|
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 39 Tarih: 01.04 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Cinnet Olayları Toplumsal Patolojiye Dönüşmeden
Son dönemlerde
"cinnet" diye adlandırılan olayların sayısında hızlı bir artış
görülmektedir. Sosyal hayatımızın dengesini bozan bu tür olayların
sebeplerini ve bunlarla mücadele etmenin yöntemlerini bilmekte fayda vardır.
Genelde cinnet geçiren bir kişi, eline geçen bıçakla veya tabancayla
etrafındaki insanları rast gele öldürür veya en yakın akrabası dahî olsa
belirli kişilere duydukları nefret ve kinin bir tezahürü olarak, onları
öldürmek sûretiyle intikam duygularını tatmin etmek ister. Cinnet, bu
yönüyle kontrol altında tutulamayan bütün olumsuz duyguların bir anda gün
ışığına çıkması ile kendisi göstermekle beraber haddizatında insan
ilişkilerinde yaşanan sorunlu bir sürecin kaçınılmaz bir sonucudur.
Cinsiyetten bağımsız olarak ortaya çıkabilen cinnet olaylarının aktörleri,
genelde kin, ihtiras, haset, kıskançlık gibi iç dünyalarında besledikleri
olumsuz duygulardan dolayı fıtrî ve ahlâkî sapma içindedirler. Yaratılış
gayesinden uzaklaşan böyle tiplerin bencil, nihilist (nemelazımcı), hazcı ve
egoist yönleri ağır basacağından dış yansımaları açısından anti-sosyal tutum
ve davranış sergilerler. Hangi eğitimi almış olursa olsun, refah seviyesi ne
olursa olsun böyle bir kişi, netice itibariyle zihin, akıl, vicdan, mantık
ve ruh dengesini yitirdiği için toplumsal bir tehlike oluşturur. Toplum
olarak şefkat, sabır, sevgi ve hoşgörü gibi sosyal ve manevî dayanışmayı
pekiştiren yaklaşımlar sergilemediğimiz müddetçe yerine rekabetten
kaynaklanan çekemezlik, başarılan bir işten kendine pay çıkaramamanın
verdiği sıkıntılar, ön plana çıkamamaktan kaynaklanan eziklikler,
isteklerimizin gerçekleşmemesinden dolayı ortaya çıkan nefret ve yok etme
duyguları hâkim olur. Nefsi tahrik eden bu “şeytanî” duygular, kritik
anlarda insanlık dışı eylemlere dönüşebilir. Olumsuz duyguların ve kaotik
ortamın oluşmasına zemin hazırlayan olguların başında pozitivist eğitim
sistemi, sosyal sorumluluk görevini yerine getirmeyen yayın organları,
maneviyattan ve geleneksel değerlerden uzak yaşayan modern ve çağdaş aile
modeli gelmektedir.
Refah Toplumunda Cinnet Olayları Neden Yaşanır?
Sürdürülebilir
manevî tekâmül ana hedefinden uzak bir şekilde gerçekleşen toplumsal refah
artışları, en büyük sosyal sermaye olan insan ilişkilerine ve dolayısıyla
güven ortamına zarar verebilir. İdeal maddî kalkınma, manevî değerlerin de
korunduğu bir ortamda ancak gerekçeleşebilir. Tek taraflı ekonomik gelişme
ve maddî refah, belki geçici bireysel mutluluklar getirebilir ancak manevî
ihtiyaçlara cevap vermediği için, uzun vadede hem bireysel, hem de toplumsal
huzursuzluklara sebebiyet verebilir. Dolayısıyla cinnet olayları, ekonomik
gelişmeden tamamen bağımsız bir olgudur ve daha çok insanî ve toplumsal
zaafların bir tezahürüdür. Cinnet olayları, klâsik psikolojik verilerle de
açıklanamaz. Pozitif bilimlere dayanan psikoloji, fizikî âlem ve varlıkların
yanında kişilerin tutum ve davranışların üzerinde yoğunlaşıp, davranışların
toplumsal normlara göre değiştirilmesini amaçlamaktadır. Halbukî burada hem
insanın manevî halleriyle, hem bunların toplumsal yapı üzerindeki
etkileriyle, hem de sosyal hizmetler alanında manevî rehberlik görevini
üstlenen bütüncül bir psikolojiye ihtiyaç vardır. İnsan bünyesinde ortaya
çıkan manevî hastalıklarla kişinin sosyal problemleri arasında her zaman bir
paralellik kurulabilir. Bu tarz sosyal patoloji, bireysel bir karakter
taşısa da toplum içinde yaşayan manevî ve sosyal sorunlu fertlerin sayısı
arttıkça süreç toplumsal patolojiye dönüşebilir.
Çözüm Manevî Sosyal Hizmetlerde
Toplumsal sapma
veya suçların, toplumun bütününde meydana gelen olumsuz değişiklikler sonucu
artma eğilime göstermesi durumunda sosyal devlet, sosyal barışı temin etmek
maksadıyla sosyal politikalarını güçlendirerek olumsuz sosyal gidişata
müdahale etmesi gerekmektedir. Özellikle sosyal bilimlerde ve sosyal
mesleklerde manevî insan modeline dayanan bir eğitim sistemine ihtiyaç
vardır. İnsanın manevî kaynaklara sahip olduğu temelinden hareketle insanın
Yaratan tarafından yaratılmış en şerefli yaratık olduğu bu model
çerçevesinde ruh ve nefis arasındaki ilişki, nefis terbiyesi, nefisle
mücadelede ve manevî tekâmülde bireysel yöntemler, nefis ve benlik (Ene)
arasındaki ilişkiler anlatılmalıdır. Bu bağlamda kişilerin sosyal
rehabilitasyonuna yönelik çalışmalar yapan sosyal hizmetler, yeni bir manevî
paradigma yoluna girmelidir. Kişilerin başta ruh olmak üzere kalp, vicdan,
akıl ve irade gibi manevî haslet ve kaynakları ele alan, hem manen (ruhen),
hem de maddeten insanın saadetini ve huzurunu temin etmeyi çalışan sosyal
hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır. Manevî rahatsızlıkları
olan sosyal sorunlu kişilerin menavî rehabilitasyon yöntemleriyle güzel
ahlâk sahibi olmaları sağlanmalı ve yeniden toplum hayatına
kazandırılmalıdır. Bu bağlamda din görevlilerinin ve ilahiyatçıların sosyal
hizmet alanlarında aktif olarak görev almalarının toplumsal faydaları büyük
olacaktır.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 40 Tarih: 03.04 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Laiklik Nedir Bilir Misiniz?
Halkın oylarıyla
iktidara gelmiş bir partinin kapatılması yönünde başsavcımız tarafından
açılan iddianamede laiklik şöyle tanımlanmaktadır: “İnsanı kul olmaktan
çıkarıp birey haline getiren, bireye kişiliğini geliştirmesi için, özgür
düşünme olanakları veren bir ilke” ve hatta “uygar bir yaşam biçimi”dir.
