aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

Kur'an'da Sosyal Bütünleşme

 Özcan GÜNGÖR*

 Özet:

Sanayi inkılâbı ve sonrası gelişmelere dikkat edildiği zaman görülecektir ki, genelde dünya dinleri, özelde de İslam dini ve müntesipleri arasında çok ciddi bunalımlar, değişimler yaşanmıştır. Bu süreç kendini şimdi küreselleşmenin imkanlarıyla daha yoğun hissettirmektedir. Müslümanlar için Kur'an ve onun sunduğu sosyal zihniyet dunyası hiç şüphesiz ki çok önemlidir. Üstelik Kur'an, diğer kutsal kitaplardan farklı olarak sosyal hayatın bütün yönlerini gerek kıssalar yoluyla; gerekse benzetmeler yoluyla mü'minlerin dikkatine sunmuş ve bu durum tarihsel bir gerçek olarak Hz. Peygamber döneminde de pratik hale gelmiştir.

 

Gelişen ve değişen dünyada toplum hayatımızı yeni bir anlayışla inşa ederken Kur'an'ın bize sunduğu tarihsel veriler ve değerler mutlak önem arz etmektedir

 

Anahtar kelimeler: Din, Sosyal Bütünleşme, Kur'an'ı Kerim, Sosyal Farklılaşma.

 

Abstract:

Social Integration in the Qur'an

When we look at developments and processes during the industry revolution and after­wards, it can be seen that among world religion, especially Islam and their followers, many serious crises and changes have appeared. This process, with the facilities of globalization, can be felt very deeply nowadays. For Muslims, Qur'an its social mentality is very important. In addition, Qur'an, differently from the other holy books, has given to Muslims all aspects of the social life through stories and imitations. This situation became historical reality during the period of the Prophet Muhammad (pbuh).

 

Historical data and values presented by Qur'an in the sense of construction again in the de­veloping and changing world are very important.

Key words: Religion, Social Integration, The Holy Qur'an, Social Differentation.

 

 

1-      KAVRAMSAL ÇERÇEVE (SOSYOLOJİK YAKLAŞIM)

 

Sanayi inkılâbının toplumların yapısında meydana getirdiği büyük değişiklikler, bunları takiben ortaya çıkan toplumsal çalkantılar, çözülmeler ve bunalımlar sos­yologların dikkatini bütünleşme konusu üzerine çekmiştir. Durkheim, sosyal bütün­leşme konusunda modern sosyologlar arasında öncülük vazifesi görmüştür.[1]

 

Diğer taraftan dinin sosyolojik rolü ve inancın bütünleştirici gücü dikkatleri sos- yal bilimlere ve özellikle Din Sosyolojisi'nin bu hususta vereceği cevaba çevirmiştir.[2]

 

Gelişme ve büyüme sosyal bütünleşme ile desteklenemiyorsa, toplumsal sistem aksayabilmektedir. "Farklı biyolojik (ırkî) ve kültürel kökene bağlı karma­şık toplumlarda sosyal bütünleşme sağlanamaz; nispeten homojen toplumlarda sağlanır" şeklinde bir kural ortaya koyamayız.[3] Birçok karmaşık sosyal yapılı ül­ke vardır ki bunlarda daha kuvvetli bir sosyal bütünleşme bulunabilir.

 

Bu girişten sonra tanıma ilişkin yaklaşımlara göz atmak yerinde olacaktır. Sosyal bütünleşme (social integration); toplumların yahut toplumsal alt grupların, belirli amaçların gerçekleştirilebilmesi yolunda, önceki özellik ve kimliklerini terk ederek yeni ve ortak bir kimlikte buluşmalarıdır.[4]

 

Sosyal bütünleşmeye, sosyalleştirme süreci de denebilmektedir. Buna göre;  "sosyalleştirme; grupla bütünleşmeyi sağlamak için ferde, hedefli ve amaçlı, dış ve iç davranış örneklerinin aktarılmasını sağlayan, belli şahıslar arasındaki bir etki­leşim sürecidir".[5] Bu aktarma ile fert, içinde bulunduğu toplum ve kültürün norm­larını öğrenerek o toplum ve kültürde kendisine düşen sosyal rolleri yerine ge­tirmesini sağlayacak bilgi, görgü, beceri ve alışkanlıklara sahip olur.

 

Bu iki teorik yaklaşımın da mantıksal kurguyla yerlerini belirleyebiliriz. İlki Kur'an'ın ilk muhatap çevreyle karşılaşma ve onlara yeni bir din ve dünya zihni­yeti vererek inanç ve amelde birleştirmeyi ve bu değerler etrafında bütünleştirme­yi içerir. Diğer yaklaşım ise; bu zihniyetin belirli süreçler kat edip ortak bir miras hâ­line gelmesi ve inananlarını bu ortak kültür ve miras etrafında toplayarak hem sos­yalleştirmesi hem de bu yolla toplumsal bütünleşmeyi sağlaması öğelerini içerir.

 

Bütünleşme; işleyen bir bütüne ve sosyal sisteme sahip olabilmek için sos­yal sistemin parçalarının birbirleriyle uyum sağlamalarıdır.[6] Daha geniş bir açıdan "bütünleşme"; sosyolojide toplumdaki küçük ya da alt guruplar, cemaatler, menfaat birlikleri, müesseseler gibi sosyal yapının çeşitli unsurları arasındaki tamamlanma ve kaynaşma durumunu ifade etmektedir. Sosyal bütünleşme, bir toplumu meydana getiren fertlerin, farklı gruplarının ve daha geniş muhtelif ünitelerin karşılıklı bağımlılık ve ahenk içerisinde bir düzen teşkil edecek şekilde birleşme sürecinden ibarettir. Bunun sonucu, bir toplum ve sosyal grup içinde hâkim olan kültürel değerlerin toplumu meydana getiren fertler tarafın­dan alınarak kendilerine mâl edilmesi ve böylece fertlerin toplumun sosyo-kültürel değerlerini kazanarak onunla uyumlu bir şekilde yaşama durumuna gel­meleri süreci de sosyal bütünleşmeyi ifade etmektedir.

 

Sosyal bütünleşmenin normatif, fonksiyonel, manevi ve kültürel türleri vardır.

 

Normatif Bütünleşme: Toplumun normlarla koordine edilmesidir. Parson'a göre toplumda böyle bir bütünleşmenin meydana gelebilmesi, toplumun ortak değerlerinin, sosyal sistemlerinin yapısal unsurlarında müesseseleşmiş olması şartına bağlıdır. Toplumda yüksek derecede bir normatif (sosyal değerler) bü­tünleşme, sosyal istikrarı ve böylece sosyal sistemin sürekliliğini sağlar.

