aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

KUR'ÂN-I KERİM VE FAKİRLİK PROBLEMİNİN ÇÖZÜMÜ

 

Yrd. Doç. Dr. Hüseyin KÜÇÜKKALAY

(Selçuk Üniv. İlahiyat Fak.)

 

 

 

A-    İSLÂM VE MAL

 

1.)    İslâm'da Malın Değeri:

Önce şunu belirtmek gerekir ki, İslâm dini, dünya malına karşı aşın hırsı pek hoş karşılamaz: "Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evlatlarınız Allah'ın (c.c.) zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. "O "Mallarınız da evlatlarınız da sizin için ancak bir imtihan (mevzuu) dur. Allah (c.c.) ise büyük mükâfat O'nun nezdindedir."(2) "(Okumamaktan) sakın. Çünkü insan mutlaka azar. Kendisini (mal sebebiyle) ihtiyaçtan vareste gördü diye..."(3) Bir hadiste ise müslümanın dinini mal, şöhret ve şeref sevgisinin bir sürüye bırakılan iki yırtıcı kurttan daha fazla ifsat edeceği beyan edilmektedir(4). Bir başka hadiste de ölüyü üç şeyin takip edeceği ancak bunlardan ikisi olan mal ve dostların kabre kadar gelecekleri, işlenen amellerin ise mahşere kadar kişiyle beraber olacağı ifade edilmektedir(5). Bir kimse Ebû'd-Derdâ'ya saygısızlık etmişti. Ebû'd-Derdâ ise ona şöyle bir dilekte bulundu: "Ya Rabbi, bana kötülük edeni sıhhatli kıl, ömrünü uzun et ve malını da artır."(6)

Malın kötülenmesi yanında bazan övüldüğüne de rastlıyoruz: "Sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır, size bağlar, bostanlar verir, size ırmaklar akıtır."(7)

Bu manada birtakım hadisi şerifler de mevcuttur. Bu hadislerden birinde takva sahibinin elindeki helal maldan övgü ile bahsedilmektedir (8).

Mal hakkında hem övücü hem de yerici bazı âyet ve hadisler olduğuna göre, bunların bir araya getirilmesinden elde edilecek sonuç şudur ki, insan maldan doğacak fayda ve zararları tam manasıyla bilir de ona göre hareket ederse bu davranışı onun için iyi neticeler doğurabilir. Fakat nereden ve nasıl kazandığını, nereye harcadığını dikkate almadan haram ve helal arasında bir ayırımı gözetmeden bütün gücünü mal elde etmeye yöneltirse işte bu durum da o kimse için bilhassa manevî açıdan büyük sıkıntılara sebebiyet verebilir.

Fakirlik problemi Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde ve onu takip eden devirlerde de vardı. Halen de mevcuttur. İslâmî fetihler alabildiğine devam ederken Mekke ve Medine'ye de birçok mal gelmekteydi. Bu yüzden içtimai bir gerçek olan fakir ve zengin kişiler görüldü. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) ashabı arasında güçlü bir iradeye sahip olan Ebû Zerr, gerçek bir problem saydığı fakirliğin yok edilmesi için zengin­lere ciddi çağrılarda bulunmaya başladı. Bu davasında kendisini destekleyen kimse­ler de vardı. Ebû Zerr, "kenz" ismiyle ifade edilebilen biriktirilmiş ve muhafaza altı­na alınmış mallara karşı idi (9).

Bilindiği gibi "kenz" kelimesi değişik kalıplarla Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadisi şeriflerde de görülmektedir. "(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki) İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta oldunuz şeylerin (azabını) tadın"(10).

Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Musa el-Eş'arî'den rivayet edilen bir hadisinde "La havle velâ guvvete illâ bulan" sözünün arşın altındaki bir "kenz"den gelmiş olduğunu ifade etmiştir (11).

 

2.)    "Kenz" Hakkındaki Bazı Görüşler:

İlim adamlarımız "kenz" konusunda değişik görüşler belirtmişlerdir. Şimdi kısaca bunlara temas etmek istiyorum.

Bazıları zekatı verilmiş olsa bile ihtiyaç dışı olan malın biriktirilip muhafaza altında tutulmasına taraftar olmamışlardır. Bunlar delil olarak Tevbe sûresinin yukarıda geçen 35. âyeti üzerinde durmaktadırlar. Her ne kadar diyorlar, âyeti ke­rime ehli kitapla ilgili olsa bile umumu itibariyle bizleri de kapsamaktadır. Buna göre de "kenz" yasaklanmıştır. Şöyle ki:

a- Âyeti kerime umumu itibariyle "kenz"i yasaklamaktadır. Zekatı verilmiş bile olsa bir malın saklanmasının caiz olabileceğini söylemek âyetin anlamını dikkate almamak demektir. Çünkü âyette bu manayı ifade eden bir karine yoktur.

b- Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında ehlü's-suffe denilen fukaradan biri ölmüştü. Cebinde bir dinar para çıktı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir defa dağlanacağını ifade etti. Sonra bir başkası daha öldü ve bunun da cebinden iki dinar para çıktı. Bu defa Hz. Peygamber (s.a.s.) iki defa dağlanacağını söyledi'12). Hz. Peygamber (s.a.s.) burada Tevbe sûresinin 35. âyetine işaret etmek istemekteydi, diyorlar.

c- Zeyd b. Vehb'den gelen bir rivayetin özeti şöyledir: "Rabeze'ye uğramıştım. Orada Ebû Zerr'le karşılaştım ve kendisine neden buralarda olduğunu sordum, şöyle dedi: "Şam'da bulunuyordum. Muaviye ile aramda '           Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, yanları ve sırtları onlarla dağlanacak           ' âyeti hakkın da bir anlaşmazlık oldu. Muaviye bu âyetin ehli kitap hakkında nazil olduğunu söyledi. Ben, hem onların ve hem de bizim hakkımızda inmiştir dedim. Beni Osman'a şikayet etti. Osman da beni Medine'ye çağırdı ve benim Medine'den uzaklaşmamı istedi. Burada bulunuşumun sebebi işte budur"' (13).

Bu fikir sahipleri diyorlar ki, Hz. Muaviye Hz. Ebû Zerr'in görüşünü çürütecek bir delil getirmeyip durumu bir üst makama iletmiştir. Hz. Osman da aynı tutum içerisine girmiştir ki, O da Ebû Zerr'in görüşünü çürütecek bir delil getirmemiş, ancak Medine'den uzaklaşmasını istemiştir. Buna göre âyetin ifade etmiş olduğu mânâ, malların "kenz" olarak muhafaza edilmesinin caiz olamayacağıdır. Şu halde böyle düşünenlere göre âyette geçen altın ve gümüşün, işlenmiş veya işlenmemiş olsun, zekatı verilmiş veya verilmemiş, şer'i tabiriyle nisap miktarına ulaşmış veya ulaşmamış olsun saklanması haramdır (14).

Hz. Ali'nin de bu görüşte olduğu söylenmektedir (15). Diğer taraftan ikinci bir grup zekatı verilen malın saklanmasında bir yasaklık olamayacağım savunmaktadır. Bunlar diyorlar ki:

a- "Kenz" âyeti zekat âyetiyle neshedilmiştir (16)

b- Bir bedevi Abdullah b. Ömer'e "kenz" âyetinden sormuş O da, "kenz"in zekat âyeti inmeden önce olduğunu, zekat âyetinin inmesiyle de zekatın mallar için bir temizlik getirdiğine işaret etmiştir (17)

Bir başka rivayette de "kenz"den maksadın zekatı verilmeyen mal olduğu ifade edilmektedir (18).

Bu durumda kişi zekatını verdiği malından bir kısmını daha sarf etmekle yüküm­lü olmayacaktır. Ümmü Seleme takındığı altın ziynet eşyasının "kenz" olup olmadığını Hz. Peygamber'e (s.a.s.) sormuş O da, "Zekatını verdiğin takdirde "kenz" değildir" buyurmuştur (19).  Bu fikirde olanlar daha başka hadislerden de deliller getirmektedirler.

