Öğrencilerim İçin Sınav Soruları ve Duyurular




aliseyyar@sosyalsiyaset.com

   

 

ADAPAZARI GAZETESİ KÖŞE YAZILARIM ;

 

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 39          Tarih: 01.04 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Cinnet Olayları Toplumsal Patolojiye Dönüşmeden

Son dönemlerde "cinnet" diye adlandırılan olayların sayısında hızlı bir artış görülmektedir. Sosyal hayatımızın dengesini bozan bu tür olayların sebeplerini ve bunlarla mücadele etmenin yöntemlerini bilmekte fayda vardır. Genelde cinnet geçiren bir kişi, eline geçen bıçakla veya tabancayla etrafındaki insanları rast gele öldürür veya en yakın akrabası dahî olsa belirli kişilere duydukları nefret ve kinin bir tezahürü olarak, onları öldürmek sûretiyle intikam duygularını tatmin etmek ister. Cinnet, bu yönüyle kontrol altında tutulamayan bütün olumsuz duyguların bir anda gün ışığına çıkması ile kendisi göstermekle beraber haddizatında insan ilişkilerinde yaşanan sorunlu bir sürecin kaçınılmaz bir sonucudur. Cinsiyetten bağımsız olarak ortaya çıkabilen cinnet olaylarının aktörleri, genelde kin, ihtiras, haset, kıskançlık gibi iç dünyalarında besledikleri olumsuz duygulardan dolayı fıtrî ve ahlâkî sapma içindedirler. Yaratılış gayesinden uzaklaşan böyle tiplerin bencil, nihilist (nemelazımcı), hazcı ve egoist yönleri ağır basacağından dış yansımaları açısından anti-sosyal tutum ve davranış sergilerler. Hangi eğitimi almış olursa olsun, refah seviyesi ne olursa olsun böyle bir kişi, netice itibariyle zihin, akıl, vicdan, mantık ve ruh dengesini yitirdiği için toplumsal bir tehlike oluşturur. Toplum olarak şefkat, sabır, sevgi ve hoşgörü gibi sosyal ve manevî dayanışmayı pekiştiren yaklaşımlar sergilemediğimiz müddetçe yerine rekabetten kaynaklanan çekemezlik, başarılan bir işten kendine pay çıkaramamanın verdiği sıkıntılar, ön plana çıkamamaktan kaynaklanan eziklikler, isteklerimizin gerçekleşmemesinden dolayı ortaya çıkan nefret ve yok etme duyguları hâkim olur. Nefsi tahrik eden bu “şeytanî” duygular, kritik anlarda insanlık dışı eylemlere dönüşebilir. Olumsuz duyguların ve kaotik ortamın oluşmasına zemin hazırlayan olguların başında pozitivist eğitim sistemi, sosyal sorumluluk görevini yerine getirmeyen yayın organları, maneviyattan ve geleneksel değerlerden uzak yaşayan modern ve çağdaş aile modeli gelmektedir.

Refah Toplumunda Cinnet Olayları Neden Yaşanır?

Sürdürülebilir manevî tekâmül ana hedefinden uzak bir şekilde gerçekleşen toplumsal refah artışları, en büyük sosyal sermaye olan insan ilişkilerine ve dolayısıyla güven ortamına zarar verebilir. İdeal maddî kalkınma, manevî değerlerin de korunduğu bir ortamda ancak gerekçeleşebilir. Tek taraflı ekonomik gelişme ve maddî refah, belki geçici bireysel mutluluklar getirebilir ancak manevî ihtiyaçlara cevap vermediği için, uzun vadede hem bireysel, hem de toplumsal huzursuzluklara sebebiyet verebilir. Dolayısıyla cinnet olayları, ekonomik gelişmeden tamamen bağımsız bir olgudur ve daha çok insanî ve toplumsal zaafların bir tezahürüdür. Cinnet olayları, klâsik psikolojik verilerle de açıklanamaz. Pozitif bilimlere dayanan psikoloji, fizikî âlem ve varlıkların yanında kişilerin tutum ve davranışların üzerinde yoğunlaşıp, davranışların toplumsal normlara göre değiştirilmesini amaçlamaktadır. Halbukî burada hem insanın manevî halleriyle, hem bunların toplumsal yapı üzerindeki etkileriyle, hem de sosyal hizmetler alanında manevî rehberlik görevini üstlenen bütüncül bir psikolojiye ihtiyaç vardır. İnsan bünyesinde ortaya çıkan manevî hastalıklarla kişinin sosyal problemleri arasında her zaman bir paralellik kurulabilir. Bu tarz sosyal patoloji, bireysel bir karakter taşısa da toplum içinde yaşayan manevî ve sosyal sorunlu fertlerin sayısı arttıkça süreç toplumsal patolojiye dönüşebilir.

Çözüm Manevî Sosyal Hizmetlerde

Toplumsal sapma veya suçların, toplumun bütününde meydana gelen olumsuz değişiklikler sonucu artma eğilime göstermesi durumunda sosyal devlet, sosyal barışı temin etmek maksadıyla sosyal politikalarını güçlendirerek olumsuz sosyal gidişata müdahale etmesi gerekmektedir. Özellikle sosyal bilimlerde ve sosyal mesleklerde manevî insan modeline dayanan bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. İnsanın manevî kaynaklara sahip olduğu temelinden hareketle insanın Yaratan tarafından yaratılmış en şerefli yaratık olduğu bu model çerçevesinde ruh ve nefis arasındaki ilişki, nefis terbiyesi, nefisle mücadelede ve manevî tekâmülde bireysel yöntemler, nefis ve benlik (Ene) arasındaki ilişkiler anlatılmalıdır. Bu bağlamda kişilerin sosyal rehabilitasyonuna yönelik çalışmalar yapan sosyal hizmetler, yeni bir manevî paradigma yoluna girmelidir. Kişilerin başta ruh olmak üzere kalp, vicdan, akıl ve irade gibi manevî haslet ve kaynakları ele alan, hem manen (ruhen), hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeyi çalışan sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır. Manevî rahatsızlıkları olan sosyal sorunlu kişilerin menavî rehabilitasyon yöntemleriyle güzel ahlâk sahibi olmaları sağlanmalı ve yeniden toplum hayatına kazandırılmalıdır. Bu bağlamda din görevlilerinin ve ilahiyatçıların sosyal hizmet alanlarında aktif olarak görev almalarının toplumsal faydaları büyük olacaktır.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 40          Tarih: 03.04 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Laiklik Nedir Bilir Misiniz?

Halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir partinin kapatılması yönünde başsavcımız tarafından açılan iddianamede laiklik şöyle tanımlanmaktadır: “İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey haline getiren, bireye kişiliğini geliştirmesi için, özgür düşünme olanakları veren bir ilke” ve hatta “uygar bir yaşam biçimi”dir. Birkaç ansiklopedi yazmış bir bilim adamı olarak elbette kavramlara ve içerdikleri anlamlara önem veren birisiyim. Laiklik kavramı ve açılımları da memleketimizde düşünce ve ifade etme özgürlüğü arttıkça gittikçe daha çok tartışılacağa benziyor. Tabiî ki bir kavram birden fazla tanım ile zenginleştirilebilir, ama her bir tanımın, kavramın temel özelliklerini destekleyici ve tamamlayıcı bir nitelik arz etmesi gerekir. Eğer bir kavrama ait tanımlar, anlam ve içerik bakımından birbirinden tamamen farklı ise, bu durumda kavram kargaşası ortaya çıkar, zihinler karışır ve sağlıklı düşünemeyiz. Neyin doğru ve neyin yanlış olduğu berrak bir şekilde ortaya çıkamaz. Bu durumda birbirimizle anlaşamayız, uzlaşamayız ve nihayetinde sosyal iletişim kopar ve daha da ileriye gidecek olursak toplumsal gerginlikler meydana gelir. Hele bu kavram, Cumhuriyetin ilkelerinden kabul edilen ve özellikle halkı ve idarecileri de ilgilendiren bir kavram ise, durum daha da ciddî boyutlara tırmanabilir. Nitekim Türkiye’de yaşanan şu kritik süreç, kanaatimce bu kavram kargaşasının doğal bir sonucudur. Kanunca tanımı açıkça ve ittifakça yapılmamış bir kavrama herkes kendi dünya görüşüne göre birden çok ve birbirinden kopuk izahlar yapmaya kalkışırsa, işte o zaman yanlış veya eksik bile olsa kim güçlü ise onun tanımı kabul görür. Halbuki kavramların tanımı, tarihî çıkış noktasından hareketle ilmin ışığında, objektif, evrensel ve millî değerler doğrultusunda yapılır. Gerçi Laiklik kavramı, bize ait olmayan bir kavramdır. Ama yine de ne olduğu veya ne olmadığı yönünde tanım ve yorum yapmak mümkündür. Biz bu yazımızda Dünya hukuk tarihine geçecek o ilginç iddianamede geçen Laiklik tanımını eleştirel bir şekilde değerlendireceğiz.

“Laiklik, İnsanı Kul Olmaktan Çıkaran Bir İlke” Midir?

Aslında herkes bilir: Kul denince akla “bir insanın (Müslüman’ın) yaşadığı boyunca Hak Teâla'nın emir ve hükümlerine bağlı olması” gelir. Dinimize göre, Allah’a kul olan bir insanın, kulluk şuuru ve inancı ile yaptığı bütün eylemleri ibadet olarak kabul edilir. Allah’ın rızasını kazanmak, kulluğun gayelerinden biridir. Peki şimdi Laiklik ile kulluk arasında nasıl bir bağ kuruluyor? Olumlu anlamda mı olumsuz anlamda mı? Elbette olumsuz anlamda. Laiklik, buna göre Yaratan’la herhangi bir manevî bağ kurmadan, Yaratan’a ahirette hesap verme düşüncesine girmeden O’ndan bağımsız olarak özgür yaşama ve özgür düşünme imkânını tanıyan uygar bir yaşama tarzıdır. Kısacası Allah’a inanmadan bizlere özgürce yaşama imkânı tanıyan bir fırsattır (yoksa risk mi deseydim). Doğru mu anladım? Laiklik sayesinde nefsimin hoşuna gidecek düşünceler geliştirebileceğim ve kendi nefsî arzularımı özgürce yaşayabileceğim (yani kaygı duymadan haram işleyebileceğim). Laiklik bu mudur? Allah’tan ve ilahî emirlerden bağımsız düşünmek ve bu bağlamda özgürce yaşamak. Uygar yaşam bu mudur? Kendinin Allah’a karşı bağlı ve bağımlı olmadığını düşüneceksin ve yaşama tarzını da buna göre ayarlayacaksın öyle mi? Bu mudur Laiklik? Peki böyle bir Laiklik neyi savunuyor ve bizden ne istiyor? Tekrarlayalım. Laiklik, Allah’a kul olmamamızı istiyor. Allah’a kul olmayacaksın ki kişiliğini geliştirebilesin. Size soruyorum, böyle “laik” olmayı vicdanınız kabul ediyor mu? Resmen Allah’a inanmayacaksın, bunu açıkça ve dolaylı olarak mesela Laiklik çerçevesinde açıklayacaksın ve ona göre uygar bir tavır takınacaksın. Kısacası iyi bir laik insan olabilmen için, “ateist” olacaksın. Yani dini, inançları ve maneviyatı kabul etmeyeceksin, kabul etsen dahî benimsemeyeceksin, içselleştirmeyeceksin, en güzeli yaşamayacaksın, uygar bir dille LAİK olacaksın. Aslında anlamaya uğraşıyorum, ama doğrusu aklım iyice karıştı? Yoksa yanılıyor muyum? Ama ben de “özgür” düşünmek istiyorum, ben de “birey” olmak istiyorum, ben de kişiliğimi geliştirmek istiyorum. Kim istemez ki? Ama bütün bunları elde edebilmem için, Allah’a imanımın bir gereği olarak kulluğumdan vazgeçmem gerekiyormuş? Niçin? İşte bunu anlayamadım Sayın Başsavcım?

Sayın Başsavcım, Beni Aydınlatın?

Gerçekten anlayamadım? Beni aydınlatabilir misiniz Sayın Başsavcım? Yoksa doğru mu anladım? Hakikaten Laiklik, kişiyi Allah’tan koparan bir ilke midir? Sayın Başsavcım, Allah’a inanmak ve dolayısıyla O’na kul olmak ve dolayısıyla kulluğun icaplarını yerine getirmek Laikliğe aykırı mıdır? Allah’a inanmakla suç mu işliyorum? Uygarlıktan uzak bir hayat mı yaşıyorum? Sayın Başsavcım, sevgili Başsavcım; kusuruma bakmayın, yine kafanızı ağrıtacağım ama son sorum, lütfen kızmayın bana. Şimdiye kadar TC Devletinin Diyanet Teşkilatının hocalarından öğrendiklerimle sizlerin iddianamede yazdıklarınızın arasında muazzam bir fark, hayatî bir uçurum var. Onun için kafam, zihnim ve hissiyatım epey karışık. Allah’a inandığım için, Allah’ı sevdiğim için uygar olamama endişesi yaşıyorum. Anlayın beni, ilk kez “uygar bir yaşam” ile “imanlı bir hayat” arasında tercih yapmak gibi riskli bir durum ile karşı karşıyayım. Sahi hem “Laik”, hem de “Müslüman” olmak nasıl bir şey? Aklımın erdiği kadar o da pek mantıkî gelmiyor doğrusu bana. Hem “Laik” yani “kul olmaktan çıkacaksın”, hem de “Müslüman” yani “kul olmaya özen göstereceksin”. Gerçekten ikisi bir arada olmuyor. Sayın Başsavcım, bana yardımcı olun, bu zihnî kaos ortamından beni kurtarın yoksa Diyanet hocalarımızın görüşlerine müracaat edeceğim. En iyisi Din İşleri Yüksek Kurulundan kalbimi, vicdanımı ve gönlümü rahatlatan bir görüş almak. Maneviyata ve huzura o kadar çok ihtiyacım var ki…..

