|
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 47 Tarih: 01.05 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Demokrasi ve Laiklik İlişkisi
“Cumhuriyet ve onun en önemli temellerinden
biri olan laiklik, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur. Demokrasi ve özgürlük
uğruna laiklikten vazgeçeceğiz derseniz demokrasiyi de tahrip etmiş
olursunuz.” Sayın Deniz Baykal’ın bu sözlerinden yola çıkarak, şunu
sormak lazım: 1.) Laiklik, Cumhuriyetin ve Demokrasinin vazgeçilmez bir
şartı mıdır? 2.) Laiklikten vazgeçildiğinde Demokrasi zarar görür mü? Bu
sorulara cevap vermeden önce, hangi ülkeler demokratik Cumhuriyet olduğu
halde anayasal amir hükümlerine göre laik bir devlet olmadığına bakmak
lazım. Avrupa’da ister kraliyet, isterse Cumhuriyet ile idare edilsin bir
çok demokratik devletin anayasasında Laiklik ilkesi yok. Yani, Laiklik ne
Demokrasinin, ne de Cumhuriyetin bir ilkesidir. Kraliyetle idare edilen
ülkeler, gerektiğinde dinî esasları da dikkate alan devletler oldukları için
onlarda zaten Laiklik yoktur. Demek ki Laiklik ile Demokrasi ile Cumhuriyet
arasında mutlak anlamda mantıkî bir bağ yoktur. Bu bağ sadece bizde
oluşturulmak istenmektedir. Bir de nasıl oluşturulacağı da bizde halen
meçhul. Çünkü biz halen laiklik tartışmalarımızı akli selimle
sonuçlandıramadık. O halde laik ve laiklik kavramlarına bir göz atalım.
Laik Ne Demek?
Latince “laicus”
aslından alınmış olup, “dine istinat etmeyen”, “rûhânî (dindar) olmayan
kimse”, “dinî olmayan fikir” “kutsal kabul edilen şeylere
saygısızlık” ve “dinî olmayan şey” anlamındadır. Sosyal bilimlerde laik veya
seküler kavramı, daha çok dünyevî, dinî olmayan anlamında kullanılmaktadır.
Kutsal olmayan, ateistlik, inançsızlık, itikatsızlık, küfür veya benzeri
dine karşı tavır içeren herhangi bir anlam taşımamaktadır. Hıristiyan
(Katolik) dünyasının anlayışına göre, ruhanîlerin (papazların; psiko
pozların) dışında kalan herkes, dinî esasları mutlak anlamda kendilerine
rehber edinmedikleri ve dolayısıyla ruhanî bir sıfat taşımadıkları için,
laik kabul edilirlerdi. İslâm’da ise, dinî sınıflar bulunmadığı için, dinî
görevler ifa eden “imam-hoca-müftü-kadı” gibi “din hizmetlilerinin” dışında
kalanlara, “laik” denilmesi uygun değildir. Çünkü İslâm dinine göre, resmî
görevi olmayan Müslümanlar da, dindar sayılmaktadırlar. Ancak, dinî esaslara
göre yaşamayan veya yaşamak istemeyen, bunlara inanmayan ve ilhamını, gökten
indirilen ilâhî mesajlardan değil de hayattan almak isteyen her insan,
kendisini “laik” olarak vasıflandırabilir. Dinî esaslara dayanmayan devlet
veya hukuk da “laik devlet” olarak tanımlanabilir. Laik devlet, buna
göre din ile devlet yönetiminin birbirinden ayrılmasını, yönetimin, dinî
kurallardan uzak olmasını isteyen bir devlet modelidir.
Laiklik Ne Demek?
Dinî temellere
dayanmayan siyasî sistem olarak laiklik, Hıristiyan (Katolik) ruhban
sınıfının siyasî nüfuzuna karşı, sivil halkın iktidarını ön planda tutan
ruhban karşıtı bir yönetim anlayışıdır. Modern dünyada laiklik, birbirinden
farklı dinî inançlara, devletin eşit mesafede durması, herhangi bir kesimin
dinî inancını, diğer inançlara karşı imtiyazlı kılacak politikalardan ve
tarafgirliklerden uzak kalmasıdır. Avrupa’da laiklik, kilisenin, siyasî
hayatı, modern-aydın-demokratik toplumla paylaşmayı kabul etmekle birlikte
siyasî ve sosyal değişimin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Batı dışı
toplumlarda ise laikleşme süreci, hem farklı manalarda, hem de tersinden
işlemiştir. Batıda, aydınlanma, laikliği (kilisenin, mutlak manada siyasî
egemenliğini kaybetmesi ve(ya) demokratik bir süreçte diğer sosyal
kesimlerle paylaşması) doğurduğu halde, Batı dışı toplumlarda devletçe
yürütülen laisizm politikalarıyla modernizm veya batılılaşma hedeflenmiştir.
Türkiye’de laiklik, batılılaşma çerçevesinde, bir Anayasa ilkesi olarak 1937
yılında Anayasaya ilave edildikten sonra resmen uygulanmaya konulmuştur.
Laiklik, Türk toplumunda ilk duyulduğu meşrutiyet yıllarında “lâdini”,
yani “din dışı” diye tercüme edilmiş ve gerçek anlamı geç
anlaşılmıştır. Bunun sebebi, İslâm’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi rahipler
sınıfının bulunmamasıdır. Türkiye’de laiklik, daha çok “dinle devletin
ayrılması, devletin din, dinin de devlet işlerine karışmaması” veya “dinin
devletten, devletin dinden bağımsızlığı sistemi” şeklinde algılanmaktadır.
Buna göre laik devlet, laikliği uygularken, vatandaşların kendi
iradeleri ile serbestçe benimsedikleri çeşitli dinler karşısında tarafsız
kalacak, bu dinlerden herhangi birine asla imtiyaz tanımayacaktır. Buna
karşılık din de, devlete, devlet adamları karşısında bağımsız olduğu gibi
tarafsızlığını sürdürecektir.
Laik Hukuk Devleti Nedir?
Laik hukuk
devleti, anayasadan itibaren bir hiyerarşi içerisinde aşağı doğru giden
kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi objektif ve mücerret (soyut)
kurallarla yönetilir. Laik devlette kanunlar, dinî görüş ve eğilimler
neticesi değil, millî hayatın ortaya çıkardığı ihtiyaçlara göre yapılır.
