlûkların en iyisi iyi insan, en kötüsü de kötü insandır.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 36          Tarih: 20.03 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

ADAPAZARI HANGİ MARKANIN ŞEHRİ OLACAK?

Marka Şehir Sakarya Projesini bir ihalenin sonucu olarak yürütecek firmanın genel müdürünün ismi Türk olmakla beraber firmanın ismi bütünüyle yabancı. Demek ki geniş anlamda Sakarya’yı, dar anlamda Adapazarı’nı markalaştıracak firma, yabancı ortaklarla işbirliği yapmaktadır. Bunun açık ispatı bu proje kapsamında Adapazarı’na gelen İsveçli “marka sihirbazı” bir misafir. Öyle anlaşılıyor ki Adapazarı’nı markalaştırmaya yönelik “bilimsel” araştırma yapacak olanlar, Sakarya’lı olmadıkları gibi Türk de değildirler. Gazetelerden okuduğuma göre, yabancı “sihirbaz” Adapazarı’nda en üst seviyede ağırlanmaktadır. Kim bilir Adapazarı için hangi “ilginç” fikirler üretecek. İlk tespitleri zaten yöre sorunlarımıza ne kadar “vakıf” olduğunu gösteriyor. “Adapazarı, küresel trendin içine girmiş” derken ben şahsen kentimizin ilk önce yurt dışına açılacak bir fizikî yapılanmaya gideceğini ve bu bağlamda dünya ülkeleriyle daha yakın olmak açısından Karasu’da liman tesisi veya Bolu’nun da yararlanabileceği ortak uluslar arası bir havalimanı inşaatından bahsedeceğini düşünmüştüm. Ama sihirbazımız nedense küresellikten daha çok ilimizi İstanbul’a bağlayan hızlı tren projesini düşünebilmiş. Demek oluyor ki sihirbazımız Ankara hükümetine ve Ulaştırma Bakanlığına da danışmanlık hizmetleri yapmak istiyor. Peki bu firma ve bu sihirbazımız kentimizi markalaştırmak isterken, hangi verilerden yararlanarak bir projeksiyon ortaya serecektir? Tabiî ki yerel kaynaklardan elde edecekleri veri ve bilgilerden. Bu çerçevede 2004 yılında Sakarya Üniversitesi, valilik, belediye ve ATSO’nun yanı sıra Sakarya’da bulunan tüm resmi kurum ve sivil toplum örgütlerinin katılımlarıyla “Sakarya’nın Rekabet Gücü’nün Belirlenmesi ve Geliştirilmesi Projesi” kapsamında yapılan çalışmalardan elbette yararlanacaklardır. Sakarya üniversite öğretim üyelerinin gönüllü olarak yapmış oldukları akademik katkılar, aslında ilimizin anatomisini bütün boyutlarıyla ortaya çıkaran bir mutfak çalışması idi. Şimdi ise yabancı bir firma, bu verilerden yararlanarak, ilimiz için bilimsel bir rapor hazırlayacaktır. Üstelik ihaleyi kazandıkları için, belediyenin finans kaynaklarından da yararlanacaklardır. Merak ediyorum, bu firma yapacağı çalışmalar için Büyük Şehir Belediyemizden ne kadar para alacaktır acaba? Alacağı para ile ortaya sereceği performansı ve ilimiz için somut yansımalarını ise daha çok merak ediyorum doğrusu. Ben dışarıdan gelen yabancı bir “sihirbaz” değilim ama bu “mahallenin masum bir çocuğu“ olarak acizane ben de Sakarya’mızın markalaştırılmasına yönelik kısa bazı tespit ve önerilerde bulunmak istiyorum. Üstelik bunlar “sihirli” bir formüle dayanmadığı için, tamamen bedelsizdir.

