|
Kur'an'da
Sosyal Bütünleşme
Özcan
GÜNGÖR
Özet:
Sanayi inkılâbı ve sonrası
gelişmelere dikkat edildiği zaman görülecektir ki, genelde dünya dinleri,
özelde de İslam dini ve müntesipleri arasında çok ciddi bunalımlar,
değişimler yaşanmıştır. Bu süreç kendini şimdi küreselleşmenin imkanlarıyla
daha yoğun hissettirmektedir. Müslümanlar için Kur'an ve onun sunduğu sosyal
zihniyet dunyası hiç şüphesiz ki çok önemlidir. Üstelik Kur'an, diğer kutsal
kitaplardan farklı olarak sosyal hayatın bütün yönlerini gerek kıssalar
yoluyla; gerekse benzetmeler yoluyla mü'minlerin dikkatine sunmuş ve bu
durum tarihsel bir gerçek olarak Hz. Peygamber döneminde de pratik hale
gelmiştir.
Gelişen ve değişen dünyada
toplum hayatımızı yeni bir anlayışla inşa ederken Kur'an'ın bize sunduğu
tarihsel veriler ve değerler mutlak önem arz etmektedir
Anahtar kelimeler: Din,
Sosyal Bütünleşme, Kur'an'ı Kerim, Sosyal Farklılaşma.
Abstract:
Social
Integration in the Qur'an
When we look at
developments and processes during the industry revolution and afterwards,
it can be seen that among world religion, especially Islam and their
followers, many serious crises and changes have appeared. This process, with
the facilities of globalization, can be felt very deeply nowadays. For
Muslims, Qur'an its social mentality is very important. In addition, Qur'an,
differently from the other holy books, has given to Muslims all aspects of
the social life through stories and imitations. This situation became
historical reality during the period of the Prophet Muhammad (pbuh).
Historical data
and values presented by Qur'an in the sense of construction again in the
developing and changing world are very important.
Key words:
Religion, Social
Integration, The Holy Qur'an, Social Differentation.
1-
KAVRAMSAL ÇERÇEVE (SOSYOLOJİK YAKLAŞIM)
Sanayi inkılâbının toplumların
yapısında meydana getirdiği büyük değişiklikler, bunları takiben ortaya
çıkan toplumsal çalkantılar, çözülmeler ve bunalımlar sosyologların
dikkatini bütünleşme konusu üzerine çekmiştir. Durkheim, sosyal bütünleşme
konusunda modern sosyologlar arasında öncülük vazifesi görmüştür.
Diğer taraftan dinin
sosyolojik rolü ve inancın bütünleştirici gücü dikkatleri sos- yal bilimlere
ve özellikle Din Sosyolojisi'nin bu hususta vereceği cevaba çevirmiştir.
Gelişme ve büyüme sosyal
bütünleşme ile desteklenemiyorsa, toplumsal sistem aksayabilmektedir.
"Farklı biyolojik (ırkî) ve kültürel kökene bağlı karmaşık toplumlarda
sosyal bütünleşme sağlanamaz; nispeten homojen toplumlarda sağlanır"
şeklinde bir kural ortaya koyamayız.
Birçok karmaşık sosyal yapılı ülke vardır ki bunlarda daha kuvvetli bir
sosyal bütünleşme bulunabilir.
Bu girişten sonra tanıma
ilişkin yaklaşımlara göz atmak yerinde olacaktır. Sosyal bütünleşme
(social integration); toplumların yahut toplumsal alt grupların,
belirli amaçların gerçekleştirilebilmesi yolunda, önceki özellik ve
kimliklerini terk ederek yeni ve ortak bir kimlikte buluşmalarıdır.
Sosyal bütünleşmeye,
sosyalleştirme süreci de denebilmektedir. Buna göre; "sosyalleştirme;
grupla bütünleşmeyi sağlamak için ferde, hedefli ve amaçlı, dış ve iç
davranış örneklerinin aktarılmasını sağlayan, belli şahıslar arasındaki bir
etkileşim sürecidir".
Bu aktarma ile fert, içinde bulunduğu toplum ve kültürün normlarını
öğrenerek o toplum ve kültürde kendisine düşen sosyal rolleri yerine
getirmesini sağlayacak bilgi, görgü, beceri ve alışkanlıklara sahip olur.
Bu iki teorik yaklaşımın da
mantıksal kurguyla yerlerini belirleyebiliriz. İlki Kur'an'ın ilk muhatap
çevreyle karşılaşma ve onlara yeni bir din ve dünya zihniyeti vererek inanç
ve amelde birleştirmeyi ve bu değerler etrafında bütünleştirmeyi içerir.
Diğer yaklaşım ise; bu zihniyetin belirli süreçler kat edip ortak bir miras
hâline gelmesi ve inananlarını bu ortak kültür ve miras etrafında
toplayarak hem sosyalleştirmesi hem de bu yolla toplumsal bütünleşmeyi
sağlaması öğelerini içerir.
Bütünleşme;
işleyen bir bütüne ve sosyal sisteme sahip olabilmek için sosyal sistemin
parçalarının birbirleriyle uyum sağlamalarıdır.
Daha geniş bir açıdan "bütünleşme"; sosyolojide toplumdaki küçük ya
da alt guruplar, cemaatler, menfaat birlikleri, müesseseler gibi sosyal
yapının çeşitli unsurları arasındaki tamamlanma ve kaynaşma durumunu ifade
etmektedir. Sosyal bütünleşme, bir toplumu meydana getiren fertlerin, farklı
gruplarının ve daha geniş muhtelif ünitelerin karşılıklı bağımlılık ve ahenk
içerisinde bir düzen teşkil edecek şekilde birleşme sürecinden ibarettir.
Bunun sonucu, bir toplum ve sosyal grup içinde hâkim olan kültürel
değerlerin toplumu meydana getiren fertler tarafından alınarak kendilerine
mâl edilmesi ve böylece fertlerin toplumun sosyo-kültürel değerlerini
kazanarak onunla uyumlu bir şekilde yaşama durumuna gelmeleri süreci de
sosyal bütünleşmeyi ifade etmektedir.
Sosyal bütünleşmenin normatif,
fonksiyonel, manevi ve kültürel türleri vardır.
