|
PARA
KAZANMAK VE AMAÇ-ARAÇ DENGESİ
(Halil Akgün)
Maddi açıdan yüksek bir refah
seviyesine ulaşan insanlar, belli konulardaki duyarlılıklarını yitirmeye
başlıyorlar. Amaç ile araç arasındaki hiyerarşi ilişkisi bozulduğundan,
değerler aşınıyor ve ekonomik önceliklere göre yeniden tanımlanmaya
başlıyor. İşte tam bu noktada hayatın manasını ve inandığımız ilkeleri
sürekli hatırlamamız gerekiyor.
ilk dönem İslâm
ekonomi tarihi üzerine yapılan araştırmalara göre, Hz. Peygamber s.a.v.
Efendimiz’in mesajını kabul edip İslâm’a giren sahabelerin önde gelenleri
-Peygamber Efendimiz s.a.v.’in ilk eşi Hz. Hatice ve özellikle de Hz. Ebu
Bekr ve Hz. Osman r.a.- büyük malvarlıklarına sahip idiler. Sahip oldukları
yüzlerce deve, zeytin ve hurma bahçeleri, sosyal prestij ve siyasi nüfuza
bakıldığında, bu sahabelerin, bugünün ‘milyarder’ yahut ‘trilyoner’ iş
adamlarına tekabül ettiği söylenebilir.
İslâm mesajının, o dönemin önemli
ticaret merkezlerinden biri olan Mekke’ye gönderilmesi, dahası Hz. Peygamber
Efendimiz s.a.v.’in ticaretle uğraşması, ticaretin İslâm toplumlarında
oynayacağı rolün ilk göstergeleriydi. Yine Hz. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e
atfedilen “rızkın onda dokuzu ticarettedir” sözü, iktisadi hayatın İslâm
dünya görüşündeki merkezi yerini teyid ediyor.
KAZANMAK GAYE OLUNCA
İslâm vahyinin insanlık tarihinde
meydana getirdiği sosyal ve manevi devrimin en kayda değer yönlerinden biri,
insanın fıtratında bulunan mal ve para kazanma arzusunu, dinî ve meşru bir
çerçeveye oturtmasıdır. En sıradan ve ‘dünyevî’ gibi görünen bu eylemi dahi
manevi ve metafizik bir çerçeveye oturtmak suretiyle, İslâm, bireysel ve
toplumsal hayatı denge, adalet ve eşitlik ilkeleri üzerine bina eder.
Bu bakış açısı, aynı zamanda bir
‘değerler hiyerarşisi’ oluşturur ve amaç ile araç arasındaki ilişkiyi
düzenler. Para kazanmak kendi başına bir amaç değil, daha yüksek manevi ve
ahlâkî ilkelere hizmet etmek için bir araçtır. Bu denge ve hiyerarşi göz
ardı edildiğinde, araçlar amaç haline gelir ve insanın Rabbiyle, tabiatla ve
diğer insanlarla olan ilişkisini altüst eder.
Bugün ileri sanayi toplumlarında
gördüğümüz ekonomik refahla at başı giden bireysel ve sosyal kriz, aracın
amaç haline gelmesinin bir neticesidir. Dünya ekonomisini ve servetini
kontrol etmesine rağmen, Batılı toplumların ailenin çöküşü, bireycilik,
uyuşturucu, cinsel sapıklık, şiddet gibi sosyal sorunları çözememesinin
arkasında yatan ana sebep budur. Mülk sahibi olmak tek başına mutluluk ve
manevi huzur getirmediğinden, batılı birey huzuru şehevi arzularını tatmin
ederek bulma çabasındadır. Bu da Kur’an’ın ve insanlık tarihinin şahitlik
ettiği gibi, aslında bir kısır döngüden ibarettir.
ARAÇ-AMAÇ DENGESİNİ YAKALAYABİLMEK
‘Çalışmak ibadettir’ düsturu, ancak
sahih bir dinî çerçeve esas alındığında gerçek manasına kavuşur. Yaygın
kanaatin aksine, iman sahibi olmak ve ‘hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için,
yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak’, dünyanın ihmal edilmesini
gerektirmez. Bilakis dünya hayatını uhrevî ve dinî bir çerçeveye oturtmak,
ona bireysel kazanç hırsının ötesinde daha yüce ve evrensel bir değer
kazandırır.
