|
Adapazarı Gazetesi Sayı:
12 Tarih: 01.01. 2008 Gün:
Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Peygamberimiz
Özürlülere Nasıl Davranırdı?
Değerli
okuyucularım; Hepimizin bildiği gibi, Allah’ın son resulü Hz. Muhammed
(sav), sevgi ve şefkat peygamberiydi. O, yaratılmış olan her varlığı
içtenlikte seviyordu. Ama öncelikle “dezavantajlı” veya “engelli” dediğimiz
özürlü insanlara karşı ilgisi bir bambaşkaydı. O, özürlülere karşı sevgisini
sosyal pedagojik yönüyle de çok bariz bir şekilde gösterirdi. Onun
özürlülere karşı tutum ve davranışı, Rabbimizin istediği şekilde olduğu
için, Onun bu yöndeki pedagojik yaklaşımı, bugün bile başta eğitimciler,
sosyal hizmet uzmanları ve veliler olmak üzere bütün insanlar için kusursuz
bir modeldir. O halde Peygamberimizin özürlülere nasıl davrandığını bir iki
örnekle görelim ve bundan sonraki davranışlarımızı ona göre yeniden
şekillendirilelim.
Peygamberimizin Zihinsel Özürlü Bir Çocuğa Davranışı
Bir anne,
yaşıtlarına göre zekâsı pek gelişmemiş ve bu yüzden de konuşamayan bir
çocuğa sahip idi. Annesi bundan dolayı kederliydi. Üzgün anne çaresiz bir
şekilde çocuğunu sevgili Peygamberimizin yanına götürdü. Dünyadaki bütün
annelerden daha merhametli ve şefkatli olan Peygamberimiz bir su ile elini
yıkadı ve mazmaza yaptı. Sonra anneye, “bu suyu çocuğuna içir” dedi. Çocuk,
suyu içer içmez derhal iyileşti ve düzgün ifadelerle konuşmaya başladı.
Allah’ın şafi isminin bir yansıması olarak çocuk sağlığına kavuştu. Anne,
Allah’a şükretti. Çocuğun zihnî geriliği tamamen kaybolduğu gibi devrinde
tüm akıl sahiplerinden daha üstün oldu. Fikir ve düşünce boyutuyla aranan
bir insan hâline geldi. Şüphesiz bu Allah’ın izniyle Peygamberimizin
sergilediği bir mucizesiydi. Ancak Peygamberimizin bu davranışı, bizlere çok
önemli mesajlar vermektedir. Bunlardan belki de en önemlisi hasta olan
çocuklarımıza ümitsizliğe kapılmadan elimizden geldiği kadar tedavi
yollarını aramaktır. Özürlü çocuklar, erken safhalarda tıbbî, sosyal ve
meslekî rehabilitasyon (iyileştirme) hizmetlerinden yararlanmaları hâlinde
bütünüyle iyileşemeseler bile çok harika işler yapabilmektedirler. O halde
her şeyin sahibi ve Yaratıcısı olan yüce Mevla’ya isyan etmeden tevekkül,
teslimiyet ve sabır içinde özürlü olsun veya olmasın bize emanet edilen
bütün çocuklarımıza ilgi göstermek hepimizin sosyal görevi olmalıdır.
Onların saadeti için gayret göstermek, Yaratının da rızasını kazanmak
anlamına geldiğini unutmamalıyız.
Peygamberimizin Bedensel Özürlü Bir Yetişkine Davranışı
Hz. Muhammed’i
(sav) daha ilk gördüğünden beri çok seven Zahir ibn-ü Haram, çölde yalnız
başına yaşamayı tercih eden garip ve fakir bir sahâbî idi. Zahir, doğuştan
gelen bazı bedenî kusurları sebebiyle toplum içinde pek görünmez idi.
Topluma karışmak mecburiyetinde kaldığı vakitlerde “Herkes bana bakıyor.”
kompleksi ile ezilirdi. Utangaç huylu Zahir’in bu psikolojik problemini
aslında Peygamberimiz (sav) bilmekteydi. Hz. Muhammed (sav), Zahir’e çölden
bazı bitki ve otlar toplayıp, bu siparişlerini de Medine pazarına
getirmesini söylerdi. Peygamberimiz bu yolla onu bütünüyle topluma
kazandırmayı ve onu maddî ve manevî yönden rehabilite etmeyi düşünüyordu.
Peygamberimiz ona pazardaki alışverişlerde ayrıca yardımcı olurdu. Bundan
dolayı Hz. Muhammed (sav): “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz.”
diyerek ona sürekli iltifatlarda bulunurdu. Bir gün Zahir, alışveriş
yapmak için, en kalabalık olduğu saatte Medine çarşısına gelmiş ve
Peygamberimiz’i tenha bir köşede beklemekteydi. Zahir’i uzaktan gören Hz.
Muhammed (sav), Zahir’e sessizce arkasından sokuldu ve elleriyle Zahir’in
gözlerini yumarak, kendisine doğru çekti ve onu sımsıkı kucakladı. Kendisine
bu şakayı yapanın, kokusundan Hz. Muhammed (sav) olduğunu anlayan Zahir,
duyduğu mutluluktan âdeta kendinden geçmiş olarak vücuduyla Hz. Muhammed’e
(sav) iyice yaslandı. Peygamberlerinin o güne kadar hiç kimseye bu denli
mesafesiz davranmadığını bilen etraftaki Müslümanlar, hayretten büyüyen
gözleriyle bu ilginç manzarayı seyrettiler. Kâinatın efendisi, tebessüm
ederek yüksek sesle haykırdı: “Bir kölem var. Satıyorum. Onu benden kim
alır?” Zahir, bir yandan yaşadığı sürpriz iltifatın şokuyla, diğer
yandan ise ömrü boyunca bütün bilincini doldurmuş olan o esilmişlik
psikolojisiyle, Peygamberinin şakasına biraz hüzün karışımı bir şakayla
cevap verdi. “Yemin olsun ki ey Allah’ın Elçisi, beş para etmez bir sakat
köleyi satmaya çalışıyorsun.” Ümmetinin özürlü olsun veya olmasın bütün
fertlerini aynı yakın mesafede seven son Peygamber, herkesin içinde ancak
sıkıla sıkıla dolaşabilen Zahir’e ulu orta öyle bir manevî terapi
uygulayacaktır ki, o andan itibaren Zahir, hiç kimse karşısında en küçük bir
sıkıntı hissetmeden, rahat ve başı dik olarak yaşayabilecekti. Allah’ın
Rasûlü (sav), mizahı sadece saf gerçeğe dönüştürmek maksadıyla o anda şakayı
kesti ve birden ciddileşiverdi. Zahir’i göstererek ve kendilerini sarmış
olan kalabalığa seslenerek, şöyle dedi: “Hayır, ya Zahir, and olsun ki Allah
ve Allah’ın Rasûlü katında senin değerin paha biçilmez! Bunun için biz de
seni seviyoruz.”
Adapazarı Gazetesi Sayı:
13 Tarih: 03.01. 2008 Gün:
Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sakarya’nın Misafirperverliği
Yöremiz insanının ve özellikle Sakarya’nın
kırsal alanında yaşayan yerli insanlarımızın en büyük sermayesi ve
üstünlüğü, belki de ahlâkî ve sosyal hasletlerini, masum ANADOLU çocuğun
yüzünde görülen saf ve temiz hâliyle halen koruyabilmiş olmalarıdır. Bu
güzel hasletlerin başında misafirperverliğimiz gelmektedir. Bu tespiti canlı
örnekleriyle başkalarından duymak, hem tezimi doğrulamakta, hem de yöre
insanımızla iftihar etmeme vesile olmaktadır. Şu hatıramı sizlerle paylaşmak
istiyorum: İstanbul’da bir bilim adamı ile tanışmıştım. Şundan bundan sohbet
ederken benim Sakarya’lı olduğumu öğrenince bana yaşadığı bir hadiseyi
sitayişle anlattı. Dedi ki, “Ben sırf Sezai Karakoç’un MONA ROZA şiirinden
etkilendiğim için, Geyve’yi ve oranın insanlarını merak ettim ve
arkadaşlarımla oraya piknik yapmaya gittim”. Hatırlarsınız, şair Karakoç,
şiirinde sevdiğine şöyle diyordu…
Mona Roza, siyah güller, ak
güller
Geyvenin gülleri ve beyaz
yatak
Kanadı kırık kuş merhamet
ister
Ah, senin yüzünden kana
batacak
Mona Roza siyah güller, ak
güller
İşte bu sözlerin büyüleyici tesiri altında
kalan bu bilim adamı, Geyve’ye ulaştığında bir bakkala uğrar, alışverişini
yapar ve ondan sonra burada piknik yapılacak uygun bir yerin olup olmadığını
sorar. Bakkal efendi, bunun üzerine oğluna dönüp şöyle der: “Evladım, bak bu
misafirlerimiz uzaktan gelmişler. Hemen bizim kiraz bahçesine götürüver,
oradan daha iyi bir yer bulamazlar, hem orada piknik yapsınlar, hem de bizim
kirazlarımızdan doyasıya yesinler”. İstanbul’dan gelen misafirler, Geyve’nin
sadece “siyah ve ak güllerini” değil bizim yöremizin misafirperverlik ve
insanlık yüzünü de görünce son derece memnun olurlar.