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 41          Tarih: 10.04 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

LAİK YAŞAM BİÇİMİ DERSİ

İddianamede ifade edildiği gibi, madem laiklik “insanı kul olmaktan çıkaran uygar bir yaşam biçimi”, o halde bu uygar yaşama biçimine yönelik bir eğitim programı hazırlamak gerekmektedir. Bir eğitimci olarak ben yurttaşlık görevimi hemen yerine getiriyor ve toplumumuzun bütün fertlerinin laik(çi)lik ilkelerine uygun düşünce ve yaşam tarzı sergileyebilmeleri için, taslak hâlinde de olsa eğitim programımın içeriğini açıklıyorum. İlk önce işimize lisanımızı laikleştirmekle başlayalım. Günlük hayatımızda ağzımızdan çıkanlara bundan böyle daha çok dikkat etmeliyiz, laikliğe aykırı kelime ve kavramlar asla kullanmamalıyız. Laik yaşam mücadelesi kapsamında hayırlı ve mübarek sonuçlar elde etmek istiyorsak bu şart. Allah’ın izniyle de herkes laik yaşamın manevî ikliminden feyz alacak ve çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkacaktır…..Ay Pardon, bağışlayın, bakın daha ilk dersimizde ben bile affedilmez hatalar yaptım. Ne olacak eski alışkanlıklarımın bir yansıması, istemeden oldu. Düzeltiyorum. Hayırlı ve mübarek kelimeler biraz dinî yani laik(lik) dışı gibi oldu galiba, bunun yerine ne kullansam acaba? Biliyorsunuz “hayır”, “nurlu ve sevaplı bir amel” ve “mübarek” de, “ilahî hayrın bulunduğu şey” demektir. Bunlar insanı Allah’ı ve kulluğu hatırlatan kavramlardır. Vallahi, Ay Pardon (Allah ismi geçtiği için yeniden özür diliyorum) inanın arkadaşlar bunu yemin ederek söylüyorum “mübarek” ve “hayırlı” kelimeler için şimdilik ne kullanabileceğimizi doğrusu ben de bilmiyorum, biraz düşünmeliyim. “Laik yaşamın manevî ikliminden feyz almak” tabiri de tabiî ki hiç manalı olmadı. Ay Pardon mana kelimesinde de laik temelleri sinsice sarsmaya müsait manevî Ay çok Pardon metafizik (fizik ötesi) unsurlar olabilir. Çok dikkatli olmak gerekir. Laik rejim her zamankinden daha büyük bir tehlike içindedir. En azından öyle diyorlar. Neyse başka bir şey buluruz manevî kelimesinin yerine, mesela anlamlı veya anlamsal bir şey diyebiliriz. Gördüğünüz gibi laik düşünmek ve yaşamak o kadar da zor değil yani, biraz gayretle bunu siz de başarabilirsiniz. Allah’ın izniyle biraz ceht ile siz de başarabilirsiniz. Ay Pardon, “Allah’ın izniyle” ifadesi bütünüyle kulluğun bir göstergesi yahu. Hâlbuki bizler laik olabilmek için, kul olmaktan çıkmalıyız değil mi? Küçük bir dikkatsizlik işte, mazur karşılayın. Biraz ceht ile ben de bu işi öğreneceğim galiba. Ay Pardon, “ceht” kelimesi (aslında o cehd yazılır) her ne kadar fazla çalışmak anlamına geliyorsa da haddizatında cihad etmek ve nefsinle mücadele etmek fillilerinden türediği için, bunun da kullanılması pek uygun düşmedi. Ay çok Pardon, ben bu laik ders konusunu biraz daha gözden geçirmeliyim galiba. Dersimizin “laik lisan-mutlu yaşam” bölümünü şimdilik erteleyelim ve (daha çok mahcup olmadan) hemen dersimizin ikinci kısmına geçelim.

Laikliğe Aykırı Erkek İsimleri

Laik yaşamayı öğrenmeyi kabul eden çok aziz ve münevver talebelerim; Ay Pardon. “Aziz”, “manevî kudret sahibi ermiş” demek oluyor ben “yüce” demek istemiştim. Ay tekrar Pardon. “Münevver” de olmuyor yahu: “Münevver”, “imanî ve İslâmî terbiye görmüş nurlu” demek oluyor. Ben “aydın” demek istemiştin. Şeytan çarpsın, vallahi öyle demek istememiştim. Tekrarlıyorum; Laik yaşamayı seven çok yüce ve aydın örencilerim; Laikliğin selameti için, (yahu şu selamet, iman ile kabre girmek gibi manevî anlamlar da taşımıyor muydu? Aman boş ver, kimse çakmadı zaten, sen devam et) ne demiştim arkadaşlar, ha evet. Ey aziz Türk milleti. Alparslan’ların ve Fatihler’in mücahit torunları; Dayanağı fazilet olan Cumhuriyet’in mübarek evlatları; Kulluktan tam anlamıyla kurtulmak istiyorsak bundan böyle çocuklarımıza laikliğe aykırı isimler takmamalıyız. Allah aşkına buna çok dikkat etmeliyiz. Laikliği sevmek, ibadetlerimiz kadar sevaptır. Onun için laikliği tehdit eden ve laikliğe ters düşen isimleri iyice belleğin. Laiklik karşıtı isimleri bilmek, her mümin için bir farzdır. Aşağıdaki isimlerin bütünü laikliğe aykırıdır, çünkü her birisi şu veya bu şekilde, dolaylı ve dolaysız olarak ya Allah’ı hatırlatıyor ya da kişiyi kulluğa davet ediyor. Gerekçeli kararlarıyla yani açıklamalarıyla birlikte size ilk önce laikliğe aykırı erkek isim listesini sunuyorum. ABDURRAHİM: Rahim olan Allah’ın kulu (Sayı Başsavcının ismi ne idi?). ABDURRAHMAN: Rahman olan Allah’ın kulu. ABDULLAH: Allah’ın kulu. ABDÜLHAMİD: Övülmüş Allah’ın Kulu. ABDÜLKADİR: Her şeye gücü yeten Allah’ın kulu. ASIM: Günahtan ve haramdan çekinen. BAHATTİN: Dinin değerlisi. MÜCAHİT: Cihat eden. EYYÜP: Günahlarına Tevbe eden. FARUK: Doğruyu yanlıştan ayıran. Kuran-ı Kerim’in bir başka ismi. FATİH: İslâm’a açan. FAZIL: İslâm ahlakıyla ahlâklanmış fazilet sahibi. HAKKI: Allah’ın isimlerinden esinlenerek oluşturulmuş bir isim ve haktan yana tavır koyan kişi demek. HAMDİ: Allah’a şükreden. HAMDULLAH: Allah’ın övgüsü. İBRAHİM: İnananların babası. MAHMUT (MEHMET): Peygamberimizin ismi. MUHARREM: Haram kılınmış. NACİ: Selamete kavuşan. NECATİ: Selamete ve kurtulmaya mensup. NECMEDDİN: Dinin yıldızı. NURULLAH: Allah’ın nuru. RECAİ: Allah’a yalvaran. SACİD: Secde eden. ŞÜKRÜ: Allah’a şükretme.