Birkaç ansiklopedi yazmış bir bilim adamı olarak elbette kavramlara ve
içerdikleri anlamlara önem veren birisiyim. Laiklik kavramı ve açılımları da
memleketimizde düşünce ve ifade etme özgürlüğü arttıkça gittikçe daha çok
tartışılacağa benziyor. Tabiî ki bir kavram birden fazla tanım ile
zenginleştirilebilir, ama her bir tanımın, kavramın temel özelliklerini
destekleyici ve tamamlayıcı bir nitelik arz etmesi gerekir. Eğer bir kavrama
ait tanımlar, anlam ve içerik bakımından birbirinden tamamen farklı ise, bu
durumda kavram kargaşası ortaya çıkar, zihinler karışır ve sağlıklı
düşünemeyiz. Neyin doğru ve neyin yanlış olduğu berrak bir şekilde ortaya
çıkamaz. Bu durumda birbirimizle anlaşamayız, uzlaşamayız ve nihayetinde
sosyal iletişim kopar ve daha da ileriye gidecek olursak toplumsal
gerginlikler meydana gelir. Hele bu kavram, Cumhuriyetin ilkelerinden kabul
edilen ve özellikle halkı ve idarecileri de ilgilendiren bir kavram ise,
durum daha da ciddî boyutlara tırmanabilir. Nitekim Türkiye’de yaşanan şu
kritik süreç, kanaatimce bu kavram kargaşasının doğal bir sonucudur. Kanunca
tanımı açıkça ve ittifakça yapılmamış bir kavrama herkes kendi dünya
görüşüne göre birden çok ve birbirinden kopuk izahlar yapmaya kalkışırsa,
işte o zaman yanlış veya eksik bile olsa kim güçlü ise onun tanımı kabul
görür. Halbuki kavramların tanımı, tarihî çıkış noktasından hareketle ilmin
ışığında, objektif, evrensel ve millî değerler doğrultusunda yapılır. Gerçi
Laiklik kavramı, bize ait olmayan bir kavramdır. Ama yine de ne olduğu veya
ne olmadığı yönünde tanım ve yorum yapmak mümkündür. Biz bu yazımızda Dünya
hukuk tarihine geçecek o ilginç iddianamede geçen Laiklik tanımını eleştirel
bir şekilde değerlendireceğiz.
“Laiklik, İnsanı Kul Olmaktan Çıkaran Bir İlke” Midir?
Aslında herkes
bilir: Kul denince akla “bir insanın (Müslüman’ın) yaşadığı boyunca Hak
Teâla'nın emir ve hükümlerine bağlı olması” gelir. Dinimize göre, Allah’a
kul olan bir insanın, kulluk şuuru ve inancı ile yaptığı bütün eylemleri
ibadet olarak kabul edilir. Allah’ın rızasını kazanmak, kulluğun
gayelerinden biridir. Peki şimdi Laiklik ile kulluk arasında nasıl bir bağ
kuruluyor? Olumlu anlamda mı olumsuz anlamda mı? Elbette olumsuz anlamda.
Laiklik, buna göre Yaratan’la herhangi bir manevî bağ kurmadan, Yaratan’a
ahirette hesap verme düşüncesine girmeden O’ndan bağımsız olarak özgür
yaşama ve özgür düşünme imkânını tanıyan uygar bir yaşama tarzıdır. Kısacası
Allah’a inanmadan bizlere özgürce yaşama imkânı tanıyan bir fırsattır (yoksa
risk mi deseydim). Doğru mu anladım? Laiklik sayesinde nefsimin hoşuna
gidecek düşünceler geliştirebileceğim ve kendi nefsî arzularımı özgürce
yaşayabileceğim (yani kaygı duymadan haram işleyebileceğim). Laiklik bu
mudur? Allah’tan ve ilahî emirlerden bağımsız düşünmek ve bu bağlamda
özgürce yaşamak. Uygar yaşam bu mudur? Kendinin Allah’a karşı bağlı ve
bağımlı olmadığını düşüneceksin ve yaşama tarzını da buna göre
ayarlayacaksın öyle mi? Bu mudur Laiklik? Peki böyle bir Laiklik neyi
savunuyor ve bizden ne istiyor? Tekrarlayalım. Laiklik, Allah’a kul
olmamamızı istiyor. Allah’a kul olmayacaksın ki kişiliğini geliştirebilesin.
Size soruyorum, böyle “laik” olmayı vicdanınız kabul ediyor mu? Resmen
Allah’a inanmayacaksın, bunu açıkça ve dolaylı olarak mesela Laiklik
çerçevesinde açıklayacaksın ve ona göre uygar bir tavır takınacaksın.
Kısacası iyi bir laik insan olabilmen için, “ateist” olacaksın. Yani dini,
inançları ve maneviyatı kabul etmeyeceksin, kabul etsen dahî
benimsemeyeceksin, içselleştirmeyeceksin, en güzeli yaşamayacaksın, uygar
bir dille LAİK olacaksın. Aslında anlamaya uğraşıyorum, ama doğrusu aklım
iyice karıştı? Yoksa yanılıyor muyum? Ama ben de “özgür” düşünmek istiyorum,
ben de “birey” olmak istiyorum, ben de kişiliğimi geliştirmek istiyorum. Kim
istemez ki? Ama bütün bunları elde edebilmem için, Allah’a imanımın bir
gereği olarak kulluğumdan vazgeçmem gerekiyormuş? Niçin? İşte bunu
anlayamadım Sayın Başsavcım?
Sayın Başsavcım, Beni Aydınlatın?
Gerçekten
anlayamadım? Beni aydınlatabilir misiniz Sayın Başsavcım? Yoksa doğru mu
anladım? Hakikaten Laiklik, kişiyi Allah’tan koparan bir ilke midir? Sayın
Başsavcım, Allah’a inanmak ve dolayısıyla O’na kul olmak ve dolayısıyla
kulluğun icaplarını yerine getirmek Laikliğe aykırı mıdır? Allah’a inanmakla
suç mu işliyorum? Uygarlıktan uzak bir hayat mı yaşıyorum? Sayın Başsavcım,
sevgili Başsavcım; kusuruma bakmayın, yine kafanızı ağrıtacağım ama son
sorum, lütfen kızmayın bana. Şimdiye kadar TC Devletinin Diyanet
Teşkilatının hocalarından öğrendiklerimle sizlerin iddianamede
yazdıklarınızın arasında muazzam bir fark, hayatî bir uçurum var. Onun için
kafam, zihnim ve hissiyatım epey karışık. Allah’a inandığım için, Allah’ı
sevdiğim için uygar olamama endişesi yaşıyorum. Anlayın beni, ilk kez “uygar
bir yaşam” ile “imanlı bir hayat” arasında tercih yapmak gibi riskli bir
durum ile karşı karşıyayım. Sahi hem “Laik”, hem de “Müslüman” olmak nasıl
bir şey? Aklımın erdiği kadar o da pek mantıkî gelmiyor doğrusu bana. Hem
“Laik” yani “kul olmaktan çıkacaksın”, hem de “Müslüman” yani “kul olmaya
özen göstereceksin”. Gerçekten ikisi bir arada olmuyor. Sayın Başsavcım,
bana yardımcı olun, bu zihnî kaos ortamından beni kurtarın yoksa Diyanet
hocalarımızın görüşlerine müracaat edeceğim. En iyisi Din İşleri Yüksek
Kurulundan kalbimi, vicdanımı ve gönlümü rahatlatan bir görüş almak.