 

Fonksiyonel Bütünleşme: Toplumsal statüler ve roller arasındaki uyumdur. Buna göre; fonksiyonel bütünleşme toplumdaki iş bölümünün ahenkli bir şekil­de gerçekleşmesinin bir sonucu olmaktadır.[7]

 

Manevi Bütünleşme: İnanç, saygı-sevgi ve zevkler gibi manevi değerlerde ortaklık sağlanabilmesidir.

 

Kültürel Bütünleşme: Uzun yıllar sonucu toplumun hafızasında oluşmuş olan ortak değer ve inançlar etrafında gerçekleştirilen bütünleşmedir. En ideal bü­tünleşme şekli budur. Çünkü; bu seviye diğerlerini içine aldığı gibi zıtlık ve çeliş­kilerin de olmamasını ihtiva eder.[8]

 

Öncelikle bütünleşmenin olabilmesi için farklılaşmanın olması gerekir. Bu bağlamda farklı parçaların birleşmesi, düzenlenmesi olmadıkça bütünleşmeden söz edemeyiz.[9] Bütünleşme, hiçbir şeye başkaldırmaksızın, hiçbir şeyi sorgulamaksızın itaat eden bireylerden oluşmuş ve katı bir şekilde kurallaştırılmış bir toplumsal düzeni belirtmez.

 

Gerçek anlamda bütünleşme sağlanabilmiş toplumlarda fertler, sosyal rolünü bulmuş ve benimsemiş, çeşitli faaliyetlere rahatlıkla katılabilecek hale gelmişlerdir. Yani; toplumun istekleriyle kendi istekleri arasında bir denge kurabilmiş, yerine göre toplum yararına kendi egoizmlerini terk edebilecek bir seviyeye ulaş­mışlardır. Sözün özü; madde ve mânâ hedefleri arasında bir ahenk kurulmuş, ilim­le din, dünya ile âhiret, fert ile cemiyet bütünleşmiştir.[10]

 

Tanımlar çerçevesinde bu kavrama yüklediğimiz anlamları çoğaltmak mümkündür; fakat yapılan bütün tarifleri bir anlam potasında birleştirmek zor gibidir. Ortak ve anlaşılır bir tanım olması adına, "sosyal bütünleşme"; toplumun değerlerini ve kültürel unsurları da yanına alarak bir mânâ etrafında toplanıp, birlik meydana getirme, toplumun ortak heyecan ve hislerinden hareket ve herkesi kendi konumunda kabul ederek bir bütünlük esası meydana getirmeye bağlıdır. Gayet açıktır ki burada ortak payda, inanç ve kültürel değerler çok dik­kat çekici bir yer edinirler. İnanç boyutunun eksik kaldığı bir birleşme tek ta­raflı kalmaya mahkûmdur. Gündelik ve menfaate dayalı bütünleşme toplumu ile­ri götürme istidâdı gösteremez ve her defasında da başa dönme problemini orta­ya çıkarır.

 

 

2-      DİN VE SOSYAL BÜTÜNLEŞME

 

Din ve toplum arasındaki etkileşim yakından ve sistematik bir şekilde ince­lenecek olursa bunun, birinci derecede, dinin toplum üzerindeki etkisi şeklinde var olduğu görülür. Dolayısıyla, toplumsal örgütlenme biçimi ve davranışlarının şe­kil ve karakteri bu etkiye maruzdur.[11] Bunun yanında karşılıklı bir etki-tepki mü­nasebeti söz konusudur. Toplum ve kültür alanları dinî yaşayış üzerinde et­kili olurken, diğer yönden de din sisteminin topluma ve diğer değişik kültür sahaları üzerinde etkili bulunduğu da görülür.[12]

 

Dinin toplumla ilgili önemli fonksiyonlarından biri "toplumu düzenleyici normlar sistemi" olarak ortaya çıkmasıdır. Din mü'minlere nasıl hareket ede­ceklerini gösteren bir sistem sunmaktadır. Dinin bu anlamda toplum normu dü­zenleyici özelliğinin daha çok İslam toplumlarında belirginleştiği ve geçerli ol­duğu da belirtilmektedir.[13] Dinin dünya karşısındaki tavrı, mü'minlerin zihniyet yapılarını şekillendirmek ve onlara yeni bir form kazandırmaktadır. Böylece her dinin sahip bulunduğu değerler ve semboller sistemi ile bir ekonomik ahlâkın ve sosyal anlayışın oluşmasında önemli rol oynadığı görülmektedir.[14]

 

İslam Kültürü’nde bu mânâda sistemli bir  içtimai ahlâk felsefesi geliştirile­memiştir. Acaba Kur'an'da açıkça ifadesini bulan sosyal bütünleşme, din ve vic­dan özgürlüğü, ferdi irâde hürriyeti, çalışmanın değeri, teşebbüs hürriyeti, he­lal kazanç ilkesi, aklın, malın ve ırzın masumiyeti, renk, dil, ırk ve cinsiyet ayrı­mına dayalı uygulamaların reddi ve daha nice ilke, standart ve değerleri temel alan bir ahlak geliştirilebilse ve bu ahlak ilmi, sınai ve iktisadi çabalar içinde bir çerçeve oluştursaydı nasıl bir sosyal yapı vücut bulurdu?[15] Bu soru ve sorun çok mânidardır.

 

Din olayının sadece en önemli yönlerini zikretsek bile, onun aynı zaman­da tarihi, sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir gerçeklik olduğunu da belirtmek gereklidir. Bütün bunlar göz önüne alındığında dinin,[16] insan hayatının her yönü­ne etki ettiği, bundan dolayı da sosyal bütünleşme hâdisesinde çok önemli rolü olduğu söylenebilir.

 

Burada değindiğimiz hususlar dinin sosyal bütünleşme üzerindeki etkisini göstermek adınadır; fakat bunun yanında bunların birbirlerine karşılıklı etkile­ri göz önüne alınmalıdır.

 

Gerçekte din ve sosyal bütünleşme arasındaki ilişkinin yönünü tayin edebil­mek, hangisinin diğerini etkilediğini genel bir hüküm halinde ortaya koyabilmek mümkün değildir. Çünkü; dine dayalı inançlar ve sosyo-kültürel yapılar çeşitlilik gösterir.[17] İslâm toplumları bağlamında, idealist görüşün olduğu gibi kabullenil­mesi mümkün görünmese de, ilahî ufuktan beşeri alana inen vahyin anlaşılması ve yorumlanmasında “toplumsal yapının fiziki ve kültürel özelliklerinin”[18] dine etkisi olduğu müşahede edilmekte, aynı zamanda dinin de söz konusu alana farklı tarihsel ortamlarda, çeşitli şekillerde ve düzeylerde etki yaptığı rahatlıkla anla­şılmaktadır.[19]

 

İslâm Kültürü’nde dinî çerçevede en kapsamlı bütünleşme olgularından birisi İcma'dır. Sözlükte "birleştirmek" anlamına gelen bu terimin tam şekli "İcma-ı ümmet" yani; İslâm topluluğunun fikir birliğidir. Ancak bu uygulamada bir bilgi-metodoloji ilkesi olarak kullanılmış ve toplumun kendinden çok, ileri gelenlerinin ortak görüşü anlamını taşımıştır.[20] İslâm toplumunun gelişme dinamiği bakımından bazı fonksiyonel eleştirilere uğrasa da İcmanın, kültürel bütünlüğü sağlama ve özellikle süreklilik kazandırmada önemli bir rol üstlenmiş olduğu söylenebilir.