Ebu Zerr ihtiyaç dışı malların saklanmasına karşı idi. Evinde ne altın ve ne de gümüş hiçbir şey bırakmazdı. Devletten maaşını aldığı zaman hizmetkârını çağırır ve onun bir yıllık ihtiyacım ayırdıktan sonra elinde bir şey bırakmaz fakirlere dağıtırdı (20).

Bu konuda Ebu Zerr iki esasa dayanmaktaydı. Birincisi âyet ve hadisler, ikincisi de âhirete olan sonsuz ve sarsılmaz inancıydı. Çünkü çok mal âhirette uzun hesaplaşmayı gerektirecekti. İki dirhemi olanın hesabı, bir dirhem sahibinin hesabından her halde daha zordu.

Ancak Ahmed Emin'in Taberî tarihinden naklettiğine göre*21) bu fikri Ebu Zerr'e telkin eden İbnü's-Sevda diye bilinen Abdullah b. Sebe'dir. Bu kişi Ebu'd-Derda' ve Ubade b. Samit'e de gelmiş fakat onlar kendisini dinlememişlerdir. Ebu Zerr ise iyi niyetli davranarak bu görüşü benimsemiştir. Kanaatimce Ahmed Emin'in nakletmiş olduğu bu fikir üzerinde düşünmek gerekmektedir. Zira durumun böyle olduğu kabul edilse bile gerek Ubade b. Samit ve gerekse Ebu'd-Derda'nın Ebu Zerr'i bu konuda uyarmaları gerekmez miydi? Aynca Ebu Zerr'in görüşünde olan başka sahabiler de vardı. Biri de Ebu Zerr gibi büyük bir sahabinin böyle bir meseleye hiç düşünmeden kendisini bu derece kaptırabileceğini hiç sanmıyorum. Bizce bu fikir Ebu Zerr'in içinden doğmuştu ve dışarıdan yapılmış bir telkin neticesi de değildi. Aynı konuyu ele alan Abdülmecid el-Aktaş Taberi tarihinden de nakiller yaparak geniş izahatta bulunmuş ve Abdullah b. Sebe' ile Ebu Zerr'in buluşmalarına temas etmiştir(22).

Kurtubi olaya şöyle bir yorum getirmektedir. Özetle diyor ki: "Kenz" âyetinin, muhacirlerin maddi bakımdan çok zayıf olup ihtiyacın da fazla olduğu ve Hz. Peygamber'in (s.a.s.) de onların ihtiyaçlarına cevap veremediği bir anda nazil olmuş olması muhtemeldir. O zaman devletin hazinesinde de ihtiyaçlarını giderecek kadar mal bulunmamaktaydı. Bu sebeple ihtiyaç dışında olan malların elde tutulması, altın ve gümüşün saklanması hoş karşılanmamıştı. Daha sonra müslümanların elleri bol olunca Hz. Peygamber (s.a.s.) zekat için belli bir miktar verilmesini söylemiş ve tüm malın elden çıkarılmasının gerekli olmadığına işaret etmiştir (23).

Bu konuda Taberi de Abdullah b. Ömer'den gelen rivayetleri tercih ederek zekatı verilen malın saklanmasında bir yasaklık olamayacağını ve bu malın "kenz" sayıla­mayacağını benimsemişti (24).

Kanaatimiz odur ki "kenz"in yasak oluşu zekat âyetinin inmesinden önce idi (25) ve zekat âyetinin inmesiyle de bu yasaklık tamamen ortadan kalkmış oluyordu.

İşte başta Ebû Zerr ve Ali b. Ebî Talib olmak üzere bazı sahabiler, zenginin malında fakirin zekattan başka da haklan olabileceğini söylüyorlardı. Bunlara göre zekatını veren bir mümin, üzerine düşen bu görevi tam olarak yapmış sayılmıyordu. Fakirin onun malında daha başka hakları da vardı.

Söylendiği gibi Ebû Zerr bu fikirlerini Şam'da ve Hz. Osman'ın hilafetinde anlat­maya başlamıştı. Şam valisi de Muaviye idi. Muaviye durumun ciddiyetini anlamıştı. Bu sebeple Hz. Osman'a bir mektupla olayı duyurdu. Hz. Osman da Ebû Zerr'i Medine'ye çağırdı. Medine'ye gelen Ebû Zerr ile Hz. Osman arasında bir konuşma geçti. Ebu Zerr zenginlerin malında fakirlerin zekattan başka alacakları haklar bulun­duğunu savunuyordu. Buna karşı olan Hz. Osman Ebu Zerr'i Rabeze'ye yolladı. Bir müddet sonra da Ebû Zerr orada vefat etti (26).

Ancak Ebû Zerr bu açıklamalarında zekatın eda edilmesinden sonra fakirlerin zenginlerin malında ne kadar hakkı olduğunu ve bunun miktarını ortaya koymuş değildi.

Ebû Zerr'i destekleyen İbn Hazm ise bu konuda ciddi açıklamalarda bulunmuş­tur. İbn Hazm'in bütün araştırmalarından sonra ulaştığı sonuç şudur ki, zekatla her şey olup bitmiş sayılmaz. Vazife ancak fakir tabakaya da mesut ve rahat bir hayat temin etmekle yerine getirilmiş olabilir (27).

İbn Hazm'e göre şayet zekat ülkenin fakirlerini kalkındırmamışsa İslâm devleti bu işe el atmalı ve zenginlerden belli miktarlar alarak bu suretle fakirlere yardımcı olmalıdır. Bu husus devletin yapması gereken bir vazifedir. Aynı zamanda devlet fakirlere kendilerini barındıracak bir mesken tayin etmek, onları doyurmak ve giydirmekle de görevlidir.

İbn Hazm bu fikrine delil olarak âyet, hadis ve selefin sözlerinden de örnekler vermektedir. O, zekat dışı bir hak tespit ederken bu haklan miktarında Hz. Ali'nin sözünü ileri sürer. Hz. Ali demiştir ki: "Fakirlere yetecek kadar bir miktarın ödenmesi zenginlere farzdır. Eğer fakirler aç veya susuz kalacak olurlarsa Allah (c.c.) bu durumdan zenginleri sorumlu tutacaktır” (28).

Netice itibariyle İbn Hazm demek istiyor ki, önce fakirlerin ihtiyaçları temin edilmeli daha sonra da zekat gözden geçirilmelidir. Eğer zekat bütün ihtiyaçlara cevap veriyorsa istenen şey elde edilmiş demektir. Aksi takdirde zekat dışı ve fakir­lerin hakkı olmak üzere zenginlerden yeteri kadar bir miktar para daha alınabilecek­tir (29).

Kurtubî Bakara sûresinin 177. âyetini tefsir ederken kişinin malında zekattan başka hakların da bulunduğunu kesin bir ifadeyle izah etmekte ve "Malda zekattan başka da hak vardır." hadisi üzerinde durmaktadır. Fahru'd-din er-Razî de aynı âyetin tefsirinde konu hakkında izahatta bulunmuştur. Şatîibî'nin ifadesine göre de şayet devlete bir saldırı vaki olur da devlet hazinesinde de yeterince para bulunmazsa vatan müdafaası için halktan yardım alınmalıdır. Çünkü aksi takdirde vatan topraklan düşman istilasına uğrayabilir. Tatarların Şam'a saldırıları sırasında devlet hazinesinde askeri, malzemeyle donatacak kadar mal yoktu. Baybars ilim adamlarıyla istişare ederek halktan yardım alıp alamayacağına dair fetva istedi. Tüm ilim adamlarından aldığı cevap olumluydu. Şam'da bulunmayan İmam Nevevi'ye imza­laması için fetvayı yolladı. Nevevi ise fetvaya şartlı olarak imza koyuyordu ve "Baybars'ın tüm yakınları, uşakları ve cariyeleri ellerinde olan bütün mal ve ziynet eşyasını devletin hazinesine devredeceklerdir" diyordu. Ülkenin uğraya­bileceği sel, yangın ve zelzele felaketlerinde de aynı yol takib edilebilir ve halktan yardım talebinde bulunulabilir. Ancak bu gibi hallerde devletin gerçek anlamda ihtiyacı olması ve elindeki mal ve parayı meşru olmayan yerlere harcamaması şart­tır. Prof. Mustafa es-Sibaî bu konuyu İştirakiyyetü'l-İslâm isimli eserinde "Kanunu Haleti't-Tavari" (olağanüstü hal kanunu) başlığı altında geniş olarak ele almakta ve Endülüs'ten de örnekler vermektedir (30).