Yani, kanunlar, her ne kadar dinî esaslara göre hazırlanmıyorsa da, bazen
dinî esaslara ters düşeceği gibi, bazen de onlarla kısmen veya bütünüyle
uyum halinde olabilir. Devletler, laik hukuk sistemini uygulasalar dahî,
dindarların dinî inançlarını rencide edecek kanunlar çıkartamazlar. Aksi
taktirde, devlet-millet kaynaşması yerine çatışma söz konusudur. Nitekim,
laiklik, din ve vicdan hürriyetini de teminat altına almaktadır. Netice
itibariyle laiklik, ilke olarak “dinin inkârı” demek olmadığı gibi, “din
düşmanlığı” da değildir. Ancak, “dine bağlı bir devlet” de olmadığı için,
daha çok dini, devlet işlerinden uzaklaştıran bir siyasî sistemdir. Bununla
birlikte, devlet, din hürriyeti ve demokrasi gereği, vatandaşlarının dinî
ihtiyaçlarını karşılamak için de gerekli tedbirleri almak mecburiyetindedir.
Biz de ise Laiklik, bazen “irtica” tehlikesine karşı devlet eliyle dini
kontrol altında tutan bir aygıt olarak kullanılmıştır. İsterseniz Laiklik
türleri şeklinde bu konuyu gelecek yazımda ele alayım.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 48 Tarih: 06.05 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Ama Hangi Laiklik?
Taha Akyol’un
‘Ama Hangi Atatürk” kitabında değişik Atatürk portrelerine işaret ettiği
gibi uygulamalar açısından Laiklik de aslında değişik modeller içermektedir.
Batı tarihinin özel şartlarına bağlı olarak laiklik konusunda, bilhassa
İslâm toplumlarında, gerek teori, gerekse uygulama bakımından farklı laik
anlayışlar, politikalar ve laik devlet modelleri ortaya çıkmıştır.
Türkiye’deki laiklik tartışmalarını ve uygulama biçimlerini daha iyi
anlayabilmek için, isterseniz bu laik modelleri biraz daha yakından
tanıyalım.
Radikal Laiklik
Aşırı Laik(çi)
Devletler, radikal laikliği yani din dışı bir diktatörlüğü severler.
İktidarda bulunan laik elitler, bürokratlar, reformistler veya devrimciler,
ideolojilerine çok bağlı oldukları için, başka görüşlere tahammülleri olmaz.
Bu durumda dinin, bütün unsurlarıyla hem siyasî hayattan, hem de sosyal ve
ferdî hayattan ihraç edilmesi ve dinsizliğin yaygınlaştırılması
gerekmektedir. Radikal laikçiler (ateistler), dünyevîleşme ve dinden tamamen
bağımsızlaşma adına dinin, sosyal ve siyasî hayattaki etkisinin tamamen yok
olmasını arzu ederler. Devletin yanında toplumun da laik olması yönünde
sürekli olarak devrimlerin veya kamusal baskının yapılmasını savunurlar.
Komünist sistemlere bağlı eski Doğu Blok ülkelerinde bu tür laiklik
uygulamaları görülmüştür.
Kontrollü Laiklik
Böyle bir laik
devlet, Laikliği kendi kontrolünde tutan bir devlettir. Din işleriyle devlet
işlerinin birbirinden ayrılmasından ziyade, dinin devlet tarafından baskı ve
denetim altına alınmasıdır. Kişilerin ferdî inançlarını ve ibadetlerini
koruyan ve-fakat toplumsal ve siyasî bir nitelik kazanmasını arzu etmeyen
bir laiklik anlayışı burada hâkimdir. Böyle bir laikçi uygulamada, kamusal
hayatta dinî simgeler kabul edilemez, dinî hayat sadece özel alanda geçerli
olmalıdır. Böyle bir laik sistemde, dinî cemaatler özerk değildir. Diyanete,
siyaset ve hükümet hâkimdir. Yani, dinî cemaatlerin liderlerini ve din
adamlarını siyasetçiler tayin eder. Din hizmetleri böylece resmî kalıplar ve
ideolojiler çerçevesinde memur statüsünde din adamları tarafından yerine
getirilir. Kısacası, din, siyasîleştirilir, resmîleştirilir veya
kamulaştırılır.
Demokratik Laiklik
Tarafsız Laik
Devletler, demokrasiyi benimsedikleri için, din ve vicdan hürriyetini, hem
kapsam (özel-kamu alanı ayırımı yapmadan), hem de dinî gruplar açısından
(dinî cemaatler arasında ayırım yapmadan) hiçbir sınırlama koymaksızın
teminat altına alırlar. Demokratik ve laik bir düzende, devlet farklı din ve
inançlara saygılıdır, içişlerine karışmaz, dinî cemaatler de devletin
içişlerine karışmamakla beraber, örgütlü bir sivil toplum (cemaat) olması
hasebiyle, diğer menfaat grupları gibi, siyasî konularda fikirlerini
demokratik bir ortamda serbestçe açıklar ve siyaseti, kendi dünya
görüşlerine göre etkilemeye gayret ederler. Bazı konularda devletle fikrî
çatışmalara da girebilir, uzlaşma sağlanamadığı durumlarda dinî cemaatler
halkı bu konularda uyarabilir ve hükümetlere sivil muhtıra (oy vermeme
tehdidi) verebilir. Devlet, dinî cemaatlerin eğitim, sosyal hizmetler, dinî
ayin gibi faaliyetlerini engellemediği gibi, bunlara maddî ve manevî destek
de verebilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Laiklik
Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin Laiklik uygulamaları, kendine özgü çizgiler içerse de
uygulamalar açısından yukarıda izah edilen laiklik türlerinden hangisine
acaba daha yakındır? Cumhuriyet ve onun en önemli
temellerinden biri olan laiklik, demokrasiye uygun bir şekilde mi icra
edilmekte ya da (radikal-kontrollü) laikliği korumak adına dindarların
özgürlük alanı daraltılmakta mıdır? Demokrasi ve özgürlük uğruna
(radikal-kontrollü) laiklikten vazgeçmek,
Cumhuriyet için bir tehdit olarak algılandığına göre demokratik laiklik
anlayışına hiçbir surette izin verilmeyecek mi? Ramazan ve Kurban Bayramları
gibi İslâm dininin bayramlarının resmî tatil olduğu bir ülkede bir taraftan
dindar (Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman) olup olmadığına bakmaksızın
herkesi Müslümanlar gibi dinî bayram yapmaya zorlayacaksın ama diğer
taraftan da Cuma namazına gitmek isteyen kamu personelini veya kamu alanında
başörtülü olarak çalışmak isteyen bir bayanın meslekî kariyerini
engelleyeceksin. Bu nasıl bir laik devlet modelidir? Türkiye Cumhuriyeti
için yeni bir laik model tanımı yapmak kaçınılmazdır.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 49 Tarih: 08.05 2008
Gün: PERŞEMBE
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sakarya’da Sağlık Hizmetleri
Sakarya’da yeni
özel hastanelerin açılmasıyla birlikte bazı hekimlerimizin özel sektöre
kaymak istemesini nasıl karşılamamız lazım? Bu gelişme, kamu
hastanelerindeki sağlık hizmetlerini olumsuz yönde etkileyebilir. Ancak kamu
hastanelerimiz, artan rekabet karşısında boş duruyor da değil. Geçenlerde
merkez Sakarya Araştırma ve Eğitim Hastanesi’ne saat 10’30 gibi
gittiğimde gözüme inanamadım, hasta ziyaretinin yoğun olduğu saatlerde
koridorlarda birçok sandalye boş idi, hastaların yüzlerindeki o tedirgin
telaşın yerine güven ve memnuniyet okunabiliyordu. Ruhumuzu daraltan o
geçmişe ait görüntülerden çok uzak bir manzara hâkim idi. Bu insanî
manzarayı görünce nezaketi ve mütevazılığı ile tanıdığım başhekimimiz Sayın
Dr. Muzaffer Yılmaz beyefendiyi sırf bu yüzden hem tebrik etmek
istedim hem de hepimiz tarafından arzuladığımız bu sakin düzenin sebebini
öğrenmek istedim. Yeni bir organizasyon ve yönetim anlayışı olarak randevu
sisteminin bu ortamı sağladığını söyledi başhekimimiz. Dolayısıyla yeni özel
hastanelerin açılması, sağlık sektöründe rekabeti artıracağı için, kamu
sağlık hizmetlerine de yeni bir ivme kazandırabilir. Yeni uygulanmakta olan
randevu sistemi nasıl ki kamu hastanelerindeki yığılmaları önlemekte ise
hekimlerimizin çalışma saatlerinin hastaların lehine esnekleştirilmesi gibi
akılı uygulamalarla doğabilecek yeni sorunlar da rahatlıkla giderilebilir.