 

İslâm toplumunda itikâdî olmayan fikir ayrılıklarına toleransla yaklaşılmış, bunlara “rahmet”[21] (bir gelişme dinamiği) gözüyle bakılmıştır. Gerçekten de İslâm toplumu, klasik dönemlerde (XII. yüzyıl sonlarına kadar dinî, felsefî ve müs­pet bilimlerde) fikrî alanda parlak bir başarı göstermiştir.[22] Bu basarı, İslam'ın bir toplumda bütünleşme sağlama ilkelerinden biri olan ahlâk ve ilim birliğini sağla­yabilmesine bağlıdır. Daha sonraki tarihî gelişimi içinde tek taraflı olarak ilim de ahlakî olana dönüştürülmüş, dünya-âhiret, fert-toplum bütünlükleri de koparılıp ikincilerine (ahiret ve topluma) ağırlık verilmiş, böylece İslâm'ın asıl bütüncü he­deflerine ulaşılamamıştır.[23] Çünkü; toplum lehine fert-cemiyet birliği bozulursa orada ferdin İslâmi rolünü tam olarak yerine getirmesi, ideal anlamdaki bir kül­türel bütünleşmenin sağlanması mümkün olmaz. Çok yönlü sosyal süreçlerle sağ­lanan bütünleşmenin şüphesiz topluma süreklilik sağlayıcı mekanizmalarla yakın bir ilgisi vardır.

 

3-      KUR'AN'DA SOSYAL BÜTÜNLEŞME

 

3.1 TEORİK YAKLAŞIM/ÇERÇEVE

 

İnsanlar zaman içinde çoğalmış, çeşitli ihtiyaç ve zorunluluklardan dolayı da grup haline gelmişlerdir. Esâsen, bu, insan fıtratıyla yakından ilgilidir. Şöyle ki; İbn-i Haldun, insan cinsinin toplu olarak yaşamasını, Allah'ın irâdesinin ger­çekleşmesi olarak görür. Çünkü; O'na halife olan bu varlık, âlemi mâmur kılacak­tır ve bunun için de toplu olarak yaşamak durumundadır.[24]

 

Kur'an toplumların tarihsel olarak yaşamış oldukları çeşitli süreçleri genel­likle kıssalar içerisinde nakleder. İnsanları, bu yolla düşündürmek ve ibret alma­larını sağlamak amacıyla bu tarihsel örnek olaylar, değişen zaman ve sosyal yapı­lara rağmen değişmeyen ilâhi hedefleri göstermektedir.[25] Biz de makalemizde Kur'an-ı Kerim'e sosyal bütünleşme açısından bakarken bu temel hedefi göz ardı etmeden, mü'minlere gösterdiği "orta ümmet" yolunu gerçekleştirme adına zikredilen temel parametrelere makalenin sınırları içinde dikkat çekeceğiz.

 

Kur'an süreklilik içeren sosyolojik vurgusuyla bütün toplumların, milletle­rin, peygamberlerin ve toplum önderlerinin yaşadıkları örnek olayları canlı ifade­lerle anlatmaktadır. Bu anlatımın yer aldığı kıssalarda toplumların tarihsel sü­reç içerisinde geçirdikleri sosyal olaylar ile bu sosyal olayların değişmeyen genel özellikleri işlenmektedir. Bunlar zaman ve mekân ile sınırlandırılmayan evrensel gerçeklerin bulunduğuna ait vurgular aracılığı ile gerçekleşmekte olup, tarih­te zamana ve mekâna bağlı olarak farklılık gösteren şeylerin; sosyal ilişki ağla­rı, üretim ve tüketim biçimleri, sosyal kurumlar gibi fenomenler olduğu öne çık­maktadır.

 

Değişmeyen ve süreklilik özelliği taşıyan değerler fıtrat temelini oluşturmaktadır. Fıtrat ise “İnsanın, Allah’ın bir kanunu olarak doğuştan getirdiği yaratılış, mizaç ve yeteneklerin birleşimi” şeklinde tanımlamak pekala mümkün­dür.[26] Dolayısıyla ileride değineceğimiz Kur’an’ın toplumların bütünleşmesi hususundaki evrensel vurguları fıtrat temelli olup, insanla çelişen bir noktayı ihtiva etmemekte oldukları, düşünülmektedir.

Bu yaklaşımın farklı bir versiyonu olarak Kur'an toplumsallaşma (sosyal bütünleşme) sürecinin insan fıtratına yerleştirildiği ve yaratılışında var olduğu gerçeğini Hucurât Sûresi’nin on üçüncü ayeti dile getirmiştir. Söz konusu ayette; farklılıklar ne­deniyle insanların birbirlerini tanımaları gerektiği inancından hareketle, insanın bir sosyal varlık olduğu ve zorunlu olarak toplumsal birlikteliğin gerekliliği vur­gulanmaktadır. Bireysel farklılıklar ve tanışma eylemi toplumsal hayatın vazge­çilmez şartı olup, bu tür farklılıkları bir ayrım aracı olarak kabul etmek müm­kün değildir.[27] İnsanlar kendilerine tanınan imkânlar ve beceriler açısından ayrı olarak yaratılmışlardır.[28] Allah, insanları gerek beceri bakımından gerekse ruhsal, fiziksel ve benzeri bakımdan farklı şekil ve kabiliyetlerde yaratmıştır. Doğal ola­rak bu reel durum, birlikte yaşama zorunluluğu doğurmuştur. Bu yaratılma özelliği de kolektif ve toplumsal hayata geçiş sürecini hızlandırmıştır.