Ayrıca Müslim'in rivayet etmiş olduğu bir hadiste şöyle denilmektedir: "Eş'arî'ler savaşta yiyecekleri biter veya Medine'deki aile efradının yiyecekleri aza­lırsa ellerindeki yiyeceği bir elbisenin içine toplar sonra onu aralarında bir kabın içinde müsavi olarak taksim ederler. Şimdi onlar bendendir (benim yolumdalar, benim istediğimi yapıyorlar) ben de onlardanım'' (31).

Bu hadisi şerifin her şeyden önce yardımlaşmanın gerekli olduğuna işaret eder olması bakımından üzerinde bulunduğumuz konu için bir delil olabileceği kanaatindeyim.

Bu kısa izah İslâm alimlerinin fakirliğin izalesi hususunda ne derece çalışma yap­tıklarını ve yapmak istediklerini göstermektedir. Şunu da unutmamak gerekir ki, Ebû Zerr gibi düşünenlerin bu fikirleri bazı çarpık ideoloji sahiplerinin fikir ve düşünceleriyle asla bağdaşamaz. Zira bazı sosyalist düşünceli kişiler kendi ekonomi anlayışlarının Ebû Zerr gibi bir sahabiden geldiğini ileri sürmektedirler. Fakat bu apaçık bir iftira olmaktan öte gidemez. Zira zekat kâfi gelmediği takdirde zenginlerin bir miktar daha zekat dışı yardımda bulunmaları gerektiğini söyleyen Ebû Zerr ve onun gibi düşünenler mülkiyet hakkının olmadığı fikrini asla benimsemiş değillerdir.

 

3.) Fakiri Kalkındırmaya Yönelik Gelir Kaynakları, Uygulamalar ve Tedbirler:

İslâm'ın fakirliği nasıl ortadan kaldırmak istediğini anlatırken, İslâm devletinin benimsediği ve fakiri kalkındırmaya yönelik gelir kaynaklarından bazılarını burada kısaca gözden geçirmemiz gerekmektedir. Çünkü bu gelir kaynaklan sayesinde İslâm'ın bütçesinin bir kısmı meydana gelmekte ve fakirler de böylece yardım görmektedirler.

a-      Zekat:

Zekatın ilâhî bir emir olup İslâm'ın şartlarından birini teşkil ettiği ve İslâm'ın değişmez bir hükmü olduğu hepimizce malumdur. Kur'ân-ı Kerîm'de zekatla ilgili pek çok âyeti kerime bulunmaktadır:

"Haydi akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Bu, Allah'ın (c.c.) cemâlini (rızâsını) dilemekte olanlar için daha hayırlıdır. Ve onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olanların ta kendileridir." "İnsanların mallarında artış olması için faiz (cinsin)den verdiğiniz şey (nakit, mal, sadaka, vs.) Allah (C.C.) katında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekat ise, böyle değildir. Sevaplarını kat kat arttıranlar onlar (onu verenler)dır" (32).

"Elif, lam, mîm, işte bunlar, o hikmet dolu kitabın âyetleridir, ki (her biri) ihsan erbabı için bir hidayet ve bir rahmettir. (O ihsan erbabı) ki onlar dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verenlerdir. Onlar ahirete yakîn (yani kat'i inanç) hasıl edenlerin de tâ kendileridir." "İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzerindedirler. Ve işte onlar felaha erenlerdir (33)..

"Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah (c.c.) katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah (c.c.) ne yaparsanız cemaliyle görücü (ve ona göre mükâfatını verici)dir" (34).

"(Vakar ile) evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet (devri kadınlarının kınla döküle, süslerini göstere göstere) yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin, Allah ve Rasulüne itaat edin. Ey ehli beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yap-mak ister.

"Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a (c.c.) gönül hoşluğuyla ödünç verin. Önden nefisleriniz için ne hayır gönderirseniz onu Allah'ın (c.c.) nezdinde bulursunuz, (hem) bu daha hayırlı, sevapça daha büyük olmak üzere. Allah'dan (c.c.) mağfiret isteyin. Şüphesiz ki Allah (c.c.) (mü'minleri) çok yarhğayıcı çok esirgeyicidir'(36). Bu âyeti kerimeler yanında zekattan bahseden pek çok hadisi şerifler de vardır ki hepsi de İslâm'ın bu rüknüne yerilen önemi göstermektedir.

Hz. Ebû Bekr'in hilafetinde bazı irtidat hareketleri olmuş bir kısım insanlar zekat vermek istememişlerdi. Bu sebeple Hz. Ebû Bekr onlann bu tutumlarına karşı savaş yapmaya karar vermişti. Bu irtidat hadisesini temsil eden üç grup insan bulunuyordu. Bunlardan bir kısmı tekrar putperest olmuşlardı. Bir ikincisi Müseylime ve el-Esvedü'1-ansî gibi daha Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatta iken peygamberlik iddiasın­da bulunan yalancılardı. Müseylime'ye Yemame halkıyla birlikte bazı insanlar tâbi olmuş, el-Esved'e de San'alüarla yine bir grup insan takılmıştı. el-Esved Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ölümünden kısa bir süre önce öldürülmüş, Müseylime ise Hz. Ebû Bekr'in teşkil ettiği ve Hz. Halid komutasında gönderilen bir ordu ile yok edilmişti. Üçüncü bir grup ise zekatın Hz. Peygamber (s.a.v.) devrine ait olduğunu söyleyerek Tevbe sûresinin "Onlann mallarından sadaka al ki bununla kendilerini (günahlardan) temizlemiş, bununla onları (n hasenatını) bereketlendirmiş olasın. Onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir." mealindeki 103. âyetini te'vile kalkışmışlardı. Bunlar Hz. Peygamber'den (s.a.v.) başkasının kendilerini tem-izleyemeyeceğini iddia ediyorlardı. Başta Hz. Ebû Bekr'in fikrinde olmayan Hz. Ömer de kısa bir süre sonra Hz. Ebû Bekr'in hak yolda olduğunu görerek aynı kanaati o da paylaşmıştı (37).

Aynca zekat vermek istemeyenler bu davranışlarıyla İslâm'ın bir hükmünü teb­dil ve tağyir etmek istiyorlardı. Çünkü zekat hem İslâm'ın bir şartı ve hem de ulu'l-emr'e itaatin gerçek alâmeti idi. Şu halde müslüman olup da ulu'l-emr'e itaat edenin mutlaka zekat vermesi gerekiyordu. İşte Hz. Ebû Bekr harp kararını yukarıda zikredilen âyetlerin delâletlerinden ve bu hususta Rasûlullah'ın (s.a.v.) beyanlarından elde etmiş bulunuyordu.

Kur'ân-ı Kerim zekattan elde edilecek gelirleri şu sekiz gruba dağıtmaktadır:

1- Fakirler,

2-  Miskinler,

3-  Zekat amilleri (Zekat toplamak için görevlendirilen kişiler),

4-  Müellefe-i kulûb.

Bazı yazarlar Hz. Ömer'in kalpleri ısındırmak maksadıyla bazı kişilere zekattan hisse vermediğini ileri sürerek İslâm'ın reforma açık olduğuna işaret etmek istemek­tedirler. Müsteşriklerin de fikirlerine uygun olan bu düşünce kanaatimizce doğru değildir. Zira Hz. Ömer'in, Allah'ın (c.c.) tayin etmiş olduğu bir farzı asla kaldırma salahiyeti yoktur. Hz. Ömer içinde bulundukları zamana bakarak artık İslâm'a ısındırmak maksadıyla kimseye bir hisse verilmesine lüzum kalmadığı kanaatine varmıştı. Hz. Peygamber devrinde bu gruptan zekat alanların haklan devamlı olmazdı. Çünkü bu, bir sebebe bağlıydı ve o sebep de ortadan kalkmıştı.

5- Kölelerin azat edilmesi,

6- Borçlular,

7- Allah (c.c.) yolunda cihat edenler ve

8- İhtiyacı olan yolcular.