Maneviyata ve huzura o kadar çok ihtiyacım var ki…..
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 41 Tarih: 10.04 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
LAİK YAŞAM BİÇİMİ DERSİ
İddianamede
ifade edildiği gibi, madem laiklik “insanı kul olmaktan çıkaran uygar bir
yaşam biçimi”, o halde bu uygar yaşama biçimine yönelik bir eğitim programı
hazırlamak gerekmektedir. Bir eğitimci olarak ben yurttaşlık görevimi hemen
yerine getiriyor ve toplumumuzun bütün fertlerinin laik(çi)lik ilkelerine
uygun düşünce ve yaşam tarzı sergileyebilmeleri için, taslak hâlinde de olsa
eğitim programımın içeriğini açıklıyorum. İlk önce işimize lisanımızı
laikleştirmekle başlayalım. Günlük hayatımızda ağzımızdan çıkanlara bundan
böyle daha çok dikkat etmeliyiz, laikliğe aykırı kelime ve kavramlar asla
kullanmamalıyız. Laik yaşam mücadelesi kapsamında hayırlı ve mübarek
sonuçlar elde etmek istiyorsak bu şart. Allah’ın izniyle de herkes laik
yaşamın manevî ikliminden feyz alacak ve çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne
çıkacaktır…..Ay Pardon, bağışlayın, bakın daha ilk dersimizde ben bile
affedilmez hatalar yaptım. Ne olacak eski alışkanlıklarımın bir yansıması,
istemeden oldu. Düzeltiyorum. Hayırlı ve mübarek kelimeler biraz dinî yani
laik(lik) dışı gibi oldu galiba, bunun yerine ne kullansam acaba?
Biliyorsunuz “hayır”, “nurlu ve sevaplı bir amel” ve “mübarek” de, “ilahî
hayrın bulunduğu şey” demektir. Bunlar insanı Allah’ı ve kulluğu hatırlatan
kavramlardır. Vallahi, Ay Pardon (Allah ismi geçtiği için yeniden özür
diliyorum) inanın arkadaşlar bunu yemin ederek söylüyorum “mübarek” ve
“hayırlı” kelimeler için şimdilik ne kullanabileceğimizi doğrusu ben de
bilmiyorum, biraz düşünmeliyim. “Laik yaşamın manevî ikliminden feyz almak”
tabiri de tabiî ki hiç manalı olmadı. Ay Pardon mana kelimesinde de laik
temelleri sinsice sarsmaya müsait manevî Ay çok Pardon metafizik (fizik
ötesi) unsurlar olabilir. Çok dikkatli olmak gerekir. Laik rejim her
zamankinden daha büyük bir tehlike içindedir. En azından öyle diyorlar.
Neyse başka bir şey buluruz manevî kelimesinin yerine, mesela anlamlı veya
anlamsal bir şey diyebiliriz. Gördüğünüz gibi laik düşünmek ve yaşamak o
kadar da zor değil yani, biraz gayretle bunu siz de başarabilirsiniz.
Allah’ın izniyle biraz ceht ile siz de başarabilirsiniz. Ay Pardon,
“Allah’ın izniyle” ifadesi bütünüyle kulluğun bir göstergesi yahu. Hâlbuki
bizler laik olabilmek için, kul olmaktan çıkmalıyız değil mi? Küçük bir
dikkatsizlik işte, mazur karşılayın. Biraz ceht ile ben de bu işi
öğreneceğim galiba. Ay Pardon, “ceht” kelimesi (aslında o cehd yazılır) her
ne kadar fazla çalışmak anlamına geliyorsa da haddizatında cihad etmek ve
nefsinle mücadele etmek fillilerinden türediği için, bunun da kullanılması
pek uygun düşmedi. Ay çok Pardon, ben bu laik ders konusunu biraz daha
gözden geçirmeliyim galiba. Dersimizin “laik lisan-mutlu yaşam” bölümünü
şimdilik erteleyelim ve (daha çok mahcup olmadan) hemen dersimizin ikinci
kısmına geçelim.
Laikliğe Aykırı Erkek İsimleri
Laik yaşamayı
öğrenmeyi kabul eden çok aziz ve münevver talebelerim; Ay Pardon. “Aziz”,
“manevî kudret sahibi ermiş” demek oluyor ben “yüce” demek istemiştim. Ay
tekrar Pardon. “Münevver” de olmuyor yahu: “Münevver”, “imanî ve İslâmî
terbiye görmüş nurlu” demek oluyor. Ben “aydın” demek istemiştin. Şeytan
çarpsın, vallahi öyle demek istememiştim. Tekrarlıyorum; Laik yaşamayı seven
çok yüce ve aydın örencilerim; Laikliğin selameti için, (yahu şu selamet,
iman ile kabre girmek gibi manevî anlamlar da taşımıyor muydu? Aman boş ver,
kimse çakmadı zaten, sen devam et) ne demiştim arkadaşlar, ha evet. Ey aziz
Türk milleti. Alparslan’ların ve Fatihler’in mücahit torunları; Dayanağı
fazilet olan Cumhuriyet’in mübarek evlatları; Kulluktan tam anlamıyla
kurtulmak istiyorsak bundan böyle çocuklarımıza laikliğe aykırı isimler
takmamalıyız. Allah aşkına buna çok dikkat etmeliyiz. Laikliği sevmek,
ibadetlerimiz kadar sevaptır. Onun için laikliği tehdit eden ve laikliğe
ters düşen isimleri iyice belleğin. Laiklik karşıtı isimleri bilmek, her
mümin için bir farzdır. Aşağıdaki isimlerin bütünü laikliğe aykırıdır, çünkü
her birisi şu veya bu şekilde, dolaylı ve dolaysız olarak ya Allah’ı
hatırlatıyor ya da kişiyi kulluğa davet ediyor. Gerekçeli kararlarıyla yani
açıklamalarıyla birlikte size ilk önce laikliğe aykırı erkek isim listesini
sunuyorum. ABDURRAHİM: Rahim olan Allah’ın kulu (Sayı Başsavcının ismi ne
idi?). ABDURRAHMAN: Rahman olan Allah’ın kulu. ABDULLAH: Allah’ın kulu.
ABDÜLHAMİD: Övülmüş Allah’ın Kulu. ABDÜLKADİR: Her şeye gücü yeten Allah’ın
kulu. ASIM: Günahtan ve haramdan çekinen. BAHATTİN: Dinin değerlisi.
