aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

<<<Çalışma İlişkileri ve Endüstri İlişkileri Makaleleri

 

POST-FORDİST DÖNEMDE İŞLETMELER VE ÇALIŞANLAR

 

           Cihan SELEK                                                                                   Fuat MAN                                  

 Sakarya Üniversitesi Çal. Eko. ve End. İliş.               Sakarya Üniversitesi Çal. Eko. ve End. İliş.

Esentepe Kampüsü, İİBF,  54187 SAKARYA                      Esentepe Kampüsü, İİBF,  54187 SAKARYA

     02642956231 (Tel.)                                                                        02642956231 (Tel.)

     02642956233 (Fax)                                                                        02642956233 (Fax)

                 cselek@sakarya.edu.tr                                                                   fuatman@yahoo.com

 

ÖZET

1970’lerin ortalarına gelindiğinde, o dönemin hakim üretim anlayışı olan Fordizm, bazı kırılmalar yaşmıştır. Bu kırılmaların yeni bir örgütlenme ve üretim anlayışı getirdiğine yönelik yaklaşımlara karşılık, Düzenleme Okulu, yeni dönemin aslında Fordizmin bir devamı olduğunu iddia etmekteydi. Ancak, tartışılmaz bir durum vardı ki, o da yeni durumun hem işletmeler hem de çalışanlar için klasik çalışma formlarını değiştirdiğiydi. Literatüre bakıldığında, bu yeni durumu, hakim işletme anlayışı, son derece renkli (olumlu) anlatırken; bu görüşü eleştirenler, söz konusu dönüşümü, eşitsiz ilişkilerin devamı olarak yorumlamaktadırlar. Bu iki anlayıştan sadece birisi ile durumu açıklamaya çalışmak, “gerçekliğin” bir kısmını ıskalamak anlamına gelmektedir. Sağlıklı bir yorum yapabilmek için her iki bakış açısıyla da olaya yaklaşılması gerekmektedir.

Anahtar kelimler: Post Fordizm, Düzenleme Okulu, emek süreci, esnek uzmanlaşma, yalın üretim

1. GİRİŞ

Kitlesel tüketim için kitlesel üretimi ifade eden Fordizmin, aşağıda anlatılacak nedenlerden dolayı, 20. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında yaşadığı kriz, kapitalizmin altın çağının da sonu anlamına gelmekteydi. Bu kriz aşılmaya çalışılırken, yeni örgütlenme modelleri geliştirilmiştir. Bundan hareketle, literatürde bu yeni örgütlenme modelinin ve yansımalarının nitelemesi ciddi tartışmalara kaynaklık etmiştir. Ancak temelde tartışmalar, farklı nitelemeler yapılsa da Fordist dönemin devam mı ettiği yoksa yerini bambaşka bir döneme mi bıraktığı ekseninde yapılmıştır.

Buna göre, bir tarafta Fordizmin sona erdiği ve yeni bir örgütlenme modeli ile birlikte hem işletmeler hem de çalışanlar klasik çalışma formlarından uzaklaşarak yeni tarzlarla bu süreçte yer almış olmaktadırlar. Bu yeni örgütlenme modeli öncekine göre oldukça esnek olması itibariyle, hem işletmeler hem de çalışanlar için ciddi kolaylıklar sağlamaktaydı. Diğer tarafta, bu yeni gelişmelerin aslında eskiden bir kopuş olmadığı, tam tersine Fordizmin bir devam aşaması olduğu ve sadece kapitalizmin, kendine içkin çelişkilerine rağmen, toplumun yeniden üretmesiyle devam ettiğini savunun yaklaşımlar bulunmaktaydı. Bunlar arasında en etkili düşünsel ve analitik yaklaşım “Düzenleme Okulu” olagelmiştir.