SAKARYA LİDER BİR KENT OLABİLİR

Sakarya, hem Batı’ya (İstanbul’a), hem de Anadolu’ya (Ankara’ya) açılan bir penceredir. Henüz yeni bir Tıp Fakültesine ulaştık ama sağlık hizmetlerini bir bütünlük içinde düşünecek olursak Sakarya, kaplıcalarıyla, deniziyle, gölüyle ve ormanlarıyla sağlık turizmi için elverişli bir ildir. Sağlık hizmetlerini ilçeler bazında çeşitlendirerek, bölgemiz sağlık merkezi konuma kolaylıkla getirilebilir. Hükümetin sağlık sektörü alanında gerçekleştirdiği reform ile özel sektör, cazip yatırım avantajlarıyla bölgemize yönlendirilebilir. Türkiye genelinde kendini gösteren sağlık reformuna ayak uyduran ve SSK’lı hastalara da kapılarını açan özel sağlık kuruluşlarının sayısının yöremizde artırılmasıyla il dışındaki hastaların ilimize akın edeceği gibi yurt dışından da zengin hastaların gelmesi kolaylaşacaktır. Tarım sektörünün lokomotifi olan, Türkiye’nin “Patates veya Kabak Diyarı” olarak bilinen Sakarya, bu gelişmelerin ışığında özürlü ve yaşlıları da kapsayacak bir şekilde temel, koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetleri alanında bölgenin lider kenti olma özelliğini kazanabilir. İleri tıbbî teknolojiyle donatılmış tam teşekkülü sağlık kompleksleri ve yaşlı hastalara gerontolojik tedavi ve bakım hizmetleri veren özel klinikler ve bakım merkezleri ile Sakarya, farklı ve avantajlı bir konuma gelebilir. Sağlık sektörüne yönelik olarak gerçekleşecek bu yatırımlar, işsizlik sorununa da bir çözümdür. Kısacası sağlık hizmetleri ve sağlık turizmi alanında marka bir şehir olmak Sakarya’ya yakışır.

VECİZELER

Eşyaya mana ve değer katan, onun fiyatı ve kalitesi değil, bizim onu tasarruf biçimimizdir. Ahmet Turan Alkan

Felsefe, iki olayın sadece zamansal olarak birbirini takip ettiği durumlarda, her zaman, ilk olayın ikincinin nedeni olamayacağını bildiriyor bize. Hilmi Yavuz.

Ne kadar değişip gelişirse gelişsin milletlerde geçmişin karakteristik kültür izleri kendine mahsus bir seyir takip ederek, varlığını devam ettiriyor. Ahmet Selim

Bizim, karakteristik vasfımız, “açık ve direkt” konuşmamak, “anla artık” hassasiyetle içinde beklemektir. Ahmet Selim

Dindarlık, dini öğrenmeden önce sevmekle başlar. Mümtaz’er Türköne.

İnsan, inandığıdır. Anton Çehav

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 37          Tarih: 25.03 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Kurumsal Sosyal Sorumluluk

32 derneğin oluşturduğu ve aralarında Sakarya Alternatif Yaşam Derneği’nin de bulunduğu Marmara Çalışanlar Federasyonu tarafından organize edilen “Kurumsal Sosyal Sorumluluk Konferansı”, 22 Mart 2008 Cumartesi günü İstanbul Ticaret Odası (İTO) ana sponsorluğu’nda İstanbul’da gerçekleştirildi. Davet edildiğim bu konferansta ben de “Sivil Toplum Kuruluşları ve Özel Şirketler İşbirliği Çerçevesinde Özürlü İstihdamına Yönelik Korumalı İşyeri Projesi” konulu bir sunum yaptım. Bu sunumunda 2005 tarih ve 5378 sayılı Özürlüler Kanunu ile 30.05.2006 tarih ve (RG) 26183 sayılı Korumalı İşyerleri Hakkında Yönetmeliğe göre gerçek ve tüzel kişilerin, normal işgücü piyasasına kazandırılmaları güç olan özürlüler için meslekî rehabilitasyon ve istihdam oluşturmak amacıyla korumalı işyeri açabileceklerini dile getirdim. Çalışan sayısının Büyükşehir belediye sınırları içinde en az 30, Büyükşehir belediye sınırları dışında en az 15 olduğu ve çalışanlarının yüzde 75’ini özürlülerin oluşturduğu korumalı işyeri, İŞKUR il müdürlüğünün onayı ile açılabilmektedir. Devletçe lojistik, malî ve teknik yönden teşvik gören korumalı işyerleri, sosyal sorumluluk taşıyan bütün kurum ve kuruluşları, yani hem Sivil Toplum Kuruluşlarını, hem özel sektörü, hem de yerel yönetimleri yakından ilgilendirmektedir. İşte bu önemli konferansta sürdürülebilir kalkınmanın önemli faktörlerinden biri olarak kabul edilen “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” kavramının Türkiye’de doğru şekilde anlaşılması hedeflenmiştir. Konferansa çok sayıda üniversiteden akademisyenlerin yanı sıra, Fatih Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Oğuz Borat, kamu sektöründen üst düzey bürokratlar, belediye başkanları (Zeytinburnu, Tuzla) ve özel sektör yöneticileri katılmıştır. Kongrede kurumsal sosyal sorumluluk kavramına birçok boyutuyla yeni açılımlar sağlanmıştır. Biz burada bu kavramı Avrupa Birliği bağlamında özel sektör açısından kısaca ele alacağız.