Laikliğe Aykırı Kız İsimleri

Listeyi uzatmak mümkün ama tehdit sadece erkek isimlerinde yok ki. Çok masum gibi görünse de kız isimlerin de dinî semboller görülmektedir. Bunlardan bazılarını burada deşifre ediyorum: AYŞEGÜL: Hem Peygamberimizin kızının ismi hem de Gül ile dolaylı olarak Peygamberimize atıfta bulunuluyor. AYŞENUR: Nurlu. (Nur: Manevî Işık demek. Ayrıca Allah’ın ismi). BİNNUR: Nurla özdeşmiş. GÜLBANU: Peygamberimizin güzelliğini yansıtan kadın. GÜLCAN: Peygamber gibi güzel canlı. GÜNNUR: Güneş ışığının nuru. MERYEM: İbadetlere düşkün insan. MUKADDER: Kaderle takdir olunmuş. MUKADDES: Kutsal. NURAN: Nurlu. NURAY: Nur saçan ay. NURBANU: Nur yüzlü hanım. NURCAN: Nur gibi canlı, Nurdan ilham alan, Hayat dolu. NUREFŞAN: Nur veren, Ortalığı nur içinde bırakan. NURGÜL: Gülün en parlak olanı. NURİYE: Nurlu. SAİME: Oruç tutan. SALİHA: Dinin emir ve yasaklarına uyan. ŞEMSİNUR: Nurun güneşi. TUBA: Dalları aşağıda Cennet ağacı.

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 42          Tarih: 15.04 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

 

Dilencilikle Mücadelede Belediyelerin Sorumluluğu

Hukukî bir yetkisi olmadığı hâlde ve hiçbir iş, emek ve menfaat mukabili olmaksızın başkalarından para ve sair maddî yardım isteme durumu, genelde dilencilik olarak tanımlanır. Çalışma gücüne sahip olduğu halde, dilencilik yapmak suretiyle geçimini temin eden kişi de haddizatında dilenmeyi bir araç olarak kullanır. Böyle kişiler, ya sorumsuz bir şekilde kendi inisiyatifleriyle, ya da örgütlü bir şekilde işten kaçınıp vatandaşların merhamet duygularını istismar ederek, bunu profesyonel bir anlayışla bir geçim yolu alışkanlığı hâline getirirler. Aslında dilencilik yapmak, kanunen bir suçtur. Türkiye Cumhuriyeti'nde dilenciliğin yasaklanmasının kanunî geçmişi, 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı Belediye Kanunu’na dayanmaktadır. Buna göre, belediyeler, dilencileri dilenmekten men edecek bütün tedbirleri almakla vazifelidir. Ayrıca, çalışabilecek durumda olan dilencilerin, bayındırlık veya belediye hizmetlerinde çalıştırılmaları söz konusu idi. 1953 tarihli ve 6123 sayılı kanunla bununla ilgili olarak uygulamada bir değişiklik yapılmıştır. Buna göre her kim, çalışmaya muktedir olduğu hâlde, dilencilik ederken tutuklanırsa, bir haftadan bir aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılması öngörülmekteydi. Tekerrür hâlinde ise, hapis cezasının bir aydan aşağı olmaması esas alınmaktaydı. Ayrıca, her kim 15 yaşından aşağı çocukları toplayıp, dilencilik ettirir veya velayet ve vesayeti altında bulunan 15 yaşından aşağı bir küçüğün dilenmesine veya bir kimsenin o küçüğün dilencilikle müsaade ederse, 3 aydan aşağı olmamak üzere hafif hapis ve 100 liradan aşağı olmamak üzere hafif para cezası ile cezalandırılır idi. Uygulamada ise genelde bu tarz cezalandırmalara pek gidilememiştir. Çünkü sorun, sadece kanunî müeyyideler ile çözülemeyecek kadar karmaşıktır. Aslında dilenciliğin perde arkasında sosyo-ekonomik sorunların yanında kişisel sosyal sapma eğilimleri de yatmaktadır. Yoksulluğun olduğu ve yoksulların da sosyal güvenlik sistemlerince yeterince korunamadığı toplumlarda dilenciliğin örgütlü bir biçimde istismarı da söz konusu olmaktadır. Dilenciliğe yol açan faktörler ne kadar doğru teşhis edilebilirse dilencilikle mücadele de o nispette kolaylaşır.