Normatif Bütünleşme: Toplumun
normlarla koordine edilmesidir. Parson'a göre toplumda böyle bir
bütünleşmenin meydana gelebilmesi, toplumun ortak değerlerinin, sosyal
sistemlerinin yapısal unsurlarında müesseseleşmiş olması şartına bağlıdır.
Toplumda yüksek derecede bir normatif (sosyal değerler) bütünleşme, sosyal
istikrarı ve böylece sosyal sistemin sürekliliğini sağlar.
Fonksiyonel Bütünleşme:
Toplumsal statüler ve roller arasındaki uyumdur. Buna göre; fonksiyonel
bütünleşme toplumdaki iş bölümünün ahenkli bir şekilde gerçekleşmesinin bir
sonucu olmaktadır.
Manevi Bütünleşme: İnanç,
saygı-sevgi ve zevkler gibi manevi değerlerde ortaklık sağlanabilmesidir.
Kültürel Bütünleşme: Uzun
yıllar sonucu toplumun hafızasında oluşmuş olan ortak değer ve inançlar
etrafında gerçekleştirilen bütünleşmedir. En ideal bütünleşme şekli budur.
Çünkü; bu seviye diğerlerini içine aldığı gibi zıtlık ve çelişkilerin de
olmamasını ihtiva eder.
Öncelikle bütünleşmenin
olabilmesi için farklılaşmanın olması gerekir. Bu bağlamda farklı parçaların
birleşmesi, düzenlenmesi olmadıkça bütünleşmeden söz edemeyiz.
Bütünleşme, hiçbir şeye başkaldırmaksızın, hiçbir şeyi sorgulamaksızın itaat
eden bireylerden oluşmuş ve katı bir şekilde kurallaştırılmış bir toplumsal
düzeni belirtmez.
Gerçek anlamda bütünleşme
sağlanabilmiş toplumlarda fertler, sosyal rolünü bulmuş ve benimsemiş,
çeşitli faaliyetlere rahatlıkla katılabilecek hale gelmişlerdir. Yani;
toplumun istekleriyle kendi istekleri arasında bir denge kurabilmiş, yerine
göre toplum yararına kendi egoizmlerini terk edebilecek bir seviyeye
ulaşmışlardır. Sözün özü; madde ve mânâ hedefleri arasında bir ahenk
kurulmuş, ilimle din, dünya ile âhiret, fert ile cemiyet bütünleşmiştir.
Tanımlar çerçevesinde bu
kavrama yüklediğimiz anlamları çoğaltmak mümkündür; fakat yapılan bütün
tarifleri bir anlam potasında birleştirmek zor gibidir. Ortak ve anlaşılır
bir tanım olması adına, "sosyal bütünleşme"; toplumun değerlerini ve
kültürel unsurları da yanına alarak bir mânâ etrafında toplanıp, birlik
meydana getirme, toplumun ortak heyecan ve hislerinden hareket ve herkesi
kendi konumunda kabul ederek bir bütünlük esası meydana getirmeye bağlıdır.
Gayet açıktır ki burada ortak payda, inanç ve kültürel değerler çok dikkat
çekici bir yer edinirler. İnanç boyutunun eksik kaldığı bir birleşme tek
taraflı kalmaya mahkûmdur. Gündelik ve menfaate dayalı bütünleşme toplumu
ileri götürme istidâdı gösteremez ve her defasında da başa dönme problemini
ortaya çıkarır.
2-
DİN VE SOSYAL BÜTÜNLEŞME
Din ve toplum arasındaki
etkileşim yakından ve sistematik bir şekilde incelenecek olursa bunun,
birinci derecede, dinin toplum üzerindeki etkisi şeklinde var olduğu
görülür. Dolayısıyla, toplumsal örgütlenme biçimi ve davranışlarının şekil
ve karakteri bu etkiye maruzdur.
Bunun yanında karşılıklı bir etki-tepki münasebeti söz konusudur. Toplum ve
kültür alanları dinî yaşayış üzerinde etkili olurken, diğer yönden de din
sisteminin topluma ve diğer değişik kültür sahaları üzerinde etkili
bulunduğu da görülür.
Dinin toplumla ilgili önemli
fonksiyonlarından biri "toplumu düzenleyici normlar sistemi" olarak ortaya
çıkmasıdır. Din mü'minlere nasıl hareket edeceklerini gösteren bir sistem
sunmaktadır. Dinin bu anlamda toplum normu düzenleyici özelliğinin daha çok
İslam toplumlarında belirginleştiği ve geçerli olduğu da belirtilmektedir.
Dinin dünya karşısındaki tavrı, mü'minlerin zihniyet yapılarını
şekillendirmek ve onlara yeni bir form kazandırmaktadır. Böylece her dinin
sahip bulunduğu değerler ve semboller sistemi ile bir ekonomik ahlâkın ve
sosyal anlayışın oluşmasında önemli rol oynadığı görülmektedir.
İslam Kültürü’nde bu mânâda
sistemli bir içtimai ahlâk felsefesi geliştirilememiştir. Acaba Kur'an'da
açıkça ifadesini bulan sosyal bütünleşme, din ve vicdan özgürlüğü, ferdi
irâde hürriyeti, çalışmanın değeri, teşebbüs hürriyeti, helal kazanç
ilkesi, aklın, malın ve ırzın masumiyeti, renk, dil, ırk ve cinsiyet
ayrımına dayalı uygulamaların reddi ve daha nice ilke, standart ve
değerleri temel alan bir ahlak geliştirilebilse ve bu ahlak ilmi, sınai ve
iktisadi çabalar içinde bir çerçeve oluştursaydı nasıl bir sosyal yapı vücut
bulurdu?
Bu soru ve sorun çok mânidardır.
Din olayının sadece en önemli
yönlerini zikretsek bile, onun aynı zamanda tarihi, sosyolojik, kültürel ve
psikolojik bir gerçeklik olduğunu da belirtmek gereklidir. Bütün bunlar göz
önüne alındığında dinin,
insan hayatının her yönüne etki ettiği, bundan dolayı da sosyal bütünleşme
hâdisesinde çok önemli rolü olduğu söylenebilir.
Burada değindiğimiz hususlar
dinin sosyal bütünleşme üzerindeki etkisini göstermek adınadır; fakat bunun
yanında bunların birbirlerine karşılıklı etkileri göz önüne alınmalıdır.