Misafirperverliğimizin Kökleri
ve Yarenlik
Yaran,
lafzen sadık arkadaşlar, can dostlar, sevgililer; Yaren ise, en yakın
arkadaş anlamına gelir. Sosyal bir kurum olarak Yaren, sevgi ve
kardeşlik hamurunun, birlik ve dayanışma potasında yoğrularak, İslâm ahlâk
ve fazileti ile şekillenmesinden meydana gelen kişilerin belirli esaslar
üzerine inşa ettiği, özel mekânlarda yaşanan millî kültür mirasımızın bir
müessesesi, Oğuzlardan günümüze ulaşan bir ahilik kuruluşudur. “Yarenlik”
(Muhabbet-Dostluk) adıyla köylere kadar inmiş olan bu teşkilat, millî
kültürümüzün ve sosyal dayanışmanın gelişmesinde çok önemli bir rol
oynamıştır. Özellikle Ahi Tekkesi’nin bulunduğu merkezlerde bu kültürel
miras daha yoğundur. Ahi Tekkeleri hakkında önemli bilgileri İbn-i
Batuta’nın seyahatnamesinden öğrenmekteyiz. İbn-i Batuta, 1333 yılındaki
seyahatinde Taraklı’dan geçerken bir ahi tekkesinde misafir kalmıştır.
Taraklı ve Göynük köylerinde kültürel yapının güçlü olmasında belki de bu
ahi teşkilatlarının payı büyük olmuştur. İbn-i Batuta’nın övgü ile
bahsettiği ahi zaviyeleri birçok köyde konuk odası olarak vazife
görmekteydi. Bu yönüyle zaviyeler, “ayende ve revende”, yani “bir
yere gelen ve bir yere giden misafirlere” sosyal hizmetler götürmüşlerdir.
Kim olursa olsun bu odalara gelen misafirler yedirilir, içirilir, yatırılır,
kış aylarında sobası yakılırdı. Şimdi yolların, taşıma araçlarının
gelişmesiyle bu köy odaları özellikle 90’lı yıllardan sonra fonksiyonlarını
yitirmişlerdir.
Köy
Odalarımızın Yeni Sosyal Fonksiyonları
Taraklı ve
Göynük köylerinin bazılarında köy odaları halen mevcuttur. Bu odaların
klasik sosyal fonksiyonları, ulaşım imkânlarının gelişmesiyle birlikte
zamanla değişmiştir. Köy odalarında artık yatılı misafir kalmamakta ancak
bunun yerine köylüler, bu odalarda bayram düğün gibi özel günlerde yemekler
yedirmekte ve yöresel oyunlar oynamaktadır. Bu köy odaları zamanın
ihtiyaçlarına uygun olarak mahiyetini değiştirmiş ve Yaren Odaları olarak
anılmıştır. Bu Yaren Odaları, köylerde ve kasabalarda, değişik yaş
guruplarından insanların muntazam devam ettikleri ve misafir ağırlamaktan
başka gençlerin eğitimini üstlenmiştir. Yani bir misafirhanenin ötesinde bu
odalar ayrıca sosyo-kültürel bir merkez işlevini görmüştür. Büyük Selçuklu
ve Osmanlı Devletindeki Ahilik müessesesinin kalıntılarından olan köy
odaları ve yaren odaları toplumsal iletişim ve etkileşim adına mühim
vazifeler icra etmiştir. “Yaren Başı”, ahilerin “Ahi Baba”sı durumundadır.
Seçimle başa gelen “Yaren Başı” oda yarenlerinin yaşlıcası, yol yöntem
bileni, herkesçe sevilen, sayılanıdır.
Köy Gençliği
Bugün
Sakarya’nın birçok köyünde var olan ve “Köy Gençliği” olarak bilinen
oluşumun köklerinde Ahi ve Yaren (Yaran) teşkilatının olduğunu biliyor
musunuz? Yaren Teşkilatının ruhu, Taraklı ve Göynük köylerinde isim ve
fonksiyonunu değiştirmiş olsa dahî bugün bile devam ettiğini biliyor
musunuz? Köydeki bütün gençlerin bir araya gelmesiyle oluşan “Köy Gençliği”,
bugün bile “Gençlik Başkanı” veya “Delikanlı Başı” tarafından idare edilir.
“Köy Gençliği”nin üyeleri, başkanlarını kendileri seçer. Yaşça büyük olan,
tecrübeli, sözüne itimat edilir kısaca ahlâken en çok güvenilir bir ağabey,
başkan olarak seçilir. Köy gençlerinden hiç birisi, “Gençlik Başı” olarak da
tanımlanan Başkana itaatsizlik yapamaz. Eğer itaatsizlik yaparsa köyün tüm
gençleri tarafından dışlanır. Köy gençliği, köyün tüm müşterek işlerini
elbirliği ile yaparlar. İmece denilen bu ortak köy işlerinden hiçbir genç
kaçamaz. Ayrıca düğün, bayram gibi özel günlerde gençler tüm hizmetleri
gönüllü olarak yaparlar. Mesela ananevi gelenek olan pilav (manav pilavı)
için malzemeyi gençler toplar, pilav piştikten sonra misafirleri davet eder,
yemek servisini yapar ve geriye kalanları toplar, düzenler. Köy gençleri,
ayrıca hasta, yaşlı, özürlü gibi günlük bedenî işlevlerini tam olarak
yapamayan dezavantajlı ve korumaya muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını hep
beraber kısa sürede karşılarlar. Köy imamı ve(ya) öğretmeninin odun gibi
temel ihtiyaçları yine köy gençlerinin emeği ile giderilir. Gençlik başının
önderliğinde komşu köylere ziyaretler yapılır, özel günlerde spor
müsabakaları düzenlenerek arkadaşlıklar kurulur ve pekiştirilir. Böylece
büyüklerin yol göstericiliği ile gençler, köyün tüm sosyo-kültürel
yapılarını ayakta tutar ve geleneklerimizin canlı kalmasına katkıda
bulunurlar. Taraklı’nın köylerinde yaşatılan bu güzel gelenekler, yörenin
huzurlu ve sevimli olmasının başlıca faktörlerindendir.
Adapazarı Gazetesi Sayı:
14 Tarih: 06.01. 2008 Gün:
Pazar
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Sayın Valimizin Akademik Özgürlük Anlayışı
Sakarya Üniversitesi’mizin yeni sosyal hizmetler bölümü
14-16 Kasım 2007 tarihlerinde ilk kez bir sempozyum düzenlemişti. Bilindiği
gibi bir sempozyumda bir bildiri sunabilmek için, belirlenen konularla
ilgili olarak müracaat eden akademisyenler bilim kuruluna bir özet gönderir,
bu özetin kabul edilmesinden sonra kişi sempozyumda sunumunu yapar. Sakarya
Üniversitesinde Doktora yapmakta olan ve aynı zamanda bir İlköğretim
Okulunda öğretmen olan Cevat Eker, profesör ve doçentlerden oluşan bilim
kurulunun onayı ile "Orta Öğretim Öğrencilerinin Sigara, Alkol,
Uyuşturucu ve Keyif Verici Maddeleri Kullanma Nedenleri"
isimli bir çalışmasının sonuçlarını bu
sempozyumda açıklar. Adapazarı’nın 4 lisesinde 320 öğrenci
üzerinde gerçekleştirdiği anket sonuçlarına göre,
öğrencilerin % 70.4’ü sigara içmekte, yüzde 46.9’u
alkol ve yüzde 30.3’ü de uyuşturucu madde kullanmış veya kullanmaktadır.
Belki okul içi şiddetin sebebini de açıklayan bu tablo, elbette hepimizi
derin derin düşündürmelidir. Bir sosyal politika uzmanı olarak bu konuda
şunları söylemeliyim: Oran ne olursa olsun çağdaş gençlerde görülen bu gibi
kötü alışkanlıkların gerçek sebepleri araştırılmalı ve koruyucu sosyal
hizmetler bağlamında aktif pedagojik tedbirlere müracaat edilmeli ve değişik
derecelerde madde bağımlılığın kıskacında olan gençlerin sosyal
rehabilitasyonu sağlanmalıdır.
Akademik Çalışmalar Cezalandırılmalı
Mıdır?
Aslında bu gibi sosyal meselelerde gayet duyarlı
olduğunu düşündüğüm Sakarya Valimiz Sayın Hüseyin Atak, bu çalışmayı yapan
gayretli öğretmenimiz hakkında her nedense bir soruşturma açmıştır. Farklı
akademik çalışmalarımdan dolayı haksız bir soruşturmaya maruz kalmış bir
bilim adamı olarak, Sayın Valimizin bu hareketini tasvip edebilmem mümkün
değildir. Sayın Valimizin elinde farklı veriler varsa, ki bunlar hangi yıla
ait olduğunu ben bilmiyorum, bunlar soruşturma açılmadan da öğretmen beyle
değerlendirilebilirdi. Sayın Valimizin soruşturma açma gerekçeleri bana çok
inandırıcı gelmiyor. Bir defa yapılan akademik bir çalışmanın bütününü kabul
etmemek, doğru bir yaklaşım değildir. Çalışmadaki kavram, yöntem veya
istatistik ile ilgili eksikler veya belirsizlikler, bilimsel bir
değerlendirme sonunda ancak belirlenebilir. Yapılan bu çalışma üstelik bir
sempozyumun bilim kurulu tarafından onaylanmış. Bu mantığa göre bilim kurulu
üyelerine de bir soruşturma açmak gerekirdi? Genel bir hüküm verebilmek
açısından belki ankete tâbi tutulan öğrencilerin sayısı yeterli olmayabilir.
Özellikle uyuşturucu madde alışkanlıklarının sıklığı ile ilgili sorular ve
elde edilen cevaplar yetersiz olduğu yönde eleştiriler yapılabilir. Ancak
çalışmada bazı eksikler var iddiasıyla sırf memur olduğu için bir öğretmene
soruşturma açmak, kişilerin özellikle sosyal konularla ilgili bilimsel
çalışma isteklerini baltalar.