Dilencilikle Mücadelede Yerel Sosyal Politika Yaklaşımları

Günümüz Türkiye’sinde yoksullar, özellikle primsiz sistem içinde sosyal güvenlik kapsamına alındığını düşünecek olursak, dilencilik yapma gerekçesi büyük çapta ortadan kalkmış olmaktadır. Mesela yardıma muhtaç yaşlıları ve özürlüleri korumak maksadıyla, “Altmış Beş Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında 2022 Sayılı Kanun”, 1977'de yürürlüğe girmiştir. Bu kanundan; 65 yaşını doldurmuş, kendisine bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan muhtaç yaşlılar ile 65 yaşından küçük ve-fakat sakat ya da başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek derecede güçsüz olan kimseler de yararlanabilmektedir. Diğer taraftan 1986 tarih ve 3294 sayılı “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu” sâyesinde, sosyal güvenlik kuruluşlarından gelir ve aylık almayan, fakru zaruret ve muhtaçlık içinde bulunan tüm vatandaşlara, ihtiyaçlarının türü ve boyutuna göre bir kez, birkaç kez veya sürekli olarak nakdî ve(ya) aynî yardımlar yapılmaktadır. Bununla birlikte 2005 tarih ve 5378 sayılı Özürlüler Kanunu ile bakıma muhtaç yoksul özürlülere ayda asgari ücret üzerinden bakım ödeneği verilmektedir. Sosyal devlet tarafından finanse edilen bu ödenekler, yoksulların sosyal ihtiyaçlarını belki de bütünüyle karşılayacak yüksek bir seviyede olmayabilir ama dilencilik yapmaya gerektirecek bir derekede de olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla memleketimizde dilencilik yapanların ekseriyetini iki ana kategoride değerlendirebiliriz: 1.) Kolay kazanç kapısı olarak dilencilik yapanlar. Bunlar genelde sosyal ve ahlâkî sorumluluk duygusundan mahrum kişilerdir. 2.) Geçmişte dilenci îratçılık da görüldüğü gibi dilenciliği profesyonel ve örgütlü bir şekilde yaptıran kişilerdir. Birinci kategoriye girenler, bir taraftan sosyal güvenlik kapsamına alınmaları sağlanmalı ve bununla birlikte serbest denetim ilkelerine benzer bir biçimde sosyal ve meslekî rehabilitasyona mutlaka tâbi tutulmalıdır. Bunun için de sosyal hizmet kurumlarıyla işbirliğine gidilmelidir. İkinci kategoride olan kişiler, dilenci çetesi kurmaktan dolayı ağır bir şekilde cezalandırılmalı ve dilenciliğe zorlanan kişiler de tıpkı birinci kategoride gösterildiği gibi rehabilite edilmeli ve topluma sosyal sorumlu bir fert olarak kazandırılmalıdır. Yerel yönetimler ve belediyeler, bundan böyle dilencilik gibi sosyal sorunlara aktif olarak bir çözüm bulmak istiyorlarsa sosyal rehabilitasyon yöntemlerine başvurmak mecburiyetinde olacaklardır.

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 43          Tarih: 17.04 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Hediyeleşmenin Sosyal Faydaları

Hediyeleşmenin ve yardımlaşmanın kişiye ve topluma büyük sosyal faydalar sağladığını biliyor muydunuz? Kanada, Vancouver kentinde bulunan British Colombia Üniversitesi öğretim üyesi psikolog Elizabeth Dunn’a göre, hediyede bulunan bir kişi bu güzel eyleminden dolayı gün boyunca mutlu ve huzurlu olmaktadır. Hâlbuki hediyeleşme ve yardımlaşmaya yatkın olmayan kişilerin memnuniyet derecelerinde, artan zenginliklerine rağmen bir değişiklik yaşanmamaktadır. Bir başka ifadeyle, artan bireysel refah, sosyal duyarlı olmayan kişilere ilave mutluluk kazandırmamaktadır. Üstelik cimri olan zenginler, hayatlarından çoğu zaman şikâyetçi ve tedirgindirler. Yani gerçek huzuru tadamamaktadırlar. Başkaları için fedakârlıkta bulunan ve muhtaçlara az da olsa yardımda bulunanlar ise sadece kendileri için düşünenlere göre iç dünyalarında büyük bir huzur hissetmektedirler. Az da olsa küçük bir sadaka veren bir kişinin o günkü neşesi bir hayli farklı olmaktadır. Ampirik (deneysel) araştırmalar, bu sonucu bize göstermektedir. Bireysel sosyal yardımlaşmaların topluma yönelik faydaları da çoktur. İnsanlar arasında sosyal bağlar kuvvetlendiği gibi, toplumsal barış ve kaynaşma da pekiştirilmektedir. Toplumun fertleri böylece birbirlerine daha güvenle bakabilmektedirler. Sosyal barış tesis edilmekte ve sosyal gelişme hız kazanmaktadır.

Sosyal Araştırmalar Hadisleri Teyit Ediyor

Peygamberimizin sözleri elbette haktır ve şüphesiz biz onların doğruluğuna inanırız. Bununla birlikte yabancı bilim adamlarının hediyeleşme ile ilgili yaptıkları sosyal araştırmalar da gayri ihtiyari olarak Peygamberimizin hediyeleşme ile ilgili tavsiye ve tespitlerinin önemi ve değeri akla gelmektedir. Hediyeleşme ile ilgili kişi ve toplum üzerindeki sosyal etkiler, bilimsel yöntemlerle ortaya çıktıkça Peygamberimizin sosyal nitelikli hadislerinin ne kadar doğru ve isabetli olduğu bir kez daha gün ışığına çıkmaktadır. Peki, Peygamberimiz hediyeleşme hakkında neler buyurmuştur? Bir hadislerinde Allah’ın Resulü şöyle buyurmuşlardır: “Hediyeleşin, çünkü hediye, sevgiyi artırır, düşmanlığı giderir”. Öyle ise toplumda sosyal barış ve sevgi istiyorsak, sevilmek istiyorsak, dostlukların yaygınlaşmasını ve sağlamlaşmasını istiyorsak sevginin ve cömertliğin bir nişanesi olarak hediyeleşmenin aktörleri bizler olmalıyız. Gönülden verilen hediyeler, ne kadar küçük olursa ve kimden olursa olsun mutlaka kabul edilmelidir. Çünkü Kâinatın Efendisi bu konuda da şunu bizlere tavsiye etmektedir: “Talep etmeden verilen hediyeyi kabul edin!” Hediyeyi reddeden, Allah’ü teâlânın verdiğini reddetmiş olur.” “Hediye, Allah’ü teâlânın gönderdiği güzel bir rızktır. Hediyeyi kabul edin ve karşılığında daha güzelini verin!” İyiliğin karşısında daha büyük bir iyilikte bulunmak, sosyal hayatımızı ne kadar güzelleştirir, bir düşünün. Herkes birbirine daha büyük bir iyilik yapma yarışında olduğunu düşünün, o toplumda düşmanlık ve haset olabilir mi hiç? “Ama ben fakirim, maddî yönden iyilikte bulunamam, daha büyük bir hediye alamam” diyenler için de bir formül vardır. “Hediye verene, siz de hediye verin! Eğer verecek bir şey bulamaz iseniz, onun için dua edin ki hediye karşılıksız kalmasın!” Sevginin ve hediyeleşmenin bin bir tezahürü vardır, işte Peygamberimiz bu durumda bizlere teşekkür nevinden o kişi hakkında duada bulunmamızı istiyor. Demek oluyor ki Sünneti sosyal hayatında uygulayanlar, hem kendilerinin hem de toplumun saadet içinde yaşamasına katkıda bulunmaktadırlar. Ne mutlu o kimseleri ki, Sünneti kendilerine rehber edinmişlerdir.

Sosyal Hadisler

-          Kime bir iyilik yapılırsa, o iyiliği ansın! İyiliği anmak şükür olur. İyiliği gizleyen nankörlük etmiş olur.

-          İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’ü teâlâya şükretmemiş olur.

-          Hediye, muhakkak bir mal vermekle olmaz. Selam vermek ve faydalı bir şey söylemek de hediye olur.

-          Mümini sevindireni Allah’ü teâlâ sevindirir.