Gerçekte din ve sosyal
bütünleşme arasındaki ilişkinin yönünü tayin edebilmek, hangisinin diğerini
etkilediğini genel bir hüküm halinde ortaya koyabilmek mümkün değildir.
Çünkü; dine dayalı inançlar ve sosyo-kültürel yapılar çeşitlilik gösterir.
İslâm toplumları bağlamında, idealist görüşün olduğu gibi kabullenilmesi
mümkün görünmese de, ilahî ufuktan beşeri alana inen vahyin anlaşılması ve
yorumlanmasında “toplumsal yapının fiziki ve kültürel özelliklerinin”
dine etkisi olduğu müşahede edilmekte, aynı zamanda dinin de söz konusu
alana farklı tarihsel ortamlarda, çeşitli şekillerde ve düzeylerde etki
yaptığı rahatlıkla anlaşılmaktadır.
İslâm Kültürü’nde dinî
çerçevede en kapsamlı bütünleşme olgularından birisi İcma'dır. Sözlükte
"birleştirmek" anlamına gelen bu terimin tam şekli "İcma-ı ümmet" yani;
İslâm topluluğunun fikir birliğidir. Ancak bu uygulamada bir
bilgi-metodoloji ilkesi olarak kullanılmış ve toplumun kendinden çok, ileri
gelenlerinin ortak görüşü anlamını taşımıştır.
İslâm toplumunun gelişme dinamiği bakımından bazı fonksiyonel eleştirilere
uğrasa da İcmanın, kültürel bütünlüğü sağlama ve özellikle süreklilik
kazandırmada önemli bir rol üstlenmiş olduğu söylenebilir.
İslâm toplumunda itikâdî
olmayan fikir ayrılıklarına toleransla yaklaşılmış, bunlara “rahmet”
(bir gelişme dinamiği) gözüyle bakılmıştır. Gerçekten de İslâm toplumu,
klasik dönemlerde (XII. yüzyıl sonlarına kadar dinî, felsefî ve müspet
bilimlerde) fikrî alanda parlak bir başarı göstermiştir.
Bu basarı, İslam'ın bir toplumda bütünleşme sağlama ilkelerinden biri olan
ahlâk ve ilim birliğini sağlayabilmesine bağlıdır. Daha sonraki tarihî
gelişimi içinde tek taraflı olarak ilim de ahlakî olana dönüştürülmüş,
dünya-âhiret, fert-toplum bütünlükleri de koparılıp ikincilerine (ahiret ve
topluma) ağırlık verilmiş, böylece İslâm'ın asıl bütüncü hedeflerine
ulaşılamamıştır.
Çünkü; toplum lehine fert-cemiyet birliği bozulursa orada ferdin İslâmi
rolünü tam olarak yerine getirmesi, ideal anlamdaki bir kültürel
bütünleşmenin sağlanması mümkün olmaz. Çok yönlü sosyal süreçlerle sağlanan
bütünleşmenin şüphesiz topluma süreklilik sağlayıcı mekanizmalarla yakın bir
ilgisi vardır.
3-
KUR'AN'DA SOSYAL BÜTÜNLEŞME
3.1 TEORİK YAKLAŞIM/ÇERÇEVE
İnsanlar zaman içinde
çoğalmış, çeşitli ihtiyaç ve zorunluluklardan dolayı da grup haline
gelmişlerdir. Esâsen, bu, insan fıtratıyla yakından ilgilidir. Şöyle ki;
İbn-i Haldun, insan cinsinin toplu olarak yaşamasını, Allah'ın irâdesinin
gerçekleşmesi olarak görür. Çünkü; O'na halife olan bu varlık, âlemi mâmur
kılacaktır ve bunun için de toplu olarak yaşamak durumundadır.
Kur'an toplumların tarihsel
olarak yaşamış oldukları çeşitli süreçleri genellikle kıssalar içerisinde
nakleder. İnsanları, bu yolla düşündürmek ve ibret almalarını sağlamak
amacıyla bu tarihsel örnek olaylar, değişen zaman ve sosyal yapılara rağmen
değişmeyen ilâhi hedefleri göstermektedir.
Biz de makalemizde Kur'an-ı Kerim'e sosyal bütünleşme açısından bakarken bu
temel hedefi göz ardı etmeden, mü'minlere gösterdiği "orta ümmet" yolunu
gerçekleştirme adına zikredilen temel parametrelere makalenin sınırları
içinde dikkat çekeceğiz.
Kur'an süreklilik içeren
sosyolojik vurgusuyla bütün toplumların, milletlerin, peygamberlerin ve
toplum önderlerinin yaşadıkları örnek olayları canlı ifadelerle
anlatmaktadır. Bu anlatımın yer aldığı kıssalarda toplumların tarihsel
süreç içerisinde geçirdikleri sosyal olaylar ile bu sosyal olayların
değişmeyen genel özellikleri işlenmektedir. Bunlar zaman ve mekân ile
sınırlandırılmayan evrensel gerçeklerin bulunduğuna ait vurgular aracılığı
ile gerçekleşmekte olup, tarihte zamana ve mekâna bağlı olarak farklılık
gösteren şeylerin; sosyal ilişki ağları, üretim ve tüketim biçimleri,
sosyal kurumlar gibi fenomenler olduğu öne çıkmaktadır.
Değişmeyen ve süreklilik
özelliği taşıyan değerler fıtrat temelini oluşturmaktadır. Fıtrat ise
“İnsanın, Allah’ın bir kanunu olarak doğuştan getirdiği yaratılış, mizaç
ve yeteneklerin
birleşimi” şeklinde tanımlamak pekala mümkündür.
Dolayısıyla ileride değineceğimiz Kur’an’ın toplumların bütünleşmesi
hususundaki evrensel vurguları fıtrat temelli olup, insanla çelişen bir
noktayı ihtiva etmemekte oldukları, düşünülmektedir.
Bu yaklaşımın farklı bir
versiyonu olarak Kur'an toplumsallaşma (sosyal bütünleşme) sürecinin insan
fıtratına yerleştirildiği ve yaratılışında var olduğu gerçeğini Hucurât
Sûresi’nin on üçüncü ayeti dile getirmiştir. Söz konusu ayette; farklılıklar
nedeniyle insanların birbirlerini tanımaları gerektiği inancından
hareketle, insanın bir sosyal varlık olduğu ve zorunlu olarak toplumsal
birlikteliğin gerekliliği vurgulanmaktadır. Bireysel farklılıklar ve
tanışma eylemi toplumsal hayatın vazgeçilmez şartı olup, bu tür
farklılıkları bir ayrım aracı olarak kabul etmek mümkün değildir.
