aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Sosyal İslam Makaleleri

PARA KAZANMAK VE AMAÇ-ARAÇ DENGESİ

(Halil Akgün)

Maddi açıdan yüksek bir refah seviyesine ulaşan insanlar, belli konulardaki duyarlılıklarını yitirmeye başlıyorlar. Amaç ile araç arasındaki hiyerarşi ilişkisi bozulduğundan, değerler aşınıyor ve ekonomik önceliklere göre yeniden tanımlanmaya başlıyor. İşte tam bu noktada hayatın manasını ve inandığımız ilkeleri sürekli hatırlamamız gerekiyor.

ilk dönem İslâm ekonomi tarihi üzerine yapılan araştırmalara göre, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in mesajını kabul edip İslâm’a giren sahabelerin önde gelenleri -Peygamber Efendimiz s.a.v.’in ilk eşi Hz. Hatice ve özellikle de Hz. Ebu Bekr ve Hz. Osman r.a.- büyük malvarlıklarına sahip idiler. Sahip oldukları yüzlerce deve, zeytin ve hurma bahçeleri, sosyal prestij ve siyasi nüfuza bakıldığında, bu sahabelerin, bugünün ‘milyarder’ yahut ‘trilyoner’ iş adamlarına tekabül ettiği söylenebilir.

İslâm mesajının, o dönemin önemli ticaret merkezlerinden biri olan Mekke’ye gönderilmesi, dahası Hz. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in ticaretle uğraşması, ticaretin İslâm toplumlarında oynayacağı rolün ilk göstergeleriydi. Yine Hz. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e atfedilen “rızkın onda dokuzu ticarettedir” sözü, iktisadi hayatın İslâm dünya görüşündeki merkezi yerini teyid ediyor.

KAZANMAK GAYE OLUNCA

İslâm vahyinin insanlık tarihinde meydana getirdiği sosyal ve manevi devrimin en kayda değer yönlerinden biri, insanın fıtratında bulunan mal ve para kazanma arzusunu, dinî ve meşru bir çerçeveye oturtmasıdır. En sıradan ve ‘dünyevî’ gibi görünen bu eylemi dahi manevi ve metafizik bir çerçeveye oturtmak suretiyle, İslâm, bireysel ve toplumsal hayatı denge, adalet ve eşitlik ilkeleri üzerine bina eder.

Bu bakış açısı, aynı zamanda bir ‘değerler hiyerarşisi’ oluşturur ve amaç ile araç arasındaki ilişkiyi düzenler. Para kazanmak kendi başına bir amaç değil, daha yüksek manevi ve ahlâkî ilkelere hizmet etmek için bir araçtır. Bu denge ve hiyerarşi göz ardı edildiğinde, araçlar amaç haline gelir ve insanın Rabbiyle, tabiatla ve diğer insanlarla olan ilişkisini altüst eder.

Bugün ileri sanayi toplumlarında gördüğümüz ekonomik refahla at başı giden bireysel ve sosyal kriz, aracın amaç haline gelmesinin bir neticesidir. Dünya ekonomisini ve servetini kontrol etmesine rağmen, Batılı toplumların ailenin çöküşü, bireycilik, uyuşturucu, cinsel sapıklık, şiddet gibi sosyal sorunları çözememesinin arkasında yatan ana sebep budur. Mülk sahibi olmak tek başına mutluluk ve manevi huzur getirmediğinden, batılı birey huzuru şehevi arzularını tatmin ederek bulma çabasındadır. Bu da Kur’an’ın ve insanlık tarihinin şahitlik ettiği gibi, aslında bir kısır döngüden ibarettir.

ARAÇ-AMAÇ DENGESİNİ YAKALAYABİLMEK

‘Çalışmak ibadettir’ düsturu, ancak sahih bir dinî çerçeve esas alındığında gerçek manasına kavuşur. Yaygın kanaatin aksine, iman sahibi olmak ve ‘hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak’, dünyanın ihmal edilmesini gerektirmez. Bilakis dünya hayatını uhrevî ve dinî bir çerçeveye oturtmak, ona bireysel kazanç hırsının ötesinde daha yüce ve evrensel bir değer kazandırır.