Bir başka itibarla bu sekiz sınıfı ikiye ayırabiliriz. Birincisi ihtiyaç sahibi olanlardır ki, bunlar fakirler, miskinler, yolcular ve borçlulardır. İkincisi ise; bir bakıma devletin genel siyaseti ile ilgili kimselerdir. Bunlar da vazifeliler, İslâm'a ısındırmak istenen müellefe-i kulûb, köle azadı ve Allah (c.c.) yolunda yapılacak sarfiyattır.

 

b-      Ganimetler:

Ganimetler de İslâm devletinin gelir kaynaklarından birini teş­kil eder. Buradan elde edilecek gelirlerin nereye sarfedilmesi gerektiğini Enfal sûresinin 41. âyeti beyan etmektedir ki, fakirler de bu âyette yine dikkate alın­mışlardır:

"Eğer Allah'a (c.c.) (iman etmiş) hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbirine kavuştuğu (Bedir) (gün)ü kulumuz (Muhammed)e, indirdiğimiz âyetlere inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allah'ın (c.c.) Rasûlü'nün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Allah (c.c.) her şeye hakkıyla kadirdir"*38).

Bütün bunlar çok açık olarak ifade ediyor ki İslâm dini fakirlerin kalkınması ve fakirliğin yok edilmesi için tüm hal çarelerini ortaya koymuş bulunmaktadır.

 

c-      el-Fey'u:

Haşr sûresi 6-9 âyetlerine göre harp yapmaksızın düşmandan kazanılan mallar da İslâm devletinin bütçesinde yer alır. Bu gelir kaynağının da bir kısmı fakir, yetim, yolda kalmış ve miskinlere tahsis edilmiştir:

"Allah'ın (c.c.) onlar(ın mallann)dan Peygamberine verdiği "fey"e gelince siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşamadınız. Fakat Allah (c.c.) Peygamberlerini dileye­ceği kimseye musallat eder. Allah (c.c.) her şeye hakkıyla kadirdir."

"Allah'ın (c.c.) (fethedilen diğer küffar) memleketler(i) ahalisinden peygamberine verdiği "fey'i" Allah'a (c.c.), Peygamberine, hısımlara, yoksullara, yetimlere, yolda kalanlara aittir. Ta ki, (bu mallar) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının, Allah'dan (c.c.) korkun çünkü Allah'ın (c.c.) azabı çetindir." "(Bilhassa o fey'i) hicret eden fakirlere aittir ki, onlar Allah'dan fazl (u inayet) ve hoşnutluk ararlar ve Allah'a ve Peygamberine (mallarıyla ve canlarıyla) yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından (mahrum edilerek) çıkarılmışlardır. İşte bunlar sadıkların tâ kendileridir." "Onlardan evvel (Medine'yi) yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler, kendilerine hicret edenlere saygı beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muratlarına erenler onların tâ kendileridir."

 

d-      Cizye:

İslâm devletinin bir başka gelir kaynağı da cizyedir. Bilindiği gibi İslâm dini zimmîlere (39) bazı malî külfetler (vergiler) yüklemiştir. Bunlardan biri de temas edilen cizyedir. Çünkü İslâm, tıpkı müslüman tebea gibi bu insanların mal­larını, canlarını, dinlerini, ırz ve namuslarını, hülasa onları her yönden huzur içinde yaşatmayı üstlenmiştir. Bu hususu Hz. Ali şöyle ifade etmektedir. "Onlar bu malı, malları bizim malımız, kanları da bizim kanımız gibi olsun için vermekte­dirler (40)." Zimmîler de İslâm devletinin kendilerini korumasına karşılık bu malî külfete katlanacaklardır.

Cizyenin meşruiyeti kitap (41), sünnet(42) ve icma' ile sabittir. Şunu da burada belirtmek yerinde olur ki, İslâm devleti kendi ülkesinde yaşayan zimmîlerin de ülkenin düşmanlarına karşı vatan savunmasına katılmalarını ister. Çünkü onlar da bu ülkede yaşamaktadırlar. Bunlar müslüman olmadıkları için her halde fiilen olmasa bile fikren İslâm devletinin yanında değil bu devletin düşmanları yanında yer ala­caklardır. Bu sebeple İslâm, vatan savunmasına fiilen katılmayan zimmîlere bu mâlî külfeti yüklemiş ve onların da ülke savunmasına maddî bir katkılarının bulunmasını istemiştir. Alınan bu mal zimmîleri de koruyan İslâm devletinin ordusuna sarf edilecektir. Zimmîlerin ödedikleri bir miktar mal onlar için bir ceza mahiyetinde değil, korunmalarına karşılık alınmış âdil bir vergiden ibarettir(43).

Tevbe suresinin 29. âyeti cizye hususunu şöyle açıklamaktadır: "Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a (c.c.), ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın (c.c.) ve Peygamberin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir kendi elleriyle, cizye verecekleri zamana kadar muharebe edin."

Netice itibariyle İslâm devletinin gelir kaynaklarının hemen hemen hepsinde de fakirler için bir hisse ayrılmış ve onların ihtiyaçlarının giderilmesine önem verilmişti (44).

 

e-      Fıtır Sadakası:

İslâm dininin fakirlere yardım olmak üzere getirmiş olduğu bir de fıtır sadakası vardır ki, bu sadaka orucun bitmesiyle vacib olur. Zekat verebilecek durumda olan her müslüman hem kendisi ve hem de bakmakta olduğu küçük çocuklarının fıtır sadakalarını fakirlere vermek suretiyle onlara yardımda bulunacaktır.

 

f-       Keffaretler:

Yine fakirliğin yok edilmesi ve fakirlere yardım için keffaret ismi altında bir yardım kolu vardır. Buna göre Allah (c.c.) işlenen bazı hataların telafisini keffaretlerle bazı esaslara bağlamış bulunmaktadır. İslâm hukukunda uzunca bahsedilen bu keffaretlerin hepsinde de fakirlere yardımda bulunulması söz konusudur.

 

g-      Sadakalar:

Fakirlere yardım müesseselerinden biri de sadakadır. Biz burada sadaka derken zekatı kast ediyor değiliz. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de "zekat" yerinde bazan "sadaka" kelimesi de kullanılmaktadır. Buradaki sadakadan maksat, mü'minlerin bir nevi farz olarak verdikleri zekattan başka fakirlere yapacakları teberru mahiyetindeki yardımdır. Bu yardım yapılırken ihlasla yerine getirilmelidir. Zaten "sadaka" kelimesinin alındığı kök de bunu hissettirmektedir. Müteaddit âyeti ke­rimeler verilen bu sadakanın ihlasla yapılmasını ön görmektedir:

"Mallarım Allah (c.c.) yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz (tane) bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah (c.c.) kimse dilerse ona kat kat verir. Allah (c.c.) ihsanı bol olan, hakkıyle bilendir."

"Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da sonra o harcadıklarının arkasından bir başa kakış ve bir eziyet takip katmayanlar (yok mu) onların Rableri yanında mükâfatlan vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, muhzun da olacak değillerdir onlar." "İyi (güzel ve tatlı) bir söz ve bir ayıp örtme; ardından eziyet gelen bir sadakadan hayır­lıdır. Allah (kullarının sadakalarından) müstağnidir, halimdir (ukubette acele edici değildir.)"

"Ey iman edenler, sadakalarınızı -malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a (c.c.) ve ahiret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. Çünkü onun hali, üzerinde bir toprak bulunup da kendine şiddetli bir yağmur isabet eden, bu suretle o, kendisini kaskatı bir taş haline bırakmış olan kaypak bir kayanın hali gibidir. Onlar (dünyada) işledikleri hiçbir şeyden (sevap kazamaya) muktedir olmazlar. Allah (c.c.) kafirler güruhuna hidayet vermez."

"Allah'ın (c.c.) rızasını istemek ve ruhlarında olan (iman)ı kökleştirip takviye etmek için mallarını harcayanların hali de bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin haline benzer ki ona bol bir yağmur isabet etmiş de meyvelerini iki kat vermiştir. Ona bol bir yağmur düşmese de (hiç olmazsa onda) bir çisinti (bulunur). Allah (c.c.), ne yaparsanız (hepsini) hakkıyle görücüdür"(45).