-           Bir arkadaşın hidayetini artırıcı veya onu tehlikeden kurtarıcı bir söz söylemekten daha iyi hediye olmaz.

-          Hediyenin en iyisi, hikmetli bir sözü öğrenip birine öğretmektir ki, bu da bir yıl ihlâslı ibadet etmekten daha sevaptır.

-           Kim sadaka verirken, sevabını Müslüman ana-babasının ruhuna hediye ederse, verdiği sadakanın sevabı, onların ruhuna gideceği gibi, sevabından hiçbir şey eksilmeden kendine de yazılır.

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 44          Tarih: 22.04 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

“Ölmeyi Kafama Koymuşum Zaten”

Geçen Pazar akşamı Popstar Alaturka programını seyrettim. En son popstar adayı serbest denilen öyle bir şarkı parçası okudu ki, doğrusu irkildim ve bestede geçen güfteleri not ettim. Jüri üyeleri tabiî ki sözlerin içeriğinden ziyade adayın müzikal duruşuna ve sesine yönelik yorum yaptılar. Ama o sözler ne idi öyle. Kimse o tehlikeli sözlerin dinleyicilerin üzerinde yapabileceği olumsuz etkileri üzerinde hiçbir kelime sarf etmedi. Aile facialarının, cinnet olaylarının, kan davalarının, kıskançlıktan dolayı sevdiğini iddia ettiği kişiyi göz kırpmadan öldüren insanların sayısının her geçen gün arttığı bir ülkede yaşamıyormuşuz gibi tam da bu gibi sosyal sapmaları ve davranış bozukluklarını meşrulaştıran şarkı sözleri nasıl olur da kaleme alınır ve bestelenebilir? Nasıl olur da milyonlarca seyircinin önünde böyle bir parça okunabilir? Peki, neler mi içeriyordu beste? Buyurun sözlerini beraberce bir tahlil edelim:

AŞKIMA İHANET EDERSEN BİRGÜN

BEN BUNU YANINA BIRAKIRMIYIM

Yani, bu ne demek oluyor? Aşkıma cevap vermezsen, ben bunu kabul edemem. İçime sindiremem. Nasıl olur da ben seni sevdiğim halde, sen beni sevmezsin. Yani o ilk cümle bu anlama gelmiyor mu? Yahu, sen sevebilirsin, ama karşı taraf seni illa sevmek mecburiyetinde mi? Bu nasıl bir saplantı? Bu nasıl bir paranoyak bakış ve istek böyle? Sen her istediğini elde edebileceğini mi zannediyorsun? Karşı tarafın görüşüne ve kalbî temayüllerine hiç mi saygın yok? Peki, diyelim ki aşkına karşılık vermedi, birçok sebepten dolayı aşkına cevap vermek istemedi, sana göre şimdi aşkına ihanet mi etti? Peki, ne olacak şimdi. Aşkını kalbine gömebilir misin? Sevdiğini unutamasan bile onun tercihine saygı gösterebilir misin? Bütün bunları yapmak tabiî ki nefsine ağır gelecek, gururun yıkılacak ve kabullenemeyeceksin. Gerçekleri kabullenmek, kadere boyun eğmek, sabır isteyen bir meziyettir. Bunlar sana göre değil, sen en iyisi “kahramanca” daha doğrusu kabadayıca “bunu yanına bırakma”. İntikamını al, nasıl olurda o seni reddedebilir? Çekinmeden hemencecik haddini bildir.

SEN BENİM BOYNUMU BÜKTÜKTEN SONRA

SENİ BEN BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM

Üstelik o, ”haince” senin boynunu büktü, bak ne kadar üzüldün, şimdiye kadar her dediğin oldu, her istediğine kavuştun, bir o sana sırtını çevirdi. Bu öyle kolay yutulur bir lokma değil. O halde, O halde ne yapmak lazım? Şeytan diyor ki, onu bu âlemde yaşatmamak lazım. Saplantı ise saplantı, ben ona delicesine ve ölürcesine hatta taparcasına aşığım, o beni reddedemez, yoksa ben onu yaşatmam. Sen bana ihanet edeceksin de ben seni bu dünyada yaşatacağım öyle mi? Bu tehdit değil, blöf değil, gözümü kırpmadan seni öldürürüm. Ya benimsin, ya da toprağın. Seni kimselere yar etmem, bunu böyle bil.

KURSUNA DİZSELER SENİN YÜZÜNDEN

BIR DAMLA YAŞ GELMEZ İNAN GÖZÜMDEN

Sen bilirsin, istersen başkası var de gönlümde, ben bir defa kafama koymuşum, ya benim olacaksın, ya da kimsenin. Kendini ölmüş bil. Evet, kararlıyım, kimse vazgeçiremez beni, hak ettin seni bunu, aşkıma cevap vermedin çünkü. Bunu ancak kan temizler. İşte bak, elimden kaçabildin mi? Seni yakaladım iste, aşkıma ihanet etmeseydin ağıtlar yakarımıydı hiç ardından annen? Şimdi beni yargılayabilirler, idam sehpasına bile gönderebilirler, yaptığımdan zerre kadar pişman değilim. Kurşuna bile dizseler beni, senin için bir damla gözyaşı bile dökmem, çünkü sen benim aşkımı hiçe saydın, bunu sen hak ettin, çünkü beni rezil ettin bu âlemde.

ÖLMEYİ KAFAMA KOYMUŞUM ZATEN

SENİ BEN BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM

Zaten kafam dumanlı, hayattan hiçbir zevk almadım, bir gayem bir idealim olmadı hiç, belki sen beni mutlu edersin diye düşündüm, sen de beni hayal kırıklığına uğrattın be kızım, yaşamanın bir anlamı yoktu zaten, senin ihanetin de hayatımı tamamen kararttı, son ümidindin benim. Sen hayatımda yokken bile intiharı birçok kez aklımdan geçirmiştim, seni bu âlemden yok ettiğime göre, ben de artık ölebilirim.

AŞKIMA İHANET EDİP BENİ ÜZERSEN

EŞE DOSTA BENİ GÜLDÜRÜRSEN

BENİ ÖLMEKTEN BETER EDERSEN

SENİ BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM

Kusuruma bakma, ama beni çok üzdün aşkım, beni sevmemekle hayatının en büyük kumarını oynadın. Üstelik herkese senden bahsetmiştim, güzelliğine hayrandım, o güzel benim olmalıydı diye haykırdım, bunu herkes biliyordu, herkes bilmeliydi, kimse sana yaklaşmasın, seni benden almasın diye bunu dünyaya ilan ettim bir kere. Ee, sonra ne oldu, sen beni reddettin ve ben de el âlemin içinde mahcup oldum, beş paralık ettin sen beni. Senin yüzünden ölmekten daha beter oldum, ölseydim de bunları yaşamasaydım. Sen meğer bir o..’imişin, bir k…’imişin. Seni ben bu durumda hiç yaşatır mıyım?