İnsanlar kendilerine tanınan imkânlar ve beceriler açısından ayrı olarak
yaratılmışlardır.
Allah, insanları gerek beceri bakımından gerekse ruhsal, fiziksel ve benzeri
bakımdan farklı şekil ve kabiliyetlerde yaratmıştır. Doğal olarak bu reel
durum, birlikte yaşama zorunluluğu doğurmuştur. Bu yaratılma özelliği de
kolektif ve toplumsal hayata geçiş sürecini hızlandırmıştır.
Kur'an açısından
yaklaşıldığında, insanın iyiliği ve kötülüğü kendi eliyle kazanma
potansiyelini taşıyan iki boyutlu bir varlık olduğu görülmektedir. İnsanda
bu iki boyuttan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen faktör yine
insanın hür irâdesinde somutlaşmaktadır. İnsanın tarih içerisinde çoğu
zaman olumsuz rol oynaması daha çok zaaflarının güdümüne girmesiyle
gerçekleşirken,
olumlu rol oynaması da onun, genellikle fıtratına uyması ve kendini
yabancılaştırıcı etki ve unsurlardan arındırmasıyla gerçekleşmektedir.
3.2 KUR'AN'IN SOSYAL BÜTÜNLEŞME ARGÜMANLARINA GENEL
BİR BAKIŞ
3.2.1 Tevhit:
İslam dininin
tebliğinden itibaren süratli bir yayılma göstermesi, bir sıkıntıyı da
beraberinde getirmekte idi. O da; İslam'a giren bu milletlerin çok çeşitli
kültürel sistemlerden geliyor olmalarıydı. İşte sorun bu çok çeşitli kültür
birikimlerini bir sistem içinde tutma, yeni dinin akideleriyle uyuşmayan
kültürlerinin bir kısmını değiştirip yerine yenisini ikâme etme ve sosyal
bütünleşmeyi bozucu bütün farklılıkları, bir potada eritip ortak ülkü,
ideal etrafında toplama işidir. İşte İslam, Kur'an'da ve Rasûlullah
(s.a.s.)'ın sünnetinde toplumsal ilişkilerin, insan ruhunun derinliklerine
ve insanın kâinata bakışına uzanan köklerini sağlam bir tabana oturtmayı
sağlayacak genel kurallar koymuştur.
Söz konusu sorunu aşmada çözümün en büyük yanını tevhit akidesi
oluşturmuştur. Bunu, Mekke dönemi İslâm peygamberinin yaşamından ve Mekki
ayetlerden anlamak çok kolaydır. Aynı zamanda ayrıntıları da içeren bu
kurallardan, bizi ilgilendiren nokta, insanın tek yaratıcı karşısında ve
eşit olarak, başka hiçbir güç tanımadan tek tanrı inancını yaşamasının
toplumsal hayatta ortaya çıkardığı etkileridir. Böyle bir inancı paylaşan
insanlar arasında sosyal bütünleşmeyi sağlamada dinin daha stratejik bir rol
oynadığı rahatlıkla söylenebilir.
Öte taraftan insanın dünyadaki
yeri ve tabiatta oynaması gereken role ilişkin serdedilen düşüncelerde,
toplumların 'tevhit'i zedeleyecek gevşeklik gösterdikleri durumlarda
Kuran'ın bize sunduğu ilişkiler ağını da dikkate almak, İslam toplumunun
dirliği açısından hayati öneme haiz olduğu söylenebilir.
Hemen hatırlatılması gerekir
ki Kur'an, tevhit akidesinin tüm peygamberlerin tebliğlerinin esasını
teşkil ettiğini de zikreder.
Ve hatta öyle ki bu akideye bütün inananları ve ehli kitabı da dâhil ederek
çağrıda bulunur.
Bu da Kur’an’ın bu meseleye karşı ciddiyetini, bütünleşmenin ve birleşmenin
hangi temel esas üzere olacağını bizlere göstermesi açısından önemlidir.
3.2.2 Tek Bir Ata ve Tek
Bir Nefis Hatırlatması: Kur'an,
insanları tevhit inancı etrafında birleşmeye çağırırken, bu davetini belli
bir millete, sosyal çevreye
veya gruba yapmamakta, hitâbını bütün insanlığa yönelterek ona evrensel bir
özellik vermektedir.
Bu husus, Kur’an-ı Kerim'in mânâ etrafında mükemmel sosyal bütünleşmeyi
gerçekleştirmede en önemli özelliklerden biridir. Kur’an, bu daveti evrensel
olarak takdim eder ve sık sık ‘Ey insanlar’ gibi hitap tarzlarına yer
verir. Kur'an, bize aynı atadan olduğumuzu ve bir tek nefisten
yaratıldığımızı hatırlatarak aynı köke mensubiyet duygusunu bütünleşme aracı
olarak zikreder.
3.2.3 Din Kardeşliği:
Kur’an-ı
Kerim “müminler sadece kardeştirler” buyurarak bunu açıkça beyan ediyor,
böylece inananları sevgi ve kardeşlik bağı altında tek vücut olmaya
çağırıyor.
Müminlerin oluşturduğu kardeşlik birliği içerisinde her çeşit sosyal
farklılıklar kaynaşacaktır.
Nihayet İslâm, ideal ümmeti olan “orta ümmet”, toplumsal hayatta
gerçekleşecektir.
İnsanlar arasındaki bağlılığı
ne kadar bir dizi ilmî sebeple anlatsak da İslâm'a göre hepsini kuşatan ve
diğerlerine üstün olan bir esas görürüz ki; bu, Allah’ın kalplerimize
verdiği bütünleşme ve uzlaşma hissidir.
“(Allah) onların kalplerini birleştirdi, eğer
yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen yinede onların kalplerini
uzlaştırmazdın ve fakat Allah onları uzlaşırdı!”