 

Kur'an açısından yaklaşıldığında, insanın iyiliği ve kötülüğü kendi eliyle kazanma potansiyelini taşıyan iki boyutlu bir varlık olduğu görülmektedir. İnsan­da bu iki boyuttan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen faktör yine insa­nın hür irâdesinde somutlaşmaktadır. İnsanın tarih içerisinde çoğu zaman olum­suz rol oynaması daha çok zaaflarının güdümüne girmesiyle gerçekleşirken, olumlu rol oynaması da onun, genellikle fıtratına uyması ve kendini yabancılaştırıcı etki ve unsurlardan arındırmasıyla gerçekleşmektedir.[29]

 

 

3.2 KUR'AN'IN SOSYAL BÜTÜNLEŞME ARGÜMANLARINA GE­NEL BİR BAKIŞ

 

3.2.1 Tevhit: İslam dininin tebliğinden itibaren süratli bir yayılma göster­mesi, bir sıkıntıyı da beraberinde getirmekte idi. O da; İslam'a giren bu milletle­rin çok çeşitli kültürel sistemlerden geliyor olmalarıydı. İşte sorun bu çok çeşitli kültür birikimlerini bir sistem içinde tutma, yeni dinin akideleriyle uyuşmayan kültürlerinin bir kısmını değiştirip yerine yenisini ikâme etme ve sosyal bütün­leşmeyi bozucu bütün farklılıkları, bir potada eritip ortak ülkü, ideal etrafında toplama işidir. İşte İslam, Kur'an'da ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın sünnetinde top­lumsal ilişkilerin, insan ruhunun derinliklerine ve insanın kâinata bakışına uza­nan köklerini sağlam bir tabana oturtmayı sağlayacak genel kurallar koymuş­tur.[30] Söz konusu sorunu aşmada çözümün en büyük yanını tevhit akidesi oluştur­muştur. Bunu, Mekke dönemi İslâm peygamberinin yaşamından ve Mekki ayet­lerden anlamak çok kolaydır. Aynı zamanda ayrıntıları da içeren bu kurallardan, bizi ilgilendiren nokta, insanın tek yaratıcı karşısında ve eşit olarak, başka hiç­bir güç tanımadan tek tanrı inancını yaşamasının toplumsal hayatta ortaya çıkar­dığı etkileridir. Böyle bir inancı paylaşan insanlar arasında sosyal bütünleşmeyi sağlamada dinin daha stratejik bir rol oynadığı rahatlıkla söylenebilir.

 

Öte taraftan insanın dünyadaki yeri ve tabiatta oynaması gereken role ilişkin serdedilen düşüncelerde, toplumların 'tevhit'i zedeleyecek gevşeklik gösterdik­leri durumlarda Kuran'ın bize sunduğu ilişkiler ağını da dikkate almak, İslam toplumunun dirliği açısından hayati öneme haiz olduğu söylenebilir.

Hemen hatırlatılması gerekir ki Kur'an, tevhit akidesinin tüm peygamber­lerin tebliğlerinin esasını teşkil ettiğini de zikreder.[31] Ve hatta öyle ki bu akide­ye bütün inananları ve ehli kitabı da dâhil ederek çağrıda bulunur.[32] Bu da Kur’an’ın bu meseleye karşı ciddiyetini, bütünleşmenin ve birleşmenin hangi te­mel esas üzere olacağını bizlere göstermesi açısından önemlidir.

 

3.2.2 Tek Bir Ata ve Tek Bir Nefis Hatırlatması: Kur'an, insanları tevhit inancı etrafında birleşmeye çağırırken, bu davetini belli bir millete, sosyal çevreye veya gruba yapmamakta, hitâbını bütün insanlığa yönelterek ona evrensel bir özellik vermektedir.[33] Bu husus, Kur’an-ı Kerim'in mânâ etrafında mükem­mel sosyal bütünleşmeyi gerçekleştirmede en önemli özelliklerden biridir. Kur’an, bu daveti evrensel olarak takdim eder ve sık sık ‘Ey insanlar’ gibi hi­tap tarzlarına yer verir. Kur'an, bize aynı atadan olduğumuzu ve bir tek nefisten yaratıldığımızı hatırlatarak aynı köke mensubiyet duygusunu bütünleşme aracı olarak zikreder.[34]

 

3.2.3 Din Kardeşliği: Kur’an-ı Kerim “müminler sadece kardeştirler” bu­yurarak bunu açıkça beyan ediyor, böylece inananları sevgi ve kardeşlik ba­ğı altında tek vücut olmaya çağırıyor.[35] Müminlerin oluşturduğu kardeşlik birli­ği içerisinde her çeşit sosyal farklılıklar kaynaşacaktır.[36] Nihayet İslâm, ideal ümmeti olan “orta ümmet”, toplumsal hayatta gerçekleşecektir.

 

İnsanlar arasındaki bağlılığı ne kadar bir dizi ilmî sebeple anlatsak da İs­lâm'a göre hepsini kuşatan ve diğerlerine üstün olan bir esas görürüz ki; bu, Allah’ın kalplerimize verdiği bütünleşme ve uzlaşma hissidir.

 

“(Allah) onların kalplerini birleştirdi, eğer yeryüzünde olan her şeyi sarf et­sen yinede onların kalplerini uzlaştırmazdın ve fakat Allah onları uzlaşırdı!”[37]

 

“Hepiniz Allah'ın ipine sanlın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın ki düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaşırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş uçurumunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah doğru yola erişesiniz diye böylece ayetlerini açıklar”[38]

 

Toplumu meydana getiren bağlar, gönüller arasındaki uzlaşma, Kur’an’a göre Allah’tandır ve gerçek bağ budur. Allah vergisi olan bu bağın yerini, di­ğer bağlar tutamaz. Diğer bir tabirle “Allah insanlar arasındaki münasebetlerin, kalplerin derinliklerine inerek, kuruyan kaynakları yumuşatan ve onları yekdiğe­riyle perçinleyen sıcak sevgiyle bütünleşme esası üzerine oturmasını ister”.[39]

 

Kur’an vahyi ilk andan itibaren insanlar arasında ırk, renk, memleket ve dil farklarını, üstünlük aracı olmaktan çıkarır ve hitâbını bütün insanlara yaparak, gönülleri Allah’a yöneltir. Esâsen bu durum Kur’an’ın Âlemlerin Rabbi[40] vurgusunda da kendini gösterir. İslam, insanların aralarında dostluk kura­rak, barış halinde bulunmaları düsturunu getirmiş olmakla insana verdiği değeri ortaya koyar. İslam, ferdî hak ve hürriyetleri güven altına alan bir birlik ve bütünlük dinidir. O, aynı zamanda kollektif refahı sağlar.[41] bunu ya­parken de iktisâdî bakımdan da ahlâki yönden de kendisine insanı esas alır.

 

Buna paralel olarak Türk-İslam Medeniyeti, bencil bir sistem içermez. O, bütün insanları “yaratılanı severim, yaratandan ötürü” prensibi ışığında değerlendirir.