 Bu çalışmada, yukarıda belirtilen farklı yaklaşımlar belirtilerek, sadece tek bir “paradigma” ile bir olgunun açıklanmaya çalışmanın, açıklamayı eksik bırakacağı anlatılmak istenmektedir.

2. FORDİZM

Fordizm, II. Dünya Savaşı ile 1970’lere kadarki döneme hakim olan birikim rejimidir. Fordizm terimini ilk kez kullanan ve popüler hale getiren kişi Antonio Gramsci’dir. Gramsci’nin, terimini “Taylorizm” değil de “Fordizm” olarak seçmesinin nedeni; bu kavramın hem bir örgüt kuramını (Taylorizm), hem de bir toplumsal yaşama biçimini ifade etmesidir. Dolayısıyla Fordizm kavramı, Taylorizmin ötesinde bir özellik sergilemektedir. Harvey’e (2003: 148) göre de,

Ford’a özgü olan (ve Fordizmi son tahlilde Taylorizmden ayıran) şey vizyonuydu: kitle üretiminin kitle tüketimi, emek gücünün yeniden üretiminde yeni bir sistem, emeğin denetiminde ve yönetiminde yeni bir politika, yeni bir estetik ve psikoloji, kısacası rasyonelleştirilmiş, modernist, popülist yeni bir tür demokratik toplum demek olduğunu açıkça görmesiydi.

Fordist iş organizasyonunda, çok sayıda işçinin çalıştığı büyük fabrikalarda büyük pazarlara seri üretim yapılır. Vardiyalı çalışma sayesinde üretim sürekli bir nitelik kazanır. Üretimin her aşaması aynı fabrika kompleksi içinde gerçekleştirilir ve küçük parçalara bölünen işler yapılış sırasına göre bir hatta[1] dizilir. Tek ya da birkaç basit modelin çok sayıda üretimi esastır[2]. “Makinelerin çoğu üretilen standart ürün tipine/modeline göre tasarlanmış olduğundan bir ürün tipinden/modelinden diğerine geçmek ya çok güç ya da imkânsızdır. Bu yüzden Fordist üretim prosesi esnek değildir. Ayrıca, üretimin sürekliliği büyük hacimlerde ana stoklar ve iş istasyonları arasında tampon stoklar oluşturularak sağlanmaya çalışıldığından stok maliyetleri çok yüksektir” (Ansal, 2005). Fordist iş örgütlenmesinde, katı bir hiyerarşik ve bürokratik yapı egemendir.

Kitle tüketimi için seri üretim” (Birkök, 1998) şeklinde formüle edilen Fordist sistemin temelini montaj hattı oluşturmaktadır. Montaj hattı olgusunun kökleri ise 1890’lardaki Şikago Et Endüstrisine dayanmaktadır. Fakat ilk büyük montaj hattı (fabrikası) üretim sistemi 1913’te kurulan Ford’un Detroit fabrikasıdır (Grint, 1998: 342).

1903 yılında Henry Ford tarafından diğer oto fabrikaları gibi atölye ölçeğinde kurulmuş olan Ford fabrikasında, kendisi dahil 8 kişi çalışmaktaydı. Civardaki makine atölyelerinden alınan parçalar, düzgün ve standart olmadıklarından, eğitim ve beceri sahibi bu 8 kişi tarafından işlenerek birbirine uyduruluyor, sonra da montajı yapılıyordu. Bu ekip tüm emek sürecini tasarlıyor, uygulamada çıkan sorunları çözüyor ve sabit bir birim halinde duran otomobilin tamamını monte ediyordu. Çeşitli parçaların depodan taşınması, işlemler için tezgâhlara gidip gelinmesi, kullanılan aletlerin atölye içinde getirilip götürülmesi vakit alıcı olmaktaydı. 1906’da çeşitli parçaların fabrikada üretilmeye başlanmasıyla beraber, Ford’un zaten kıt bulunan vasıflı emeğe bağımlılığı daha da arttı. İlk iş bölümü, parçaları taşıyanlarla onları işleyip monte edenler arasında gerçekleştirildi. Böylece vasıfsızlar getir götür işlerini, vasıflılar ise işleme ve monte işleriyle uğraşıyor, vakit kaybının önüne geçiliyordu. Bir sonraki adım, üretim sürecini daha küçük parçalara bölüp montajın küçük bir bölümünü yaptırarak[3] işçilerin çok daha seri hareket etmelerini sağlama yönünde olmuştur. Ford, üretimin akış hızını arttırmayı kafasına koymuştur ve bunu en sonunda işleri yapılış sırasına göre dizmekle başarmıştır. Bu şekilde zincirleme ve kesintisiz yapılan üretimde en hızlı işçileri primle ödüllendirme yoluna gitmiştir (Ansal, 2005).