“Hepiniz Allah'ın ipine
sanlın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın ki düşmandınız,
kalplerinizin arasını uzlaşırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir
ateş uçurumunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah doğru yola
erişesiniz diye böylece ayetlerini açıklar”
Toplumu meydana getiren
bağlar, gönüller arasındaki uzlaşma, Kur’an’a göre Allah’tandır ve gerçek
bağ budur. Allah vergisi olan bu bağın yerini, diğer bağlar tutamaz. Diğer
bir tabirle “Allah insanlar arasındaki münasebetlerin, kalplerin
derinliklerine inerek, kuruyan kaynakları yumuşatan ve onları yekdiğeriyle
perçinleyen sıcak sevgiyle bütünleşme esası üzerine oturmasını ister”.
Kur’an vahyi ilk andan
itibaren insanlar arasında ırk, renk, memleket ve dil farklarını, üstünlük
aracı olmaktan çıkarır ve hitâbını bütün insanlara yaparak, gönülleri
Allah’a yöneltir. Esâsen bu durum Kur’an’ın Âlemlerin Rabbi
vurgusunda da kendini gösterir. İslam, insanların aralarında dostluk
kurarak, barış halinde bulunmaları düsturunu getirmiş olmakla insana
verdiği değeri ortaya koyar. İslam, ferdî hak ve hürriyetleri güven altına
alan bir birlik ve bütünlük dinidir. O, aynı zamanda kollektif refahı
sağlar.
bunu yaparken de iktisâdî bakımdan da ahlâki yönden de kendisine insanı
esas alır.
Buna paralel olarak Türk-İslam
Medeniyeti, bencil bir sistem içermez. O, bütün insanları “yaratılanı
severim, yaratandan ötürü” prensibi ışığında değerlendirir.
3.2.4 İyi Şeylerde Yardımlaşma, Kötü Şeylerden
Sakındırma: İslam
dininin en dinamik emirlerinden birini teşkil eden bu esas bütün bir sosyal
sistemi içine almaktadır. Öte yandan Kur’an, İslam’ın genel kurallarına
uymayan ve toplumun nizamını bozucu sosyal bütünleşmeyi de kabul etmez.
Kur’an,
“iyilikte ve fenalıktan sakınmada yardımlasın; günah
işlemek ve aşın gitmekte yardımlaşmayın”
derken sosyal fonksiyonların sıklaşmasında
idealist bir tutumu telkin etmektedir. Toplumun bütünleşme ve birleşme
yönünden ıslâhı ile bozulması bazen aldatıcı şekilde birbirine
karıştırılabilir.
Bu denli negatif görüntü ve durumlarda, İslam, gerçek bütünleşmeye ve
gerçek bağlara, özellikle toplumsal istikamete itina göstermiştir.
İyiliği (mâruf) emretme ve
kötülükten (münkir) alıkoyma tutumuna değinmekten kastedilen mânâ tam
oturmayacaktır. Kısaca mâruf, dinin emrettiği; münkir, dinin yasakladığı şey
demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye mâruf;
Allah'ın razı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münkir
denilir.
Münkir, mârufun zıddı olarak,
her sahih aklın çirkinliğine hükmettiği şey, selim kalp sahiplerinden
oluşan kamu vicdanında yer etmemiş, kitap ve sünnetin de çirkin gördüğü şey
demektir.
Daha geniş bir yaklaşımla
maruf ve münkir, İslam’ın ve İslam üzere olan
selim kalplerin belirlediği
şeydir. Yani; toplumu hayra ve şerre götüren şeylerdir.
Allah, insanlık tarihi boyunca birbiri ardınca peygamberler
göndererek, neyin güzel, neyin çirkin olduğunu ve nasıl davranmaları
gerektiğini insanlara bildirmiş, O’nun bu şekilde emir buyurup teşrî kıldığı
davranış şekilleri artık birer toplumsal kaide, “maruf” ve/veya maruf birer
urf olmuştur.
Kur'an, bu sosyal olguyu
toplumun temeli kabul ederek sık sık dile getirir.
“Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkirden
vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Bu ayetle iyiliğin emredilmesi ve her türlü kötülüğün men edilmesi işi,
bütün inananlara bir sorumluluk yüklemiştir.
Başka bir âyette:
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.
Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışır ve Allah'a iman edersiniz.
Başka âyetlerde, müşriklerin
yanında,
mü’minlerin karşısında kötülüğü emreden, marufu yasaklayan, böylelikle
Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak, emredilenin tam tersini yapan
münafıkların
durumu da negatif yönde bir etkileşime örnek olarak Kur’an’da geçmektedir.
Öte yandan, Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü, toplumların bu hususu ihmâl
ettiğinde nasıl helak edildiği
örneklerini de Kur’an, pozitif yönde iletişimlere iyi örnekler olarak
inananların önüne koymuştur.
Bir toplumda iyiliği
emredenler, kötülükten menedenler olmazsa giderek kötü olan işler birer
kural, yani; bir yaşama biçimi olurlar. Bu halin sosyal çözülmelere ve
çöküntülere sebep olacağı açıktır.
Kur’an, inananlardan öyle
dinamik bir topluluk ister ki; şayet bu dinamik unsur inananlar tarafından
ihmal edilirse, yani; dinamikliğin yerini statik bir toplum yapısı alırsa
maddi ve mânevi alanda Müslüman toplumun üstünlük hakkını kaybedeceği ve
buna her dönem\toplum içinde dikkat edilmesi gerektiği Kur’an’da özellikle
vurgulamıştır. Kur’an inananlara ne kadar düzen ve disiplini, sulh ve
sükûnu, iyi ve güzeli, doğru ve hak olanı telkin ederse etsin renkler ve
tezatlar yaşanacaktır. “Rabbin dileseydi” hikmetine açık olan hayatın, tek
boyutlu olması murat edilmemiştir.
Ancak Kur'an, sosyoloji açısından eşsiz bir önem taşıyan, öyle bir prensip,
öyle bir sosyal garanti talebi tebliğ etmiştir ki, toplumun geleceği buna
bağlı kılınmıştır. Hiç şüphesiz ki bu “içinizde daima iyiliği emir ve
kötülüğü men eden bir cemaat”
dünya çapında da bir ümmet bulunsun, diyerek, sosyal bütünleşme için yeterli
miktarı yahut asgarî sınırı belirtmiştir
Mü’minler arasında canlı ve
sürekli bir toplumsal birliktelik, beraberliğin olması, ancak toplumun
sosyal bütünleşmesi adına sigorta görevi yapan İslam dininin bu dinamiğiyle
mümkündür.