MÜCAHİT: Cihat eden. EYYÜP: Günahlarına Tevbe eden. FARUK: Doğruyu yanlıştan
ayıran. Kuran-ı Kerim’in bir başka ismi. FATİH: İslâm’a açan. FAZIL: İslâm
ahlakıyla ahlâklanmış fazilet sahibi. HAKKI: Allah’ın isimlerinden
esinlenerek oluşturulmuş bir isim ve haktan yana tavır koyan kişi demek.
HAMDİ: Allah’a şükreden. HAMDULLAH: Allah’ın övgüsü. İBRAHİM: İnananların
babası. MAHMUT (MEHMET): Peygamberimizin ismi. MUHARREM: Haram kılınmış.
NACİ: Selamete kavuşan. NECATİ: Selamete ve kurtulmaya mensup. NECMEDDİN:
Dinin yıldızı. NURULLAH: Allah’ın nuru. RECAİ: Allah’a yalvaran. SACİD:
Secde eden. ŞÜKRÜ: Allah’a şükretme.
Laikliğe Aykırı Kız İsimleri
Listeyi uzatmak
mümkün ama tehdit sadece erkek isimlerinde yok ki. Çok masum gibi görünse de
kız isimlerin de dinî semboller görülmektedir. Bunlardan bazılarını burada
deşifre ediyorum: AYŞEGÜL: Hem Peygamberimizin kızının ismi hem de Gül ile
dolaylı olarak Peygamberimize atıfta bulunuluyor. AYŞENUR: Nurlu. (Nur:
Manevî Işık demek. Ayrıca Allah’ın ismi). BİNNUR: Nurla özdeşmiş. GÜLBANU:
Peygamberimizin güzelliğini yansıtan kadın. GÜLCAN: Peygamber gibi güzel
canlı. GÜNNUR: Güneş ışığının nuru. MERYEM: İbadetlere düşkün insan.
MUKADDER: Kaderle takdir olunmuş. MUKADDES: Kutsal. NURAN: Nurlu. NURAY: Nur
saçan ay. NURBANU: Nur yüzlü hanım. NURCAN: Nur gibi canlı, Nurdan ilham
alan, Hayat dolu. NUREFŞAN: Nur veren, Ortalığı nur içinde bırakan. NURGÜL:
Gülün en parlak olanı. NURİYE: Nurlu. SAİME: Oruç tutan. SALİHA: Dinin emir
ve yasaklarına uyan. ŞEMSİNUR: Nurun güneşi. TUBA: Dalları aşağıda Cennet
ağacı.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 42 Tarih: 15.04 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Dilencilikle Mücadelede Belediyelerin Sorumluluğu
Hukukî bir
yetkisi olmadığı hâlde ve hiçbir iş, emek ve menfaat mukabili olmaksızın
başkalarından para ve sair maddî yardım isteme durumu, genelde dilencilik
olarak tanımlanır. Çalışma gücüne sahip olduğu halde, dilencilik yapmak
suretiyle geçimini temin eden kişi de haddizatında dilenmeyi bir araç olarak
kullanır. Böyle kişiler, ya sorumsuz bir şekilde kendi inisiyatifleriyle, ya
da örgütlü bir şekilde işten kaçınıp vatandaşların merhamet duygularını
istismar ederek, bunu profesyonel bir anlayışla bir geçim yolu alışkanlığı
hâline getirirler. Aslında dilencilik yapmak, kanunen bir suçtur. Türkiye
Cumhuriyeti'nde dilenciliğin yasaklanmasının kanunî geçmişi, 1930 yılında
çıkarılan 1580 sayılı Belediye Kanunu’na dayanmaktadır. Buna göre,
belediyeler, dilencileri dilenmekten men edecek bütün tedbirleri almakla
vazifelidir. Ayrıca, çalışabilecek durumda olan dilencilerin, bayındırlık
veya belediye hizmetlerinde çalıştırılmaları söz konusu idi. 1953 tarihli ve
6123 sayılı kanunla bununla ilgili olarak uygulamada bir değişiklik
yapılmıştır. Buna göre her kim, çalışmaya muktedir olduğu hâlde, dilencilik
ederken tutuklanırsa, bir haftadan bir aya kadar hafif hapis cezası ile
cezalandırılması öngörülmekteydi. Tekerrür hâlinde ise, hapis cezasının bir
aydan aşağı olmaması esas alınmaktaydı. Ayrıca, her kim 15 yaşından aşağı
çocukları toplayıp, dilencilik ettirir veya velayet ve vesayeti altında
bulunan 15 yaşından aşağı bir küçüğün dilenmesine veya bir kimsenin o
küçüğün dilencilikle müsaade ederse, 3 aydan aşağı olmamak üzere hafif hapis
ve 100 liradan aşağı olmamak üzere hafif para cezası ile cezalandırılır idi.
Uygulamada ise genelde bu tarz cezalandırmalara pek gidilememiştir. Çünkü
sorun, sadece kanunî müeyyideler ile çözülemeyecek kadar karmaşıktır.
Aslında dilenciliğin perde arkasında sosyo-ekonomik sorunların yanında
kişisel sosyal sapma eğilimleri de yatmaktadır. Yoksulluğun olduğu ve
yoksulların da sosyal güvenlik sistemlerince yeterince korunamadığı
toplumlarda dilenciliğin örgütlü bir biçimde istismarı da söz konusu
olmaktadır. Dilenciliğe yol açan faktörler ne kadar doğru teşhis
edilebilirse dilencilikle mücadele de o nispette kolaylaşır.
Dilencilikle Mücadelede Yerel Sosyal Politika Yaklaşımları
Günümüz
Türkiye’sinde yoksullar, özellikle primsiz sistem içinde sosyal güvenlik
kapsamına alındığını düşünecek olursak, dilencilik yapma gerekçesi büyük
çapta ortadan kalkmış olmaktadır. Mesela yardıma muhtaç yaşlıları ve
özürlüleri korumak maksadıyla, “Altmış Beş Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz
ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında 2022 Sayılı
Kanun”, 1977'de yürürlüğe girmiştir. Bu kanundan; 65 yaşını doldurmuş,
kendisine bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan muhtaç yaşlılar ile 65
yaşından küçük ve-fakat sakat ya da başkasının yardımı olmaksızın hayatını
devam ettiremeyecek derecede güçsüz olan kimseler de yararlanabilmektedir.
Diğer taraftan 1986 tarih ve 3294 sayılı “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı
Teşvik Kanunu” sâyesinde, sosyal güvenlik kuruluşlarından gelir ve aylık
almayan, fakru zaruret ve muhtaçlık içinde bulunan tüm vatandaşlara,
ihtiyaçlarının türü ve boyutuna göre bir kez, birkaç kez veya sürekli olarak
nakdî ve(ya) aynî yardımlar yapılmaktadır. Bununla birlikte 2005 tarih ve
5378 sayılı Özürlüler Kanunu ile bakıma muhtaç yoksul özürlülere ayda asgari
ücret üzerinden bakım ödeneği verilmektedir. Sosyal devlet tarafından
finanse edilen bu ödenekler, yoksulların sosyal ihtiyaçlarını belki de
bütünüyle karşılayacak yüksek bir seviyede olmayabilir ama dilencilik
yapmaya gerektirecek bir derekede de olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla
memleketimizde dilencilik yapanların ekseriyetini iki ana kategoride
değerlendirebiliriz: 1.) Kolay kazanç kapısı olarak dilencilik yapanlar.