Sosyal Nitelikli Bilimsel Çalışmalara
Niçin İzin Verilmez?
Sayın Valimizin soruşturma için bir önemli gerekçesi
veya kozu daha var. O da öğretmenimizin resmî izin almadan böyle bir çalışma
yapmış olmasıdır. Peki, izin talebinde bulunmuş olda idi, anket çalışmasına
müsaade edilecek miydi? Her nedense sosyal konularla ilgili yapılacak
bilimsel çalışmalarda resmî makamlardan çoğu zaman izin çıkmıyor. Ben bunu
danışman hoca olarak öğrencilerimin çalışmalarında birçok kez yaşadım.
Genelevlerde çalışan hayat kadınlarının psiko-sosyal durumları ile ilgili
bir çalışmamız için bize bir türlü izin verilmedi. Polislerin stres durumu
ile ilgili bir tez çalışmamıza da izin verilmedi. En son olarak da okullarda
şiddet ile ilgili bir çalışmamızı askıya almak mecburiyetinde kaldık.
Türkiye’de sosyal bilimci ve araştırmacı olmak hakikaten zor imiş, gerçi
teknik bilimlerde çalışan bilim adamlarını imrenmiyorum ama onların işi daha
kolay. Sosyal alanlarla ilgili araştırmalardan, özellikle sosyal
kurumlarımızla bağlantılı olması hâlinde başta bu kurumların idarecileri
rahatsız olmaktadır. Bazı sosyal gerçeklerin ortaya çıkartılmasından
tedirgin olabilirler ama göstergeler ve gidişat sosyal barışı tehdit edecek
nitelikte ise gerekli tedbirlerin alınması gerekmez mi? Uygulamada bilimsel
demokrasi ve akademik özgürlükler açısından çok gerilerdeyiz ve bunun için
de sosyal bilimlerde bir ilerleme sağalamamıştır. Sosyal sorunlara gerçekten
çözüm üretmek isteyen idareciler, sosyal gerçeklerden korkmamalıdır.
Görmezlikten gelmek, sorunlara bir çözüm değildir.
Sakarya’nın Sosyal Haritası
Çıkartılmalıdır
Sayın Valimiz, Sakarya’nın gerçek sosyal haritasını
görmek istiyorsa, tarafsız ve bağımsız bir bilim heyeti tarafından objektif
kriterlere göre belirlenmiş geniş kapsamlı bir sosyal araştırmanın
yapılmasının öncülüğünü üstlenmelidir. Bu araştırma, üniversite dâhil bütün
eğitim kurumlarına yönelik olmalıdır. Eğitim kurumları çerçevesinde öğretmen
öğrenci ilişkileri, öğrenci alışkanlıkları kapsamında madde bağımlılığı ve
okul içi şiddet gibi sorunların derin tahlili yapılmalıdır. Tahliller ve
sonuçlar hoşumuza gitmese dahî bunlar tartışılmalı ve ortak akıl ile makul
çözümler üretilmelidir. Mesela bir varsayım olarak sınıfların kalabalık
olmasının yanında okul içi şiddetin bir sebebinin de stresli öğretmenlerin
despotik tutum ve davranışları üzerinde çapraz sorularla bir tahlilin
yapılmasına onay vermelidir Sayın Valimiz. Hiç bir ihtimal göz ardı
edilmemelidir. Sadece eğitim kurumlarımız değil sosyal hizmet kurumlarımız
da süzgeçten geçirilmelidir. Bu gibi sosyal kurumlarda yaşayan korunmaya
muhtaç (kız) çocuklarımıza psiko-sosyal terör (Mobbing) veya cinsel taciz
uygulanmakta mıdır? Polislerimizin veya askerlerimizin psiko-sosyal
durumları ve motivasyonları hakkında da bilgi toplamak istesek çok mu ileri
gitmiş oluruz acaba? İntihar ve cinnet geçirme olaylarının daha çok hangi
kesimde olduğunu biliyor musunuz? Ve bunun sebeplerini hiç merak ettiniz mi?
Merak, ilmin anahtarıdır derler. Ancak ilmî çalışmaların önüne bürokratik ve
ideolojik engeller konulursa sadece kişisel merakları değil, toplumsal
gelişmeyi de frenlemiş oluruz. O halde TC devletinde yaşayan Türk milletinin
sosyal ilerlemesi nasıl sağlanacak?
Adapazarı Gazetesi Sayı:
15 Tarih: 08.01. 2008 Gün:
Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Kent Sorunları ve Belediyeler Arası İşbirliği
Belediyeler,
belirli bir coğrafî alanda bir arada yaşayan topluluk üyelerinin en fazla
ihtiyaç duydukları ortak hizmetleri sağlamak maksadıyla meydana getirdikleri
yönetim birimleridir. Bu yönüyle belediyeler, halkın sosyal ihtiyaçlarını
karşılamada bir araç olarak sosyal politikalara başvururlar. Sosyal
politikalar, insanların beslenme, konut ve istihdam gibi temel ihtiyaçların
yanında sosyo-kültürel ihtiyaçlarını da karşılayan tedbir ve yöntemlerin
bütünüdür. Eğer gayemiz, toplumdaki yoksullar, yaşlılar, özürlüler,
hastalar, kadın ve çocuklar gibi değişik ihtiyaç sahibi kişi ve gruplara
destek sağlamaksa mutlaka sosyal politikaların özelliklerini ve uygulama
biçimlerini bilmek durumundayız. Diğer yandan yeni bir belediyecilik
anlayışı olarak halk katılımına imkân veren idarî bir yapılanmaya gitmek,
sosyal politikaların etkinliğini de artıracaktır. Sosyal politikaların
etkinliği, belediyeler arası işbirliğine de bağlıdır. Turan Çatalbaş beyin
01.01.2008 tarihli “Sosyal sorumluluk mu, yoksa ticaret mi? yazısı, merkez
belediyesi ile büyük şehir belediyesi arasında konut politikaları ekseninde
yaşanan “tatlı” rekabet, haddizatında belediyeler arasındaki mesafeyi ve
kopukluğu gösterir. Aynı partiden olan belediye başkanları arasında sağlıklı
bir işbirliğinin olmaması nasıl izah edilebilir? Doğrusu konut gibi yeni bir
fizikî mekân oluşturmada stratejik olarak işbirliği şarttır. Çevre
düzenlemelerinin ve sosyal konutların özellikleri, gelir düzeyi düşük
olanlara sağlanan ödeme kolaylıkları, ulaşım şartları gibi meselelerde
belediyeler arası ortak stratejilerin oluşturulması ve bu alanlarda belirli
standartların geliştirilmesi vatandaşlarımızın lehine değil midir? O halde
belediyeler niçin bu yönde bir girişimde bulunmazlar?
Çöp Toplama Sistemi
Belediyeler arası
işbirliğinin ve hizmette belirli standartların olmaması, Adapazarı’nın
imajını zedelediğini ve dış görüntüsünü çok parçalı hâle getirdiğini
söyleyebilirim. Çöp toplamadan bir örnek verebilirim. Mesela Erenler
Belediyesinin çöp toplama sistemi ile Serdivan Belediyesininkisi aynı mı?
Erenler’de yaşadığım için söylüyorum, bizde çöpler, naylon poşetlere
konularak evlerin önüne bırakılır. Tabiî karnı aç olan kedi ve köpekler de
ister istemez bu torbaların içini karıştırır, bazen de torbayı alıp götürür
ve başka yerlere bırakır. Ne çağdaş bir sistem değil mi? Bir taşla iki kuş
vurmak denilir buna. Bir taraftan konteynır maliyetlerinden ve temizliğinden
kurtulacaksınız, diğer taraftan da aç kedi ve köpeklerin beslenme
sorunlarını çözeceksiniz. Diğer komşu belediyeler ise çöpleri evlerin
önündeki konteynırlardan topladıkları için, aç kedi ve köpeklerin Erenler’e
göç etmelerine sebebiyet verirler. Şimdi sokak kedi ve köpeklerin bölgedeki
âdil dağılımı için bütün belediyeler ya konteynırlardan vazgeçsinler ve
bunun yerine torbaları sokak ortalarına koyalım ya da tam tersine
konteynırları yaygınlaştıralım ve torbaları sokaklara atmaktan vazgeçelim.
Şahsî tercihim ikinci şıktan yanadır elbette. Sayi bu durumda sokak kedi ve
köpeklerinin durumu ne olacak? İşte bu da belediye başkanlarının bir araya
gelmeleri ve ortak bir proje üretmeleri ile ancak çözülebilir. Yeter ki bir
araya gelsinler, uzlaşma ve işbirliği kültürü ancak bu şekilde
geliştirilebilir.
Kent Park ve Aydınlatma
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi, eski ziraî donatım
arazisine “kent park” adı altında çok güzel bir projeyi hayata
geçirmektedir. Meydanda su ve ışık oyunlarına yer verilerek görsel zenginlik
sağlanacakmış. Meydan düzenlemesinde şehrin sembolü olabilecek nitelikte
sanat eserlerine de yer verilecekmiş. Hepsi kulağa çok hoş geliyor. Ama ben
yetkililerden sadece bir şey istiyorum: Kent Park’ta devamlı olarak yanan ve
bakımları yapılan aydınlatma direkleri. Neden mi? Bütün belediye
parklarımızdaki durum çok kötü de onun için. Ya lambalar yanmıyor ya da çoğu
yanmıyor, aralarında tek tük yananlar bazen oluyor. Örnek mi istiyorsunuz.