3.2.5 İnfak ve Dengeli
Tutum:
Sosyal bütünleşmeyi en ciddi şekilde menfi etkileme ya da önündeki en büyük
engel adına iki fenomen dikkat çekici bir şekilde vurgulanmıştır. Bunlar;
lüks ve aşırı zenginlik hevesi:
Zira aşırı zenginlik ve lüks, insanlar arasındaki adâletin ve dengenin
bittiği yerde başlar. Kur’an, lüks, debdebe ve şatafatı nankörlük, olumsuz
davranışların kaynağı sayıyorsa, dengesiz bir sosyal konumun neticesi olan
lükse alternatif olarak da adil ve dengeli bir toplum düzeni arzulamaktadır.
Yine bu gibilerinin (ileri
gelen azgınlar) akıbeti ve dünyayı bozmalarından ahirette hesaba
çekilecekleri de Kur’an’da anlatılır.
Aşırı zenginliğin körüklediği dünyaya tamamen bağlanma ve arkasından lüks
tüketim, toplumdaki sosyal dengeyi bozar. Toplumun mutlu ve kendi içinde
bütünleşmeyi sağlaması mümkün olmaz. Zira bu durumda Kur’an’ın değer ölçüsü
yitirilmiştir. Kur’an’ın değer ölçüsünün yitirilmesi diyebileceğimiz
örnekler olma sadedinde şu konular da akla gelmektedir; Zengin olup bunu
iyi kullanmayanlar,
açları doyurmayanlar,
Medine Zenginleri’nin Tebuk'e gitmemeleri ve sorumluluktan kaçmaları,
altın ve gümüş biriktiren zihniyetin zemmedilmesi
ve ehl-i kitap din adamlarının dünya karşısındaki tutumları
sıralanabilir.
Esasen bu menfi durumların
çözümünü de Kur’an vermektedir. Bu ise infaktan başka bir şey değildir. Bu
arada Kur’an’da, yoksul, muhtaç ve gariplerin çokça anılması fakirlik
olgusunun ebediyen çözümlenemeyecek bir mesele gibi görüldüğü anlamına
gelmez.
Kur’an’da birçok yerde de, infâkın öylesine bir bağış ve sadaka olmayıp
aksine muhtaç ve yoksulların asıl hakkı olduğu belirtilmektedir.
Sosyologlarca kabul edilen
görüşe göre; gelir dengesi bozuk, fakirle zengin arasındaki farkın büyüdüğü
toplumların ideal manada bir toplumsal bütünleşme sağlamaları mümkün
değildir. Bu durum istisnai zamanlarda bozulabilir. Yani; felaketler ve
milli sevinçler gibi, esasen bu da bazı zamanlar bir bütünleşme siluetinden
başka şey değildir.
3.2.6 Akrabalık ve Komşuluk Bağını Koruma:
Kur’an uzak
ve yakın komşuya iyi davranmayı ısrarla tavsiye etmiş ve Peygamberin
uygulamaları da buna örnek teşkil etmiştir
Bu sayede Kur’an en yakından başlayarak aile, akraba, yetimlere,
muhtaçlara,
mahalle ve köy vb. diye bütünleşmenin adresini göstermiştir. Zaten,
Peygamberin uyguladığı kardeşlik de geçici değil, daimi bir sistemdir. Onun
zamanla mukayyet olduğunu gösterecek herhangi bir delil ve işaret
bulunmadığı için de her devirde elverişli ve faydalıdır.
3.2.7
Manevi ve Sosyal Rahatsızlıklar: Kur’an’ın zikrettiği sosyal
dayanışma ve bütünleşmeyi engelleyen mânevi rahatsızlıklara da dikkatleri
çekmemiz yerinde olacaktır:
Adam öldürmek ve kan davası gütmek,
haset etmek,
israf ve cimrilik,
yalan söylemek ve iftira etmek,
gıybet ve su-i zan,
fuhuş ve zina,
hırsızlık ve gasp,
karaborsacılık yapmak,
içki ve kumar,
rüşvet,
faiz.
Bütün bu yasaklar tabii ki daha mutlu ve müreffeh bir toplum düzeni için
Kuran’ın bize sunduğu reçetedir.
İlahi rahmet, zenginlerin ve fakirlerin samimi bir yakınlaşma anlayışı
içinde nimetlenmelerini gerektirirken bunun zıddına hareket eden ve
karşılarında fakir bulunmadıkça mutlu bir hayat süreceklerini zanneden
toplumlar hiçbir zaman sosyal sıkıntı ve çalkantılardan kurtulamaz. Bunun
yanında, evrensel mânâda toplumları çökerten hususlara bakıldığı zaman
yukarıda sayılan mânevi ve sosyal rahatsızlıkların en önde oldukları
görülmektedir.
3.2.8 Sosyal Bütünleşmeyi
Sağlayan Ahlâki Kategoriler:
Kur’an’da sosyal bütünleşmeye götüren ve bütünleşmeyi
engelleyen durumları kısaca anlatmaya çalıştık. Son olarak Kur’an’ın
bütünleşmeyi sağlayan ahlâki kategorilerini kısaca hatırlatmakta fayda
vardır. Bunlar; iyilik, doğruluk, adalet,
iyilerle dost olmak,
iyilikte yardımlaşıp kötülüğe karşı koymak,
infak,
arabuluculuk,
adalet,
kardeşlik,
bağışlama,
sadaka,
görevi ehline verme,
ödünç verme,
sabır,
itaat,
çalışkanlıktır.
3.3. TEORİDEN PRATİĞE BİR
KAÇ ÖRNEK
Gelenekler, bir nevi toplumsal
irade olarak bizi ve davranışlarımızı etkileyen; fakat kamu gücü ile
yaptırımı olmayan normlardır
Geleneklere bağlılık hemen her toplumda görülen bir özelliktir ve gelenekler
insanda âdeta ikinci bir
tabiat oluşturur. Hamdi Yazır,
Yâsin Suresi’nin 8. ve 9. âyetlerindeki yorumunda; söz konusu durumun
insanları doğru yolu bulmalarına engel olan nesnel, sosyal alışkanlıklar ve
şartların müktesep bir ceza halinde zorladığını tasvir eden istiare olduğunu
söyler.
Aynı akıbet Hz. Musa’nın kavminde de görülmüş,
Hz. Muhammed’de de yaşanmıştı.