Bunlar genelde sosyal ve ahlâkî sorumluluk duygusundan mahrum kişilerdir.
2.) Geçmişte dilenci îratçılık da görüldüğü gibi dilenciliği profesyonel ve
örgütlü bir şekilde yaptıran kişilerdir. Birinci kategoriye girenler, bir
taraftan sosyal güvenlik kapsamına alınmaları sağlanmalı ve bununla birlikte
serbest denetim ilkelerine benzer bir biçimde sosyal ve meslekî
rehabilitasyona mutlaka tâbi tutulmalıdır. Bunun için de sosyal hizmet
kurumlarıyla işbirliğine gidilmelidir. İkinci kategoride olan kişiler,
dilenci çetesi kurmaktan dolayı ağır bir şekilde cezalandırılmalı ve
dilenciliğe zorlanan kişiler de tıpkı birinci kategoride gösterildiği gibi
rehabilite edilmeli ve topluma sosyal sorumlu bir fert olarak
kazandırılmalıdır. Yerel yönetimler ve belediyeler, bundan böyle dilencilik
gibi sosyal sorunlara aktif olarak bir çözüm bulmak istiyorlarsa sosyal
rehabilitasyon yöntemlerine başvurmak mecburiyetinde olacaklardır.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 43 Tarih: 17.04 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Hediyeleşmenin Sosyal Faydaları
Hediyeleşmenin
ve yardımlaşmanın kişiye ve topluma büyük sosyal faydalar sağladığını
biliyor muydunuz? Kanada, Vancouver kentinde bulunan British Colombia
Üniversitesi öğretim üyesi psikolog Elizabeth Dunn’a göre, hediyede bulunan
bir kişi bu güzel eyleminden dolayı gün boyunca mutlu ve huzurlu olmaktadır.
Hâlbuki hediyeleşme ve yardımlaşmaya yatkın olmayan kişilerin memnuniyet
derecelerinde, artan zenginliklerine rağmen bir değişiklik yaşanmamaktadır.
Bir başka ifadeyle, artan bireysel refah, sosyal duyarlı olmayan kişilere
ilave mutluluk kazandırmamaktadır. Üstelik cimri olan zenginler,
hayatlarından çoğu zaman şikâyetçi ve tedirgindirler. Yani gerçek huzuru
tadamamaktadırlar. Başkaları için fedakârlıkta bulunan ve muhtaçlara az da
olsa yardımda bulunanlar ise sadece kendileri için düşünenlere göre iç
dünyalarında büyük bir huzur hissetmektedirler. Az da olsa küçük bir sadaka
veren bir kişinin o günkü neşesi bir hayli farklı olmaktadır. Ampirik
(deneysel) araştırmalar, bu sonucu bize göstermektedir. Bireysel sosyal
yardımlaşmaların topluma yönelik faydaları da çoktur. İnsanlar arasında
sosyal bağlar kuvvetlendiği gibi, toplumsal barış ve kaynaşma da
pekiştirilmektedir. Toplumun fertleri böylece birbirlerine daha güvenle
bakabilmektedirler. Sosyal barış tesis edilmekte ve sosyal gelişme hız
kazanmaktadır.
Sosyal Araştırmalar Hadisleri Teyit Ediyor
Peygamberimizin
sözleri elbette haktır ve şüphesiz biz onların doğruluğuna inanırız. Bununla
birlikte yabancı bilim adamlarının hediyeleşme ile ilgili yaptıkları sosyal
araştırmalar da gayri ihtiyari olarak Peygamberimizin hediyeleşme ile ilgili
tavsiye ve tespitlerinin önemi ve değeri akla gelmektedir. Hediyeleşme ile
ilgili kişi ve toplum üzerindeki sosyal etkiler, bilimsel yöntemlerle ortaya
çıktıkça Peygamberimizin sosyal nitelikli hadislerinin ne kadar doğru ve
isabetli olduğu bir kez daha gün ışığına çıkmaktadır. Peki, Peygamberimiz
hediyeleşme hakkında neler buyurmuştur? Bir hadislerinde Allah’ın Resulü
şöyle buyurmuşlardır: “Hediyeleşin, çünkü hediye, sevgiyi artırır,
düşmanlığı giderir”. Öyle ise toplumda sosyal barış ve sevgi istiyorsak,
sevilmek istiyorsak, dostlukların yaygınlaşmasını ve sağlamlaşmasını
istiyorsak sevginin ve cömertliğin bir nişanesi olarak hediyeleşmenin
aktörleri bizler olmalıyız. Gönülden verilen hediyeler, ne kadar küçük
olursa ve kimden olursa olsun mutlaka kabul edilmelidir. Çünkü Kâinatın
Efendisi bu konuda da şunu bizlere tavsiye etmektedir: “Talep etmeden
verilen hediyeyi kabul edin!” Hediyeyi reddeden, Allah’ü teâlânın verdiğini
reddetmiş olur.” “Hediye, Allah’ü teâlânın gönderdiği güzel bir rızktır.
Hediyeyi kabul edin ve karşılığında daha güzelini verin!” İyiliğin
karşısında daha büyük bir iyilikte bulunmak, sosyal hayatımızı ne kadar
güzelleştirir, bir düşünün. Herkes birbirine daha büyük bir iyilik yapma
yarışında olduğunu düşünün, o toplumda düşmanlık ve haset olabilir mi hiç?
“Ama ben fakirim, maddî yönden iyilikte bulunamam, daha büyük bir hediye
alamam” diyenler için de bir formül vardır. “Hediye verene, siz de hediye
verin! Eğer verecek bir şey bulamaz iseniz, onun için dua edin ki hediye
karşılıksız kalmasın!” Sevginin ve hediyeleşmenin bin bir tezahürü
vardır, işte Peygamberimiz bu durumda bizlere teşekkür nevinden o kişi
hakkında duada bulunmamızı istiyor. Demek oluyor ki Sünneti sosyal hayatında
uygulayanlar, hem kendilerinin hem de toplumun saadet içinde yaşamasına
katkıda bulunmaktadırlar. Ne mutlu o kimseleri ki, Sünneti kendilerine
rehber edinmişlerdir.
Sosyal Hadisler
-
Kime bir iyilik yapılırsa, o iyiliği ansın!
İyiliği anmak şükür olur. İyiliği gizleyen nankörlük etmiş olur.
-
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’ü teâlâya
şükretmemiş olur.
-
Hediye, muhakkak bir mal vermekle olmaz. Selam
vermek ve faydalı bir şey söylemek de hediye olur.