"Onların fısıldaşmalannın bir çoğunda hayır yoktur. Meğer ki bir sadaka vermeyi bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emredenler(inki) ola. Kim Allah'ın (c.c.) rızasını arayarak böyle yaparsa biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz"(46). Kur'ân-ı Kerim verilen bu sadakanın bilhassa kişinin sevip beğendiği şeylerden olmasını da istemektedir. Bu demektir ki insan kendisinin giyemeyeceği veya yiye­meyeceğini sadaka olarak bir başkasına takdim etmemelidir. "Siz sevdiğiniz şeyler­den (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (itaatte bulunmuş) olmazsınız. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah (c.c.) onu bilicidir" (47).

Rasûlullah da (s.a.v.) bu şekilde verilen bir sadakanın kıyamette sahibini gölge­lendireceğini ve bu kişinin bu mertebeye ulaşan yedi neferden biri olacağını beyan etmektedir*48). Şu halde fakirlerin kalkındırılmasına ilişkin yapılan bu yardımın her şeyden önce ihlasla ve iyi niyetle yapılması şarttır.

Burada fakirlere sadaka verilmesini ve bunun dini bir görev olduğunu söylerken bazılarının İslâm dininin tembelliğe cesaret verdiği şeklindeki iddialarına da kısaca cevap vermek istiyoruz. Gerçek şudur ki, İslâm dini hiçbir zaman tembellik ve gevşekliği tasvip etmez. İslâm, fakirlere yardımı emrederken cemiyet içerisinde çaba göstermelerine ve çalışmalarına rağmen varlıklı olmaya yol bulamayan kişileri kast etmektedir. Her cemiyette böylelerinin bulunması tabiidir. Ayrıca İslâm dini bu insanları hiçbir zaman küçümsemez, onların bir başkası karşısında ezilmesini de asla istemez:

"Onlar eğer Medine'ye dönersek, andolsun, en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) orada en hakir (ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır, diyorlardı. Halbuki şeref, kuvvet ve gali­biyet Allah'ındır, Peygamberinindir, mü'minlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler" (49).

“ Andolsun ki, biz Adem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mahzar kılmışızdır. Onlara karada, denizde taşıyacak (vasıtalar) verdik. Onlara güzel güzel rızıklar verdik; onları yarattığımızın bir çoğundan üstün kıldık"(50).

 

h-      Vakıflar:

Fakirlere yardım teşekküllerinden biri de vakıftır. Vakıf, faidesi kullara ait olmak üzere bir şeyi Allah (c.c.) için mülkiyetten çıkarmak demektir ki, bu malın artık satılması, bir başkasına bağışlanması ve varislere intikali mümkün olmaz. Vakıflardan temin edilen gelirler her ne kadar değişik yönlere sarf ediliyorsa da netice olarak yine fakir ve yoksulların hakkı sayılır. İslâm'dan önce İslâmî mânâ­da bir vakıf müessesesi bilinmiyordu. Cahiliyet devrinde bir kimsenin evini veya bir başka malını vakıf olarak elden çıkardığı da işitilmemiştir. Bu durumda vakıf teşki­latı İslâm dininin getirmiş olduğu bir yeniliktir diyebiliriz (51).

Müslümanlardan pek çoğu Rasûlullah'ın (s.a.s.) "İnsan ölünce üç şey hariç artık ameli kesilmiş olur. O üç şey, ölenini hayırla anan ve duada bulunan bir çocuk, fay­dalı bir ilim ve (devamlı olarak hayırdan istifade edilen) sadaka-ı cariyedir''(52) hadislerine binaen pek çok vakıflar kurmuşlardır.

Aynı şekilde Hz. Ebû Bekir, Osman, Ali ve daha başka pek çok kadın ve erkek sahabiler mallarını bu yolla mülkiyetlerinden çıkarmışlardır.

İslâm ülkelerinde çok çeşitli vakıflar vardı. Bunları kısaca şu şekilde sıralayabiliriz (53);

 

-l- Fakir ve kimsesizlere yemek yedirmek için kurulan vakıflar: Bu vakıflarda yapılan yemeklerle fakirler doyurulurdu.

2- Hastane vakıfları: Bu vakıflardan elde edilen gelirler tamamen hastanelere
sarf edilirdi.

3- Fakirlere bazı hususi günlerde kullanmak üzere ziynet eşyası veren vakıflar.

4- Kur'ân öğrenen çocuklar vakfı: Bu vakfın geliri Kur'ân öğrenen ve her
perşembe günü yapılan müzakerede başarılı olan fakir müslüman çocuklarına tahsis
edilmişti.

5- Öğrenci ve bilhassa Kur'ân-ı Kerîm'in tecvidini öğrenenler vakfı.

6- Ramazanda tatlı dağıtmak için ayrılmış vakıflar.

7- Kimsesizlerin banyo yapabilmeleri için tahsis edilen vakıflar.

Boşanmış olup kimsesi olmayan kadınlara ait vakıflar.

Bunlar yanında Fas'da körler ve hastalar için vakıflar kurulmuştu. Tunus'da sırf balık alarak fakirlere dağıtma vakfı vardı. Şam'da ise fakir kız çocuklarını evlendi-rebilmek için vakfılar kurulduğunu müşahede ediyoruz. Yine Şam'da yüzlerce vakıf bulunuyordu. Bunlar arasında:

1-      Hacca gidemeyenlere tahsisat,

2—     Esirleri kurtarma,

3—     Yolda kalmışları yedirip, içirip yola giderken de yiyeceğini temin etme ve

4-     Yolların tamir ve ıslahı için vakıflar mevcuttu.

Bunlardan başka pek çok vakıf müesseseleri fakir ve yoksullara tahsis edilmiş bulunuyordu. Şarkta 1886 yalında gezinti yapan bir şarkiyatçı İngiliz yazan İstanbul ve Kahire'deki fakir yurtlarının 415'e ulaştığını söylemekte (54) ve burada barındırılanların sayısının da 40.000'e ulaştığını ifade etmektedir. Daha sonra da şunları söylüyor: "Bu iki büyük İslâm şehrinde fakirlik hemen hemen yok olmuş sayılır. Gördüğüm bütün dilenciler Hıristiyan ve Yahudilerden idi. Bu hayır müesseseleri için çok güzel binalar yapılmış ve kapılarının üzerine de fakirlere yardımı teşvik edici âyetler yazılmıştır. En çok dikkatimi çeken şey, her fakir yurdunun yanında bir de hamam ve çeşme yapılmış olmasıydı."

 

i-        Karaborsacılık Yasaktır:

İslâm dini maişeti kolaylaştırmak, bütün halk tabakalarının ihtiyaçlarını temin etmek için ihtikârı yasaklamıştır. Bu hususta Rasûlullah'ın (s.a.s.) müteaddit hadisi şerifleri vardır ki hepsi de ihtikâr yoluyla müs-lümanlann nzıklannı daraltanlara suçlarının büyüklüğünü anlatmaktadır. "İhtikar yapan mutlaka hatalıdır, günahkârdır" (55). "Tacir merzuktur, muhtekir ise mel'undur" (56).  "Her kim fiyat artması kastıyla halkın erzakını kırk gün ihtikâr ederse Allah'ın ihdinden uzaklaşır, Allah ondan berî olur" (57).  Bu konuyla ilgili başka hadisi şerifler de vardır.

Bu hadislerden de anlaşıldığına göre insanların yiyecekleriyle oynayarak servet ve kazanç temin eden, halkı sıkıntıya sokarak saadet elde etmeye çalışan ihtikârcılar üzerinde İslâm dini çok durmuş ve yaptıkları işin hiç de doğru olmadığını açık­lamıştır.

İslâm dini fakirlerin hakkını korumak, onları geçim darlığına düşürmemek için fiyatların yükselmesi halinde devamlı olarak fiyat kontrolü yaptırır(58). Herkes ala­bildiğine fiyatlarda yükseltme yapamaz. İslâm'ın getirdiği Hisbe nizâmı işte bunun için kurulmuştur. Bu nizama göre hükümetin tayin edeceği kişiler devamlı olarak fiyatların durumunu incelerler ve lüzumu halinde fiyat ayarlaması yoluna giderek herkesi kendi arzusuna göre hareket etmeye bırakmazlar. İmam Ebû Hanife, bilir kişi ile yapılacak istişare sonunda gerekirse fiyatların ayarlanabileceğim, bazı hallerde ise gerekli olduğunu söylemektedir(59).