Dilmen mahallesinde Başak Evlerin bitişinde çok güzel bir parkımız var. Sağ
olsun Belediyemiz bu parka yeni bir dizayn verdi. Spor aletleri var ve
etrafı çit ile çevrili. Gerçi çitlerimizin bir kısmı da tahrip edilmiş
durumdadır ama daha kötüsü 20-30 lamba direğinin hiç biri de yanmıyor.
Kusura bakmayın ama hepsi de öylece sırıtıyor. Yani bu lambalar olsa da olur
olmasa da olur. Olmasa daha iyi olur bence, en azından kötü görüntü ortadan
kalkar. Neden parklarımızdaki lamba direkleri yanmaz acaba? Doğrusu
parkımıza yeniden şekil verildiğinde bütün lambalar yanıyordu. Ama 1-2 ay
sonra her yerde olduğu gibi hepsi de peyderpey bozuldu. Bozulmanın bence bir
iki sebebi var. Lamba direklerinin boyu çok küçük olduğu için, bu yaramaz
çocuklarımız için bulunmaz bir fırsat oluyor. Ya top oynarken lambalara top
isabet eder, ya da bir şeyi tahrip etme ihtiyacı duydukları için, ayakları
ile direklere vurmaları ile lamba direkleri arızalanır. Durum bundan ibaret.
Belediye isterse her hafta bunları tamir etsin, çok geçmez sonuç yine aynı
olur. O halde Kent Park alanı da aynı akıbete uğramaması için, ne gibi bir
çözüm önerilmelidir? Modern parkımıza öyle yüzlerce 2-3 metrelik basit lamba
direkleri dikmek yerine daha az sayıda ve fakat daha geniş çevreyi ışık
saçan yüksek aydınlatma direkleri dikilmelidir. İşleyen bir aydınlatma
sistemi olmadan Kent Park’ın güvenliği de sağlanamaz.
Adapazarı Gazetesi Sayı:
16 Tarih: 10.01. 2008 Gün:
Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Başarı İçin
Hırs Mı Azim Mi?
Geçenlerde bir
iş ilanında yine vahim bir hata gördüm. Bir şirket, istihdam etmek istediği
elemanlarından hırslı, çözüm odaklı ve ekip çalışmasına yatkın olmalarını
istemektedir. Doğru yanlış, helal haram ölçülerini dikkate almayan hırslı
bir personelin ekip çalışması nasıl olur acaba? İhtiras sarhoşluğu ile
meslekî kariyer elde etmek isteyen bir insanın çözüme dönük tutum ve
davranışları ne derece insanî ve sosyal olabilir? Zannederim işletmeler,
benim anladığım hırstan farklı bir şey anlıyorlar ya da kastettikleri şey,
gayret veya azimdir. Ama lütfen kavramları olduğu gibi yani anlamlarını
saptırmadan kullanalım aksi takdirde kavram kargaşasından dolayı hem
sağlıklı iletişim mekanizması bozulur, hem de kişilerin ahlâkî ve sosyal
bozulmalarına zemin hazırlamış oluruz. O halde hırs kavramının olumsuz
yönlerine kısaca bir göz atalım ve bunun alternatifi olan gayret ve azmin
güzel yansımalarını görelim.
Hırs,
Harislik; Tamah ve Açgözlülüktür
Hırs, bir şeyi
mutlaka elde etmek arzu ve düşüncesiyle, kişinin aşırı derecede bu
istikamette çalışmasıdır. Eee, bunda ne var diyeceksiniz. Hırs, nefsinin
veya şirketin bir şeyi istemesi ve personelin de nefsî isteklerini veya
şirketin taleplerini kayıtsız şartsız olarak yerine getirmek istemesidir. İş
dünyasında istenilen şeyler, çoğu zaman kariyer, materyalist ve kâr odaklı
olacağından, personel genelde paylaşmayı ve sosyal sorumluluğu öngörmeyen
bir tavır takınacak ve ekip çalışmasının etkinliğini zedeleyecektir. Bu
durum, işletme içi sosyal dayanışmayı da olumsuz yönde etkiler. Bu şekilde
başarı elde eden bir kişi, zenginliğine rağmen cimrilik gösterir, hiç
ölmeyecekmiş gibi yaşama arzusunda bulunur, dünya, makam, mal, mülk ve
kariyer için her şeyi mubah görmeye başlar. Hırslı kişiler, bundan dolayı
başarıyı yakalayamama veya elde ettiklerini kaybetme endişesini sürekli
olarak yaşarlar. Çoğu zaman elde ettikleriyle de yetinemezler. Öfke, kin,
haset ve kıskançlıklarından dolayı mutlu ve huzurlu hiç olamazlar. İhtiras,
bazen en zekileri bile aptal ve sorumsuz yapar. Aristoteles’in şu sözü
kulağımıza küpe olmalıdır: “Hırs ve para düşkünlüğü, belki de bütün diğer
ihtiraslardan daha fazla suç sebebidir”. O halde bir işletme olarak
kariyer gibi meslekî başarı göstermek isteyen personelimizden hırs değil
belki de azim ve gayret istemeliyiz.
Aranması
Gereken Nitelik, Azim ve Gayrettir
Sözlükte
"ısrarla istemek, kastetmek, kesin karar vermek, niyet, sabır, irade,
aceleci olmamak" gibi mânâlara gelen azim, hayırlı ve faydalı bir işi
gerçekleştirmek veya zararlı bir işi gerçekleştirmemek konusunda gösterilen
sebat ve kararlılıktır. Dolayısıyla azimli bir kişi, meşru bir zeminde
meslekî başarı elde etmek ister ve bunun için de sağlam bir irade sergiler.
Bütün maddî ve manevî, bedenî-ruhî kuvvetleri toplayıp, hedefe emin
adımlarla ve inanarak yönelmek, yolda ortaya çıkabilecek engelleri sabırla
aşmak, ancak azimle olabilecek bir iştir. Azimli ve gayretli bir personel,
hedefe ulaşmak isterken millî ve manevî değerleri koruma adına da azamî
dikkat gösterir. Şahsî menfaatleri uğruna değerleri ve belki de şirketin
vizyonunu yeterince dikkate almayan hırslı insanlar, mesela haksızlık
karşısında gerekli tepkiyi gösteremezler. Bazen haksızlığın kaynağı bizzat
kendileri olur. Gayretli insanlar ise, bir kötülüğün ortaya çıkması
durumunda o kötülüğe karşı anında kesin tavırlarını ortaya koyarlar. Azimli
insanlar hırslı olanlardan farklı olarak meslektaşlarına veya ortaklarına
rakip gözüyle değil partner ve dost gözüyle bakarlar. “Ya benim olacaksın
ya kimsenin” sözü hırslı insana ait iken, “Hayırlı ise olsun”
sözü ise iyi niyetli ve azimli insanın dünya görüşüdür. Başarıyı elde
edemeyen hırslı insan, mağlubiyet hissi ile ya isyanlara sürüklenir ya da en
samimî dostlarını bile suçlayabilir. Azimli bir insan ise bu durumda
tevekkül eder ve “demek ki şimdilik hayırlı değilmiş” der. Yani durumuna
rıza gösterir, onunla yetinir ve kanaat gösterir.
Azimli
İnsanlar Kanaatkâr Olur
Hırsın zıddı bir
anlam taşıyan kanaat, helal kazançla yetinme ve meşru zeminde kariyer
peşinde koşmak meziyetidir. Kanatın tembellikle veya az çalışmakla ilgisi
olmadığı gibi, helal ve meşru kazancın kaynağı ve sosyal barışı ve
ilişkileri bozmadan elde edilen şahsî başarılar olması bakımından, insanın
sosyal ve manevî gelişimi açısından önemlidir. Kanaat, kişiye izzetli yaşama
şuurunu telkin eder ve gerekli çalışmaları azimli bir şekilde yaptıktan
sonra neticesine razı olma duygusunu verir. Hz. Mevlana ne güzel söylemiş, “Kanaatten
hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı”. Şeyh Sâdi’ni şu
vecizesi ise dikkat çekicidir: “Zengin olmak istersen, kanaatten başka
bir şey isteme, çünkü kanaat, hoş, tatlı bir devlettir (güçtür)”. Güzel
ve manalı sözleri ile aklımızı ve kalbimizi en etkili bir şekilde
nurlandıran son Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) ise şu tespiti
yapar: “Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr
ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini, başkaları
için de sev ki, mümin olursun”.
Adapazarı Gazetesi Sayı:
17 Tarih: 15.01. 2008 Gün:
Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
“Kimse Yok Mu” Gecesi
Hayatın değişik
alanlarında başkaları için yardıma koşan insanları hep takdir etmişimdir.
Yardımlaşmayı örgütlü bir yapıya kavuşturan Kimse Yok Mu Derneği ise, henüz
yeni bir sivil toplum kuruluşu olmasına karşılık birçok gönüllüyü arkasına
alarak, bu yardımlaşma şuurunu Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar
taşımaktadır. Son kurban kampanyasıyla Kimse Yok Mu Derneği’nin Sakarya
Şubesi, sadece Doğu ve Güneydoğu'ya değil Azerbaycan, Gana ve Afganistan’a
kadar yardım elini uzatabilmiştir. Ben “Uluslar Arası Sosyal Politika”
derslerimde küresel yoksulluktan bahsederken şimdiye kadar hep Birleşmiş
Milletlere bağlı örgütleri ve yabancı kuruluşların yardım faaliyetlerini
dile getiriyordum. Artık biz de millî yardım kuruluşlarımızla küresel
boyutta aktörlük yapacak duruma geldiğimizi geçen Cuma günü akşamı Kimse Yok
Mu Derneği ile Sebat Eğitim İşletmeleri tarafından tertiplenen teşekkür
gecesinde öğrenmiş oldum.