-
Mümini sevindireni Allah’ü teâlâ sevindirir.
-
Bir arkadaşın hidayetini artırıcı veya onu
tehlikeden kurtarıcı bir söz söylemekten daha iyi hediye olmaz.
-
Hediyenin en iyisi, hikmetli bir sözü öğrenip
birine öğretmektir ki, bu da bir yıl ihlâslı ibadet etmekten daha sevaptır.
-
Kim sadaka verirken, sevabını Müslüman
ana-babasının ruhuna hediye ederse, verdiği sadakanın sevabı, onların ruhuna
gideceği gibi, sevabından hiçbir şey eksilmeden kendine de yazılır.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 44 Tarih: 22.04 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
“Ölmeyi Kafama Koymuşum Zaten”
Geçen Pazar akşamı Popstar Alaturka
programını seyrettim. En son popstar adayı serbest denilen öyle bir şarkı
parçası okudu ki, doğrusu irkildim ve bestede geçen güfteleri not ettim.
Jüri üyeleri tabiî ki sözlerin içeriğinden ziyade adayın müzikal duruşuna ve
sesine yönelik yorum yaptılar. Ama o sözler ne idi öyle. Kimse o tehlikeli
sözlerin dinleyicilerin üzerinde yapabileceği olumsuz etkileri üzerinde
hiçbir kelime sarf etmedi. Aile facialarının, cinnet olaylarının, kan
davalarının, kıskançlıktan dolayı sevdiğini iddia ettiği kişiyi göz
kırpmadan öldüren insanların sayısının her geçen gün arttığı bir ülkede
yaşamıyormuşuz gibi tam da bu gibi sosyal sapmaları ve davranış
bozukluklarını meşrulaştıran şarkı sözleri nasıl olur da kaleme alınır ve
bestelenebilir? Nasıl olur da milyonlarca seyircinin önünde böyle bir parça
okunabilir? Peki, neler mi içeriyordu beste? Buyurun sözlerini beraberce bir
tahlil edelim:
AŞKIMA İHANET EDERSEN BİRGÜN
BEN BUNU YANINA BIRAKIRMIYIM
Yani, bu ne demek oluyor? Aşkıma cevap
vermezsen, ben bunu kabul edemem. İçime sindiremem. Nasıl olur da ben seni
sevdiğim halde, sen beni sevmezsin. Yani o ilk cümle bu anlama gelmiyor mu?
Yahu, sen sevebilirsin, ama karşı taraf seni illa sevmek mecburiyetinde mi?
Bu nasıl bir saplantı? Bu nasıl bir paranoyak bakış ve istek böyle? Sen her
istediğini elde edebileceğini mi zannediyorsun? Karşı tarafın görüşüne ve
kalbî temayüllerine hiç mi saygın yok? Peki, diyelim ki aşkına karşılık
vermedi, birçok sebepten dolayı aşkına cevap vermek istemedi, sana göre
şimdi aşkına ihanet mi etti? Peki, ne olacak şimdi. Aşkını kalbine gömebilir
misin? Sevdiğini unutamasan bile onun tercihine saygı gösterebilir misin?
Bütün bunları yapmak tabiî ki nefsine ağır gelecek, gururun yıkılacak ve
kabullenemeyeceksin. Gerçekleri kabullenmek, kadere boyun eğmek, sabır
isteyen bir meziyettir. Bunlar sana göre değil, sen en iyisi “kahramanca”
daha doğrusu kabadayıca “bunu yanına bırakma”. İntikamını al, nasıl olurda o
seni reddedebilir? Çekinmeden hemencecik haddini bildir.
SEN BENİM BOYNUMU BÜKTÜKTEN SONRA
SENİ BEN BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM
Üstelik o, ”haince” senin boynunu büktü,
bak ne kadar üzüldün, şimdiye kadar her dediğin oldu, her istediğine
kavuştun, bir o sana sırtını çevirdi. Bu öyle kolay yutulur bir lokma değil.
O halde, O halde ne yapmak lazım? Şeytan diyor ki, onu bu âlemde yaşatmamak
lazım. Saplantı ise saplantı, ben ona delicesine ve ölürcesine hatta
taparcasına aşığım, o beni reddedemez, yoksa ben onu yaşatmam. Sen bana
ihanet edeceksin de ben seni bu dünyada yaşatacağım öyle mi? Bu tehdit
değil, blöf değil, gözümü kırpmadan seni öldürürüm. Ya benimsin, ya da
toprağın. Seni kimselere yar etmem, bunu böyle bil.
KURSUNA DİZSELER SENİN YÜZÜNDEN
BIR DAMLA YAŞ GELMEZ İNAN GÖZÜMDEN
Sen bilirsin, istersen başkası var de
gönlümde, ben bir defa kafama koymuşum, ya benim olacaksın, ya da kimsenin.
Kendini ölmüş bil. Evet, kararlıyım, kimse vazgeçiremez beni, hak ettin seni
bunu, aşkıma cevap vermedin çünkü. Bunu ancak kan temizler. İşte bak,
elimden kaçabildin mi? Seni yakaladım iste, aşkıma ihanet etmeseydin ağıtlar
yakarımıydı hiç ardından annen? Şimdi beni yargılayabilirler, idam sehpasına
bile gönderebilirler, yaptığımdan zerre kadar pişman değilim. Kurşuna bile
dizseler beni, senin için bir damla gözyaşı bile dökmem, çünkü sen benim
aşkımı hiçe saydın, bunu sen hak ettin, çünkü beni rezil ettin bu âlemde.
ÖLMEYİ KAFAMA KOYMUŞUM ZATEN
SENİ BEN BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM
Zaten kafam dumanlı, hayattan hiçbir zevk
almadım, bir gayem bir idealim olmadı hiç, belki sen beni mutlu edersin diye
düşündüm, sen de beni hayal kırıklığına uğrattın be kızım, yaşamanın bir
anlamı yoktu zaten, senin ihanetin de hayatımı tamamen kararttı, son
ümidindin benim. Sen hayatımda yokken bile intiharı birçok kez aklımdan
geçirmiştim, seni bu âlemden yok ettiğime göre, ben de artık ölebilirim.
AŞKIMA İHANET EDİP BENİ ÜZERSEN
EŞE DOSTA BENİ GÜLDÜRÜRSEN
BENİ ÖLMEKTEN BETER EDERSEN
SENİ BU ÂLEMDE YAŞATIRMIYIM
Kusuruma bakma, ama
beni çok üzdün aşkım, beni sevmemekle hayatının en büyük kumarını oynadın.
Üstelik herkese senden bahsetmiştim, güzelliğine hayrandım, o güzel benim
olmalıydı diye haykırdım, bunu herkes biliyordu, herkes bilmeliydi, kimse
sana yaklaşmasın, seni benden almasın diye bunu dünyaya ilan ettim bir kere.
Ee, sonra ne oldu, sen beni reddettin ve ben de el âlemin içinde mahcup
oldum, beş paralık ettin sen beni. Senin yüzünden ölmekten daha beter oldum,
ölseydim de bunları yaşamasaydım. Sen meğer bir o..’imişin, bir k…’imişin.