İşletmelerin Sosyal Sorumluluğu

Şirketlerin daha iyi bir toplum ve daha iyi bir çevre için, gönüllü olarak katkıda bulunmaları ve sosyal sorumluluk üstlenmeleri, insanî gelişmişliği esas alan modern dünyamızın şirketlerden bekledikleri arasında yer almaktadır. Hukuk kurallarına uygun olarak ekonomik, verimli ve kârlı olmanın ötesinde sosyal ahlâk ilkelerine uyan ve toplumsal sorunların çözümüne gönüllü olarak katılan işletmeler, bu anlamda sosyal sorumluluk görevlerini ifa etmiş olurlar. Daha geniş bir açılımla sosyal sorumluluk şuuruna sahip olan işletmeler, müşteriler, işçiler, tedarikçiler, şirket ortakları, hissedarlar, sivil toplum örgütleri, kamu otoritesi, yerel yönetimler, işçi sendikaları yani devletin temsilcileriyle ve toplumun bütün kesimleriyle olan münasebetlerinde sosyal diyalog içinde ortaklaşa çözüm üretirler. Kurumsal sosyal sorumluluk kavramına önem veren şirketler, şu iç konuda duyarlı davranırlar:

1.) Şirketler, ticarî faaliyetlerini yürütürken kanuna, ahlâk standartlarına, insan haklarına tam anlamıyla uyumlu davranırlar ve faaliyetlerini dünyanın her yerinde çevreye verebileceği zararı en aza indirgemek durumunda olduklarını kabul ederler ve buna uygun davranırlar.

2.) Şirket faaliyetlerini sadece şirketin içini değil, aynı zamanda piyasayı, tedarik piyasalarını, içinde yaşanılan yöreyi, sivil toplum örgütlerini ve kamu sektörünü de etkilediğini ve tüm bu paydaşlar ile işbirliği içinde çalışma gereğinin bilincindedirler.

3.) Bu sorumluluğu en başta şirket yönetim kurulları, yönetim kurulu başkanları ve şirketin genel müdürleri üstlenirler.

Avrupa Birliği ve Sosyal Sorumluluk

AB Komisyonu tarafından 18 Temmuz 2001 tarihinde yayımlanan Yeşil Kitap’da geçen “İşletmelerin Sosyal Sorumluluğu” kavramının dört ana kriteri vardır. Bunlara kısaca bir göz atalım:

1.) İşletmelerin, hem çalışanlarına, hem müşterilerine-tüketicilerine karşı sosyal sorumluluk taşımaları.

2.) Sosyal taraflar (İşçi sendikaları; İşyeri konseyleri) ve işletmeyi etkileyebilecek diğer taraflarla (hissedarlar, yatırımcılar, kamu kuruluşları, özel kuruluşlar) diyalog ilkesi.

3.) İşverenlerin ve üreticilerin, ticarî ve sanayii mevzuata göre âdil ve ahlakî tutum ve davranışta bulunmaları ilkesi.

4.) İktisadî, sosyal ve çevresel faktörleri birlikte yerine getirerek, daha üretken ve kârlı bir ticaret yapma ilkesi (“Triple-Bottom-Line” yaklaşımı). Bir başka ifadeyle, sürdürülebilir kalkınma anlayışına uygun olarak, iktisadî büyümenin, sosyal dayanışmanın ve çevreyi korumanın uzun vadeli (stratejik) olarak müşterek yürütülmesidir.