Başhekimimiz, öz eleştirilere ve dolayısıyla hastaların menfaati yönündeki
her türlü yeniliğe açık sosyal duyarlı bir yönetici olması hasebiyle kamu
hastanelerimizin sunduğu sağlık hizmetlerinin daha da iyileştirilmeleri
mümkündür.
Hekimlerimizin Tutum ve Davranışları
Hastanelerimizde
hasta hakları birimi oluşturmak ve iyi bir yönetim ve organizasyon ile hasta
memnuniyetini ancak bir dereceye kadar elde etmek mümkündür. Nihayetinde
hasta memnuniyeti veya memnuniyetsizliği, hekim hasta münasebetinin ve
iletişiminin akışına bağlı olarak hekimin hastaya göstereceği tavırla
yakından ilgilidir. Bazen hasta memnuniyeti, hastalığın giderilmesinden
ziyade hekimin hastaya gösterdiği yakın ilgi ve şefkatle sağlanabilmektedir.
Özellikle kamu hastanelerinde çalışan hekimlerimizin yoğun stres altında
çalıştıklarını yakinen biliyorum, ama buna rağmen hekimlerimiz, tıp
mesleğinin kutsallığını ve insanî boyutunu hatırlayarak, büyük bir sabır ve
fedakârlık göstererek, güler yüzlü olmalarına ve hastalara çok merhametli
davranmalarına dikkate etmelidirler. Unutmayalım hekime başvuran kişi,
sağlık sorunu olan dolayısıyla belirgin bir acziyeti ile tıbbî yardıma ve
manevî desteğe muhtaç olan bir hastadır. Hasta psikolojisini bilmeyen bazı
hekimlerimiz, hastalarına sağlık sorunu olmayan sıradan bir insana davranır
gibi davranmaktadırlar. Halbuki hastalarımız, hastalık anında kendilerini
çaresiz hissederler ve bu ezik hissiyat altında her zamankiden fazla alıngan
ve kırılgan olabilirler. Onun için hekimlerimiz, bu ruh hâlinde olan bir
hastaya her zamankinden daha fazla tatlı ve yumuşak bir tavır takınmak
durumundadırlar. Gönül hoşnutluğunu kazandıran bu tarz tutum ve davranışlar,
hastalar üzerinde medikal ilaçlardan daha büyük bir etki yaptığını
unutmayalım.
Hekimler
Kendilerini Geliştirmelidirler
Hekim hasta
ilişkileri konusunu bir keresinde bir hanım hekimle görüşmüştüm. Kendisi,
hekimlerin rutin işlerinde genelde hastalarına yakın ilgi göstermeyi biraz
ihmal ettiklerini kabul etti. Ama bu durumu kendisinin de geç farkına
vardığını söyledi. Hanım hekimimiz, bir hastalığa yakalanıp kendi kimliğini
gizleyerek uzman bir doktora gittiğinde kendisine yapılan muameleden dolayı
biraz incinmiş. Doktor bey, hastanın yüzüne bakmadan biraz sert bir tonla
“neyin var?” deyince ilk kez hastaların ruh hâlini gerçek anlamda yani
hakkel yakin derecede hissedebilmiş. Hâlbuki hastaların psikolojisini
anlayabilmek için ille de hasta olmak gerekmez. Biraz empati ve biraz sevgi
ile hemen herkesin psikolojik durumunu anlamak mümkündür. Peyami Safa
da ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda bazı hekimlerin duygusal ve sosyal
körlüğüne atıfta bulunarak şöyle demektedir: “Mizacıma zıt ihtarlar yapan
doktorlara kızıyordum: Hepsinde aynı kusuru buluyordum: Tedavilerinde
hastanın psikolojisine yer vermemek”. Bu tespit herhalde bugün de
geçerlidir. Hekimlerimiz, gördükleri klâsik tıbbî eğitimin dışında mutlaka
hasta psikolojisi, hasta sosyolojisi, hasta güvenliği, sosyal tıp, sosyal
psikoloji, tıbbî ve manevî sosyal hizmetler, etkin iletişim, manevî bakım,
Gerontoloji ve Tıbb-ı Nebevî gibi bilimlerden de yararlanabilmelidirler.
Multi disipliner boyutuyla kendilerini sürekli olarak yenileyen
doktorlarımız, hekimlik mesleğinin saygınlığını ve itibarını korumuş ve daha
da yüceltmiş olurlar. Sağlık alanında toplumsal barış ve sosyal gelişme,
hastaların hekimlere kayıtsız şartsız olarak güven duyduğu bir ortamda ancak
gerçekleşebilir.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 50 Tarih: 13.05 2008
Gün: SALI
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sakarya’ya Sosyolojik İnceleme
Dikkatli
okuyucularımız hatırlar; 06.01.2008 tarihinde bu köşede “Sayın Valimizin
Akademik Özgürlük Anlayışı” başlığını taşıyan bir yazıyı kaleme almıştım.