Hz. Ömer Rasûlullah'ın (s.a.s.) ihtikâr yapanlar hakkında iflasa veya cüzzam hastalığına uğrayacaklarım söylediğini açıklamıştır(60). Bu işi yapan iki kişiden biri bir daha yapmayacağına söz vermiş, ikincisi ise malımızla alıp satıyoruz demişti. Bu hadisin ravisi bu ikinci şahsın o hastalığa tutulduğunu gözlerimle gördüm demektedir (61).

Harun Reşid çarşının kontrol edilmesi için bazı kimseler tayin ederek ihtikâra asla izin vermemiş ve böyle yapanların büyük cezalara çarptırılacağını ilan etmişti (62).

Halife Mustansır zamanında bir fiyat yükselmesi olmuş, Mustansır da valiye mektup yazarak: "Eğer bu durumu düzeltmezseniz sizi cezalandıracağım." demişti. Vali ölüm cezasına çarptırılmış bir kaç kişiyi hapisten çıkararak memleketin tanın­mış bir taciri gibi giydirip kuşatmış, daha sonra şehrin ileri gelen esnafını çağırıp onlarla bir toplantı yapmıştı. Toplantı esnasında o hükümlü kişilerden birini getirerek "Demek bütün yaptıkların yetmedi de padişaha karşı geldin ve müslümanların yiye­ceklerine de el attın, öyle mi?" diyerek orada boynunu vurdurttu. Bir ikinci şahsın getirilmesini isteyince oradaki tüccar araya girerek durumun düzeltileceğine dair söz verdiler ve çarşıdaki pahalılığı yok ettiler (63).

 

j-        Karz:

Fakirlerin ihtiyaçlarını giderip onları sıkıntıdan kurtarmak için İslâm'ın tavsiye ettiği hususlardan biri de karz'dır. Karz hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de teşvik edici âyetler vardır.

"Kimdir o ki, Allah'a (c.c.) güzel bir ödünç versin de (Allah da) onu kat kat artırsın. Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz (hepiniz) ancak ona döndürü (lüp götürü) leceksiniz" (64). "... Allah'a karz-ü hasenle ödünç verenler (yok mu ?) onlar (ın mükafatı) kat kat artırılır" (65). Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) "Kul kardeşinin yardımında oldukça Allah da o kulun yardımında bulunur." Buyurmuştur (66).

Bu yolla para veren kimse borçlunun durumunu göz önünde bulundurmalı ve şayet eli dar ise bollanıncaya kadar beklemelidir. Bu hususu Bakara suresinin 280. âyetinden anlamaktayız: "Borçlu darda ise bollanıncaya kadar ona mühlet verin."

Alacaklının da alacağını isteyeceği zaman borçluya iyi davranması gerekmektedir. Borçlu da öyle yapmalıdır. Rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) bir bedeviden ödünç deve almıştı. Bedevi deveyi geri almaya gelince biraz sertlik gösterdi. Galeyana gelen sahabeye Rasûlullah (s.a.s,) "Bırakın (ne de olsa) hak sahibinin bir söz hakkı vardır." buyurdu. Daha sonra da devesini vermelerini emretti. Ashab: "Onun devesinin ayarında bir deve yok, ancak onunkinden daha iyisini bulabiliyoruz." dediklerinde de Rasûlullah (s.a.s.): "Verin, en hayırlınız en iyi ödeme yapanınızdır." Buyurdu (67).

 

k-     Faiz Haramdır:

Karz usûlüne teşvik eden İslâm dini fakir ve muhtaçların durumlarını da dikkate alarak faizi haram kılmıştır:

"Riba yiyen (ve alan) o tefeciler (yok mu? Bunlar mezarlarından) şeytan çarpmışlar gibi delilik ile musab olarak kalkarlar. Bu ceza onların:  'Bey' riba gibi (helal)dir.' demelerindendir. Halbuki Allah (c.c.) ahş-verişi helâl, ribayı haram kılmıştır. Her kim ki Rabbi tarafından kendisine (faizden nehyeden) bir öğüt gelir de vaz geçerse artık geçmişi ona, hükmü de Allah'a aittir. Kim de döner(ek ribayı helal görür, yeniden faiz alır)sa, bunlar da cehennem ashabıdırlar, hep orada kalırlar"'68). Şu halde faiz yiyenler kıyamet gününde tıpkı dünyadaki delilerin hareketleri gibi bir takım tabii olmayan davranışlarıyla bilineceklerdir:

"Ey iman edenler, eğer siz (hakiki) mü'minler iseniz Allah'dan korkunuz da, ribadan (borçlu zimmetinde) kalan miktarı (ona) bırakınız, şayet böyle yapmaz (da tefecilikte devam eder)seniz size, Allah ve Peygamberi tarafından bir harp açılacağını iyi biliriz" (69). .

Rasûlullah (s.a.s.) insanlık tarihinin bir şaheseri olan Veda Hutbesinde cahiliyet devrinden beri devam ede gelen tefeciliğin artık sona erdiğini kesin bir ifadeyle beyan etmiştir: "Faiz artık mülgadır. Fakat borcunuzun aslını vermek vacibtir. Ne zulmediniz ne de mağdur olunuz." Hz. Peygamber'in ilk kaldırdığı faiz de Abdülmuttalib oğlu Abbas'ın faizi idi (70).

Faiz haram olmalıydı. Çünkü tefecilikle hiçbir surette içtimai bir dayanışma meydana gelemezdi. Faiz veren kimse vermiş olduğu bu fazlalığı asla Allah rızası için vermez ve öderken de alacaklıya karşı öfkeli bir tavır takınarak ödeme yapar. Böylece insanlar arasındaki fazilet hisleri tamamen ölür. Faiz alanlar da insafsızca karşısındakilerin kıvranmalarına bakmadan bu haram lokmayı alarak ahiretlerini zin­dana çevirirler. Bu sebeple insanlık duygusu silinip yok olur, ticaret, sanat ve iktisa­di gelişmelere giden yollar tamamen kapanır. İslâm dini semavî dinlerin en sonun­cusu ve mütekâmili olduğuna göre koymuş olduğu bu faiz yasağı kıyamete kadar kalacaktır. Çünkü din tamamlanmıştır:

"Bugün sizin dininizi ikmal ettim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslâm'ı ihtiyar ve intihab ettim" (71).

Netice itibariyle faiz, İslâm'ın haram kıldığı bir muamele şeklidir. Bunda da İslâm her şeyden önce fakirleri gözetmiş ve onların mağdur olmamalarını istemiştir. Rasûlullah da (s.a.s.) faiz yiyene, yedirene, yazana ve şahidlerine bedduada bulun-muştur (72). Çünkü faizle yapılan muamele halkın fakir düşüp devamlı ihtiyaç içerisinde kalmasına vesile olmaktadır. Faiz yoluyla gelen para her ne kadar çok olursa olsun sonunda yok olmaya mahkumdur (73).

Faiz için, tıpkı bir alış veriş gibidir diyerek haram olan faizi helal kabul eden insanın İslâm'la ilişiği kesilmiş olur. Çünkü Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helal olarak görmek çok kötüdür ve insanın inancını yok edebilir. Başkalarının helal demesiyle veya faizli muamelelere müsade edilmesiyle bu faiz meşruiyet kazanmaz. Çünkü haram ve helali tayin eden ancak Allah (c.c.) ve O'nun Rasûlü'dür.

Rasûlullah (s.a.s.) faizle ilgili olarak anlattığı ve Buhari'nin rivayet ettiği bir rüyasında faiz yiyen kimsenin kandan bir nehir içinde bulunacağı ve bu nehirden her çıkmak isteyişinde kıyıda duran bir kimse tarafından taşlanacağı ve tekrar o nehre itileceği ve bu durumun tekrarlanacağından bahsetmektedir (74).