Seni ben bu durumda hiç yaşatır mıyım?
Değerli
okuyucularım, sizce bu sözlerin arka plânında bu çarpık düşünceler gizli
değil midir? Yoksa ben mi yanılıyorum diye düşünürken internet ortamına bir
gireyim dedim. Aman Allah’ım, meğer bu parça gençler arasında ne kadar
tutulmuş, yazana ve bu parçayı okuyanlara o kadar çok tebrik yayıyor ki.
Herhalde sözlerinden ziyade müziği beğenildi diye düşündüm. Ama bir de ne
göreyim, bir genç bu şarkıyı dinledikten sonra benim kurguladığım sözlerin
benzerini samimî bir ifade ile kaleme almamış mı? Ne mi diyor genç: “Aşığım
sana senelerce ama sen beni hiç sevmiyorsun, ne yapsam ne etsem
istemiyorsun. Artık ölmek istiyorum ama ben ölürsem seni de götürürüm. Ya
benim olursun ya da hiç kimsenin”. Ey RTÜK, Türk gençliği elden gidiyor…
Geçen sene üniversite kampüsümüzün önündeki olayı hatırlayanız var mı
bilmiyorum ama yakında (hem de en yakın çevrenizde) yine bir aşk cinayeti
duyarsanız hiç şaşırmayınız.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 45 Tarih: 24.04 2008
Gün: Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Anneler Günü
Ben de biliyorum, bugün anneler günü değil.
Ama Mayıs ayının bilmem hangi gününde anneler günü kutlanacakmış. Doğrusu
ben o günü bekleyemedim. Anneler gününde zaten herkes bir nevi annesini
hatırlayacaktır. Benim buna ihtiyacım yok. Ben annemi sadece o gün
hatırlayacak kadar sevgi kaybına uğramış bir insan değilim elhamdülillah.
Doyasıya (aslında hiç doyulmuyor ya) anne sevgisi görmüş bir kişi olarak,
Peyami Safa’nın “ Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndan etkilenerek bugün bu konu
ile ilgili olarak bir şeyler yazmak istedim. Peyami Safa bu eserinde anne
evlat arasında yaşanan duygusal bağının karşılıklı etkileşimin boyutlarını
çok anlamlı bir üslupla tasvir etmiş. “Felaketimizi başka biriyle
taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere
anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. Çocuklarının
felaketlerini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını
çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan
anaya intikal edişinde büyüdükçe büyür.”
Evet, hayatımızda başımıza bin bir türlü bela ve musibet gelebilir. Bunları
dostlarla paylaşmak, hakikaten çekilen çilelerin sancılarını manen
hafifletir, mukavemet ve dayanma gücümüzü artırır. Onun için, bizi dinleyen
ve derdimize ortak olan dostlara her zaman ihtiyaç duyarız. Birbirini seven,
birbirine merhamet eden insanların dostluğu sosyal hayatımızın denge ve
dayanışma içinde olması bakımından ne kadar önemlidir. Peki, annelerimiz
bizi en yakın dostumuzdan daha çok sevdiğine göre problemlerimizi
annelerimizle paylaşmayalım mı? Annelerimiz, bizim canımız ve ruhumuzdur.
Elbette her sıkıntımızı ve her derdimizi onlara açacağız, ama bazen öyle
dert ve kederler vardır ki, kader boyutuyla belki de çözülmesi imkânsızdır.
Böyle durumlarda anneler de çaresiz kalır ve çaresizliğin getirdiği acıyı
anneler o kadar şiddetli bir şekilde yaşarlar ki, bu acıyı ne kadar
gizleseler de duyarlı evlatlar bunu hisseder ve o andan itibaren acılar
katlanarak büyür. Acılar, çaresizce karşılıklı olarak hissedildiği için,
büyür. Ama birlikte yaşanan acıların hiç bir hikmeti yok mudur?
Anne Acısı ve Kader
Çaresiz kalma ve çözüm üretememe durumu,
bize kaderin karşısında acziyetimizi hatırlatmaz mı? Bu durumda teslimiyet
ve tevekkül içinde kadere rıza göstermekten başka çare var mı? Annelerde çok
bariz bir biçimde görülen ilahî kaynaklı şefkat ve acıma duygusu, aslında
onlara Yaratan’a asi olmamayı da öğretmektedir. Şefkatin sayesinde anneler
ayrıca birer sabır kahramanlarıdır. Sabır, şefkatin sayesinde filizlenen bir
hazinedir. Kader plânında bize özel olarak biçilen aslî rolleri ve bize
düşen manevî görevleri göremez ve sabredemezsek aile içinde yaşanan acılar
elbette büyür. Hâlbuki meselelere bir de kader ve sabır boyutuyla
bakabilsek, felaketlerin yol açabileceği keder ve tasalar nispeten azalır.
Ne kadar kadere teslimiyet gösterirsek, sabır sayesinde kederlerimiz de o
boyutta azalır. “Kahrın da hoş lütfün da hoş” mertebesine erişebilmek, işte
bu bakış ve bu tavırla sağlanabilir. Annelerin, çocuklarının hasta veya
özürlü olmaları gibi sebeplerden dolayı onların çektiği üzüntülerinden
dolayı bir o kadar üzülmeleri şefkatin bir yansımasıdır. Ancak çocuklarının
dünyevî saadetlerini göremeyen anneler, bu durumu felaket gibi
algılamamaları gerekmektedir. Birçok musibetin perde arkasında nice
hikmetler gizli olduğunu düşünerek, hadiselere manevî ve uhrevî boyutuyla da
bakabilmelidirler. Anneler, teslimiyet ve tevekkül içinde büyük metanet ve
sabır göstererek, ıstıraplarını hafifletmeli ta ki ıstırap yerine ümit, rıza
ve şükür hâli çocuklarına yansısın. Bu durumda çocukların acısı da
katlanarak büyümez tam tersine kadere teslimiyet sürecinde acılarla
yaşamasını öğrenirler. Acıları sabır içinde yaşamak, insanı kemâle
eriştirir. Annelerimizin, bizim acılarımızı bizden çok hissetmelerini belki
engelleyemeyiz. Haddizatında bunda bir sakınca da yok yeter ki annelerimiz
acılarımıza merhem olacak kaderî ve uhrevî tutum ve davranışlarıyla
şefkatlerini ve dualarını bizden esirgemesinler. Kederin anadan çocuğa ve
çocuktan anaya intikal etmesini ve büyümesini istemiyorsak, her şeye rağmen
yine de huzur içinde yaşamak istiyorsak başta anneler olmak üzere herkes
kaderine teslim olmalı ve manevî hazine değerinde bu ulvî bakışı elde
edebildikleri için Yaratan’a şükretmelidirler.