Burada Sakarya’da sosyal içerikli akademik çalışmaların gerekliliğinden ama
yapılmak istenen çalışmalara ve araştırmalara getirilen bürokratik
engellerden bahsetmiştim. Sağlıklı ve güvenli bir kent hayatı için,
“Sakarya’nın Sosyal Haritası Çıkartılmalıdır” demiştim. Daha sonra
01.04.2008 tarihinde bu köşede “Cinnet Olayları Toplumsal Patolojiye
Dönüşmeden” başlığını taşıyan yine bir sosyal konuya temas edip artan sosyal
şiddet eylemlerine karşı “Manevî Sosyal Hizmetler”in önemine vurgu
yapmıştım. Son dönemlerde ilimizde yaşanan provokasyon girişimleri,
Sakarya’nın imajını bir kez daha sarstı. Şimdiye kadar toplumsal
gerginliklere yol açan olayların sosyolojik perde arkasına bakılmadan hep
polisiyer tedbirlerle giderilmeye uğraşıldı. Ama olayların devlet gücüyle
bastırılması ile ortaya çıkan problemlerin ortadan kaldırıldığı düşünüldü.
Ama bakıyorsunuz ki benzer kışkırtıcı olaylar yeniden hortluyor, manzara
yine bildik manzara ve tedbirler de yine acil müdahale şeklinde. Peki
toplumsal olayların yeniden ortaya çıkmayacağına dair bundan böyle bir
güvencemiz var mıdır? Benzer olayların yeniden canlanmaması için koruyucu ve
önleyici hangi tedbirlere müracaat edildi? Emniyetin ve güvenliğin temini ve
kent halkının sosyal barış içinde birlikte ve kardeşçe yaşaması noktasında
kalıcı sosyal projelerin(m)iz var mıdır? Şimdiye kadar bu yönde bir zihniyet
oluşturulmamış. Hem SOSYAL DEVLET veya SOSYAL BELEDİYECİLİK gibi kavramlar
kullanacağız ama bunun gereği olan sosyal politikalar geliştirmeyeceğiz.
Yöneticilerimizin birçoğu da sosyal politikanın toplumsal barışa sağlayacağı
katkıları dahî bilmiyor. Bilmedikleri için gerek makro (ülke) gerekse mikro
(yerel) ölçekte artan toplumsal şiddet hadiselerine ve sosyal sorunlara
sosyal bilimler boyutuyla araştırma gereği duyulmamış. Bu yönde araştırmak
ve çözüm üretmek isteyen akademisyenlerin çalışmaları da çoğu zaman
engellenmiştir.
Sosyal Gerçeklere Hazırlıklı Mıyız?
Şimdi
durum biraz farklı gibi görünmektedir. İçişleri Bakanlığı, mülkiye ve polis
başmüfettişlerini Sakarya’ya gönderirken klâsik araştırmaların yanında ilk
kez “Sakarya’nın Provokasyon Merkezi” tezinin sosyal yönünü de
inceleyeceklermiş. “Good Morning” mi desek veya “Sabahül Hayr” mı desek
acaba bu gelişmenin karşısında. Peki gönderilen ekip, sosyal konulara ne
derece vakıf? Sakarya’nın etnik yapısını ve multi-kültürel yönünü hangi
verilere göre nasıl değerlendirecektir? Bağımsız ve tarafsız sosyologlar,
sosyal politika uzmanları ve diğer sosyal bilim adamları bu çalışmada yer
alabilecek midir? Oluşturulacak sosyal rapor, ne zaman tamamlanacak ve
eleştirilere açık olarak yayınlanacak mıdır? Sosyal sorunların tespiti her
türlü devlet ideolojisinden bağımsız olarak bilimsel esaslar doğrultusunda
hazırlanabilecek mi? Rapor, sosyal gerçekleri olduğu gibi yansıtabilecek mi?
Mesela
aile içinde, okullarda ve diğer kamu kuruluşlarındaki şiddet boyutu çok
taraflı olarak araştırılacak mı? Mesela son günlerde ilimizde hemen her gün
bir iki intihar teşebbüsü yaşanmaktadır. Buradan yola çıkarak genel veya
bireysel bazda insanımızın psiko-sosyal sağlığı üzerinde derin bir araştırma
yapılacak mı? Devletçe ihmal edilen konulara ve geliştirilemeyen sosyal
politikalara açıkça yer verilecek mi? Yani öz eleştirel bir yaklaşım
sergilenebilecek mi? Kentte sosyal barışı kalıcı hâle getirecek kısa, orta
ve uzun vadeli sosyal politika konseptinin ve sosyal hizmetler açılımlarının
içeriği somut olarak belirlenebilecek mi? Rapor, kendimizi tatmin etmek, bir
şeyler yapıldığı izlenimini vermek ve tozlu raflara kaldırmak için mi yoksa
aktif eylem planları hazırlamak, uygulama yöntemlerini göstermek için mi
hazırlanacaktır?
Sakarya’nın Sosyal Politikaları Belirlenmelidir
Doğrusu
provokatif gibi görünen eylemlerin sosyal boyutuna yer verilmesinden
memnuniyet duymakla beraber sosyal pedagojik bilimlerden uzak bir ekibin
yöremize ait doğru tahliller yapıp makul çözüm stratejileri
geliştirebileceğinden tam emin değilim. Sosyal sorunlara ve sapma
eğilimlerine kalıcı çözüm üretebilmek için, yöremizin şartlarına uygun
kurumsallaşmış bir sosyal müdahale ve rehabilitasyon sistemine ihtiyaç
vardır. Sakarya Valiliğinin ve Sakarya Büyükşehir Belediyesinin inisiyatifi
ve koordinasyonu altında sosyal sorunlardan sorumlu bir bilim heyeti
oluşturulmalıdır. Danışmanlık görevi üstlenmesi gereken bu heyetin içinde
yöneticilerimizin yanında sosyal bilim uzmanları da yer almalıdır. Bu heyet,
Sakarya’nın sosyal barışını ve gelişimini sağlayacak stratejik sosyal
politikaların temel esaslarını belirlemeli ve uygulamaya dönük teknik ve
denetim mekanizmalarını geliştirmelidir. İlimizde bir üniversite var ama
bilim adamlarından neden gereği gibi istifade edilmediğini bir türlü anlamış
değilim…
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 51 Tarih: 15.05 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sakarya Üniversitesinin Halka Açılması
Sadi Tanış beyefendi,
“Fabrika mı? Üniversite mi?” başlığını taşıyan dünkü yazısında (14.05.2008;
Adapazarı Gazetesi) Sakarya Üniversitesinin şehirle bir türlü
kaynaşamadığını ifade ederek, bu konudaki üzüntülerini haklı olarak ifade
etme ihtiyacı duymuştur. Bir üniversitenin halkından ve yöre insanından
kopuk olarak bilimsel faaliyette bulunması elbette düşünülemez. Bir
üniversite küresel gelişmelere ve evrensel bilime katkı sağlaması kadar yöre
ihtiyaçlarına da o kadar önem vermelidir. Anlaşılan o ki, yerele yönelik
olarak üniversitemizin gerek bilimsel faaliyetler, gerekse öğretim
elemanlarının halkla iç içe olmaları noktasında bazı sıkıntılar var. Bunun
araştırılması gerekmektedir. Eğer yöremizin kalkınmasını istiyorsak
üniversitemizin akademik potansiyelinden azamî derecede istifade etmeliyiz.