Görüldüğü gibi sosyal sorumlu davranan şirketler için, kârı ne pahasına olursa olsun en üst seviyeye çekmek kendine başına artık bir gaye değildir. Önemli olan makûl ve sürdürebilir kâr elde etmektir. Çevreyi tahrip etmeden, işgücünü ezmeden kâr elde etmek, en ideal bir yaklaşımdır. Ciddî şirketler, bununla yetinmeyip kurumsal sosyal sorumluluk ile ilgili faaliyetlerini yaygın olarak kamuoyu ile paylaşmayı da bir politika haline getirmektedirler. Global Fortune 250 listesine giren ve 19 değişik ülkede yerleşik şirketlerin neredeyse yarısı (% 45) 2002 yılında insan hakları, çevre ve paydaş ilişkilerinde gerçekleştirdikleri sonuçları, finansal sonuçları yayınladıkları yıllık raporlarıyla birlikte yayınlamaya başladılar. Bunların yaklaşık 1/3’ü bu raporlarda yer alan bilgileri bağımsız kuruluşlara denetletmektedirler. Millî birlik ve toplumsal bütünleşme hedefinin muhatabı sadece devlet ve yöneticiler değildir, ortak değerlerimizin korunmasında ve sosyal sorunların çözümünde hepimizin bir sosyal sorumluluğu vardır. Kârlarını müşterileri sayesinde elde eden işletmeler de uzun vadeli olarak rekabeti bir ortamda ayakta kalmak istiyorlarsa sosyal sorumluluk anlayışından uzak kalmamaları gerekmektedir.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 38          Tarih: 27.03 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Sakarya’lı Zülal Hanım Kızımız

“Seni daha küçükken annemden öğrendim. Ve sana hayran oldum. Eskiden evimiz sana çok yakındı. Hafta sonları sana pikniğe gelirdik, beni hatırladın mı? Deliler gibi koşar eğlenirdik. Ağaç gövdelerinin arasında, ailece köşe kapmaca oynardık. Dallarında salıncaklar yapıp sallanırdık. Mis kokunu koklar, annemize çiçekler toplardık. Sonra da getirdiğimiz yiyecekleri yer, ateşimizi söndürür, çöplerimizi toplar, akşamüstü evimize dönerdik”. Okuduğunuz bu cümleler, “Bir Fidan Bin Hayat” başlığını taşıyan bir yazıdan alıntıdır. Adapazarı’nda okullar arsı bir kompozisyon müsabakası için kaleme alınmış bu yazı, bir sayfalıktır ve ilkokul 2. sınıfa giden bir kız öğrencisine aittir. Uzun saçlı, sarışın ve şirin bir bakışı olan bu öğrencimizin ismi Zülal Kuru’dur. Henüz 8 yaşındadır ve bu etkili yazısından dolayı hayatında ilk defa bir ödül almıştır. Hem de 240 okulun ve 10 bin öğrencinin katıldığı bir müsabakada. Doğrusu imrendim ve bu sevimli kızımız nasıl ki kendi lisanıyla tarif ettiği ormana hayran kaldı ise ben de ona ve zekâsına hayran kaldım. Annesiyle birlikte bize ziyarete geldiklerinde Zülal Hanım kızımız ödüllü yazısını bir solukta öyle akıcı bir üslupla okudu ki, nazar değmesin diye fazla tezahüratta bulunamadım. Zülal Hanım kızımız, ormanı ve çevredeki tabiî güzellikleri anlatırken, aslında tabiatın nimetlerinden doyasıya istifade ettiğimizi vurgulamakla beraber gayri ihtiyari olarak tabiî çevrenin asıl sahibini yani Yaratanını da tanımamızı istemektedir. Tabiata sevgi beslemek ile Yaratan’a sevgi beslemek ve şükürde bulunmak arasındaki mesafenin, tabiata ve olaylara bakışımıza göre iyice azalabileceğini gösteriyor bize Zülal Hanım kızımız. Tabiî çevremizin gerçek boyutunu anlamak ve düşüncemize doğru bir şekil verebilmek için, aslında bütün yaratılanlara manevî boyutuyla da bakmak ve sevmek gerekir. Onun için “ne kadar güzeldir” yerine “ne kadar güzel yaratılmış” demek suretiyle gerçek şükran dile getirilmelidir. Zülal Hanım kızımız, tabiat sevgisine yönelik saf ve o kadar anlamlı tespitleriyle doğru bir istikamette güzel adımlar atmaktadır. Genç beyinlerimizin sayısını artırmak ve toplumsal gelişmemize hız kazandırmak istiyorsak, özgür düşünceyi teşvik eden ödüllü yarışmaların sayısını artırmalıyız. Özgür düşünmeyi teşvik etmeliyiz, ta ki hadiseleri doğru anlayabilelim ve buna uygun olarak doğru hareket edebilelim.