Böylelikle montaj hattı, pek çok tüketim ürününün imalatında kullanılan evrensel bir aygıt ve paha biçilemeyecek önemde bir kültürel güç olmuştur. Fakat Ford, böyle bir çalışmanın son derece sıkıcı olabileceğini ilk görenlerden biriydi (Roberts, 2003: 541). Nitekim işin bunaltıcı niteliği ve artan yoğunluğu, başta Ford otomobil fabrikasında olmak üzere, işçilerin büyük çapta direnişlerine[4], hatta işlerinden ayrılmalarına neden olmuştur.[5] Buna ilaveten, makinelere sabotaj olayları, kasıtlı olarak hatalı üretim[6], fire artışı ve işten kaytarma gibi sorunlar yanında sendikacılığın güçlenmesi Ford’un yöneticilerini çare bulmaya zorlamıştır (Ansal, 2005). Sıkıntıyı telafi etmek için yüksek ücret ödeyen Ford,[7] böylece satın alma gücünü arttırıp talebi yükselterek, ekonomik refahın hızlandırılmasına da katkıda bulunmaktaydı (Roberts, 2003: 541).

Henry Ford, bir taraftan Taylor’un bilimsel yönetim kuramını otomobil üretim sürecine uygularken emeğin yeniden üretimini de “8 saatlik iş günü, 5 dolar ücret” ilkesi üzerine oturtmuştur (Şaylan, 1999: 115). Bu bakımdan Fordizm daha kısa çalışma günü, daha çok ücret anlamına gelmektedir. Akgeyik’e (2002: 6, 7) göre de,

Fordist rejim, sadece yeni bir üretim sistemi değil, aynı zamanda yeni bir tüketim sistemini de ifade etmekteydi. Üretilen tüm mamulleri satın alacak yeni tüketiciler bulunmak zorundaydı. Sadece çalışan sınıf bu geniş tüketici kitlesi olabilirdi. Bunun için çalışanların ücretlerinin yükseltilmesi, onlara üretilen mamulleri satın alacak yüksek gelir olanaklarının sunulması gerekmekteydi. Bu transformasyon, çoğu gelişmiş ülkede uzun yıllar refah devleti kavramı çerçevesinde benimsenmiş bir politik algılama olmuştur.

Nitekim, 1945-1975 yılları arasında Fordizmin ekonomik göstergeleri altın yıllar olarak değerlendirilebilecek kadar başarılıydı. Henry Ford’un kitlesel üretim modeli yeni oto endüstrileri yaratarak okyanusları aşarak inşaattan hazır gıdaya kadar yeni üretim türlerini de kapsamıştır. Daha önceleri, sadece azınlıkların yararlanabildikleri ve lüks olarak nitelendirilen buzdolabı, çamaşır makinesi, telefon, seyahat, enerji gibi çeşitli mal ve hizmetler çoğunluk tarafından tüketilmeye başlamıştır. Ayrıca bir işçinin yeni bir araba alabilmesi veya Avrupa sahillerinde tatilini geçirebilmesi mümkün kılınmıştır (Hobsbawn, 1996: 322, 323).