Diğer taraftan öğretim elemanlarının halka açılmamalarının asıl sebepleri
belirlenmelidir. Acaba öğretim üyeleri çok yoğun olarak derslerinden
başlarını kaldıramıyorlar mı? Bu soruya mutlak anlamda evet öyledir dememiz
mümkün değil. Çünkü az sayıda öğrencilerinden dolayı bazı fakültelerde
öğretim elemanları adeta sinek avlıyor. Mesela İlahiyat Fakültesinde o kadar
az öğrenci var ki, hocaların birçoğunun ders saatleri idealin bile çok
altında. Bu hocalarımızın ders yoğunluğu yok mesela. İlahiyat hocalarımızın
buna rağmen halkla kaynaştığı iddia edilemez herhalde. Peki diğer hocaların
durumu nedir? Diğer hocalarımızın dersleri çoktur ama genelde hocaların
önemli bir kesimi dışarıdan (İstanbul’dan) geldikleri için, haftanın belirli
günlerinde yoğun olarak adeta sabahtan akşama kadar ders verirler ve
işlerini bitirdiklerinde hemen Adapazarı’ndan ayrılırlar. Yani
memleketlerine giderler. Benim gibi yerli hocaların sayısı aslında bellidir.
Bizim de ders saatleri normalin üstündedir maalesef. Akşama evime gittiğimde
hanım bana “benimle neden konuşmuyorsun halbuki öğrencilerinle ne kadar çok
ilgileniyorsun” diyerek bazen sitemde bulunur. Anlayacağınız akşamları
zihnen çok yorgun oluyorum. Biraz şekerleme ile enerji buluyor ve rutin
üniversite işlerimin dışında haftalık gazete yazılarımı, kongre ve konferans
sunumlarımı hazırlamam gerekiyor. Sağ olsunlar il dışından epey davetiyeler
alıyorum, Mesela geçen hafta sonu Isparta’da idim. Süleyman Demirel
Üniversitesi, Engelliler Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin davetlisi olarak
“Yerel Yönetimler ve Özürlüler” konulu bir konferansı verdim. Sayın Vali
Şemsettin Uzun beyefendi de konuşmamı dikkatle dinledi. Gelecek hafta
İstanbul’da “Altın Anahtar” dergisinin tertipleyeceği bir konferansa katılıp
“İnşaat Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği” başlığını taşıyan bir sunum
yapacağım. Daha sonra üç günlüğüne Mardin’e gideceğim ve Özürlüler Kanunu
ile buna bağlı olarak on beş Yönetmeliğin içeriklerini yerel yöneticilere
anlatacağım. Peki bunları neden anlatıyorum? Bir taraftan şikayet ediyoruz
neden Sakaryalı öğretim üyelerinin Adapazarı halkına yönelik olarak aktif
hizmetlerde bulunmuyorlar diye, diğer taraftan da Adapazarı’ndaki ne resmî
kurumlar ne de sivil örgütler bu öğretim üyelerinden istifade etmek yönde
bir girişimde bulunuyorlar. İstisnalar hariç ben şimdiye kadar yerel kurum
ve kuruluşlardan şu veya bu konuda periyodik olarak konferans vermem
konusunda bir teklif almadım. Gerçi ben yine şanslı sayılırım, çünkü ara
sıra ilçelerden veya bazı yerel STK’lardan talepler gelmektedir. Elimden
geldiği kadar bu taleplere de cevap vermekteyim. Diyeceğim o ki, madem
Adapazarı halkı Üniversitemizin öğretim elemanlarından yeterince
yararlanamıyor neden bu yönde karşılıklı olarak bir girişimde bulunmuyoruz.
Gerek Üniversitemizin Rektörü, gerek Dekanlarımız, gerek Valimiz, gerek
Belediye Başkanlarımız, gerek sendikalarımız, gerekse diğer STK’lar bu yönde
ortak bir platform oluşturabilirler. Üniversitemizin halka açılmasından
herkes mutlu olacaktır. Yerel kalkınma ve yöresel sosyal barış ve dayanışma,
öğretim üyelerinin halkla kaynaşmasına bağlı olarak ancak gerçekleşebilir.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 52 Tarih: 20.05 2008
Gün: SALI
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Başarılı Olmanın Sırları
Başarı, tesadüfî
olmaktan çok sosyal ve ahlâkî disipline bağlı olarak gelişen bir sonuçtur. O
hâlde başarıyı sağlayan insanın sosyal ve ahlakî yönlerini biraz daha
yakından tanıyalım:
a)
Olumlu Düşünce:
Başarılı insan, karamsarlığa prim vermez. Müspet düşünce çizgini korur.
Gerçekçi düşünür, hadiselere bütüncül boyutuyla bakar ve musibet gibi
görünen olaylarda dahî bir hikmet görür. Suçu başkalarında bulmaz. Şikâyet
etmez ve bahaneler üretmez. Kadere tam iman ettiği için, tedbiri
bırakmamakla birlikte olumsuz gibi görünen hadiselerin karşısında tevekkül
içinde Allah’a sığınır.
b)
İstişare: Kendi
düşünce ve fikirlerinde ısrarcı değildir. Başkalarının fikirlerinden ve
ikazlarından istifade eder ve kendi yanlı kanaatlerinden vazgeçebilme
meziyetini gösterir. Doğruları bulabilmek için, herkesle danışır.
c)
Hedef Odaklılık:
Hedefi olan insan, meşru zeminde her türlü gayreti göstererek, azimle doğru
bildiği yolda hareket eder. Kişi, gerektiğinde kendi kendine motivasyon
verir. Başkalarının etkisi altında kalmaz ve kimsenin oyuncağı olmaz.
İstişare eder ve gerektiğinde hedefine ulaşmada yeni yöntemlere müracaat
eder, istidat ve kabiliyetlerini geliştirir ama ideallerinden ve
hedeflerinden asla vazgeçmez.
d)
Kararlılık:
Hayatında ve temel meselelerde zikzaklar ve gelgitler yoktur. İşinde ve
sözünde sebatkârdır. Hedefi doğrultusunda hayatının gayesini belirler ve
kararlılıkla ideallerinin gerçekleşmesi yönünde durmadan çalışır. Haktan ve
hayırdan uzaklaşmaz.
e)
Vakar: Ağırbaşlıdır,
heybetlidir ama ürkütücü değildir, haysiyetini korur; insanî varlığın ve
sosyal mevkiin gerektirdiği şeref ve itibarı, gurur ve kibire kapılmadan
korur. Vakarsız bir tevazunun insanı küçülteceğini ve tevazusuz bir vakar da
insanı gurur ve kibire götüreceğinin bilinci ile alçak gönüllülük ve vakar
arasında sağlıklı bir denge kurarak tevazu sayesinde sevilir, vakarı
sayesinde ise sayılır.
f)
Sabır: Bir musibet
ve belâya uğradığında, feryat etmez, sonunu bekleyip, tahammül ile
katlanmasını bilir. Sosyal hayatta veya beşerî münasebetlerde doğabilecek
birçok olumsuzluğa ve acıya katlanır. Kendi gücü ve iradesi dışında ve
maddî-manevî yönleriyle değişik türde tezahür eden sıkıntı, bela, musibet,
güç ve meşakkatlere karşı heyecana kapılmadan, tedirgin olmadan, fevrî
hareketlerde bulunmadan, paniğe kapılmadan soğukkanlılıkla mukavemet eder.