Değerli okuyucularım, sizce bu sözlerin arka plânında bu çarpık düşünceler gizli değil midir? Yoksa ben mi yanılıyorum diye düşünürken internet ortamına bir gireyim dedim. Aman Allah’ım, meğer bu parça gençler arasında ne kadar tutulmuş, yazana ve bu parçayı okuyanlara o kadar çok tebrik yayıyor ki. Herhalde sözlerinden ziyade müziği beğenildi diye düşündüm. Ama bir de ne göreyim, bir genç bu şarkıyı dinledikten sonra benim kurguladığım sözlerin benzerini samimî bir ifade ile kaleme almamış mı? Ne mi diyor genç: “Aşığım sana senelerce ama sen beni hiç sevmiyorsun, ne yapsam ne etsem istemiyorsun. Artık ölmek istiyorum ama ben ölürsem seni de götürürüm. Ya benim olursun ya da hiç kimsenin”. Ey RTÜK, Türk gençliği elden gidiyor… Geçen sene üniversite kampüsümüzün önündeki olayı hatırlayanız var mı bilmiyorum ama yakında (hem de en yakın çevrenizde) yine bir aşk cinayeti duyarsanız hiç şaşırmayınız.

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 45          Tarih: 24.04 2008                  Gün: Perşembe

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Anneler Günü

Ben de biliyorum, bugün anneler günü değil. Ama Mayıs ayının bilmem hangi gününde anneler günü kutlanacakmış. Doğrusu ben o günü bekleyemedim. Anneler gününde zaten herkes bir nevi annesini hatırlayacaktır. Benim buna ihtiyacım yok. Ben annemi sadece o gün hatırlayacak kadar sevgi kaybına uğramış bir insan değilim elhamdülillah. Doyasıya (aslında hiç doyulmuyor ya) anne sevgisi görmüş bir kişi olarak, Peyami Safa’nın “ Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndan etkilenerek bugün bu konu ile ilgili olarak bir şeyler yazmak istedim. Peyami Safa bu eserinde anne evlat arasında yaşanan duygusal bağının karşılıklı etkileşimin boyutlarını çok anlamlı bir üslupla tasvir etmiş. “Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. Çocuklarının felaketlerini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya intikal edişinde büyüdükçe büyür.” Evet, hayatımızda başımıza bin bir türlü bela ve musibet gelebilir. Bunları dostlarla paylaşmak, hakikaten çekilen çilelerin sancılarını manen hafifletir, mukavemet ve dayanma gücümüzü artırır. Onun için, bizi dinleyen ve derdimize ortak olan dostlara her zaman ihtiyaç duyarız. Birbirini seven, birbirine merhamet eden insanların dostluğu sosyal hayatımızın denge ve dayanışma içinde olması bakımından ne kadar önemlidir. Peki, annelerimiz bizi en yakın dostumuzdan daha çok sevdiğine göre problemlerimizi annelerimizle paylaşmayalım mı? Annelerimiz, bizim canımız ve ruhumuzdur. Elbette her sıkıntımızı ve her derdimizi onlara açacağız, ama bazen öyle dert ve kederler vardır ki, kader boyutuyla belki de çözülmesi imkânsızdır. Böyle durumlarda anneler de çaresiz kalır ve çaresizliğin getirdiği acıyı anneler o kadar şiddetli bir şekilde yaşarlar ki, bu acıyı ne kadar gizleseler de duyarlı evlatlar bunu hisseder ve o andan itibaren acılar katlanarak büyür. Acılar, çaresizce karşılıklı olarak hissedildiği için, büyür. Ama birlikte yaşanan acıların hiç bir hikmeti yok mudur?

Anne Acısı ve Kader

Çaresiz kalma ve çözüm üretememe durumu, bize kaderin karşısında acziyetimizi hatırlatmaz mı? Bu durumda teslimiyet ve tevekkül içinde kadere rıza göstermekten başka çare var mı? Annelerde çok bariz bir biçimde görülen ilahî kaynaklı şefkat ve acıma duygusu, aslında onlara Yaratan’a asi olmamayı da öğretmektedir. Şefkatin sayesinde anneler ayrıca birer sabır kahramanlarıdır. Sabır, şefkatin sayesinde filizlenen bir hazinedir. Kader plânında bize özel olarak biçilen aslî rolleri ve bize düşen manevî görevleri göremez ve sabredemezsek aile içinde yaşanan acılar elbette büyür. Hâlbuki meselelere bir de kader ve sabır boyutuyla bakabilsek, felaketlerin yol açabileceği keder ve tasalar nispeten azalır. Ne kadar kadere teslimiyet gösterirsek, sabır sayesinde kederlerimiz de o boyutta azalır. “Kahrın da hoş lütfün da hoş” mertebesine erişebilmek, işte bu bakış ve bu tavırla sağlanabilir. Annelerin, çocuklarının hasta veya özürlü olmaları gibi sebeplerden dolayı onların çektiği üzüntülerinden dolayı bir o kadar üzülmeleri şefkatin bir yansımasıdır. Ancak çocuklarının dünyevî saadetlerini göremeyen anneler, bu durumu felaket gibi algılamamaları gerekmektedir. Birçok musibetin perde arkasında nice hikmetler gizli olduğunu düşünerek, hadiselere manevî ve uhrevî boyutuyla da bakabilmelidirler. Anneler, teslimiyet ve tevekkül içinde büyük metanet ve sabır göstererek, ıstıraplarını hafifletmeli ta ki ıstırap yerine ümit, rıza ve şükür hâli çocuklarına yansısın. Bu durumda çocukların acısı da katlanarak büyümez tam tersine kadere teslimiyet sürecinde acılarla yaşamasını öğrenirler. Acıları sabır içinde yaşamak, insanı kemâle eriştirir. Annelerimizin, bizim acılarımızı bizden çok hissetmelerini belki engelleyemeyiz. Haddizatında bunda bir sakınca da yok yeter ki annelerimiz acılarımıza merhem olacak kaderî ve uhrevî tutum ve davranışlarıyla şefkatlerini ve dualarını bizden esirgemesinler. Kederin anadan çocuğa ve çocuktan anaya intikal etmesini ve büyümesini istemiyorsak, her şeye rağmen yine de huzur içinde yaşamak istiyorsak başta anneler olmak üzere herkes kaderine teslim olmalı ve manevî hazine değerinde bu ulvî bakışı elde edebildikleri için Yaratan’a şükretmelidirler.