Özgür Düşünmek: Ama Nasıl?

Özgür düşünmek, kendimizi tanımak ve kendi bütünlüğümüzü görebilmek açısından kaçırılmaması gereken hayatî bir fırsattır. Ahmet Selim’in ifadesiyle, “Düşünmezseniz; ‘kendi bütünlüğünüz, İslam'ın bütünlüğü, hayatın bütünlüğü’ kavramları arasındaki bağları, ilişkileri, incelikleri ve tekâmülünüz için gerekli olan terkip maya'sını öğrenemezsiniz, içselleştiremezsiniz”. Ancak özgür düşünmek, maneviyattan kopuk bir biçimde geliştirilirse doğruları yakalamak yerine doğrulardan uzaklaşma tehlikesini de içinde barındırır. Onun için, manevî boyutuyla da düşünebilmek için, düşünce ortamı buna müsait hâle getirilmelidir. Maneviyat ekseninde temel esaslar ve doğrular bilinmeden ve öğrenilmeden üretilen düşüncelerin değeri, hakikat açısından bir anlam bile ifade etmeyebilir. Bu gibi durumlarda ayrıntıları ne kadar derinden incelerseniz inceleyin netice itibariyle düşünen ve araştıran bir kişi olarak ayrıntılarda boğulabilirsiniz. Üstelik bütün düşünce zahmetleri, huzurunuza bir katkı da sağlamayabilir. Hem doğru, hem de özgür düşünebilmek, zor ama mümkündür. Düşünce sürecinde nefsanî, aklî ve vicdanî unsurları birlikte dengeleyerek değerlendirirsek, hakikate yaklaşmak kolaylaşacaktır. Nefsimizi kontrol altına tutmak şartıyla, aklî ve vicdanî kaynaklarımızı doyasıya kullanmakta bir sakınca olmamalıdır. Tam tersine böyle bir düşünce tarzı belki de tam anlamıyla özgürce bir düşünce aksiyonudur. Bu durumda doğruya, güzele, iyiye, aydınlığa ve özgürlüğe cesurca yürümekte fayda vardır. Vicdan ve akıl birlikte düşünürse, kalp ve zekâ birlikte fikir yürütürse fikrî ve manevî sapmaların da önüne geçilebilir. Bu bağlamda fikir dünyamıza ve doğru düşünmeye dair güzel tespitlerde bulunan yazar Ahmet Selim’in vecizelerini burada zikretmekte fayda vardır:

Düşünce üzerinde düşünmeden, düşünceye sınırsız (kontrolsüz, tedbirsiz) özgürlük istemek; düşünce kavramını bilmemek demektir.

----

Özgürlükleri kısıtlamak kötüdür ama kavramları zedelemek daha kötüdür. Çünkü kavramları zedelemek, düşünce sağlığını bozar. Toplumsal düşünce sağlığı bozulursa, düşünce özgürlüğü de anlamını kaybeder.

----

Ciddi ve hassas meselelerde belirtilecek olan düşünce sonuçları, çözüm önerileri ve mesajları berrak olmalıdır. Eski tabirle tedavüle yol açıcı bir müphemiyet ifade etmemelidir.

----

"Samimi ve saygılı" olmak, insan olmanın da, aydın olmanın da şartıdır. Düşünmek isteyen bu şartı yerine getirir. Gayr-i samimi saygısızlıklar adına yazmak da, konuşmak da abestir, çirkindir. Düşünerek hatırlamalı, hatırlayarak düşünmeliyiz.

---

Bazen düşünce yetersizlikleri ve sapmaları, kötü niyetlerden bile daha ürkütücüdür.

 

 

Şubat 2008 Yazıları >>> - Ocak 2008 Yazıları >>> - 2007 Yazıları >>>

Google