Mesafeler Kurban Oldu
Ernaz
Tesisleri'nde “Mesafeler Kurban Oldu” ismi altında düzenlenen ve
kurban kampanyasının anlatıldığı programda kimler yoktu ki: Sakarya Vali
Yardımcısı Muammer Aksoy, Sakarya Müftüsü Sinan Cihan, İlahiyat Fakültesi
Dekanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Adapazarı Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkanı
Erol Öztürk, Erenler Belediye Başkanı Cavit Öztürk, Sebat Eğitim İşletmeleri
Genel Koordinatörü Ömer Özata, Sakaryalı işadamları ve öğretim üyeleri.
Yaklaşık bin
davetli, sine vizyonda gösterilen yardım faaliyetlerini izlerken duygulu
anlar yaşadılar. İçlerinden iyisin ki kurbanlarımızı “Kimse Yok Mu
Derneği”ne emanet etmişiz, böylece kurban etleri hak sahiplerine ulaşmış
oldu diyenlerin mutluluğu yüzlerinden okumak mümkündü. Kurban kesme
kampanyalarına katılan Sakaryalı işadamları, görmüş olduklarını anlatırken,
bazen boğazları düğümlenmekteydi. Anlaşılan yaşadıklarını halen
unutamamışlardı. Bu halleriyle her biri birer hizmet kahramanı olmuştu.
İnsanlığa hizmet eden Sakaryalı işadamları, hayatın her safhasında olduğu
gibi hizmette de imtihanda olduklarının bilincinde idiler. Onun için,
Allah’a hamd ediyorlardı böyle bir yardım organizasyonda yer alabildikleri
için. Bazı zenginlerimiz, Kurban Bayramında beş yıldızlı otellerde
şarkıcıların eşliğinde eğlenirken, rakılarını yudumlarken, bizim Sakarya’lı
esnaf ağabeylerimiz uçağa atlayıp Mardin, Diyarbakır, Azerbaycan, Afganistan
ve Gana’daki fakir halka kurban eti dağıtıyor. Sakaryalı işadamlarımız,
Kimse Yok Mu Derneği’nin organizasyonu altında kendi ailelerinden ziyade hiç
tanımadıkları diyarların fakir insanları ile birlikte bayram geçiriyorlar.
Bu ne müthiş bir fedakârlık, bu ne güzel bir adanmışlık ruhu. Doğrusu bu
güzel ve samimî yaklaşım ve açılımın devam etmesi halinde, memleketimizde
terörün beli kırılır, kardeşlik duyguları hâkim olur ve Dünya’daki Müslüman
Türklerin prestiji artar. Nitekim yurt dışında açılan Türk okullarında
Türkçe öğrendiği anlaşılan Gana’lı bir genç, gösterilen sine vizyonda bu
hizmet kahramanlarını tanıtırken “Türkler hep veren ama hiç almayan
insanlardır” der. Sakaryalı cömert işadamlarını tebrik ediyorum, herhangi
bir beklentiye girmeden misyonlarını hakkıyla yerine getirdiklerine
inanıyorum.
= =
= = = = = =
Mazhar Osman, Orhan Veli Hakkında Ne Düşünüyor?
Yahya Kemal,
Kadıköy vapuruna biner, yerine oturur.. Elinde bir kitap var. Ünlü
psikiyatrist Dr. Mazhar Osman gelir, selam faslından sonra Yahya Kemal’in
elindeki kitabı işaret ederek sorar: “Üstat, o kitap ne?” “Şiir kitabı.
Orhan Veli’nin…” “Yaa. Ben kendilerini tanımıyorum. Şiirleri nasıldır?”
“Dur, şimdi hemen tanırsın, şiirlerinden bir tanesini okuyayım size”. Yahya
Kemal, kitabı açar rast gele bir şiirini okur. “Yarısı balık, Yarısı insan,
İn miyim-Cin miyim? Ben neyim?” Mazhar Osman, daha fazla dayanamaz ve
gülümseyerek şunları der: “Bana gelsin, ne olduğunu söyleyeyim”.
= =
= = = = = =
Dört Halifeden Vecizeler
Akıllığın en üst
derecesi, Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olmak, âcizliğin en aşağısı
ise doğru yoldan sapmaktır. Hz. Ebu Bekir
Açgözlülük,
yoksulluktur. İnsanların elinde bulunana göz dikmemek, zenginliktir. Hz.
Ömer
Dünyada bana üç
şey sevdirildi: Açları doyurmak, susuzlara suya kandırmak, çıplakları
giydirmek. Hz. Osman
Halkın
mahvolması, zulümdedir. Hz. Ali
Adapazarı Gazetesi Sayı:
18 Tarih: 17.01. 2008 Gün:
Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
KORUYUCU AİLELERİN SOSYAL HİZMETLERİ
Gazetelerde
okumuşsunuzdur; Sakarya Valiliği, koruyucu ailelik görevini üstlenmiş 8
aileye 8 hafta boyunca aile eğitimi vermiş. Bilindiği gibi koruyucu aile,
korumaya muhtaç bir çocuğun bakımını ve yetiştirilmesini, evlat edinmeden,
geçici bir süre için üstlenen gönüllü bir ailedir. Evlat edinme sistemi,
tamamen nüfusa geçirilerek oluyor. Hâlbuki koruyucu aile sisteminde çocuğun
yalnızca sorumluluğu alınıyor. Nüfusa geçirmek söz konusu değil. Zira
yurtlardaki çocukların büyük bölümünün anne-babası var. Çoğu sosyo-ekonomik
zorluklar sebebiyle yurda verilmişler. En az bir, en çok üç çocuğa, kısa
veya uzun süreli, gönüllü ya da ücretli olarak bakarak, çocukların sevgi
dolu bir aile ortamında büyüyüp sağlıklı bir yetişkin olarak topluma
kazandırılmalarına yardımcı olan bu aileler, haddizatında çok önemli
toplumsal bir görev de üstlenmiş olmaktadırlar. Koruyucu aile hizmeti, öz
ailesi yanında bakımları değişik sebeplerden dolayı sağlanamayan çocukların
bu dönemlerini en az zararla geçirebilecekleri, birebir münasebetinin
kurulabildiği bir aile ortamı sağlanması açısından hemen hemen bütün dünya
ülkeleri tarafından tercih edilmektedir. Ne var ki gelişmiş ülkelerde
korunmaya muhtaç çocukların yüzde 75'i koruyucu aileler tarafından
bakılıyorken, ülkemizde bu oran sadece yüzde 4 civarındadır. Sakarya’da
maalesef çok az aile, koruyucu ailelik yapmaktadır. Hâlbuki koruyucu aile
ortamında yetişen korunmaya muhtaç çocukların kurum bakımından
yararlandırılan çocuklara göre daha sağlıklı geliştikleri araştırmalarla
tespit edilmiştir.
Nasıl Koruyucu Aile Olunur?
Koruyucu aile
işlemleri, 2828 sayılı SHÇEK kanununun "Koruyucu Aile Yönetmeliği"ne
uygun olarak yapılmaktadır. Koruyucu aile olmaya karar veren 18 yaşını
doldurmuş, Türkiye'de sürekli ikamet eden evli ya da bekar, erkek veya
hanımların bulundukları ildeki Sosyal Hizmetler İl Müdürlüklerine
dilekçeleriyle müracaat etmeleri gerekmektedir. Müracaat işlemleri
tamamlandıktan sonra sosyal inceleme sonucunda uygun görülen ailelere,
koruyucu aile hizmetinden yararlanmaya uygun çocuklarla tanıştırılarak
koruyucu aile statüsü kazandırılmaktadır. Koruyucu aile yanına yerleştirilen
bu çocuklar ve aileler periyodik aralıklarla ilgili sosyal hizmet uzmanları
tarafından ziyaret edilerek, çocuk ve ailenin karşılaştığı problemlerin
çözümünde yardımcı olunmaktadır. Koruyucu aile yanında bakılmakta olan
çocukların masraflarının belirli kısmının karşılanması maksadıyla ailelere
aylık ücret ödenmektedir. Koruyucu aileler, çocukların yaş ve öğrenim
durumlarına göre devletten ücret alıyor, özürlü çocuklara yapılan yardım ise
iki katına çıkıyor. Ayrıca, çocukların sağlık giderleri SHÇEK tarafından
karşılanmaktadır.
Başvuru sırasında ilgili sosyal
çalışmacı tarafından koruyucu aile hizmetinin esasları, işleyişi ve aileye
yerleştirilecek çocukların özellikleri hakkında bilgi verilmektedir. Verilen
bilgiler ışığında koruyucu aile olmaya kesin karar verilirse, Sosyal
çalışmacı tarafından evde, işyerinde, başvuran ailenin çocuklarıyla vb. bir
dizi görüşmeler yapılmaktadır. Bu görüşmelerde maksat, ailenin ve çevresinin
yerleştirilecek çocuğa her açıdan uygun olup olmadığının belirlenmesidir. Bu
bağlamda, koruyucu aile başvurusu kabul edilenler hakkında çevre ve ekonomik
koşulları, yaşları, kişilik özellikleri, evlilik ve sosyal ilişkiler, çocuk
yetiştirme konusunda tutum ve davranışları, diğer aile üyelerinin bu
konudaki düşünceleri ve çocuk ile koruyucu aile ilişkileri açısından önem
taşıyan benzeri hususlar dikkate alınarak yapılan görüşmelerden elde edilen
bilgilere ilişkin sosyal inceleme raporu hazırlanmaktadır.