Yolların yokuş ve zahmetli olduğunu bildiği için, teslimiyet içinde sabır
gösterir.
g)
Güven: Hayatta
başkalarına zararı olmaz, emanete hıyanet etmez, kendisine itimat edilir.
Her şeyden önce Yaratan’a güvenir ve O’ndan yardım diler. Yaratan’a olan
güvenini hiçbir zaman yitirmez. O’nsuz geliştirilen özgüvenin de bir anlam
taşımayacağını, bir fayda sağlamayacağını bilir. Hayatın asıl gayesini
unutmaz. Manevî sorumluluklarını ve görevlerini iman şuuruyla yerine
getirir.
h)
Saygı: Büyüğe ve
değerli olana içten bağlılık ile hürmet gösterir. Faziletkâr insanlara,
mübarek makamlara, kutsal olan ne varsa hepsine saygı gösterir. İnsanları
olduğu gibi görür ve onları özgün bireyselliği içinde fark eder. Hangi
inançtan veya ırktan olursa olsun bir insanı, bir şahsiyet olarak olduğu
gibi görür ve onun biricikliğini fark eder.
i)
Sosyal Sorumluluk:
Sosyal hayatın merkezinde olduğunun idrakindedir. Yaratan’a karşı sorumlu
olduğu kadar başkalarının ihtiyaçları karşısında da duyarsız kalamayacağının
bilincindedir. Kendi kariyerini düşündüğü kadar başkalarının saadet ve
refahını da düşünür ve ona göre hareket eder. Merhamet, şefkat, cömertlik,
fedakârlık ve sağduyu duygularıyla sosyal sorumluluk şuurunu geliştirir.
j)
Vefa: Verilen sözü
yerine getirir, borcunu zamanında öder, vaadini yerine getirir, sözünde
durur, asla yalan söylemez ve dostluğu pekiştiren güzel tutum ve
davranışlarda bulunur. Zor durumlarda kalan dostlarını terk etmez. Onlara
yardımda bulunur, sadakat konusunda en çok ona güvenilir.
k)
Vazife Şuuru:
Kanunlara, toplum ve meslek kurallarına karşı saygının bir yansıması olarak
görevlerini benimseyerek ifa eder. Yapılması kanunî, vicdanî, ahlâkî veya
dinî açıdan mecburî olan veya tavsiye edilen herhangi bir işten kaçmaz.
Hedefi doğrultusunda ve sorumluluk anlayışı çerçevesinde yapılması
gerekenleri en yüksek performans ile yerine getirir.
l)
Cesaret: Doğru olan
şeyi, her yerde ve her zaman korkmadan ve çekinmeden yapar. Hakikatleri Hak
uğruna üslubuna uygun olarak mertçe söyler. Tehlikelerin karşısında inançla
ve yiğitçe direnir ve yürekle karşı durabilir. Tehlikelerin karşısında
iradesini akıl, zekâ ve vicdanına danışarak kullanır.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 53 Tarih: 22.05 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
YETKİLİ KİŞİ VE KURUMLARIN DİKKATİNE
Yazarken,
bazen hedef okuyucu kitlesini belirlemeden içimizden geldiği gibi herkesin
okumasını arzulayarak yazarız, bazen de özellikle belirli kişi veya
kurumların dikkate alması isteği ile önemli bulduğumuz bazı konulara yer
verme ihtiyacı duyarız. İşte bugün halkımızı yakından ilgilendirmekle
beraber çözüm noktasında daha çok yetkili kişi ve kurumların yardımına
ihtiyaç duyduğumuz bazı konulara yer vereceğim.
Fizik
Tedavi Hizmetlerinde Farklı Ücretlendirmeler
Türkiye’de sağlık ve bakım hizmetlerinin ücretlendirilmesinde kurumlar arası
birlikteliğin sağlanmış olduğu söylenemez. Mesela Sağlık Bakanlığı ve Sosyal
Güvenlik Kurumu, 1 seans Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hizmeti için ilgili
sağlık kuruluşlarına 25 YTL ücret öderken, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından
ruhsatlanan Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerine bir seans için 46,6
YTL ödenmektedir. Yanılmıyorsam bu seansların niteliği aynı olmakla beraber
görüldüğü gibi devletçe karşılanan ödemeler birbirinden farklıdır. Aynı
işlem için iki ayrı ücretlendirmenin yapılmasını anlamış değilim. Eğer elde
ettiğim bilgiler doğru ise ilgili kurumların bu farklılığı hem devletimizin,
hem de vatandaşlarımızın lehine düzeltilmesi yerinde olacaktır.
Bazı
Dernekler Dernek Niteliğini Yitirmiş
Sakarya’mızda binin üzerinde sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Sivil ve
katılımcı demokrasi ve çoğulcu bir toplumun varlığı için son derece önemli
olan dernek ve vakıflarımız, Sakarya için bir kazançtır. Birçok dernek,
beldemizin sosyo-kültürel ihtiyaçlarına cevap verdiği gibi, bazıları da
yoksullukla mücadele gibi ekonomik sorunların giderilmesinde önemli maddî
katkılarda bulunmaktadır. Ancak içlerinde çok az da olsa bazı dernekler var
ki, kuruluş gayelerinden uzaklaşmak bir yana toplumun maddî ve manevî
sağlığını tehdit eden bazı nahoş girişim ve faaliyetlerde bulunmaktadırlar.
Açmış oldukları sözde çay ocaklarında kimsenin giremediği kapalı mekânlarda
serbestçe sigara içilmesi bir yana kumar gibi şans oyunları da
oynanmaktadır. Resmî ağızlardan teyit edilen bu bilgilere rağmen nasıl
oluyor da bu dernekler halen bu faaliyetlerine devam edebilmektedirler?
Derneklerden kimin sorumlu olduğu belli ve enteresandır derneklerden sorumlu
masa da görevini layıkıyla yapmakta ve bu gibi dernekler hakkında rapor
tutmaktadır. Peki bu dernekler neden yasaklanmaz ve kapatılmaz? İşte bunu
anlamış değilim. Devlet, özellikle gençlerimizi her türlü kötü
alışkanlıklardan korumakla yükümlüdür. Bu, TC Anayasasının devlete ve devlet
organlarına yüklediği bir görevdir. Sakarya Valimiz, toplumun genel
sağlığını tehdit eden bu gibi derneklerin ismini tek tek öğrenmeli ve
gerekenleri yapmalıdır.