 

3.2.4 İyi Şeylerde Yardımlaşma, Kötü Şeylerden Sakındırma: İslam dininin en dinamik emirlerinden birini teşkil eden bu esas bütün bir sosyal sistemi içine almak­tadır. Öte yandan Kur’an, İslam’ın genel kurallarına uymayan ve toplumun nizamını bozucu sosyal bütünleşmeyi de kabul etmez.[42]

 

Kur’an, “iyilikte ve fenalıktan sakınmada yardımlasın; günah işlemek ve aşın gitmekte yardımlaşmayın”[43] derken sosyal fonksiyonların sıklaşmasında idealist bir tutumu telkin etmektedir. Toplumun bütünleşme ve birleşme yönünden ıslâhı ile bozulması bazen aldatıcı şekilde birbirine karıştırılabilir.[44] Bu denli nega­tif görüntü ve durumlarda, İslam, gerçek bütünleşmeye ve gerçek bağlara, özellik­le toplumsal istikamete itina göstermiştir.

 

İyiliği (mâruf) emretme ve kötülükten (münkir) alıkoyma tutumuna değinmekten kastedilen mânâ tam oturmayacaktır. Kısaca mâruf, dinin emrettiği; münkir, dinin yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye mâruf; Allah'ın razı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münkir denilir.[45]

           

Münkir, mârufun zıddı olarak, her sahih aklın çirkinliğine hükmettiği şey, se­lim kalp sahiplerinden oluşan kamu vicdanında yer etmemiş, kitap ve sünnetin de çirkin gördüğü şey demektir.[46]

 

Daha geniş bir yaklaşımla maruf ve münkir, İslam’ın ve İslam üzere olan selim kalplerin belirlediği şeydir. Yani; toplumu hayra ve şerre götüren şeylerdir.[47] Allah, insanlık tarihi boyunca birbiri ardınca peygamberler göndererek, neyin gü­zel, neyin çirkin olduğunu ve nasıl davranmaları gerektiğini insanlara bildirmiş, O’nun bu şekilde emir buyurup teşrî kıldığı davranış şekilleri artık birer toplum­sal kaide, “maruf” ve/veya maruf birer urf olmuştur.[48]

 

Kur'an, bu sosyal olguyu toplumun temeli kabul ederek sık sık dile getirir. “Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkirden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[49] Bu ayetle iyiliğin emredilmesi ve her türlü kötülüğün men edilmesi işi, bütün inananlara bir sorumluluk yük­lemiştir.

 

Başka bir âyette: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah'a iman edersiniz.[50]

 

Başka âyetlerde, müşriklerin yanında[51], mü’minlerin karşısında kötülüğü emreden, marufu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıka­rak, emredilenin tam tersini yapan münafıkların[52] durumu da negatif yönde bir et­kileşime örnek olarak Kur’an’da geçmektedir. Öte yandan, Hz. Lokman’ın oğlu­na öğüdü, toplumların bu hususu ihmâl ettiğinde nasıl helak edildiği[53] örnekleri­ni de Kur’an, pozitif yönde iletişimlere iyi örnekler olarak inananların önüne koy­muştur.

 

Bir toplumda iyiliği emredenler, kötülükten menedenler olmazsa giderek kötü olan işler birer kural, yani; bir yaşama biçimi olurlar. Bu halin sosyal çözülmelere ve çöküntülere sebep olacağı açıktır.

 

Kur’an, inananlardan öyle dinamik bir topluluk ister ki; şayet bu dinamik unsur inananlar tarafından ihmal edilirse, yani; dinamikliğin yerini statik bir top­lum yapısı alırsa maddi ve mânevi alanda Müslüman toplumun üstünlük hakkını kaybedeceği ve buna her dönem\toplum içinde dikkat edilmesi gerektiği Kur’an’da özellikle vurgulamıştır. Kur’an inananlara ne kadar düzen ve disiplini, sulh ve sükûnu, iyi ve güzeli, doğru ve hak olanı telkin ederse etsin renkler ve te­zatlar yaşanacaktır. “Rabbin dileseydi” hikmetine açık olan hayatın, tek boyutlu olması murat edilmemiştir.[54] Ancak Kur'an, sosyoloji açısından eşsiz bir önem ta­şıyan, öyle bir prensip, öyle bir sosyal garanti talebi tebliğ etmiştir ki, toplumun ge­leceği buna bağlı kılınmıştır. Hiç şüphesiz ki bu “içinizde daima iyiliği emir ve kö­tülüğü men eden bir cemaat”[55] dünya çapında da bir ümmet bulunsun, diyerek, sosyal bütünleşme için yeterli miktarı yahut asgarî sınırı belirtmiştir[56]

 

Mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik, beraberliğin olması, ancak toplumun sosyal bütünleşmesi adına sigorta görevi yapan İslam dini­nin bu dinamiğiyle mümkündür.

 

3.2.5 İnfak ve Dengeli Tutum: Sosyal bütünleşmeyi en ciddi şekilde menfi et­kileme ya da önündeki en büyük engel adına iki fenomen dikkat çekici bir şekil­de vurgulanmıştır. Bunlar; lüks ve aşırı zenginlik hevesi:[57] Zira aşırı zenginlik ve lüks, insanlar arasındaki adâletin ve dengenin bittiği yerde başlar. Kur’an, lüks, debdebe ve şatafatı nankörlük, olumsuz davranışların kaynağı sayıyorsa, dengesiz bir sosyal konumun neticesi olan lükse alternatif olarak da adil ve dengeli bir toplum düzeni arzulamaktadır.[58]

Yine bu gibilerinin (ileri gelen azgınlar) akıbeti ve dünyayı bozmalarından ahirette hesaba çekilecekleri de Kur’an’da anlatılır.[59] Aşırı zenginliğin körüklediği dünyaya tamamen bağlanma ve arkasından lüks tüketim, toplumdaki sosyal denge­yi bozar. Toplumun mutlu ve kendi içinde bütünleşmeyi sağlaması mümkün ol­maz. Zira bu durumda Kur’an’ın değer ölçüsü yitirilmiştir. Kur’an’ın değer ölçü­sünün yitirilmesi diyebileceğimiz örnekler olma sadedinde şu konular da akla gel­mektedir; Zengin olup bunu iyi kullanmayanlar,[60] açları doyurmayanlar,[61] Medine Zenginleri’nin Tebuk'e gitmemeleri ve sorumluluktan kaçmaları,[62] altın ve gümüş biriktiren zihniyetin zemmedilmesi[63] ve ehl-i kitap din adamlarının dünya karşısın­daki tutumları[64] sıralanabilir.