Koruyucu aile adaylarından şu
belgeler istenmektedir: Fotoğraf; Nüfus cüzdanı örneği; Evliler için evlenme
cüzdanı örneği; İkametgah belgesi; İş ve gelir durumunu gösteren onaylı
belge; Adli sicil raporu ve Koruyucu aile olacak kişilerin çocuğun bakımını,
psiko-sosyal gelişimini ve eğitimini etkileyecek ya da çocuğa zarar verecek
düzeyde fiziksel engeli, ruhsal rahatsızlığı ve bulaşıcı hastalığının
olmadığını gösterir rapor.
Koruyucu
Ailelerin Yükümlülükleri
Koruyucu aile bakımının, çocuğa
sağladığı aile ortamı çocuğun psiko-sosyal gelişiminin sağlıklı bir şekilde
gerçekleştirilmesi açısından önem taşımaktadır. Bununla birlikte koruyucu
aileye bazı sosyal görevler düşmektedir: Mesela yanına yerleştirilen çocuğun
öncelikle fiziksel ve psiko-sosyal gelişiminin sağlıklı olabilmesi için,
aileler gerekli şartları sağlamalıdır. Çocuğun yeteneklerinin ve becerisinin
elverdiği ölçüde öncelikle eğitim ve öğretimi ya da iyi bir meslek sahibi
edindirilmesi için, aileler gerekli çabayı göstermelidir. Diğer taraftan
gönüllü aileler, çocuğun varsa öz ailesi ve akrabaları ile uygun görülen
şekil ve zamanda görüşmesini sağlamalıdırlar. Aileler, adres ve ikametgâh
değişikliklerini bu değişiklik gerçekleşmeden önce SHÇEK İl Müdürlüğü'ne
bildirmelidir.
= =
= = = = = = =
Dört Halifeden Vecizeler
Allah’a en
itaatkâr insan, günahına en çok düşman olandır. Hz. Ebu Bekir
Ben insanların
en cömert ve en iyi huylusunu biliyorum: En cömerdi muhtaçken veren, en iyi
huylusu ise kendine haksızlık edeni bağışlayandır. Hz. Ömer
Allah’ın affına
mazhar olan bir günahı yüzüme vurarak beni utandırmaya çalışmayın. Hz.
Osman
İstişare,
hidayetin ta kendisidir. Hz. Ali
Adapazarı Gazetesi Sayı:
19 Tarih: 22.01. 2008 Gün:
Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
YEŞİL KARTLILARIMIZ
Sakarya’da
yaşayan her 8 kişiden biri yeşil kartlı olduğunu gazetelerden öğrendik.
Rakam olarak bu yaklaşık 100 bin kişi demek oluyor. Bir başka ifadeyle
sosyal güvencesi olmayan 100 bin insanımıza sosyal devlet, yeşil kart
veriyor ki, sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak istifade edebilsin.
Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası kuruluncaya kadar yoksulların ve düşük
gelirli vatandaşların sağlık giderlerinin devlet tarafından karşılanmasını
sağlayan bu belge, aslında ülkemizde kimsenin mağdur edilememesini sağlayan
güzel bir uygulamadır. Bu karne sâyesinde hak sahipleri, bedel ödemeksizin
yataklı tedavi hizmetlerinden ücretsiz olarak faydalanabilmektedir. İl ve
ilçe idare kurullarının kararı ile mülkî âmirlerince verilen yeşil kart
uygulamasının giderleri, Sağlık Bakanlığı bütçesine tahsis edilen
ödeneklerden karşılanmaktadır. İlimizde yeşil kart sahiplerinin sayısının
artması veya azalması, birçok sosyal göstergeye işarettir. Bir defa yeşil
kart sahiplerinin sayısı artması demek, o ilde yaşayan insanların
sosyo-ekonomik durumlarında kötüye bir gidiş var demektir. Tabii ki,
istismar konuları da olabilmektedir. Ancak istismar var diye bütün
yoksulları da bu sosyal haktan mahrum etmek olmaz elbette. Suiistimalleri
önleyebilmek için, yapılması gereken sıkı bir denetim ve kurumlar arası
işbirliğidir. Bunun yanında yeşil karttan yararlananların sayısını azaltmak
istiyorsak özellikle işgücü niteliği taşıyan yeşil kart sahiplerine meslekî
eğitim programları aracılığı iş imkânı sağlamaktır. Bu programlar zorunlu da
olabilir, katılmak istemeyenlerin yeşil kartları iptal edilmelidir. Hem
işsiz güçsüz olacaksın, hem de iş imkânı sağlayan meslekî eğitim
programlarına katılmayacaksın. Bu ne demek oluyor? Demek ki vatandaşımız
gizlice yani kaçak olarak bir yerlerde çalışıyor. Bu önlenmelidir. İş-Kur’a
büyük görevler düşüyor, kaçak işçiliğin önüne ne kadar geçilebilirse, primli
çalışanların sayısı da o nispette artar ve aynı oranda da yeşil kart
sahiplerinin sayısı azalır. İstikrarlı ve etkili ekonomik gelişme ile
birlikte, inşallah sosyal sigortalar kapsamında çalışanların sayısı artar da
herkes ödediği primlerle bir nevi sağlık harcamalarını kendisi
karşılayabilir. İşverenlerimize de büyük görevler düşmektedir. Eğer onlar da
sağlık harcamalarının âdil bir şekilde işlemesine katkıda bulunmak
istiyorlarsa kaçak işçi çalıştırmasınlar. Yeşil kart uygulamalarının ve
diğer sosyal hakların suiistimallerinden sadece yeşil kartlıları mesul
tutmak, doğru değildir. Sosyal ve sıhhî sistemimizin sağlıklı işlemesi için,
hepimiz kendi görev alanına giren yükümlülükleri sorumlu vatandaşlık şuuru
ile güzel bir şekilde yerine getirmek mecburiyetindeyiz.
= = = = = = = =
II. Abdülhamit Han’ın Duyarlılığı
1897 Yunan Harbi
sırasında Yıldız Sarayı Harem Dairesi, orduya giyecek dikilen büyük bir
atölyeye dönüşür. II. Abdülhamit Han, her gün hastanelere koşar ve
yaralıları ziyaret eder, onların gönlünü alır. Tek tek ihtiyaçlarını sorduğu
gibi, hemşirelerin yapması gereken işi de üstlenerek gazilerin ateşlerine
bakıp, doktorlara haber verir. Bir gün bacağını kaybetmiş bir askerin
hâlinden çok müteessir olur koca Padişah. Hemen Sarayına geri döner ve tek
bacaklı gazinin acısını giderecek bir eyleme girişir. II. Abdülhamit Han,
marangozluğa meraklı bir Padişahtır. Vakit bulduğunda kendisine ait
marangozluk atölyesinde çalışır, yaptığı birçok sedefli, oymalı eşyaları
Saray’da saklar ve bunlardan bazılarını da gelen yabancı devlet adamlarına
hediye olarak verir. Merhametli Padişah, hastanede yatan yürüme engelli
gazinin gönlünü hoş tutmak maksadıyla bu sefer tamamen farklı duygularla
atölyesine sığınır ve gazinin yürürken işine yarayacak özel bir baston imal
eder. Padişah, askeri yeniden görmek için, ikinci kez bulunduğu hastaneye
gider ve bizzat eliyle bastonu hediye eder.
= =
= = = = = =
Dört Halifeden Vecizeler
Ey insanlar, en
iyiniz olmadığım halde yönetiminizi üstlenmiş bulunuyorum. İyi yönetirsem
bana yardımcı olunuz, kötü yönetirsem beni uyarınız ve düzeltiniz. Hz.
Ebu Bekir
Ey Yoksullar,
rızkınızı elde etmeye çalışın, insanlara yük olmayın. Hz. Ömer
Zorbalar da
dâhil, her canlı yavrusunu sever. Hz. Osman
Bir soruya çok
cevap verilirse, doğru cevap belirlenemez. Hz. Ali
Adapazarı Gazetesi Sayı:
20 Tarih: 24.01. 2008 Gün:
Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
ÖZÜRLÜLÜK KONUSUNA ESPRİTÜEL YAKLAŞIM
Değerli
okuyucularım; özürlülük konusuna her zaman ciddî ve akademik boyutuyla
yaklaştığımı biliyorsunuz; Müsaadelerinizle bu sefer aynı konulara biraz
daha esprili yaklaşalım; Espri demek illa anlamsız gülmek demek değildir,
anlatılanlardan ibret çıkarmak anlamına da gelebilir. Belki bu şekilde
özürlü insanlarımızın psikolojisini daha yakın tanımak veya özürlülük
konusuna başka bir açıdan bakmak mümkün olabilir. Öyle ise hemen başlayalım:
Kör Olma
Saadeti
Kör bir şaire
dostları ara sıra ağırca latifeler yaparlarmış. Bir gün şöyle bir soru
yöneltmişler: “Cenab-ı Hak, bir kimseye görmekten mahrum ederse, onun yerine
başka bir nimet verirmiş. Seninki nedir?” Kör şair cevap hemen verir: “Sizin
gibilerin yüzünü görmemek”.
Özürlülük Kaç Çeşittir?
Bir bilgeye, özürlülüğün kaç çeşit olduğu sorulur.
Bilge, özürlülük konusunda şu açıklamayı yapar: “Özürlülük, iki çeşittir.