Düğün
Konvoyları Neyin Simgesidir?
Yaz tatillerine
yaklaşıyoruz. Nişanlı olanlar, evlilik hazırlıkları yapıyordurlar. Kurulan
her bir yuva, toplumumuzun gelişmesine ve saadetine önemli katkılarda
bulunacaktır elbette. Düğün hazırlıkları da tatlı bir telaştır genelde.
Düğün günü de ayrı bir anlam taşır tabii ki. Şüphesiz birlikte eğlenmek ve
bu özel günü kutlamak düğün sahiplerinin ve davetlilerin hakkıdır. Ancak,
düğün kutlanırken genel asayişi ve sosyal düzeni tehlikeye sokmamak
gerekmektedir. Genelde düğün salonuna gidilirken birçok araçtan oluşan
konvoylar oluşturulmaktadır. Tamam, birlikte gidilsin. Ama gereksiz yere
neden kornalar devreye sokulur bunu anlamış değilim? Bu bir sevinç gösterisi
mi veya güç gösterisi midir? Sevinci paylaşmak için ille de başkalarını
rahatsız edecek bir şekilde kornalara mı basmak gerekiyor? Çevremizde hasta
yatağında dinlenen insanlar olabilir, uyuyan bebekler olabilir değil mi?
Bunları rahatsız etme hakkına sahip miyiz? O halde neden gösterişli
konvoylar oluştururuz? Hem trafiği zora sokacağız hem de çevremizi gürültü
kirliliği ile rahatsız edeceğiz. Bildiğim kadar bu yasak ama yine de kimse
cezaya çarptırılmadan gövde gösterisi yapabilmektedir. Genelde bu gibi
sosyal hadiseler toplumsal onay gördüğü için hoş karşılanır. Eğlence kısmına
müdahale etmek tabii ki uygun düşmez ama eğlenirken başkalarının huzurunu ve
sağlığını tehdit edemeyiz. Düğünlerde ne silahların patlaması uygun ne de
gürültü yapan konvoyların oluşturulması. Trafik polislerini ve zabıta
personelini (artık kim sorumlu ise) göreve çağırıyorum. Evleneceklere de
mutluluklar diliyorum.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 54 Tarih: 27.05 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Yaya Geçitlerinden Nasıl Geçilir?
Birçoğumuz trafik kuralları gibi toplumsal düzeninin işleyişini sağlayan
düzenlemeleri bilir. Ama nedense uygulamaya gelince yine birçoğumuz bu
kurallara uyma noktasında gerekli titizliği gösteremez. Memleketimizde bu
kurallara pek uymayan yine birçok insanımız yurt dışına gittiğinde bir
bakıyorsunuz ki bu kurallara harfiyen yerine getirir. Ne değişiyor? Aynı
insan kendi memleketinde kuralları çiğner ama yurt dışında bu kurallara
uyar. Kanaatimce değişen şu: Yurt dışında kuralların uyulması noktasında hem
ağır ve itirazsız olarak uygulanan kanunî müeyyideler var hem de (burası
şimdi çok önemli) toplumsal müeyyideler var. Yani halk, kurallara
uymayanları gerek bakışlarıyla, gerek tepkileriyle, gerek şikâyetleriyle,
gerekse uygun müdahale biçimleriyle uyarmaktadırlar. Biz de ise ne cezaî
müeyyideler doğru dürüst uygulanıyor, ne de toplum ciddî bir tepki
gösteriyor. Tam neme lazımcılık sendromu hâkim. Geçen Kapitol sinemasına
yakın bir yerde yaya (Zebra) geçidinin her iki tarafında da bekleyen
yaşlıları ve çocuklu kadınları görünce arabamı yavaşlattım ve durdum. Ama
yayalarımız geçme hususunda bir türlü harekete geçmediklerini gördüm. Tabii
yayalar için benim durmam sürpriz oldu ama onlar da kendi açılarından
haklılar tabii ki. Ya arkadan gelen arabalar durmaz ve kendilerine çarparsa
endişesi yaşadıkları için yine de temkinli olmakta fayda vardır düşüncesiyle
arkadan gelen sürücülerin tavırlarını bekleme ihtiyacı duydular. Benim
arkamdan gelen araba ister istemez durdu fakat benim solumdan gelen bir
minibüs biraz tereddüt eder gibi oldu, yavaşladı ama durmadan yine de yaya
geçidini geçti. Yani bekleyen yayaları hiç dikkate almadığı gibi benim
durmama bile es geçti. O minibüs beni solladıktan sonra yayalar kendilerini
daha emin hissettikten sonra ancak geçebildiler. Neden sürücülerimiz yaya
geçidinde bekleyen insanlarımız yokmuşçasına hareket ederler? Neden bir
sürücü arabasını yavaşlatıp durur ve yayalara saygı göstermez? Bu o kadar
zor bir iş midir? Diğer taraftan neden yayalar buna tepki göstermez?
Biliyorum memleketimizde olumsuz bir şeye tepki göstermek o kadar kolay
değil. Hele hele bu kişi veya kurum sizden daha güçlü veya daha avantajlı
bir durumda ise daha da zordur?
Don Kişotluk Yaptım
Bundan
birkaç hafta önce bir akşam vakti hanımla aynı yerde bu sefer yaya olarak
bulunuyordu. Karşı tarafa geçebilmek için hanımla saniyelerce bekledik,
dakikalar geçti hiçbir vasıta durmadı, bekleyen yayaların sayısı artmasına
rağmen hiçbir sürücü arabasını durdurmadı. Tepem attı, sürücülere bir ders
vermek istedim ve kollarımı havaya kaldırarak beklediğimiz yerin bir yaya
geçidi olduğunu işaretlerimle göstererek yayaların geçmesini sağlamak
istedim. Ancak buna rağmen hiç bir yaya, yola çıkma cesareti gösteremedi
çünkü arabalar aynı hızla hiçbir şey yokmuşçasına yollarına devam
ediyorlardı. Ben yolun ortasına ogelebildiğim halde bir araba üzerime korna
basarak hızla yaklaştı. Canımı zor kurtarabildim. Türkiye şartlarını benden
daha iyi bilen bizim hanım bana kızdı, “Sen ne yapıyorsun öyle? Delirdin mi
sen? Don Kişotluğun bir anlamı yok” dedi bana. Diğer vatandaşlardan da bana
destek veren bir söz duymadığım için, bir hata yaptığımı düşünmeye başladım.
Kimsenin tepki göstermediği bir toplumda doğru bildiğimiz bazı hareketleri
yapmak dahî demek ki yadırganabiliniyormuş. Halbuki beni tehlikeye sokan
karanlıkta kendini gizleyen o sürücü yadırganmalıydı? Yoksa yanılıyor muyum?