İslâm’ın mevcut dinler içerisinde dünya hayatını en ciddiye alan din olduğunu burada hatırlamakta fayda var. Kur’an’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu ekonomik ve sosyal hayata ilişkin kurallar, dünya hayatından kaçmak için değil, bilakis onu tanzim etmek ve meşru, adil ve insanî bir temele oturtmak için vardır.

Batı toplumlarında para kazanmak kendi başına bir gaye olduğundan, maddi refah insanlara mutluluk ve huzur getirmiyor. Manevi bir açıdan baktığımızda, bunun sebebini anlamak zor değil. Mülk sahibi olmaktan yemeye ve cinsel arzularını tatmin etmeye kadar her tür maddi meta, tüketilebilen ve sınırlı şeylerdir. Bir kişinin her şeye sahip olması mümkün olmadığı gibi, herkesin her şeyi mülk edinmesi de mümkün değildir. Zira kaynaklar sınırlıdır ve paylaşım yoluyla azalırlar. Fakat manevi varlık ve bereket, birden fazla kişinin paylaşmasıyla azalan bir şey değildir. Örneğin Kuran’ın bereketi, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizin örnek hayatı, kalb-i selim ile yapılan bir duanın ve hayır işinin manevi hazzı, bitip tükenmeyen hazinelerdir. Bunlardan ne kadar çok insan istifade etse, bereket ve çokluk o kadar artar. Bu bereket kaynakları ise değerlerinden hiçbir şey yitirmez.

KAPİTALİST META KAVRAMI

Mevcut kapitalist düzen, insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu varsaydığı için, bu ihtiyaçların karşılanması için sınırsız ekonomik faaliyeti ve kazancı da bir zaruret olarak görüyor. Dahası bu gayeye ulaşmak için, her tür araç meşru kabul ediliyor.

Bugün tüm dünyayı kuşatan global ekonomik sistemi, 18 ve 19. yüzyıllardaki sömürge hareketlerinden bağımsız düşünemeyiz. Yüz yıldan az bir süre içerisinde, Avrupa devletleri dünya servetinin yüzde doksandan fazlasını kendi ülkelerine taşıdılar ve sömürge ülkelerini kendilerine bağımlı hale getirdiler. Bunun en dramatik örnekleri, Hindistan, Endonezya ve Afrika’da yaşandı.

Hindistan’da kumaş sanayiini çökertmek için, İngilizler sistematik olarak Hintli ip ve kumaş üreticilerinin başparmaklarını kestiler. Zira Gandi’nin ölene kadar kullandığı geleneksel dokuma makinaları, ancak sağ elin başparmağını kullanmak suretiyle işler hale geliyordu.

Hollanda sömürgesine girene kadar Endonezya ve Malezya’da ticaretin önemli bir kısmı müslüman kadınlar tarafından yapılmaktaydı. Kadınlarla ticaret yapma geleneğine sahip olmayan Hollandalılar, kısa surede Maley ve Endonezyalı kadınları pazarlardan uzaklaştırdılar ve ekonomik hayatlarına son verdiler.

Kokonat ve kakaonun yurdu olan Afrika’da, bugün hâlâ çikolata üretilemiyor. Zira dünyaca meşhur İsveç çikolataları, buradan gelen hammadde ile üretilip, Afrika dahil bütün dünya ülkelerine pazarlanıyor.

Bugün bu süreç daha farklı biçimlerde devam ediyor. Tohum olarak kullanılamayan ve sadece bir defa hasadı alınabilen yeni bir pirinç türü, Filipinler’de Amerikan şirketlerinin bir ‘hediyesi’ olarak tecrübe ediliyor. Önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde -tıpkı silah sanayiinde olduğu gibi- gelişmekte olan ülkeler en basit tahıl ürünleri için dahi Amerika’ya ve Avrupa ülkelerine bağımlı hale gelecekler.