Geleneklere aşırı bağlı bir Arap toplumu da söz konusu olunca
Kuran’ın Hz. Peygamberle gerçekleştirdiği mükemmel toplumsal bütünleşme
insanları hayrete düşürecek niteliktedir.
3.3.1.
Hicret Pratiği: Kur’an’da sık sık övülen ve örnek gösterilen hicret
hâdisesinde Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye Hicret eden Müslümanlarla
Medine’nin yerli Müslümanları kardeş kabul/ilan edilmiştir.
Bu kardeşlik evsiz, yurtsuz, Medine'ye gelenlerin başlarını sokup
barınabilecek bir yer bulmalarını temin etmek içindir. Kardeş olan bu
Müslümanlar kendi aralarında mallarını ve kazançlarını paylaşmak suretiyle
geçimlerini sürdürüyorlardı. Bu durum Medine'ye göç edenlerin ev, bark ve
iş sahibi olmalarını sağlamıştı.
Bu hadise, bütün Müslümanlara kardeşliğin nasıl olduğunu göstermesi
açısından evrensel bir model oluşturmuştur.
3.3.2.
Evs ve Hazrec Örneği: Yukarıda kısaca tasvir edilen bir ortamda, Evs
ve Hazrec, Medine'nin iki büyük kabilesiydi ve Resulüllah oraya geldiğinde
birbirlerine düşman idiler. Yüzyıl süren ‘Buas harpleriyle’ her iki
taraftan pek çok kişi ölmüştür. Daha sonra iki kabilede İslam’a girmiştir.
Eş'as b. Kays adında bir Yahudi'nin fitnesiyle bu iki kabilenin aralan
tekrar açılır ve birbirlerine düşmek üzere iken Hz. Peygamber yetişir, her
iki tarafı da yatıştırır. Bu münasebetle şu ayetler nazil olur:
“Allah'ın üzerinizde olan nimetlerini hatırlayınız ki siz
birbirinize düşmandınız. Allah kalplerinizi bir birinize ülfet etti.
Böylece onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”.
3.3.3. Kötü Alışkanlıkların
Ortadan Kaldırılmaları Pratiği:
İçki, kumar, hırsızlık, rüşvet, cinayet, fuhuş, gibi kötülükler hemen her
toplumun başına bela olmuştur. Aklı başında olan insanların ‘temiz bir
toplum’ idealiyle bunlarla mücadele etmeleri gerekir; ancak dinin toplum
hayatındaki birleştirici ve bütünleştirici rolü dikkate alınmadan bu
başarının sağlanamadığı ise seküler modern toplumun içinde bulunduğu ahlaki
bozulmalardan anlaşılmaktadır.
Mesela; 1919-1932 yıllarında ABD’de içki yasaklandı; fakat sonra yeniden
serbest hale geldi. Amerikalı bir akademisyen Prof. Dr. Julius Hirsh bu
konuda şöyle der: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur’an vasıtasıyla içkiyi men etmiş
ve asırlarca büyük insan kitlelerini içkinin zararlarından koruyabilmiştir.
Bu netice, 20. asırda münevver ABD'de her nevi propagandaya ve fenni
terakkiye rağmen elde edilememiştir”
Öte yandan Kur'an sarhoşluk veren şeyleri yasaklarken tedrici bir metot
izlemiş ve bunda da son derece başarılı olduğunu tarihi olaylardan
öğreniyoruz.
3.3.4. İbadet Pratikleri:
İdeal olarak sunulan ilkeler,
ibadetlerin yerine getirilişi ile hayat bulmaktadır. Son tahlilde,
Kur’an’da sosyal bütünleşmeye yöneltici örnekler bulmak ve bunları çoğaltmak
mümkündür. Gerçekte ise konuya bütünleşme açısından bakıldığında Kur’an’da
geçen bütün emirler, yasaklar, tavsiyeler, namaz, oruç, zekât, hac, kurban,
yani; bütün ibadetlerin hep sosyal bütünleşmeyi sağlamaya yönelik faktörler
oldukları ifade edilebilir.
Namaz ibadeti ile insanların
günde beş kez birlikteliği temin edilmekte, aynı saflarda kenetlenerek
kaynaşmaları ve bütünleşmeleri sağlanmaktadır. Haftada bir günde aynı
sosyal ortamda bulunan bütün inananların birlikteliği, Cuma Namazı ile
pekiştirilmektedir.
Hac ibadetinde de farklı
milletlere, ırklara, sosyo-ekonomik şartlara sahip dünyanın bütün insanları
toplanmakta, ayrı bir dinamizm ve canlılıkla sosyal bütünleşme
sağlanmaktadır.
Oruç ibadeti, sosyal açıdan
aralarında ekonomik farklar bulunan insanların bütünleşmesi açısından
önemlidir. Özellikle zenginlerin fakirlerin durumunu değerlendirmesi ve
onlara yardım etmesi ikisi arasında bir kaynaşma sağlar.
Zekâtın, sosyal bütünleşme açısından önemini
düşündüğümüzde; zekâtı veren ve alan açısından çok büyük bir öneminin
olduğunu görülür. Allah, insanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte
yaratmamıştır, insanların fizikî yapılarında olduğu gibi malî güçlerinde de
farklılıklar vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.
Dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine
lüks ve israfa dalmaları, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri
düşünmemeleri, onlara yardım ellerini uzatmamaları, fakirlerin kendilerine
kıskançlık ve kin duymalarına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da
toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte
zekât, bütün bu olumsuz hadiselerin önünde en güzel settir. Toplum
içerisindeki fertlerin düşecekleri dar durumlarda onları koruyan sosyal bir
sistemdir. İnsanlar arasındaki dayanışmanın sağlanmasına yardımcı olur.
Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin gönüllerinde
zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kini söndürür. İnsanlar arasında
sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece hem fakirin aç, susuz ve çıplak kalmasını
önler, hem de toplumun düzen ve huzurunun bozulmasına engel olur.
Yukarıda sayılanlar sosyal bütünleşmeye sadece birkaç
pratik örneği anlatmaktadır. İslam toplumunun maddi-mânevi üstünlük
sağladıkları bütün zamanlarda dinin kuşatıcı özelliğini canlı tutmaları en
baş âmildir, denebilir.