 

Esasen bu menfi durumların çözümünü de Kur’an vermektedir. Bu ise infaktan başka bir şey değildir. Bu arada Kur’an’da, yoksul, muhtaç ve gariplerin çokça anılması fakirlik olgusunun ebediyen çözümlenemeyecek bir mesele gibi görüldüğü anlamına gelmez.[65] Kur’an’da birçok yerde de, infâkın öylesine bir bağış ve sada­ka olmayıp aksine muhtaç ve yoksulların asıl hakkı olduğu belirtilmektedir.[66]

 

Sosyologlarca kabul edilen görüşe göre; gelir dengesi bozuk, fakirle zen­gin arasındaki farkın büyüdüğü toplumların ideal manada bir toplumsal bütün­leşme sağlamaları mümkün değildir. Bu durum istisnai zamanlarda bozulabilir. Yani; felaketler ve milli sevinçler gibi, esasen bu da bazı zamanlar bir bütünleş­me siluetinden başka şey değildir.

 

3.2.6 Akrabalık ve Komşuluk Bağını Koruma: Kur’an uzak ve yakın kom­şuya iyi davranmayı ısrarla tavsiye etmiş ve Peygamberin uygulamaları da bu­na örnek teşkil etmiştir[67] Bu sayede Kur’an en yakından başlayarak aile, ak­raba, yetimlere, muhtaçlara,[68] mahalle ve köy vb. diye bütünleşmenin adresini göstermiştir. Zaten, Peygamberin uyguladığı kardeşlik de geçici değil, daimi bir sistemdir. Onun zamanla mukayyet olduğunu gösterecek herhangi bir delil ve işa­ret bulunmadığı için de her devirde elverişli ve faydalıdır.[69]

 

3.2.7 Manevi ve Sosyal Rahatsızlıklar: Kur’an’ın zikrettiği sosyal dayanış­ma ve bütünleşmeyi engelleyen mânevi rahatsızlıklara da dikkatleri çekmemiz yerinde olacaktır: Adam öldürmek ve kan davası gütmek[70], haset etmek[71], israf ve cimrilik[72], yalan söylemek ve iftira etmek[73], gıybet ve su-i zan[74], fuhuş ve zina[75], hırsızlık ve gasp[76],

karaborsacılık yapmak[77], içki ve kumar[78], rüşvet[79], faiz[80]. Bütün bu yasaklar tabii ki daha mutlu ve müreffeh bir toplum düzeni için Kuran’ın bize sun­duğu reçetedir.[81] İlahi rahmet, zenginlerin ve fakirlerin samimi bir yakınlaşma anlayışı içinde nimetlenmelerini gerektirirken bunun zıddına hareket eden ve karşılarında fakir bulunmadıkça mutlu bir hayat süreceklerini zanneden top­lumlar hiçbir zaman sosyal sıkıntı ve çalkantılardan kurtulamaz. Bunun yanın­da, evrensel mânâda toplumları çökerten hususlara bakıldığı zaman yukarıda sa­yılan mânevi ve sosyal rahatsızlıkların en önde oldukları görülmektedir.[82]

 

3.2.8 Sosyal Bütünleşmeyi Sağlayan Ahlâki Kategoriler: Kur’an’da sosyal bütünleşmeye götüren ve bütünleşmeyi engelleyen durumları kısaca anlatmaya çalıştık. Son olarak Kur’an’ın bütünleşmeyi sağlayan ahlâki kategorilerini kısaca hatırlatmakta fayda vardır. Bunlar; iyilik, doğruluk, adalet[83], iyilerle dost olmak[84], iyilikte yardımlaşıp kötülüğe karşı koymak[85], infak[86], arabuluculuk[87], adalet[88], kar­deşlik[89], bağışlama[90], sadaka[91], görevi ehline verme[92], ödünç verme[93], sabır[94], itaat[95], çalışkanlıktır.[96]

 

 

3.3. TEORİDEN PRATİĞE BİR KAÇ ÖRNEK

 

Gelenekler, bir nevi toplumsal irade olarak bizi ve davranışlarımızı etkile­yen; fakat kamu gücü ile yaptırımı olmayan normlardır[97] Geleneklere bağlılık hemen her toplumda görülen bir özelliktir ve gelenekler insanda âdeta ikinci bir tabiat oluşturur. Hamdi Yazır, Yâsin Suresi’nin 8. ve 9. âyetlerindeki yorumunda; söz konusu durumun insanları doğru yolu bulmalarına engel olan nesnel, sos­yal alışkanlıklar ve şartların müktesep bir ceza halinde zorladığını tasvir eden istiare olduğunu söyler.[98] Aynı akıbet Hz. Musa’nın kavminde de görülmüş[99], Hz. Muhammed’de de yaşanmıştı.[100] Geleneklere aşırı bağlı bir Arap toplumu da söz konusu olunca[101] Kuran’ın Hz. Peygamberle gerçekleştirdiği mükemmel top­lumsal bütünleşme insanları hayrete düşürecek niteliktedir.

3.3.1. Hicret Pratiği: Kur’an’da sık sık övülen ve örnek gösterilen hicret hâdisesinde Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye Hicret eden Müslümanlarla Me­dine’nin yerli Müslümanları kardeş kabul/ilan edilmiştir.[102] Bu kardeşlik evsiz, yurtsuz, Medine'ye gelenlerin başlarını sokup barınabilecek bir yer bulmalarını temin etmek içindir. Kardeş olan bu Müslümanlar kendi aralarında mallarını ve kazançlarını paylaşmak suretiyle geçimlerini sürdürüyorlardı. Bu durum Medi­ne'ye göç edenlerin ev, bark ve iş sahibi olmalarını sağlamıştı.[103] Bu hadise, bü­tün Müslümanlara kardeşliğin nasıl olduğunu göstermesi açısından evrensel bir model oluşturmuştur.

 

3.3.2. Evs ve Hazrec Örneği: Yukarıda kısaca tasvir edilen bir ortamda, Evs ve Hazrec, Medine'nin iki büyük kabilesiydi ve Resulüllah oraya geldiğinde bir­birlerine düşman idiler. Yüzyıl süren ‘Buas harpleriyle’ her iki taraftan pek çok kişi ölmüştür. Daha sonra iki kabilede İslam’a girmiştir. Eş'as b. Kays adında bir Yahudi'nin fitnesiyle bu iki kabilenin aralan tekrar açılır ve birbirlerine düşmek üzere iken Hz. Peygamber yetişir, her iki tarafı da yatıştırır. Bu münasebetle şu ayetler nazil olur: “Allah'ın üzerinizde olan nimetlerini hatırlayınız ki siz birbiri­nize düşmandınız. Allah kalplerinizi bir birinize ülfet etti. Böylece onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”.[104]

 