Biri kalbin, diğeri bedenin özürlülüğü. Bedenin özürlülüğü bellidir. Kalbin
özürlülüğü ise, ahlâklı olmayan kimseler ile sohbet etmekten ve ahlâksız
işler yapmaktan meydana gelir. Bedenin özürlülüğü giderilememesi o kadar
önemli değildir. Ancak, kalbin özürlülüğü giderilememesi kişinin ahireti
açısından tehlikelidir”.
Padişah ve
Geri Zekâlı Çocuğu
Padişahın biri,
zekâ seviyesi biraz düşük oğlunu âlim bir zata götürür ve ona teslim eder.
Der ki: “Bu da senin oğlundur. Kendi öz evlatlarını nasıl yetiştiriyorsan,
benim oğlumu da öyle onlar gibi yetiştir!”. Âlim zat, çocuğu alır ve
eğitmeye, öğretmeye, talim ve terbiye etmeye başalar. Yıllar geçer.
Padişahın çocuğu bir türlü eğitilmez, çünkü verilen bilgiler kafasında bir
türlü kalmaz. Âlimin kendi çocuğu ise babasını da geçer ve ilmiyle,
irfanıyla örnek bir bilge insan olup çıkar. Padişah yıllar sonra çıkıp
gelir. Durumu görür ve kendi çocuğunun iyi yetişmemiş olduğunu görünce
üzülür. Âlim zata kızar ve kükrer: “Sen sözünde durmadın. Benim çocuğumu iyi
yetiştirmemişsin”. Âlim zat ise şöyle der: “Padişahım! Verdiğim eğitim her
çocuk için aynıdır. Her çocuğa kendi çocuğum gibi itina gösterdim. Lâkin
kabiliyetler eşit değildir. Her ne kadar altın ve gümüş topraktan çıkıyorsa
da, her toprakta altın ve gümüş bulunmamaktadır. Biliyorsunuz, güneş bütün
âleme hiç birini ayırt etmeden ışık ve renk verir. Fakat her çiçek, kendi
istidadına ve kabiliyetine göre güneşten renk alır”.
Harun Reşit
ve Cüce
Harun Reşit’in
huzuruna 1.34 boyunda bir adam gelir ve şikâyette bulunur: Adama, “Filan
adam beni dolandırdı” der. Bunun üzerine Harun Reşit, adamı baştan aşağı
şöyle bir süzer ve şu tespitte bulunur: “Kısa boylular, kurnaz olur, hâlbuki
sen hiç aldanacak bir adama benzemiyorsun”. Cüce, cevap verir: “Efendim,
beni aldatan adam, benden daha kısaydı”.
Hz. Hüseyin’i
Şehit Edenler ve Gözleri Kör Olanlar
Peygamberimizin
çok sevdiği torunu Hz. Hüseyin’i şehit edenlerin hepsi, daha dünyada iken
kısa zaman içinde çok bariz bir şekilde belalarını bulurlar. Kimisi
öldürüldü, kimisi ateşte yandı, kimisi mülk ve servetini kaybetti. Bazıları
da değişik bedenî rahatsızlıklarla ve tuhaf hastalıklarla cezasını buldu.
Kimisi aşırı hararet ve susama hastalıklarına müptela oldu. Kimisinin yüzü
karardı veya karnı şişti. Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinde hazır
bulunanlardan birisinin ise gözleri kör olmuştu. Kör oluşunun sebebini şöyle
açıklar: “Rüyamda Peygamberimizi gördüm. Kollarını sıvamıştı. Elinde kılıç
vardı. Hz. Hüseyin’i şehit edenlerden on kişinin kafaları kesilmiş halde
önünde yatıyordu. Bana dönerek, olayda orada bulunduğum ve zulümlerine ortak
olduğum için, beni azarladı ve beni Allah’a şikâyet etti. Ondan sonra da
gözlerime Hz. Hüseyin’in kanından bir damla sürdü. Sabah uyandığımda
gözlerim kör olmuştu”.
Nakış ve Nakkaş
Vaktiyle İstanbul’a Çin’den kısa boylu bir hekim
gelir. Başarılı tedavi tekniklerinden dolayı kısa zamanda ünü sarayda bile
duyulur. Zamanın Padişahı bu hekimi saraya davet eder. Hekimin cüceliği
dışında yüzünde fazlaca çiçek bozukluğu mevcuttur, çopur ve yanakları çıkık,
çenesinde beş on tel sakal olması, Padişaha pek acayip gözükür ve huzura
çıkınca Padişah hafifçe güler. Hekim, Padişahın bu gülüşünün kendisinin
fizikî bozukluğuna olduğunu anlar. Ancak arif bir kişi olduğu için, Padişaha
şu soruyu sorar: “Sultanım, nakışı mı
beğenmediniz yoksa nakkaşı mı?” Bunun
üzerine Padişah, hatasını anladığı için, derhal tövbe eder ve hekimin
gönlünü alır.
Cömert ve
Sakat Dostu
Bir zamanlar çok
cömert bir adam varmış. Elinde ne olursa olsun, ihtiyaç sahiplerine gözünü
kırpmadan verirmiş. Çalışma gücü olmayan sakat ve düşkünlerle de ayrıca
ilgilenirmiş. Onlardan çok farklı olan birine özellikle yardım elini seve
seve uzatırmış. “Hayata olumlu bakmasını ve hele hele şükretmesini ondan
öğrendim” der, onun canını âdeta kendi canından aziz bilirmiş. Yine bir gün,
birlikte sohbet ederlerken, ona kavun ikram etmiş. Garip, teşekkür ederek,
iştahla yemeye başlamış. Ağzını şapırdatarak lezzetle yemesi, cömert insanı
özendirmiş, “Bir parçacık ta bana verir misin, öyle iştahlı yiyorsun ki,
imrendirdin beni” demiş. Garip, biraz tereddüt etmiş ama içinden vermemek de
olmaz diyerek, kavundan bir dilim kesip sunmuş. Cömert insan, daha ısırır
ısırmaz kavunun bozuk olduğunu anlamış. Tadı zehir gibiymiş. Değil yenmesi,
ağza değdirilmesi bile mümkün değilmiş. “Hay mübarek kardeşim. Bu kadar acı
bir şeyi nasıl bu kadar iştahla yiyebiliyorsun? Yüzünü bile buruşturmadın.
Bilseydim bunu sana verir miydim? Beni ikaz etseydin ya?” “Muhterem efendim”
demiş garip “Bugüne kadar sizin elinizden pek çok tatlı şey yedim. Hepsi de
canıma can kattı. Bırakın elinizden bir kere de acı bir şey yiyeyim. Yüzümü
buruşturmam bile size karşı saygısızlık olur”.
Adapazarı Gazetesi Sayı:
21 Tarih: 29.01. 2008 Gün:
Salı
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
DEĞERİ SONRADAN ANLAŞILAN PADİŞAH:
SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN
33 yıl padişahlık yaptıktan sonra
27 Nisan
1909’da tahttan indirilen 34. Osmanlı Padişahı, II. Abdülhamit Han (1842-1918)
hakkında neler söylenmedi ki. Bir dönem geçti, yaptıkları akli selimle
değerlendirildi ve ne görüldü? Hakkında ulu orta söylenenlerin hemen hepside
iftira olduğu anlaşıldı. Sonradan pişmanlık duyan filozof Rıza Tevfik, yüce
Padişahın hakkını şu şiiriyle teslim eder:
Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasi Padişahına.
Beylerbeyi Sarayı’nda hapis olan sabık Sultanı ziyaretten dönerken Enver
Paşa, Talat Paşa’ya ağlaya ağlaya şu itirafta bulunur: “Başımıza ne
geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden
gelecek”.
Sultan II. Abdülhamit Han’ın büyüklüğü, vatana hizmet adına yaptıklarında
gizlidir. İşte onun hizmetleri ve eserleri:
•
Sağlık ve Sosyal Hizmetler Alanındaki
Hizmetleri: a) Yaşlıların ve kimsesizlerin bakımı için Darülaceze
yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran O’dur; b) Şişli Etfal
Hastanesini açan O’dur; c) Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un
sularını İstanbul’a taşıtan, köylere varıncaya kadar çeşmeler yaptıran
O’dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır); d) Toplu sünnet
merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderdi; e) Kuduz aşısının
bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İst.Darü’l-Kelb
Tedavihanesi) açtı; f) Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek et ve kömür
dağıttı; g) Savaş sırasında saraylı hanımlara askerler için çamaşır
diktirdi, hastaneleri bizatihi ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını sordu,
sarayın bahçesinde bile hastalar için çadır kurdu; h) Kendi elleri ile
yaptığı marangozluk eşyalarını muhtaçlara hediye etmiştir;
•
Teknoloji ve Bilim Alanındaki Hizmetleri:
a) Sirkeci Büyük Postane binası gibi posta ve telgraf teşkilatını kurduran
O’dur; b) İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren yine O’dur; c)
Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getirmiştir; d) Türkiye’nin birçok
ilinde saat kuleleri yaptırmıştır; e) Modern matbaa makinelerini Türkiye ye
getirtti, ücretsiz kitap dağıttı, 6 bin kitabın çevrilmesini sağladı,
Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışladı (10 bini el yazmasıdır),
f) Okullara (Hıristiyan okulları dâhil) gönderdiği emirde Türkçe’nin iyi
öğretilmesini istedi, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldırdı, g)
Paris’te İslam Külliyesi kurdu; h) Memleketimize ilk defa elektriği, gazı
getirdi, ilk modern eczanemizi açtı; h) İlk otomobili getirdi, 5 bin km kara
yolu yaptırdı; ı) İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektirdi, Arkeoloji
müzeciliğini başlattı; i) Yerli ve yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar
verdi, k) Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderdi; l)
Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması,
bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline
geçmesine mani olmuştur.