Rasûllullah (s.a.s.) Arap Yarımadası'nda bulunan yahudilerin faizle iş yapma­maları için kendilerinden söz almıştı. Bu yarımadada kalmalarını da bu şarta bağlamıştı. Fakat yahudiler sözlerinde durmayınca Hz. Peygamber kendilerini uzaklaştırdı (75). Faizin yaygın olduğu bir toplumda cimrilik artar, kazançlarından ilahi bereket kaldırılır ve Allah o topluma beklenmedik felaketler verir (76).

Faiz kötülüklerin kaynağı, fitnenin başı, iktisadi dengenin bozulmasında en büyük âmildir. Bunun için zina ile faiz bir yerde görüldüğü takdirde ora halkı kendilerini Allah'ın azabına müstehak kılmışlar demektir (77).

l- Çalışmak: Fakirliğin karşısına çıkan güçlü tedbirlerden biri de çalışmaktır. Allah Teâlâ yerleri ve gökleri insanoğlu için yaratmıştır. Bunun için de çalışıp çaba­layıp rızkını temin etmesi gerekir. "Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. O halde onun köşesinde bucağında dolaşın! (Allah'ın) rızkından yiyin"(78). Bu neden­lerdir ki İslâm dini -bir zarar doğurmadığı veya prensiplerine aykırı düşmediği sürece- insanoğlu için her türlü çalışma kapısını açık tutmaktadır. İnsan evinde otu­rup rızkının ayağına kadar gelmesini bekleyemez. Çünkü Hz. Ömer'in de dediği gibi- gökyüzü ne altın ve ne de gümüş yağdırmaktadır (79). Çalışmanın ehemmiyetini belirten pek çok âyet ve hadis vardır.

Yine bunun içindir ki İslâm dilenciliğe izin vermemektedir. Bir hadisi şerifte şöyle denilmiştir: "Nefsim kudreti altında olan Allah'a yemin ederim ki herhan­gi birinizin ipini alarak (dağdan-bayırdan) odun toplayıp sırtına koyarak onu satmak suretiyle geçinmesi insanlara ihtiyacını arz etmekten daha hayırlıdır. İstediği adam kendisine birşey versin veya vermesin"(8°).

Kendisinden bir şeyler istenen insan verse de vermese de dilenmek bir zillettir. Görüldüğü gibi bu hadisi şerif insanları güçleri nisbetinde çalışmaya teşvik etmekte­dir. Mesela çarşıdaki seyyar bir satıcının çalışarak bir zaman sonra büyük iş adamlarından olup fabrikalar bile kurduğu görülmüş olaylardandır. Hakim b. Hizam'in anlattığına göre Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: Hakim diyor ki: Ben Rasûlullah'dan (s.a.s.) bir şeyler istedim verdiler. Tekrar istedim yine verdiler. Bir daha istedim yine verdiler. Sonra da "Ey Hakim, mal arzu edilir, hoştur ve tatlıdır; kim bu malı verenden gönül arzusuyla alırsa alan kişi bu malın bereketini bulur. Ve kim ki hırslı olarak alırsa alan kimse o malın asla bereke­tini bulamaz ve yediği halde doymayan kişi gibi olur. Veren el, alan elden hayırlıdır" buyurdular. Ben o zaman "Ya Rasûlallah (s.a.v.) seni hak peygamber olacak gönderen Allah'a (c.c.) yemin ederim ki çalışır çabalarım senden sonra da ölünceye kadar kimseden hiçbir şey istemem" dedim (81). Bu hadisten de dilenmenin haram olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak ölümle karşı karşıya kalan bir kimsenin yakın­larından ve dostlarından bir şeyler istemesi mümkün olabilir. Kuru bir toprak üzerinde kalacak kadar hiçbir şeyi kalmayan fakir bir insan da başkalarından istekte bulunabilir (82). Yine bir başka hadiste "Her kim malını çoğaltmak için insanlardan mallarını isterse o ancak ateş parçası ister. Artık ister azını ister çoğunu iste­sin"  (83) denilmektedir.

 

B  FAKİRLİK PROBLEMİ VE DEĞİŞİK GÖRÜŞLER

Fakirlik bir fazilet değildir: Bazı insanlar fakirliğin bir nimet olduğunu ve Allah'ın (c.c.) bunu ancak sevdiği kullarına verdiğini söylemektedirler. İnsan, fakir düştüğü zaman bu halinden kurtulmak için çaba harcamamalı ve bunu Allah'ın (c.c.) kendisine ihsan ettiği bir nimet kabul etmelidir diyorlar. Ne var ki bu fikir İslâmî bir düşünce olmadığı gibi zahidliğin methedilmesi de fakirliğin övülmesi anlamına gelmemektedir^84). Zira Allah (c.c.) Kur'ân-ı Kerîm'de kullarına mal vermek suretiyle onları mükafatlandırdığını belirtmektedir: "...Sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır."(85)

Bazı insanlar da fakirliğin bir musibet olduğunu söylerler. Fakirlik, derler, Allah'ın (c.c.) kaza ve kaderidir. Allah (c.c.) dileseydi herkesi zengin yapabilirdi. Bu düşüncede olan insanlar fakirlere sabır tavsiye etmekte ve kaderlerine razı olmalarını söylemektedirler. Tavsiyeleri bundan öte gitmeyen bu grup zenginlerin içinde bulun­dukları israf dolu hayatlarına hiç bakmıyorlar ve onların fakirlere karşı ne derece yardımcı olmaları gerektiğini unutmuş görünüyorlar. Bunların tüm nasihatleri fakirlerin sabırlı olması yolunda gelişmektedir. İslâm dini bu insanların görüşlerini de benimsemez. Çünkü bu düşünceyle hareket edilecek olursa fakirliği yenmek ve insanları mal yüzünden düştükleri bataklıktan kurtarmak için hiçbir çaba harcamamak gerekir. İşte Kur'ân-ı Kerîm bu fikre karşı adeta savaş açmıştır: "Onlara Allah'ın (c.c.) rızıklandırdığı şeylerden (hayra) infak edin denildiği zaman o küfredenler iman edenlere (şöyle) dedi(ler): Allah (c.c.) dileseydi yedireceği kimseyi biz mi yedirecek misiz? Siz apaçık sapıklıkta bulunanlardan başkası değilsiniz."(86) Ancak her hastalığın bir tedavisi olduğu gibi fakirliğin de tedavi yol­larını her halde aramak gerekir. Bu tedavi yolları da ancak İslâmiyet'in getirdiği zekât müessesesinin gereği gibi çalıştırılması ile mümkündür.

Fakirliği Allah'ın (c.c.) kaza ve kaderi olarak yorumlayıp bu sebeple fakirlerin içinde bulundukları malî sıkıntıya her şekliyle rıza göstermeleri gerektiği söylene­mez. Hz. Peygamber'in Hz. Enes için dua edip malının artmasını istediği, Hz. Ebû Bekr'in malından faydalandığı gibi hiç kimsenin malından faydalanmadığını ifade ettiği bir gerçektir (87).

Fakirlikten sorumlu olan yalnız fert değildir: Kapitalistlerin bu konudaki görüşleri şöyledir(88). Diyorlar ki, fakirlik hakikaten bir felakettir. Fakat bunun sorumlusu ne devlet, ne zenginler ve ne de toplumdur. Bu problemin sorumlusu ancak ve ancak fakirin kendisidir. Hz. Musa'nın kavminden olan Karun da böyle düşünüyordu (89).

Kendisine, Allah'ın (c.c.) sana iyilikte bulunduğu gibi sen de iyilik yap denilince şöyle demişti: "Bu bana ancak bende olan ilim sayesinde verilmiştir' (90).

Kapitalistler topladıkları malları zekaları sayesinde kazandıklarına inanırlar. Bu nedenle de mallarım diledikleri gibi kullanabilmek isterler. Mal sahibi olamayanlardan ise toplum sorumlu değildir; "zekasını kullanıp kazansaydı" derler. Zenginlere gelince fakirlerin onlardan alacakları hiçbir hakları yoktur. Eğer zenginler fakir düşenlere bir şeyler verirlerse bu onlardan fakirlere uzatılan bir lütuftur, iyiliktir inancını taşırlar. İşte kapitalistlerin düşünceleri ve uygulamaları bundan ibaret­tir. Ancak bunların unuttukları bir şey var ki, o da şudur: Mal, mülk tüm kâinat, her şey Allah'ın (c.c.) malıdır. Çünkü yaratan O'dur. İnsanoğlu malının bir vekili durumundadır. Bu malı çalıştıran, ondan belli bir süre için menfaatlenip sonra da onu terk edip bu dünyadan göçecek olan bir emanetçidir. Yani er veya geç emanetçi olduğu için bu mal onun elinden çıkacaktır.