3.3.3. Kötü Alışkanlıkların Ortadan Kaldırılmaları Pratiği: İçki, kumar, hır­sızlık, rüşvet, cinayet, fuhuş, gibi kötülükler hemen her toplumun başına bela olmuştur. Aklı başında olan insanların ‘temiz bir toplum’ idealiyle bunlarla mücadele etmeleri gerekir; ancak dinin toplum hayatındaki birleştirici ve bü­tünleştirici rolü dikkate alınmadan bu başarının sağlanamadığı ise seküler mo­dern toplumun içinde bulunduğu ahlaki bozulmalardan anlaşılmaktadır.[105] Mese­la; 1919-1932 yıllarında ABD’de  içki yasaklandı; fakat sonra yeniden serbest hale geldi.  Amerikalı bir akademisyen Prof. Dr. Julius Hirsh bu konuda şöyle der: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur’an vasıtasıyla içkiyi men etmiş ve asırlarca bü­yük insan kitlelerini içkinin zararlarından koruyabilmiştir. Bu netice, 20. asırda münevver ABD'de her nevi propagandaya ve fenni terakkiye rağmen elde edi­lememiştir”[106] Öte yandan Kur'an sarhoşluk veren şeyleri yasaklarken tedrici bir metot izlemiş ve bunda da son derece başarılı olduğunu tarihi olaylardan öğreni­yoruz.[107]

 

3.3.4. İbadet Pratikleri: İdeal olarak sunulan ilkeler, ibadetlerin yerine geti­rilişi ile hayat bulmaktadır. Son tahlilde, Kur’an’da sosyal bütünleşmeye yöneltici örnekler bulmak ve bunları çoğaltmak mümkündür. Gerçekte ise konuya bü­tünleşme açısından bakıldığında Kur’an’da geçen bütün emirler, yasaklar, tav­siyeler, namaz, oruç, zekât, hac, kurban, yani; bütün ibadetlerin hep sosyal bütün­leşmeyi sağlamaya yönelik faktörler oldukları ifade edilebilir.

 

Namaz ibadeti ile insanların günde beş kez birlikteliği temin edilmekte, ay­nı saflarda kenetlenerek kaynaşmaları ve bütünleşmeleri sağlanmaktadır. Hafta­da bir günde aynı sosyal ortamda bulunan bütün inananların birlikteliği, Cuma Namazı ile pekiştirilmektedir.

 

Hac ibadetinde de farklı milletlere, ırklara, sosyo-ekonomik şartlara sahip dünyanın bütün insanları toplanmakta, ayrı bir dinamizm ve canlılıkla sosyal bü­tünleşme sağlanmaktadır.

 

Oruç ibadeti, sosyal açıdan aralarında ekonomik farklar bulunan insanların bütünleşmesi açısından önemlidir. Özellikle zenginlerin fakirlerin durumunu de­ğerlendirmesi ve onlara yardım etmesi ikisi arasında bir kaynaşma sağlar.

 

Zekâtın, sosyal bütünleşme açısından önemini düşündüğümüzde; zekâtı veren ve alan açısından çok büyük bir öneminin olduğunu görülür. Allah, in­sanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte yaratmamıştır, insanların fizikî yapı­larında olduğu gibi malî güçlerinde de farklılıklar vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.

 

Dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmala­rı, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım elleri­ni uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep ol­muştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte zekât, bütün bu olumsuz hadiselerin önünde en gü­zel settir. Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri dar durumlarda onları koru­yan sosyal bir sistemdir. İnsanlar arasındaki dayanışmanın sağlanmasına yardım­cı olur. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin gönüllerinde zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kini söndürür. İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece hem fakirin aç, susuz ve çıplak kalmasını önler, hem de toplumun düzen ve huzurunun bozulmasına engel olur.

 

Yukarıda sayılanlar sosyal bütünleşmeye sadece birkaç pratik örneği an­latmaktadır. İslam toplumunun maddi-mânevi üstünlük sağladıkları bütün za­manlarda dinin kuşatıcı özelliğini canlı tutmaları en baş âmildir, denebilir.

 

SONUÇ

 

Kur’an, çeşitli fonksiyonları yerine getirmek amacıyla geçmişte yaşanmış pek çok tarihsel örneklere yer vermektedir. Tarihin belli dönemlerinde meydana gelmiş bu olayların aktarılmasının; işlenen bir konuyu örneklendirmek, insanlara içinde bulundukları durumun tarihte yaşanan benzerlerini hatırlatmak, onları te­selli veya teşvik etmek ya da çok temel bir ahlak sorununa işaret etmek gibi fonksiyonları içerdiği söylenebilir.

 

Kur’an’ın inananlardan istediği, dinamik iman toplumu ve iyilikte yardımlaşan “orta ümmet” kıstasını hayata geçirmenin ve sosyal hayatın içinde daha iş­levsel hale getirme gayreti olmalıdır.

 

Kur’an, Mekke döneminde Müslüman toplumda birleşme ve bütünleşme adına tevhit inancını inşa etmiş ve arkasından Medine döneminde davranışlar, müesseseler ve sistemler oluşturmuştur. Kur’an’ı tekrar dikkatle gözden ge­çirerek bu zihnî arka planı yeniden okumak ve oluşturmak, en önemli meselelerden biri olmalıdır. Çünkü; Kur’an’ın bize tavsiye ettiği toplum sistemi, as­la ütopik bir toplum değildir. Onun ilkeleri; statik, zora dayalı ve değişmez bir denge halini içermez. Bilakis geçmişte uygulanmış ve insanlığı (insanı) en yüksek seviyeye çıkarmıştır. Bu sistemde insanların farklı kabile ve kabiliyetlerde yaratılmış olduğu gerçeği kabul edilmiştir. Hem sunulan tarihi örnekler, hem de yerine getirilmesi istenilen ilkeler de buna uygun bir durum ihtiva et­mektedir.

Burada vurgulanması gereken bir husus da farklılaşmanın olmadığı bir top­lumun ancak hayali olduğudur. O halde, insanların zıtlarla kaim olduğu gerçeğini Kur’an yalanlamaz, bilakis buna ilişkin, inananlara çözümler sunar. Bu durum, farklılıkları yok sayma değil, çatışmaya dönüştürmemeyi öğretir. Bu şekilde in­sanların kader birliği yapmaları ve bunun bilincinde olmaları dayanışmayı artırı­cı bir rol oynar. Hakikaten insanları bir inanç ve ülkü etrafında bütünleştirmek bütün dinlere has olmakla beraber bunda İslam’ın daha öne çıkan bir başarısı vardır. Kan bağı, kan davası, aşiretlerin olumsuz yönleriyle ortaya çıkan bütün karışıklıklar, mücadele ve rekabetler gibi İslam öncesi toplumunun durumu göz önüne alındığında bu başarı daha kolay anlaşılabilecektir. ·

 



* Ankara\ Batıkent Camii İmam Hatibi

[1] Amiran K. Bilgiseven, Genel Sosyoloji, İstanbul, 1985, S. 38

[2] Joachim Wach, Din Sosyolojisi, Çev., Ünver Günay, M.Ü.İ.F.V. Yay., İstanbul, 1995, S.68

[3] M. Erkal, Sosyoloji, Der Yay., İstanbul, 1997, S.281

[4] Ömer Demir -Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yay., İst., 1996, s. 223

5 Zeki Aslantürk- Tayfun Amman, Sosyoloji, M.Ü.I.F.V.Yay., İst. 1999, s. 322

 

[6] M. Erkal, a.g.e., s. 282

[7] Ünver Günay, Din Sosyolojisi, E.Ü.Y., Kayseri, 1996, s. 232

[8] Amiran K. Bilgiseven, Sosyal İlimler Metodolojisi, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1982, s. 266-268.