•
Sanayi Alanındaki Hizmetleri: a) Ticaret,
Sanayi ve Ziraat Odaları açtı; b) Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve
Kâğıthane kâğıt fabrikalarını kurdu; c) Dünyanın ilk metrolarından birini
Karaköy-Taksim arasına yaptırdı, atlı ve elektrikli tramvaylar kurdu; d)
Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptırdı; e) Israrla
yerli kumaş giydi, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kurdu; f) Her yıl 30
bin saksı satın alıp çiçek ekti, g) Isparta’daki gül yetiştiriciliği de
O’nun öncülüğünde başlamıştır.
•
Askeri Alandaki Hizmetleri: a) Yeni
gemiler, toplar, tüfekler (Çanakkale harbinde kullanılan) getiren O’dur; b)
Abdülhamit ve Abdülmecid isminde dünyanın ilk torpido atan denizaltısını
Taşkızak tersanesinde kendi parasından yaptırtan O’dur.
•
Eğitim Alanındaki Hizmetleri: a) İlkokulu
zorunlu tutan (kız ve erkeklere), İlk kız okullarını açtıran O’dur; b)
Öğretmen yetiştirmek için 32 yüksek okulu açmıştır; c) Cami yaptırdığı her
köyde bir de ilkokul yaptırmıştır; d) Orta okul (Rüşdiye) sayısını 619’a
çıkarmıştır; e) İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi gibi lise eğitimi için 109
idadi açmıştır; f) İstanbul’da Darülfünün isminde bir Üniversite açmış ve
Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kurmuştur; g) Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp
Okulu, Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler, Askeri Baytar Okulu, Kurmay
Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara
Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye
(Yüksek Mühendis okulu), Darül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu),
Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz
Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye
Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi
(Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve
Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis
Okulu ve Ankara’da çoban okulu açmıştır.
•
Diplomasi ve Uluslararası İlişkiler Alanındaki
Hizmetleri: a) ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir
limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan
O’dur. b) Fransa, İngiltere, İtalya ve ABD’de Peygamberimize, dinimize veya
Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan yine O’dur; c) Kiliselere,
sinagoglara yardım eden, hatta Vatikan da kilise yapılmasına bile yardım
eden O’dur; d) Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı
onları örgütleyen, Çinin göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan
O’dur; e) Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58
kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik
yapmaya gönderen de O dur; f) İslâm’ın tebliği için Hindistan, Java,
Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya
elçiler ve din adamları gönderdi; g) Latin Amerika ülkeleri ile diplomatik
ilişkiler kurdu; h) Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi
mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri aldı; ı) Chicago’daki
turizm fuarında ülkemizi ilk kez tanıttı; i) Yahudilerin 5 milyon altın
teklifine rağmen Filistin’e yerleşmelerine izin vermemiştir. (Ne yazık ki
tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra Yahudiler emellerine
kavuşacaklardır).
Adapazarı Gazetesi Sayı:
22 Tarih: 31.01. 2008 Gün:
Perşembe
Prof. Dr. Ali Seyyar
HAYATA BAKIŞ
Kılık Kıyafet
ve İskilipli Atıf Hoca’nın İdamı
Değerli
okuyucularım; Kılık kıyafet konusunu niçin ele almak durumunda olduğumu
tahmin edebilirsiniz. Malum, üniversitelerimizde yaşanan “Türban” yasağı,
kanunî düzenlemelerle artık sona erecek gibi görünmektedir. Kılık kıyafet
düzenlemeleri ve özellikle dinî görünümlü olanlar, her nedense devlet
nezdinde halen önemini korumaktadır. Tarihî boyutuyla bunun daha da ileri
boyuta taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş
aşamasında toplumsal değişim, devlet eliyle elde edilmek istendiği için,
özellikle tek parti döneminde “modern” kılık kıyafet giyme zorunluluğu
getirilmiştir. Peki, buna itirazı olanların başına ne gelmiştir? Mesela
bugün kılık kıyafet yönetmeliklerine aykırı davranan memurlar, soruşturma
yerler ve eğer buna rağmen tutumlarını değiştirmezler ise görevlerinden
uzaklaştırırlar. Üniversite kız öğrencileri ise ya başlarını açarlar, ya da
eğitimden vazgeçerler. O kadar. Yani hayatî bir tehlike ile karşı karşı
değildirler. Ne olacaktı yani demeyin? Aynı topraklarda geçmişteki
uygulamalara bir göz attığımızda bugünkü anti demokratik uygulamaların yine
de gayet “insanî “olduğunu söyleyebiliriz. Tabiî, geçmişle mukayese edersek
ancak bu sonuca varabiliriz. Yoksa bugünün uygulamaları da ne hukukî, ne de
insanîdir.
Şapka Kanunu
ve İstiklal Mahkemeleri
Tarihte hangi
ülkede âlimler, genelde kılık kıyafet özelde şapka yüzünden idam edildi?
İsmi Cumhuriyet olduğu halde hangi ülkede muhalifler, siyasiler ve
düşünürler, “İstiklal” ismi verilen özel mahkemelerde yargılanıp, haksız
yere ya hapse atıldı, ya da idam edildi? sorusuna ne cevap verirdik acaba?
Üzülerek söyleyeyim, her iki sualin cevabı da Türkiye’dir. Evet, başlangıçta
hainler ve kanun kaçaklarını acilen cezalandırmak üzere faaliyet gösteren
İstiklal Mahkemeleri’nin hedef kitlesi, TBMM’nin 25 Kasım 1925’te kabul
ettiği 671 sayılı "Şapka İktisası Hakkında Kanun" ile değişmiş oldu. Bundan
böyle bu mahkemeler, devrim kanunlarını karşı çıkan, çıktığı varsayılan,
hakkında şikâyet veya ihbar edilen kişileri cezalandırmaya veya ortadan
kaldırmaya yöneldi.
İskilipli
Atıf Hoca’nın Yargılanması
İstanbul’da
medrese eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul üniversitesine girip,
İlahiyat Fakültesi'nden mezun olmuş, eserleriyle ün yapmış olan Atıf Hoca da
şapka kanunundan çok öncesinden yayınladığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka"
isimli kitabından dolayı hemen tutuklanmıştı. İlk önce Giresun İstiklal
Mahkemesi'ne sevk edildi ve burada kendisine takipsizlik kararı verildi.
Fakat hemen sonra bu sefer arkadaşları ile birlikte tekrar tutuklanarak,
Ankara'ya sevk edildi ve Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmaya
başlandı. Bu kez isnat edilen suç, halkı kanunlara karşı kışkırtmaktı. Oysa
bu değerli yazar, şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı. Kılıç
Ali'nin reislik ettiği Ankara İstiklal Mahkemesi Savcısı, Atıf hocaya hapis
cezası verilmesini istiyordu. Mantıkî ve hukukî bir yönü olmadığı anlaşılan
aynı mahkeme nasıl oldu ise iki gün sonra bu sefer idam cezasının
verilmesini daha uygun gördü. Hüküm, bundan 81 yıl önce 4 Şubat 1926 sabahı
infaz edildi. Mahkeme-i Kübra'da hesaplaşmak üzere kelebekler gibi sonsuza
doğru uçan Atıf Hoca’nın suçu peki ne idi? İnanamayacaksınız, yukarıda ifade
etmiş olduğum gibi suç unsuru, Maarif Vekaleti’nden izin alınarak ve daha da
önemlisi şapka kanunundan önce basılan 32 sayfalık bir kitaptır. Kitapta,
kılık kıyafet bağlamında rejimi rahatsız eden en çarpıcı hüküm, herhalde şu
cümlelerde gizlidir: “Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür
addolunan (sayılan) bir şeyi, zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i
Müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen)
memnûdur (yasaktır)”.
İskilipli
Atıf Hoca’nın Mezarlığı Nerededir?
Atıf Hoca, eski
meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan çarşısında idam edildi. Dikimevinden
Mamak’a giderken yaklaşık bir kilometre ilerde, sağ tarafta askeri bir
mezarlığa gizlice defnedildi. Mezarlık, park haline getirileceği için,
buradaki kabirler, 1954 senesinde yakınları tarafından Gülveren’de yapılan
Asri mezarlığa nakledildi. Ancak Atıf hocanın yakınları bu nakil işleminden
haberdar edilmedikleri için, mezarının başka bir yere taşındığına dair bir
bilgi elimizde yoktur. Belki bu durumda Atıf Hoca’nın mezarı bu parkta
kalmış veya park çalışmalarından dolayı ortadan kalkmış da olabilir. Hz.
Mevlana’nın şu sözleri bizlere yine de teselli vermelidir: “Biz öldükten
sonra kabrimizi arama. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
Dört
Halifeden Vecizeler
İyi ameller,
sahibini kötülüğe düşmekten korur. Hz. Ebu Bekir
İslâm’ı şu üç
şey yıkar: Âlimin yanılması, ikiyüzlünün Kuran’a karşı savaşması ve
yöneticilerin doğru yoldan sapması. Hz. Ömer
Mezar, ahiret
konaklarının ilki, dünya konaklarının sonuncusudur. Dünyaya aşırı önem
verenin ahireti zor, vermeyeninki kolay olur. Hz. Osman
Kötü insanlara
itaat, işlerin sonuçlarını bozar. Hz. Ali
<<< Şubat
2008 Yazilari - 2007
Yazıları >>>
|