 

 

 

Adapazarı Gazetesi              Sayı: 46          Tarih: 29.04 2008                  Gün: Salı

Prof. Dr. Ali Seyyar                                                            HAYATA BAKIŞ

Cumhuriyet ve Demokrasi İlişkisi

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan beri Cumhuriyet, Demokrasi ve Laiklik kavramları üzerinde sık sık tartışılmaktadır. CHP’nin genel başkanlığına yeniden seçilen Deniz Baykal, 23 Nisan’daki meclis konuşmasında bu üç kavramın analizini kendi siyasî penceresinden yeniden yapma ihtiyacı duymuştur. Sayın Baykal, aynen şunları savunmuştur: Cumhuriyet ile Demokrasi aslında ayrılmaz bir bütündür. Cumhuriyetten uzaklaşarak demokrasiyi güçlendiremezsiniz. Cumhuriyeti azaltarak demokrasiyi arttıramazsınız. Cumhuriyet ve onun en önemli temellerinden biri olan laiklik, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur. Demokrasi ve özgürlük uğruna laiklikten vazgeçeceğiz derseniz demokrasiyi de tahrip etmiş olursunuz.” Peki, bu tespitler ne derece doğrudur? Evrensel literatürde genel kabul görmüş olan bu üç kavramın özelliklerine ve aralarındaki bağa bir göz atalım.

Cumhuriyet Nedir?

Genel olarak Cumhuriyet kelimesinden, bir ülkenin nasıl idare edildiği hemen anlaşılmaz, çünkü Cumhuriyet adı altında dünyada farklı idare biçimleri ve siyasî rejimler şekillenmiştir. Küba’da olduğu gibi sosyalist bir ülke Cumhuriyet olabileceği gibi, İran İslâm devleti de Cumhuriyet’tir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de çok partili sisteme geçmeden önce tek parti tarafından idare edilen katı devletçi bir Cumhuriyet idi. Bir idare veya devlet biçimi olan Cumhuriyet, her ne kadar hâkimiyetin, doğrudan veya dolaylı bir biçimde halkın seçtiği temsilciler tarafından kullanımı anlamana geliyorsa da bunun gerçekten demokratik bir ortamda gerçekleşip gerçekleşmediği anlaşılmaz. Bununla birlikte, idare biçimi Cumhuriyet olan bütün devletlerin müşterek bir özelliği vardır; bu da, o devletin bir hanedan veya monark (Kayser; Kral; Padişah) tarafından idare edilmemesidir. Bundan dolayı, monarşiler hariç, hemen hemen tüm devletler, genellikle kendilerini Cumhuriyet olarak vasıflandırırlar.

Demokrasi Nedir?

Demokrasi, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin birbirine karşı bağımsız ve birbirinin dengeli bir şekilde kontrol eden siyasî bir rejimdir. Demokrasi, siyasî denetimin doğrudan doğruya halkın veya düzenli aralıklarla halkın hür bir biçimde seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, sosyal-ekonomik hususiyetleri ne olursa olsun, bütün vatandaşların eşit sayıldığı sosyal örgütlenmiş yönetim biçimidir. Anthony Giddens’e göre demokrasi, bir yandan menfaatlerin temsili için bir araçtır, diğer yandan tartışmalı konuların yerleşik iktidar biçimlerinden çok sosyal diyalog aracılığıyla çözülebildiği ya da en azından ele alınabildiği bir kamusal alan ortaya koymanın yoludur. Çok partili parlamenter sistemlerde milleti temsil etmeye aday olanlar, halkın hür ve serbest seçimleriyle geçici bir süre için, milletin vekili olma sıfatına sahip olabilirler. Askerin denetimi gibi derin siyasî güçlerin etkisi altında olmayan gelişmiş sivil Demokrasilerde ise siyasî ve idarî kararların alınmasında halkın katılımına her aşamada önem verilir. Halkla devletin bütünleşmesi, temsili ve Sivil Demokrasi kurallarının uygulanmasının yanında hukuk ilkelerinin benimsenmesi ile mümkündür.

Sayın Baykal’ın Tahlilleri Doğru Değildir

Demokrasinin dört ana ilkesi vardır 1.) Siyasî-Fikrî-Dinî Hürriyet İlkesi. 2.) Plüralizm (Çoğulculuk) İlkesi. 3.) Katılımcılık İlkesi. 4.) Hukuk İlkesi. Görüldüğü gibi, demokratik devlet için Cumhuriyet ilkesi mutlak anlamda aranmamaktadır. Nitekim Avrupa’da Büyük Britanya, Hollanda, İspanya ve Luxemburg gibi Cumhuriyet olmayan ve-fakat kraliyet olan birçok devlet, sivil demokrasi açısından bizim (demokratik ve laik) Cumhuriyetimizden çok daha ileri bir noktada oldukları gibi o ülkelerde çok partili parlamenter sistem içinde siyasî partiler, ideolojik sebeplerden dolayı dahî kapatılmamaktadır. Dolayısıyla Sayın Baykal’ın “Cumhuriyet ile Demokrasi aslında ayrılmaz bir bütündür” sözü doğru değildir. Bir ülke, isterse Demokrasiden hiç bir surette taviz vermeden bir idare biçimi olan Cumhuriyet’ten vazgeçebilir. Meclisin veya seçmenlerin seçeceği bir Cumhurbaşkanı yerine bir hanedana mensup birisini, belirli hukukî sorumluluklar yükleyerek, devletin zirvesine getirebilir. Size belki tuhaf gelebilir ama Cumhuriyetten uzaklaşarak da demokrasi güçlenebilir. Bir düşünün, biz de Cumhurbaşkanlık seçimleri Cumhuriyete rağmen hiç de kolay olmamıştır. Hatta diyebiliriz ki askeri muhtıralarla ve darbelerle sivil demokrasimiz her zaman bir yara almıştır. Bizim Cumhuriyetimiz acaba ne derece demokratik diye iyice düşünmemiz lazım. Kraliyetle idare edilen demokratik devletlerin hiç birinde (bizde olduğu gibi) bir Başbakan idam edilmemiştir, Bakanlar idam edilmemiştir, iktidarda olan bir parti kapatılmamıştır, halkın seçtiği hükümetler iktidarsızlığa itilmemiştir. Sayın Baykal, Cumhuriyete bir anlam kazandırmak istiyorsa Demokrasinin önemine vurgu yapmalıdır. Çünkü Demokrasisiz bir Cumhuriyet, ya faşist, ya da komünist bir dikta devleti olabilir ancak. Demokrasiyi, parlamenter sistemi ve insan haklarını azaltarak Cumhuriyeti güçlendiremezsiniz. “Cumhuriyet ve onun en önemli temellerinden biri olan laiklik, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur” sözü de çok tartışmalıdır. O konuyu da gelecek yazımda ele alacağım.

 

 

Mart 2008 Yazıları >>> - Şubat 2008 Yazıları >>> - Ocak 2008 Yazıları >>> - 2007 Yazıları >>>

Google