 

3. DÜZENLEME OKULU, FORDİZMİN KRİZİ ve SONRASI:

                  NEO-FORDİZM Mİ POST-FORDİZM Mİ?

Dünya ekonomisinin 1970’lerin ilk yarısında girdiği ekonomik kriz Fordist birikim rejiminin de krizi olmuştur. Akademik yazında Fordizmin krizini yorumlamaya yönelik en büyük katkıyı Fransız Düzenleme Okulu yapmıştır.[8] Öncüleri Michel Aglietta, Alain Lipietz ve Robert Boyer olan Düzenleme Yaklaşımı’nın temel sorunsalı; kapitalizmin kaçınılmaz içsel çelişkilerine ve süregelen birikimden kaynaklanan krizlere rağmen nasıl olup da hayatta kalmaya devam edebildiğidir (Boyer, 2005: 511).

Düzenleme Teorisyenleri; esas olarak, 1970’lerin sonu ile 1980’lerde ekonomik faaliyetlerin, toplumsala gömülü bir şekilde ve toplum tarafından düzenlenen karakterine vurgu yapmaktadır. Bir başka ifade ile düzenlemeciler, kurumların ekonomi üzerindeki etkilerini ön plana çıkaran bir yaklaşım geliştirmişlerdir (Mascarenhas, 2002: 155). Buna göre; kapitalizm zıt ve çelişkili doğasına rağmen toplumsal ilişkiler, normlar ve kurumlar tarafından yeniden üretilmektedir (Steinmetz, 1994: 187). Onlara göre, kapitalist sistemin çöküşü Marx’ın öngördüğü gibi kaçınılmaz değildir. Bunun yerine, kapitalizm bir dizi kopmaya rağmen, toplumsal ilişkilerin yeniden üretmesiyle gelişimine devam edecektir. Krizler, kapitalist toplumun köklü ve kararlı yapısıyla çözülecek, sistem toplumun istemesiyle devam edecektir[9] (Friedman, 2000: 61). Örneğin eğer Fordizm bir sona geldiyse ve kapitalizm çökmediyse, bunun nedeni yeni bir şeyler icat edilebilmesi ve yeni bir düzenleme biçiminin kurumsallaşmasıdır (Husson, 2005). Bir başka deyişle, eğer sistemin devam etmesi isteniyorsa, yeni düzenleyici mekanizmalar bulunmak zorundadır. Nitekim Aglietta’ya göre, Fordist birikim rejiminin istikrarı, düzenleme biçiminin özünden, verimlilikteki hızlı artış ile birlikte reel gelirlerin büyümesinden ve uyumlu bir şekilde bölüşülmesinden, finansal sistem ile para politikasından kaynaklanmıştı[10] ve Fordizmin krizine verilen cevap neo-Fordizm olmuştur (Aglietta, 1998: 57).

Aglietta’ya göre; Fordizmden neo-fordizme geçişi sağlayan güç, işçilerin Fordizmdeki çalışma koşullarına direnişleridir. Fordizmin krizi öncelikle emek sürecinin krizidir. Kriz öncelikle üretimdeki sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Aglietta’yı izleyen düzenleme kuramcılarının Fordizmin krizi konusundaki temel yaklaşımları, sınıf mücadelesini de belirtmelerine karşın, esas olarak, aşırı birikim ve bunun sonucunda kar hadlerindeki düşme ve ulusal düzenleme modelleri ile uluslararası düzenleme modeli arasındaki çelişkidir (Şen, 2004: 72, 73)