 

SONUÇ

Fakirliğin toplumlar için sıkıntı teşkil ettiği bir gerçektir. Şayet bu problem ülke genelindeki gelir kaynaklarının azlığı ve nüfusun da çokluğundan ileri gelmekteyse, toplum tarafından bu problemin normal kabul edilmesi mümkündür. Fakat toplumdan sosyal adalet kalkmış, servet dağılımına bir dengesizlik hakim olmuşsa, o zaman fakirliğin bu nevi dengesizliklerden kaynaklandığını da söylemek gerekmektedir.

Bir tarafta haksız kazançlar, vurgun ve meşru olmayan usullerle gelir temin edenlerin yanında aynı toplumda günlük yiyeceğini elde edemeyen, maddî sıkıntısı yüzünden bir kutu ilacını alamayan, kışın ısınamadıkları için çocukları donarak ölen insanlar yaşıyorsa, bu toplumda ciddi bir hastalık var demektir. Bu gibi toplumlarda iktisadî dengeler bozulur ve "nereden ve nasıl kazanırsan kazan, nereye ve nasıl istersen harca" felsefesi hakim olur.

Yine bu toplumlarda cinayetler artar, intiharlar çoğalır, insanlar arasındaki dinî ve millî bağlar tamamen gevşeyip kopar. Artık kimsenin kimseye itimadı da kalmamıştır bu toplumda. Kişi, her türlü alışverişinde insan aldatmayı adeta meslek edinir. Malî sakıntı önce kişinin kendisine yansır. Sonra aile fertleri de bu sıkıntıya ortak olurlar. Sonunda bu ortaklığa toplum da katılır.

Bir toplumda zimmete para geçirmeler gerçek mânâda ceza görmez, katile layık olduğu ceza verilmez, ahlâk ve din kuralları da hor görülerek göz ardı edilirse bu toplumun çöküşünü kimse engelleyemez.

İnsanlık öyle bir nizama sarılmalı ki, bu nizamın tümü hak ve adalet olsun, devlet malına saldıranlar olmasın, fertlerin kalpleri Allah (c.c.) korkusuyla dolup taşsın, suçlar lâyık oldukları cezalan mutlaka görsün ve fakirlerin tüm haklan korunsun. Kötülüğe götüren yollar kapatılsın, lâyık olmayanlar iş başına gelmesin, "kardeşim aç iken ben gecemi tok olarak geçiremem" inancı kalplere yerleşsin.

 

 

Kaynaklar:

(1)Münafıkûn/9.

(2)Teğabiin/15.

(3)Alak/6-7.

(4)Müsned'ül İmam Ahmed, Mısır, 1313, 3/459-460.

(5)   El-Buharî, Rikak, 42, Ha. Nü.: 6514.

(6)İhyau Ulûmiddîn, 3/228.

7)Nuh/12.

(8)  El-Müsned, 4/197.

(9)  Ebû Zerr'in bu konudaki görüşleri için bkz. Abdü'l-Mecîd Muhammed el-Aktaş, Ebû Zerr el-
Ğıfârî ve Arâuhu fı's-Siyaseti ve'1-iktisat, Amman, 1981, s. 231 ve dv.

(10)Tevbe/35.

11)el-Buhari, Megazi, 38, H. Nü: 4205, Hadis mu'cemine bakıldığı zaman "kenz" kelimesinin değişik
kalıplarıyla pekçok hadiste kullanıldığı görülecektir.

(12)El-Camiu U ahkamil-Kur'ân Ii'1-Kurtubi, Kahire 1967, 8/131.

(13)  el-Buhari, Zekat. 4, Ha. Nü. 1406. Fethu'l-Bârî'de de bu hadisle ilgili olarak geniş bilgi verilmiştir.

(14)  Ebû Câ'fer, et-Taberi, Camîu'l-beyan an te'vili âyi'I-Kur'ân, Mısır, 1954, 10/118.

(15)  Aynı yer.

(16)  Mekkî b. Ebi Talib, el-îdah linâsihi'l-Kur'ân ve mensuhihi, Tah. Ahemd Hasen Ferhat, Riyad,
1976, s. 272.

(17)el-Buhari, Zekat, 4, Ha. Nü.: 1404, Ayrıca bkz. el-îdah, s. 272.

(18)Taberi, 10/118.

(19)Ebu Davud, zekat, Ha. Nü.: 1564.

(20)Ebu Zerr, s. 242.

(21)Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Mısır, 1955, s. 110-111.

22)Ebu Zerr, s. 329 vd.

(23)el-Kurtubi, 8/127 vd.

(24)et-Taberî, 10/118.

(25)Ayrıca bkz. Ebû Zerr, s. 241.

(26)Ebû Zerr, s. 107.

27)Yusuf el-Kardavî, Müşkiletü'l-fakr ve keyfe âlecehe'l-İslâm, Beyrut, 1966, s. 137-141.

(28)Aynı eser, s. 140.

(29)Müşkiletü'1-fakr, s. 138.

(30)Şam, 1960, s. 193-198.

31)Müslim, Kitabu fadaili's-sahabe, 39, Ha. Nü.: 2500.

(32)Rum/38-39.

(33)Lokman/1-5.

Bakara/110.

(35)Ahzab/33.

(36)Müzzemmil/20.

37)Geniş bilgi için bkz.: İbn Hacer, Fethu'l-Barî, Kitabu İstitabeti'l-Murteddîn, 3, Ha. Nü.: 6924-6925.

38)Ganimetler hakkında fazla bilgi için bkz.: Vehbe ez-ZUhaylî, Âsâru'I-harb fi'l-fıkhi'l-İslâmî, Şam, 1965, s. 549 vd.

39)     Zimmîlik birkaç hususla olabilir. Bir sulh anlaşması ile, yahut bir harpte yenilip de islâm devletinin

idaresini kabul etmek suretiyle veya müslüman devlet ile sulh yaparak onun vatandaşlığını ve ken­disini korumasını kabul etmiş olan kimsedir. (Servet Armağan, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s. 27-28.)

(40)el-Kâsânî, Bedaiu's-sanai', 1327, 7/111.

(41)Tevbe/29.

(42)el-Cassas, Ahkamü'l-Kur'ân,  1338, İstanbul, 3/90 vd.

43)1839 Tanzimat Fermanı ile müslim ve gayri müslim tebea eşit kabul edilmişlerdir.

44) Cizye konusunda geniş bilgi için bkz.: Abdulkerim Zeydan, Ahkâmu'z-zimmiyyîn ve'1-müste'-

menîn, Beyrut, 1982, s. 137 vd.

(45)Bakara/261-265.

(46)Nisa/114.

(47)Alu Imran/92.

(48)el-Buharî, Ezan, 36, Ha. Nü.: 660.

Münafıkûn/8.

(50)tsrâ/70.

(51)Keyfe Âlece'l-İslâmu MüşkiIete'I-Fakr, s. 44-45. Muhamraed Ebû Zehra diyor ki; İslâm'dan önce

her ne kadar vakıf ismiyle değilse de buna benzer bir şeyler mevcuttu. Çünkü bir takım mabetlerde görev yapanlara tarla, bağ ve bahçelerden elde edilen ürünlerden verilmekteydi. Bu da bir nevi vakıf olarak kabul edilebilir. (Muhadaratün filvakf, Mısır, 1971, s. 5 vd.)

(52)Ebû Davud, Yasaya, Ha. Nü.: 2880, Ebû Abdirrahman en-Nesâî, es-Sünen, Kahire, 1964, 6/251;
Müslim, Yasaya, 3, Ha. Nü.: 1631.

53)Keyfe Âlece'l-İslâm, s. 48 vd.

 

(54)Aynı eser, s. 53 vd.

(55)İbn Mace, Ticarat, 6, Ha. Nü.: 2514.

(56)Aynı yer, Ha. Nü.: 2153.