“Hocam burası Türkiye” demeyin lütfen. Bu sözü artık taşıyamıyorum. Ağrıma
gidiyor. Neden benim sürücüm kurallara uymasın, neden yayalara saygı
göstermesin? Bu soruna da bir çözüm üretebiliriz? Aklıma hemen bir çözüm
geldi. Çok kolay yöntemlerle bu meseleyi çözebiliriz. İşsiz vatandaşlarımızı
yaya geçitlerinde istihdam edebiliriz, üzerlerine bir üniforma ve ellerine
bir de bayrak verebiliriz, yayalarımızın yolun karşı tarafına can güvenliği
içinde geçmelerine yardımcı olabilirler. Ücretlerini de buna rağmen durmayan
şoförlerin ödeyecekleri ceza paralarından verebiliriz. Yaya geçitlerine
Mobese’ye benzeyen kameralı kontrol cihazları da monte edilebilir. Böylece
yayaların bulunmasına rağmen durmayan veya yayaları tehlikeye sokan
sürücüler de kolalıkla tespit edilebilir. Nasıl beğendiniz mi önerilerimi?
Beğenmediyseniz buyurun siz daha ilginç önerilerde bulununuz? Yeter ki,
Türkiye’de yayalara saygı gösterilsin ve sokağa çıkan çocuklarımız da can
güvenliği içinde yeniden evlerine sağ salim dönebilsinler. Acaba çok şey mi
istiyorum?
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 55 Tarih: 29.05 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sakarya: Kültür Merkezi
Bir toplumun
hayat imkânlarının toplamı olan kültür, sosyal hayat süreci içinde ortaya
çıkan ve bir millete niteliklerini veren ve başka millet veya toplumlarda
farklılık gösteren maddî ve manevî değerlerin bütünüdür. Diğer taraftan
tarihî süreç ve gelişme içinde düşünce, fikir ve eleştiri alanında
kazanılmış bilgi, zevk ve inceliklerin bütünüdür kültür. Millî kültürümüzün
eğitim yoluyla yeni neslimize aktarılması ve öğretilmesi noktasında son
dönemlerde Sakarya’lı sivil toplum kuruluşlarının ve özel okullarının önemli
katkıları gözden kaçmamaktadır. Bunların başında Sebat Eğitim Kurumları ile
Anadolu Gençlik Derneği’nin bu hafta içinde Adapazarı’nda büyük çapta
yapacakları kültürel aktiviteler gelmektedir.
Türkçe
Olimpiyatları Sakarya Şöleni
Türk
işadamlarının maddî fedakârlıklarıyla ve idealist öğretmenlerin üstün
tecrübe ve manevî katkılarıyla 110 ülkede açılan Türk okullarından toplam
550 yabancı öğrenci bu Cuma günü (30.05.2008) Sakarya’mıza gelecekler ve
Işık Kolejinde ağırlanacaklardır. Aynı günün akşamı (19’00) 20 ülkeden
yaklaşık 100 öğrenci Atatürk Kapalı Spor Salonunda marifetlerini ortaya
sereceklerdir. Bir Kırgız öğrenciden belki de “Anadolu’dan Geldik”
türküsünü, bir Rus öğrenciden “Önden Giden Atlılar” şiirini, Afrikalı kız
öğrenciden ise Türk kültürünü yansıtan başka bir eser dinleyeceğiz. Demek ki
6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, geçmiş yıllara göre bu sene çok farklı
olacak. Daha önce bir noktada yapılan bu organizasyon, bu yıl ülkemizde
İstanbul final programının dışında Kayseri, Ankara, Erzurum, Gaziantep,
İzmir, Konya, Bursa ve tabii ki Sebat Eğitim Kurumları Genel Koordinatörü
Ömer Özata beyefendinin özel gayretleri ile Sakarya’da da gerçekleşecektir.
Millî kültürümüzün ve güzel Türkçemizin uluslar arası arenada kabul
görmesini sağlayan bu girişim, Sakarya’lı işadamları tarafından
desteklenmesi ayrı bir güzelliktir. “Türkçe Olimpiyatları Sakarya Şöleni”nin
ilk kez Adapazarı’nda yapılması ise ayrı bir anlam taşımaktadır. Bu büyük
organizasyona destek veren resmî kurumlar ve özel kuruluşlar da Sakarya’nın
adım adım bir kültür merkezi haline gelmesi yolunda yardımcı olmaktadırlar.
Fethin 555.
Yılı Sakarya’da Kutlanıyor
İstanbul’un
fethi, dünya tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu önemli günü kutlamak, millî
değerlerimizi diri tutmak ile eş anlamlıdır. Yurt dışındaki Türk okulları,
coğrafyaların fethinin kalplerin fethi ile mümkün olabileceğini gösterirken
İstanbul’un fethine yönelik programlar da manevî değerlerimizi hatırlamamıza
yardımcı olmaktadır. İstanbul’un fethini sadece askeri bir zafer olarak
görmek mümkün değildir. İstanbul’un fethi, Peygamberimizin (sav) işaret
buyurduğu bir öngörünün tahakkukunun gerçekleştirilmesine yönelik hayırda
yarışın bir simgesidir. İslâmî hakikatlerin bütün dünya ülkeleri tarafından
benimsenmesine yönelik Müslüman Türklerin girişimleri, haddizatında hayırda
yarış maratonunda yer alma gayretidir. Bu hayırlı yarış, bugün bile Müslüman
Türkler arasında devam etmektedir. Dün olduğu gibi bugün de hedef, kıtaları
ele geçirmek değil kıtaları İslâm’ın nuruyla aydınlatmaktır. İnsanları
İslâm’ın nuruyla tanıştırmak ve buluşturmak herkesin hakkı olmalıdır. İşte
İstanbul’un fethi de bu amaca yönelik idi. Şimdiki gençliğimiz, bu
gerçeklerin ışığı altında millî şuura sahip olduğu müddetçe manevî fetihleri
kendi yüreklerinde her zaman yaşayacaklardır. Anadolu Gençlik Derneği’nın
Fethin 555. Yılı’nı Sakarya’da tertipleme kararı almış olması, Sakarya’nın
kültürel ve manevî zenginliğini göstermektedir. 31 Mayıs 2008 Cumartesi
günü, saat 17’00’de Sakarya Atatürk Stadyumunda İstiklal Marşı ve Kuran
tilaveti ile açılacak fetih programında mehterandan tutun da fethin
canlandırılmasına yönelik kadırgaların çekilmesi gibi ilginç gösteriler yer
alacaktır.
Nisan 2008 Yazıları >>> -
Mart 2008 Yazıları >>> -
Şubat 2008 Yazıları >>> -
Ocak 2008 Yazıları >>> - 2007
Yazıları >>>
|