Önde gelen düzenleme kuramcılarından Alain Lipietz’e (1997: 3) göre; Fordizmin krizinin görünen ilk ve en önemli yönünü ABD, Avrupa (özellikle Batı Almanya) ve Japonya arasındaki rekabetle birlikte tüketici tercihlerinin değişmesi, bir başka deyişle talep yönü oluşturmaktadır. Şöyle ki; güneyden ithal edilen hammadde (özellikle petrol) fiyatlarındaki yükseliş, 1970’lerin başlarında ihracattaki rekabeti güçleştirmiştir. Bunun bir sonucu olarak Fordist ülkelerdeki firmalar çalışma kurallarını gittikçe artan bir eğilimle alt üst ederek çevre ülkelerle taşeronluk ilişkisine girmişlerdir. Bu şekilde talep yönlü bir krizle karşı karşıya kalınınca uluslararası elitlerin ilk tepkisi açıkça dünya talebinin devamı sağlamak inancıyla Keynezyen politikalara yönelmek olmuştur. Ancak 1970’lerin sonlarında karlılık oranları hızla düşmeye başlayınca arz yönlü bir krizle karşı karşıya kalınmıştır. Bu arz yönlü kriz, verimlikteki düşüş, (refah devletinin sağladığı dolaylı gelirleri de içerecek şekilde) işgücü maliyetlerindeki yükseliş, sermayenin ve üretim oranının gittikçe kötüleşmesi ve hammadde fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanmaktaydı. Bunun sonucu olarak da fiyatlar sürekli yükselmekteydi. Tüm bu olanların sorumlusu olarak çalışanlar gösterilmişti. “Altın Çağ gerektiğinden uzun sürmüştü, çalışanlar çok güçlüydü ve oyunun kuralları hiç esnek değildi”. Bu analiz adeta 1970’li yılların resmi açıklaması haline gelmişti.

Bir diğer önemli düzenleme teorisyeni Robert Boyer ise Fordizm’in karşı karşıya kaldığı krizin nedenlerini şu şekilde analiz etmektedir (Boyer, 1988: 199-203’ten aktaran Mascarenhas, 2002: 88):

1. İşin artan organizasyonunun verimliliği olumsuz yönde etkilemesi

2. Kitle üretiminin dünya pazarlarını gerektirmesi

3. Barınma, eğitim ve sağlık üzerindeki sosyal harcamaların giderek artması

4. Fordizmin, tüketim biçimlerindeki değişimi, standartlaştırılmış üretim süreciyle karşılayamaması.

Düzenlemecilere göre; hakim düzenleme biçiminden diğerine geçiş çok yavaştır ve yeni bir düzenlemeye ait yapı ve kurumların ortaya çıkmasıyla, bu düzenlemenin hakim düzenleme olarak yerleşmesi arasında uzunca bir zaman aralığı vardır. Çoğu zaman hâkim düzenleme genellikle başka bir düzenlemenin bir/birkaç öğesiyle eklemlenmiş durumdadır (Gökalp, 1984: 7, 8). Bu bağlamda Postfordizmin, Fordizmden kesin bir kopuş mu yoksa Fordizmin devamı mı olduğu tartışmalı da olsa, düzenleme teorisyenlerine göre, post-Fordizm, kapitalizmin mevcut kriziyle başa çıkmak amacıyla tasarlanmış “yeni Fordist” stratejilerden başka bir şey değildir (Kumar, 1999: 73).  

4. POST-FORDİZM ve İŞLETMELER

Büyük ekonomik kriz ile birlikte kar oranları düşmüş, Fordist sistemde büyük oranlarda standart olarak üretilen mallara karşı piyasada talep daralması yaşanmasıyla ortaya çıkan üretim fazlası, ürün kalitesine daha fazla önem vermeyi gerektirmiş, bu da tüketim normlarının değişmesine neden olmuştur. Diğer yandan, üretimin uluslararasılaşması ile birlikte dünya pazarına üretim yapmak büyük belirsizlikler içermeye başlamıştır. Çünkü çok daha farklılaşmış ürünlerin (özellikle Japonların ürünleri) büyük talep dalgalanmalarına maruz kalınmaktadır. Fordist üretim sisteminin katı yapısı böyle bir pazarın gerektirdiği esnekliğe uygun değildi. Bu yüzden de sermaye, içinde bulunduğu krizden yeni iş örgütlenme ilkeleri uygulayarak, Fordizmi daha esnek kılamaya çalışarak ve talep değişikliklerine anında cevap verebilen yeni üretim sistemleri oluşturarak çıkmaya çalışmaktadır (Piore ve Sabel, 1984’ten aktaran Ansal, 2005).