Neden? Çünkü dünya kapitalist sistemi, sınırsız büyüme ilkesi üzerine kurulu. Bu sınırsız büyüme, dünya nüfusunun yüzde doksandan fazlasının Batı’ya bağımlı hale gelmesi manasını da taşısa, fiilî durum değişmiyor. Bütün batılı iktisatçıların ittifakla ifade ettiği gibi, mevcut dünya sisteminin gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumun kapanmasına imkan tanıması söz konusu değil. Zira entegre olmaya çalıştığımız global ekonomik sistem, çevrenin merkeze bağımlı olması ve merkez için artı değer üretmesi esası üzerine kurulu.

Modern dünya sistemini ayakta tutan iksirin ekonomi olduğunu biliyoruz. Bir bütün olarak insanlığın değerler hiyerarşisini, tahayyülünü, rüyalarını, hedeflerini ve diğer insanlarla ve tabiatla olan ilişkilerini artık ekonomik öncelikler ve kaygılar belirliyor. Bu sürecin dünyayı nasıl tatsız, tek boyutlu ve madde merkezli hale getirdiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. Tasavvuf erbabının ‘hayatın neşvesi’ dediği espiri, gündelik yaşamımızın bir parçası değil artık. İleri sanayi toplumlarında olduğu gibi, para kazanmak için para kazanmaya, mecbur olduğumuz için çalışmaya başladığımız anda, bu neşveyi, ruhu ve estetik inceliği de yitirmiş oluyoruz.

Oysa İslâm’ın ortaya koyduğu ölçü, asıl gayeyi unutmadan dünyanın bizzat içine girmeyi, ona yön vermeyi hedefliyor. Bu ölçü muhafaza edildiği müddetçe, mülk sahibi olmak, insanı Allah’ı zikretmekten ve yüksek ahlâkî değerler için çalışmaktan alıkoymaz.

MADDİ REFAH VE DÜNYEVİLEŞME TEHLİKESİ

İktisadi refahla beraber gelen dünyevileşme eğilimi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tehlikedir.

Batılı toplumların son yüzyılda yaşadığı ekonomik büyüme ve sekülerleşme sürecinin bir benzerini bugün Türkiye’de görüyoruz. Maddi açıdan yüksek bir refah seviyesine ulaşan insanlar, belli konulardaki duyarlılıklarını yitirmeye başlıyorlar. Amaç ile araç arasındaki hiyerarşi ilişkisi bozulduğundan, değerler aşınıyor ve ekonomik önceliklere göre yeniden tanımlanmaya başlıyor. İşte tam bu noktada hayatın manasını ve inandığımız ilkeleri sürekli hatırlamamız gerekiyor: Gaye, mal biriktirmek değil, insanlara hayırlı olmak, böylece hem varlıkta hem yoklukta Allah’a olan kulluk borcumuzu yerine getirmektir. Bu, zenginliğin küçümsenmesi değil, bilakis doğru bir istikamete oturtulması ve rotaya sahip olması demektir. 

Mal ve varlık ile imtihan edilmek, en az yokluk ile imtihan olmak kadar zordur. Zira maddi hazların insan ruhu üzerinde bağımlılık yapıcı bir etkisi vardır. Nasıl insanın darlık ve yokluk zamanında Allah’a sığınması daha kolay ise, bolluk ve varlık zamanlarında O’nu unutması, gayesinden sapması da o kadar imkan dahilindedir. Zira ‘dünya’ kelime manası itibarıyla ‘fizik açıdan bize yakınlaştırılmış şey’ demektir. Yani bizi Allah’ın yolundan uzaklaştıran her şey aslında dünyadır.

Öte yandan, maddi refahın getirdiği güç ve güven duygusu, insanı firavunvarî bir ruh haline götürebilir. İktidar yozlaştırdığı için insan kendini ‘müstağni’ yani üstün ve münezzeh görebilir. Kur’an’da geçen Karun ve Firavun tipleri, bize bu ruh halini ayrıntılı bir şekilde anlatır.

Bütün bu hususları göz önüne aldığımızda, maddeye sahip olmak ile maddenin mülkü olmak arasında çok ince bir denge ilişkisinin bulunduğunu görüyoruz. Bu dengeyi gözetebildiğimiz müddetçe, dünya hayatına Kuran’ın ifadesiyle ‘bir meta ve oyun-eğlence’ olarak bakabilecek manevi donanıma sahibiz demektir.