İslâm’ın mevcut dinler içerisinde
dünya hayatını en ciddiye alan din olduğunu burada hatırlamakta fayda var.
Kur’an’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu ekonomik ve sosyal hayata ilişkin
kurallar, dünya hayatından kaçmak için değil, bilakis onu tanzim etmek ve
meşru, adil ve insanî bir temele oturtmak için vardır.
Batı toplumlarında para kazanmak kendi
başına bir gaye olduğundan, maddi refah insanlara mutluluk ve huzur
getirmiyor. Manevi bir açıdan baktığımızda, bunun sebebini anlamak zor
değil. Mülk sahibi olmaktan yemeye ve cinsel arzularını tatmin etmeye kadar
her tür maddi meta, tüketilebilen ve sınırlı şeylerdir. Bir kişinin her şeye
sahip olması mümkün olmadığı gibi, herkesin her şeyi mülk edinmesi de mümkün
değildir. Zira kaynaklar sınırlıdır ve paylaşım yoluyla azalırlar. Fakat
manevi varlık ve bereket, birden fazla kişinin paylaşmasıyla azalan bir şey
değildir. Örneğin Kuran’ın bereketi, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizin örnek
hayatı, kalb-i selim ile yapılan bir duanın ve hayır işinin manevi hazzı,
bitip tükenmeyen hazinelerdir. Bunlardan ne kadar çok insan istifade etse,
bereket ve çokluk o kadar artar. Bu bereket kaynakları ise değerlerinden
hiçbir şey yitirmez.
KAPİTALİST META KAVRAMI
Mevcut kapitalist düzen, insanın
ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu varsaydığı için, bu ihtiyaçların
karşılanması için sınırsız ekonomik faaliyeti ve kazancı da bir zaruret
olarak görüyor. Dahası bu gayeye ulaşmak için, her tür araç meşru kabul
ediliyor.
Bugün tüm dünyayı kuşatan global
ekonomik sistemi, 18 ve 19. yüzyıllardaki sömürge hareketlerinden bağımsız
düşünemeyiz. Yüz yıldan az bir süre içerisinde, Avrupa devletleri dünya
servetinin yüzde doksandan fazlasını kendi ülkelerine taşıdılar ve sömürge
ülkelerini kendilerine bağımlı hale getirdiler. Bunun en dramatik örnekleri,
Hindistan, Endonezya ve Afrika’da yaşandı.
Hindistan’da kumaş sanayiini çökertmek
için, İngilizler sistematik olarak Hintli ip ve kumaş üreticilerinin
başparmaklarını kestiler. Zira Gandi’nin ölene kadar kullandığı geleneksel
dokuma makinaları, ancak sağ elin başparmağını kullanmak suretiyle işler
hale geliyordu.
Hollanda sömürgesine girene kadar
Endonezya ve Malezya’da ticaretin önemli bir kısmı müslüman kadınlar
tarafından yapılmaktaydı. Kadınlarla ticaret yapma geleneğine sahip olmayan
Hollandalılar, kısa surede Maley ve Endonezyalı kadınları pazarlardan
uzaklaştırdılar ve ekonomik hayatlarına son verdiler.
Kokonat ve kakaonun yurdu olan
Afrika’da, bugün hâlâ çikolata üretilemiyor. Zira dünyaca meşhur İsveç
çikolataları, buradan gelen hammadde ile üretilip, Afrika dahil bütün dünya
ülkelerine pazarlanıyor.
Bugün bu süreç daha farklı biçimlerde
devam ediyor. Tohum olarak kullanılamayan ve sadece bir defa hasadı
alınabilen yeni bir pirinç türü, Filipinler’de Amerikan şirketlerinin bir
‘hediyesi’ olarak tecrübe ediliyor. Önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde -tıpkı
silah sanayiinde olduğu gibi- gelişmekte olan ülkeler en basit tahıl
ürünleri için dahi Amerika’ya ve Avrupa ülkelerine bağımlı hale gelecekler.