SONUÇ
Kur’an, çeşitli fonksiyonları yerine getirmek amacıyla
geçmişte yaşanmış pek çok tarihsel örneklere yer vermektedir. Tarihin belli
dönemlerinde meydana gelmiş bu olayların aktarılmasının; işlenen bir konuyu
örneklendirmek, insanlara içinde bulundukları durumun tarihte yaşanan
benzerlerini hatırlatmak, onları teselli veya teşvik etmek ya da çok temel
bir ahlak sorununa işaret etmek gibi fonksiyonları içerdiği söylenebilir.
Kur’an’ın inananlardan istediği, dinamik iman toplumu ve
iyilikte yardımlaşan “orta ümmet” kıstasını hayata geçirmenin ve sosyal
hayatın içinde daha işlevsel hale getirme gayreti olmalıdır.
Kur’an, Mekke döneminde Müslüman toplumda birleşme ve
bütünleşme adına tevhit inancını inşa etmiş ve arkasından Medine döneminde
davranışlar, müesseseler ve sistemler oluşturmuştur. Kur’an’ı tekrar
dikkatle gözden geçirerek bu zihnî arka planı yeniden okumak ve oluşturmak,
en önemli meselelerden biri olmalıdır. Çünkü; Kur’an’ın bize tavsiye ettiği
toplum sistemi, asla ütopik bir toplum değildir. Onun ilkeleri; statik,
zora dayalı ve değişmez bir denge halini içermez. Bilakis geçmişte
uygulanmış ve insanlığı (insanı) en yüksek seviyeye çıkarmıştır. Bu sistemde
insanların farklı kabile ve kabiliyetlerde yaratılmış olduğu gerçeği kabul
edilmiştir. Hem sunulan tarihi örnekler, hem de yerine getirilmesi istenilen
ilkeler de buna uygun bir durum ihtiva etmektedir.
Burada vurgulanması gereken bir husus da farklılaşmanın
olmadığı bir toplumun ancak hayali olduğudur. O halde, insanların zıtlarla
kaim olduğu gerçeğini Kur’an yalanlamaz, bilakis buna ilişkin, inananlara
çözümler sunar. Bu durum, farklılıkları yok sayma değil, çatışmaya
dönüştürmemeyi öğretir. Bu şekilde insanların kader birliği yapmaları ve
bunun bilincinde olmaları dayanışmayı artırıcı bir rol oynar. Hakikaten
insanları bir inanç ve ülkü etrafında bütünleştirmek bütün dinlere has
olmakla beraber bunda İslam’ın daha öne çıkan bir başarısı vardır. Kan bağı,
kan davası, aşiretlerin olumsuz yönleriyle ortaya çıkan bütün karışıklıklar,
mücadele ve rekabetler gibi İslam öncesi toplumunun durumu göz önüne
alındığında bu başarı daha kolay anlaşılabilecektir.
·
Ömer Demir -Mustafa Acar, Sosyal
Bilimler Sözlüğü, Vadi Yay., İst., 1996, s. 223
Zeki Aslantürk- Tayfun Amman, Sosyoloji, M.Ü.I.F.V.Yay., İst.
1999, s. 322
Amiran K. Bilgiseven, Sosyal
İlimler Metodolojisi, Filiz Kitapevi, İstanbul, 1982, s.
266-268.
Sezgin Kızılçelik-Yaşar Erjem,
Açıklamalı Sosyoloji Sözlüğü, Saray Kitabevleri, İzmir, 1996, s.
91-92
Şerif Mardin, a.g.e., s. 67-68
Sabri F. Ülgener, Zihniyet ve
Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Der. Yay.,
İst., 1981, s. 95
Mircae Eliade, Dinin Anlam ve
Sosyal Fonksiyonu, Çev. Mehmet Aydın, K.B.Y., Ank., 1990, s.
19-20
Amiran K. Bilgiseven, Din Sosyolojisi, s. 138
Burada Peygambere isnat edilen ve
hadis kriterleri açısından zayıf olduğu söylenen, "ümmetimin
ihtilâfında rahmet vardır". Sözünün/hadisinin zayıf olduğu akla
gelse de bu, sosyolojik olarak görülen/yaşanan pratikteki reel
durumu etkilemez.
Ignaz Goldziher, "İhtilaf", İ.A., C.V, s. 946
Mustafa Aydın, İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yay.,
İst., 1991, s. 268
Yumni Sezen, islam Sosyolojisine Giriş, Turan Kültür Vakfı
Yay., İst., 1994, s. 54
M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş, Yöneliş Yay., İst.,
1993, s. 71 36
Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kuran, Çev., Alpaslan
Açıkgenç, Fecr Yay., Ank., 1987, s. 67-72
İmaduddin Halil,
Sosyal Adalet, Çev., Said Aykut, Şule, İst., 1993, s. 39
Nisa, 1; Enam, 98; Hucurat, 13
Fatiha, 1; Ayrıca bu
ifade tarzı Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde ve tekrarla geçmektedir.
Muhammed Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, Beyan Yay.,
Ank., 1979., s.1980
Elmalıh H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser neş., İst.,
1971, C. IV, 2357-2358; V, 3189.
Ragıp el- Isfehani, El-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Beyrut,
t.y., s. 505
Marufun geniş anlamı konusunda bkz., Mustafa Aydın, İlk Dönem
İslam Toplumunun Şekillenişi, Pınar Yay., İst., 1991, s.
272-273; Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar,
Pınar Yay., İst, 1997, s. 281; Ali Ünal, Kur'an'da Temel
Kavramlar, Nil Yay., İzmir, 1999, s. 302
Y. Sezen, a.g.e., s. 61-62
Maun, 3; Fecr, 17-18; Müddessir, 44
Al-i Imran, 180-181; Tevbe, 34
isra, 26; Mearic, 24-25; Zariyat, 19; Enam,141
Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Sosyal Dayanışma, Çev., E. R.
Fığlalı-O. Eskicioğlu, Yağmur Yay., İst., 1968, s. 183; M. Esed,
Kur'an Mesajı, s. 341
M. Esed, Kur'an Mesajı, s.341
En'am, 151; İsra, 31; Furkan, 68
M. Ebu Zehra, a.g.e., s.115
Bakara, 219; Maide, 90-91
Nisa, 29; Bakara, 188; Maide, 42
Ejder Okumuş, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, İnsan Yay., İst.,
1995, s.112-192
Beled, 14-18; En'am, 151-153
|