[9] Sezgin Kızılçelik-Yaşar Erjem, Açıklamalı Sosyoloji Sözlüğü, Saray Kitabevleri, İzmir, 1996, s. 91-92

[10] Amiran K. Bilgiseven, Din Sosyolojisi, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1985, s. 429.

[11] J. Wach., a.g.e., s. 17

[12] Münir Koştaş, Üniversite Öğrencilerinde Dine Bakış, T.D.V., Ankara, 1995, s. 8

[13] Şerif Mardin, a.g.e., s. 67-68

[14] Sabri F. Ülgener, Zihniyet ve Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Der. Yay., İst., 1981, s. 95

[15]  Mehmet Aydın, İslam'ın Evrenselliği, Ufuk Yay., ist., 2000, s. 46

[16] Mircae Eliade, Dinin Anlam ve Sosyal Fonksiyonu, Çev. Mehmet Aydın, K.B.Y., Ank., 1990, s. 19-20

[17] Amiran K. Bilgiseven, Din Sosyolojisi, s. 138

[18] Amiran K. Bilgiseven, Genel Sosyoloji, İstanbul, 1985, s. 99-141

[19] Amiran K. Bilgiseven, Din Sosyolojisi, s.174-203

[20] Macdonald, D.B., "Icma", I.A., C.V, s. 926

[21] Burada Peygambere isnat edilen ve hadis kriterleri açısından zayıf olduğu söylenen, "ümmetimin ihtilâfında rahmet vardır". Sözünün/hadisinin zayıf olduğu akla gelse de bu, sosyolojik olarak görülen/yaşanan pratikteki reel durumu etkilemez.

[22]  Ignaz Goldziher, "İhtilaf", İ.A., C.V, s. 946

[23] Mustafa Aydın, İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yay., İst., 1991, s. 268

[24] Yumni Sezen, islam Sosyolojisine Giriş, Turan Kültür Vakfı Yay., İst., 1994, s. 54

[25] M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İst., 1993, s. 71 36

[26] Ömer Özsoy, Sünnetullah, Ecer Yay.,  Ankara, s.92, Ayrıca Bkz.; Rum. 30

[27] Ebu'l-Ala Mevdüdî, Tefhimü’l-Kur'an, Çev., Heyet, Beyan Yay., İst., 1987, s. 423

[28] Zuhruf, 32

[29] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kuran, Çev., Alpaslan Açıkgenç, Fecr Yay., Ank., 1987, s. 67-72

[30] İmaduddin Halil, Sosyal Adalet, Çev., Said Aykut, Şule, İst., 1993, s. 39

 

[31] Hud, 26, 84; Enbiya, 22, 25; Nahl, 35.

[32] Al-i Imran, 64

[33] Nisa, 1

[34] Nisa, 1; Enam, 98; Hucurat, 13

[35] Hucurat, 10

[36] Ü. Günay, a.g.e., s. 236

[37] Enfal, 63

[38] Al-i Imran, 103

[39] Muhammed Kutub, İslam'da Fert ve Cemiyet, Çev. Mehmet Süslü, Beyan Yay., İst., 1985, s.

[40] Fatiha, 1; Ayrıca bu ifade tarzı Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde ve tekrarla geçmektedir.

 

[41] Muhammed Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, Beyan Yay., Ank., 1979., s.1980

[42] Bakara, 85.

[43] Maide, 2

[44] Bakara, 11, 12

[45] Elmalıh H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser neş., İst., 1971, C. IV, 2357-2358; V, 3189.

[46] Ragıp el- Isfehani, El-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Beyrut, t.y., s. 505

[47] Marufun geniş anlamı konusunda bkz., Mustafa Aydın, İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yay., İst., 1991, s. 272-273; Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Pınar Yay., İst, 1997, s. 281; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Nil Yay., İzmir, 1999, s. 302

[48] A. Ünal, a.g.e., s. 302

 

[49] Al-i imran, 104

[50] Al-i İmran, 110

[51] Maide, 78-79

[52] Tevbe, 67

[53] Lokman, 17

[54] Y. Sezen, a.g.e., s. 61

[55] Al-i Imran, 104, 110

[56] Y. Sezen, a.g.e., s. 61-62

[57] Y. Sezen, a.g.e., s. 55

[58] I., Halil, a.g.e., s. 40

 

[59] Sebe, 33-37

[60] Leyi, 8-11

[61] Maun, 3; Fecr, 17-18; Müddessir, 44

[62] Tevbe, 93

[63] Al-i Imran, 180-181; Tevbe, 34

[64] Tevbe, 34

[65] İ. HALİL, a.g.e., s. 56

[66] isra, 26; Mearic, 24-25; Zariyat, 19; Enam,141

[67] Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Sosyal Dayanışma, Çev., E. R. Fığlalı-O. Eskicioğlu, Yağmur Yay., İst., 1968, s. 183; M. Esed, Kur'an Mesajı, s. 341

[68] Nisa, 36

[69] M. Esed, Kur'an Mesajı, s.341

[70] En'am, 151; İsra, 31; Furkan, 68

[71] Bakara, 30

[72] İsra, 29

[73] Hac, 30; Tevbe, 119

[74] Hucurat, 12; Kaf, 18

[75] İsra, 32; Furkan, 68

[76] Maide, 38; Nisa, 20-29

 

[77] M. Ebu Zehra, a.g.e., s.115

[78] Bakara, 219; Maide, 90-91

[79] Nisa, 29; Bakara, 188; Maide, 42

[80] Bakara, 275

[81] Mehmet Şeker, İslam'da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, T.D.V., Ank., 1991, s. 70-96

[82] Ejder Okumuş, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İst., 1995, s.112-192

[83] Beled, 14-18; En'am, 151-153

[84] Enfal, 72; Mümtehine, 13

[85] Al-i imran, 104; Nisa, 114; Hac, 41; Mücadele, 9