Neden? Çünkü dünya kapitalist sistemi,
sınırsız büyüme ilkesi üzerine kurulu. Bu sınırsız büyüme, dünya nüfusunun
yüzde doksandan fazlasının Batı’ya bağımlı hale gelmesi manasını da taşısa,
fiilî durum değişmiyor. Bütün batılı iktisatçıların ittifakla ifade ettiği
gibi, mevcut dünya sisteminin gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler
arasındaki uçurumun kapanmasına imkan tanıması söz konusu değil. Zira
entegre olmaya çalıştığımız global ekonomik sistem, çevrenin merkeze bağımlı
olması ve merkez için artı değer üretmesi esası üzerine kurulu.
Modern dünya sistemini ayakta tutan
iksirin ekonomi olduğunu biliyoruz. Bir bütün olarak insanlığın değerler
hiyerarşisini, tahayyülünü, rüyalarını, hedeflerini ve diğer insanlarla ve
tabiatla olan ilişkilerini artık ekonomik öncelikler ve kaygılar belirliyor.
Bu sürecin dünyayı nasıl tatsız, tek boyutlu ve madde merkezli hale
getirdiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. Tasavvuf erbabının ‘hayatın
neşvesi’ dediği espiri, gündelik yaşamımızın bir parçası değil artık. İleri
sanayi toplumlarında olduğu gibi, para kazanmak için para kazanmaya, mecbur
olduğumuz için çalışmaya başladığımız anda, bu neşveyi, ruhu ve estetik
inceliği de yitirmiş oluyoruz.
Oysa İslâm’ın ortaya koyduğu ölçü,
asıl gayeyi unutmadan dünyanın bizzat içine girmeyi, ona yön vermeyi
hedefliyor. Bu ölçü muhafaza edildiği müddetçe, mülk sahibi olmak, insanı
Allah’ı zikretmekten ve yüksek ahlâkî değerler için çalışmaktan alıkoymaz.
MADDİ REFAH VE DÜNYEVİLEŞME
TEHLİKESİ
İktisadi refahla beraber gelen
dünyevileşme eğilimi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tehlikedir.
Batılı toplumların son yüzyılda
yaşadığı ekonomik büyüme ve sekülerleşme sürecinin bir benzerini bugün
Türkiye’de görüyoruz. Maddi açıdan yüksek bir refah seviyesine ulaşan
insanlar, belli konulardaki duyarlılıklarını yitirmeye başlıyorlar. Amaç ile
araç arasındaki hiyerarşi ilişkisi bozulduğundan, değerler aşınıyor ve
ekonomik önceliklere göre yeniden tanımlanmaya başlıyor. İşte tam bu noktada
hayatın manasını ve inandığımız ilkeleri sürekli hatırlamamız gerekiyor:
Gaye, mal biriktirmek değil, insanlara hayırlı olmak, böylece hem varlıkta
hem yoklukta Allah’a olan kulluk borcumuzu yerine getirmektir. Bu,
zenginliğin küçümsenmesi değil, bilakis doğru bir istikamete oturtulması ve
rotaya sahip olması demektir.
Mal ve varlık ile imtihan edilmek, en
az yokluk ile imtihan olmak kadar zordur. Zira maddi hazların insan ruhu
üzerinde bağımlılık yapıcı bir etkisi vardır. Nasıl insanın darlık ve yokluk
zamanında Allah’a sığınması daha kolay ise, bolluk ve varlık zamanlarında
O’nu unutması, gayesinden sapması da o kadar imkan dahilindedir. Zira
‘dünya’ kelime manası itibarıyla ‘fizik açıdan bize yakınlaştırılmış şey’
demektir. Yani bizi Allah’ın yolundan uzaklaştıran her şey aslında dünyadır.
Öte yandan, maddi refahın getirdiği
güç ve güven duygusu, insanı firavunvarî bir ruh haline götürebilir. İktidar
yozlaştırdığı için insan kendini ‘müstağni’ yani üstün ve münezzeh
görebilir. Kur’an’da geçen Karun ve Firavun tipleri, bize bu ruh halini
ayrıntılı bir şekilde anlatır.
Bütün
bu hususları göz önüne aldığımızda, maddeye sahip olmak ile maddenin mülkü
olmak arasında çok ince bir denge ilişkisinin bulunduğunu görüyoruz. Bu
dengeyi gözetebildiğimiz müddetçe, dünya hayatına Kuran’ın ifadesiyle ‘bir
meta ve oyun-eğlence’ olarak bakabilecek manevi donanıma sahibiz demektir. |