Adapazarı Gazetesi
Sayı: 46 Tarih: 29.04 2008
Gün: Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Cumhuriyet ve Demokrasi İlişkisi
Türkiye
Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan beri Cumhuriyet, Demokrasi ve Laiklik
kavramları üzerinde sık sık tartışılmaktadır. CHP’nin genel başkanlığına
yeniden seçilen Deniz Baykal, 23 Nisan’daki meclis konuşmasında bu üç
kavramın analizini kendi siyasî penceresinden yeniden yapma ihtiyacı
duymuştur. Sayın Baykal, aynen şunları savunmuştur: “Cumhuriyet
ile Demokrasi aslında ayrılmaz bir bütündür. Cumhuriyetten uzaklaşarak
demokrasiyi güçlendiremezsiniz. Cumhuriyeti azaltarak demokrasiyi
arttıramazsınız. Cumhuriyet ve onun en önemli temellerinden biri olan
laiklik, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur. Demokrasi ve özgürlük uğruna
laiklikten vazgeçeceğiz derseniz demokrasiyi de tahrip etmiş olursunuz.”
Peki, bu tespitler ne derece doğrudur? Evrensel literatürde genel kabul
görmüş olan bu üç kavramın özelliklerine ve aralarındaki bağa bir göz
atalım.
Cumhuriyet Nedir?
Genel olarak
Cumhuriyet kelimesinden, bir ülkenin nasıl idare edildiği hemen anlaşılmaz,
çünkü Cumhuriyet adı altında dünyada farklı idare biçimleri ve siyasî
rejimler şekillenmiştir. Küba’da olduğu gibi sosyalist bir ülke Cumhuriyet
olabileceği gibi, İran İslâm devleti de Cumhuriyet’tir. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti de çok partili sisteme geçmeden önce tek parti tarafından idare
edilen katı devletçi bir Cumhuriyet idi. Bir idare veya devlet biçimi olan
Cumhuriyet, her ne kadar hâkimiyetin, doğrudan veya dolaylı bir biçimde
halkın seçtiği temsilciler tarafından kullanımı anlamana geliyorsa da bunun
gerçekten demokratik bir ortamda gerçekleşip gerçekleşmediği anlaşılmaz.
Bununla birlikte, idare biçimi Cumhuriyet olan bütün devletlerin müşterek
bir özelliği vardır; bu da, o devletin bir hanedan veya monark (Kayser;
Kral; Padişah) tarafından idare edilmemesidir. Bundan dolayı, monarşiler
hariç, hemen hemen tüm devletler, genellikle kendilerini Cumhuriyet olarak
vasıflandırırlar.
Demokrasi Nedir?
Demokrasi,
yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin birbirine karşı bağımsız ve
birbirinin dengeli bir şekilde kontrol eden siyasî bir rejimdir. Demokrasi,
siyasî denetimin doğrudan doğruya halkın veya düzenli aralıklarla halkın hür
bir biçimde seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, sosyal-ekonomik
hususiyetleri ne olursa olsun, bütün vatandaşların eşit sayıldığı sosyal
örgütlenmiş yönetim biçimidir. Anthony Giddens’e göre demokrasi, bir yandan
menfaatlerin temsili için bir araçtır, diğer yandan tartışmalı konuların
yerleşik iktidar biçimlerinden çok sosyal diyalog aracılığıyla
çözülebildiği ya da en azından ele alınabildiği bir kamusal alan
ortaya koymanın yoludur. Çok partili parlamenter sistemlerde milleti temsil
etmeye aday olanlar, halkın hür ve serbest seçimleriyle geçici bir süre
için, milletin vekili olma sıfatına sahip olabilirler. Askerin denetimi gibi
derin siyasî güçlerin etkisi altında olmayan gelişmiş sivil Demokrasilerde
ise siyasî ve idarî kararların alınmasında halkın katılımına her aşamada
önem verilir. Halkla devletin bütünleşmesi, temsili ve Sivil Demokrasi
kurallarının uygulanmasının yanında hukuk ilkelerinin benimsenmesi ile
mümkündür.
Sayın Baykal’ın Tahlilleri Doğru Değildir
Demokrasinin
dört ana ilkesi vardır 1.) Siyasî-Fikrî-Dinî Hürriyet İlkesi. 2.) Plüralizm
(Çoğulculuk) İlkesi. 3.) Katılımcılık İlkesi. 4.) Hukuk İlkesi. Görüldüğü
gibi, demokratik devlet için Cumhuriyet ilkesi mutlak anlamda
aranmamaktadır. Nitekim Avrupa’da Büyük Britanya, Hollanda, İspanya ve
Luxemburg gibi Cumhuriyet olmayan ve-fakat kraliyet olan birçok devlet,
sivil demokrasi açısından bizim (demokratik ve laik) Cumhuriyetimizden çok
daha ileri bir noktada oldukları gibi o ülkelerde çok partili parlamenter
sistem içinde siyasî partiler, ideolojik sebeplerden dolayı dahî
kapatılmamaktadır. Dolayısıyla Sayın Baykal’ın “Cumhuriyet
ile Demokrasi aslında ayrılmaz bir bütündür”
sözü doğru değildir. Bir ülke, isterse
Demokrasiden hiç bir surette taviz vermeden bir idare biçimi olan
Cumhuriyet’ten vazgeçebilir. Meclisin veya seçmenlerin seçeceği bir
Cumhurbaşkanı yerine bir hanedana mensup birisini, belirli hukukî
sorumluluklar yükleyerek, devletin zirvesine getirebilir. Size belki tuhaf
gelebilir ama Cumhuriyetten uzaklaşarak da demokrasi güçlenebilir. Bir
düşünün, biz de Cumhurbaşkanlık seçimleri Cumhuriyete rağmen hiç de kolay
olmamıştır. Hatta diyebiliriz ki askeri muhtıralarla ve darbelerle sivil
demokrasimiz her zaman bir yara almıştır. Bizim Cumhuriyetimiz acaba ne
derece demokratik diye iyice düşünmemiz lazım. Kraliyetle idare edilen
demokratik devletlerin hiç birinde (bizde olduğu gibi) bir Başbakan idam
edilmemiştir, Bakanlar idam edilmemiştir, iktidarda olan bir parti
kapatılmamıştır, halkın seçtiği hükümetler iktidarsızlığa itilmemiştir.
Sayın Baykal, Cumhuriyete bir anlam kazandırmak istiyorsa Demokrasinin
önemine vurgu yapmalıdır. Çünkü Demokrasisiz bir Cumhuriyet, ya faşist, ya
da komünist bir dikta devleti olabilir ancak. Demokrasiyi, parlamenter
sistemi ve insan haklarını azaltarak Cumhuriyeti güçlendiremezsiniz. “Cumhuriyet
ve onun en önemli temellerinden biri olan laiklik, demokrasinin vazgeçilmez
koşuludur” sözü de çok tartışmalıdır. O konuyu da gelecek yazımda ele
alacağım.
Mart 2008 Yazıları >>> -
Şubat 2008 Yazıları >>> -
Ocak 2008 Yazıları >>> - 2007
Yazıları >>>
|