Postfordizm, 1970’li yıllarda ortaya çıkan, Fordizmin krizlerini çözmek amacıyla geliştirilmiş yeni birikim rejimidir. Esnek uzmanlaşma ve yalın üretim olmak üzere iki temel sistemden oluşmaktadır.

4.1. Esnek Uzmanlaşma[11]

Esnek Uzmanlaşma akımının öncüleri, Amerikan sosyologlar Michael Piore ve Charles Sabel’dir. Piore ve Sabel, “The Second Industrial Divide” isimli eserlerinde, kitle üretimi ile esnek üretimi karşılaştırmışlar, kitle üretiminin (Fordizmin) 1970’li yıllarda meydana gelen yeni teknolojilerin ve ekonomik krizlerin etkisi ile geçerliliğini kaybettiğini (Yavuz, 1995: 10) ve yerini yeni bir üretim paradigmasına bıraktığını söylemişlerdir. İleri teknoloji ve zanaatların hakim olduğu yeni üretim modeli esnek uzmanlaşma olarak adlandırılmakta (Parlak, 1999: 84) ve birbiriyle irtibatlı, küçük ve yatay organizasyon modelini işaret etmektedir.

Sabel, küçük zanaatkâr işletmelerde zanaat esaslı üretimin yani esnek uzmanlaşmanın yeniden ortaya çıkışını ilk kez ileri teknoloji kullanan küçük işlemelerin bulunduğu İtalya’da tespit etmiştir (Sabel, 1982: 206’dan aktaran Parlak, 1999: 85). Üçüncü İtalya olarak anılan bölge, ülkenin orta ve kuzeydoğusunda yer alan küçük firmalar ve atölyelerin oluşturduğu dinamik bir alandı. Bu bölgede genellikle 10’dan daha az ve 50’den daha çok işçi istihdam etmeyen küçük atölyeler ve fabrikalar faaliyet göstermekteydiler (Kumar, 1999: 54). Kumar’a göre; bu fabrika ve atölyeler, en yeni aletleri kullanan “yüksek teknolojili ev sanayileri” idiler. Ürünleri gelişkin ve bilinçli tasarımlara dayanıyordu. Bu sayede ulusal pazarların yanı sıra uluslararası pazarlara da girebiliyorlardı. Çalıştırdıkları işçiler yüksek vasıflı ve dolgun ücretli olduklarından yaşam standartları oldukça yüksekti.

Tarihi olarak bakıldığında, esnek uzmanlık biçiminin ortaya çıkışı 1960’ların sonu ile 1970’lerin başlarında İtalya’da yaşanan güçlü bir işçi sınıfı mücadelesi dönemine denk düşmektedir. İtalyan sermayesinin bu mücadeleye tepkisi, ademi merkeziyetçi bir üretime geçme şeklinde ortaya çıkmış ve üretimin büyük bir bölümü taşeronlara devredilmiştir. İtalyan sermayesi fason üretimle bir yandan maliyetleri düşürürken, diğer yandan örgütlü emek ile direkt çatışmaya girmekten kurtulmuştur (Ansal, 2005).

Özetleyecek olursak; esnek uzmanlaşma üretimde mikroteknolojilerin kullanılmasını ve farklı tüketici tercihlerini ve beklentilerini dikkate alarak çok çeşitli üretim yapılmasını ifade eder. Esnek uzmanlaşma, hem makinelerin hem de işçilerin vasıflı ve esnek olmasını gerektirir. Vasıflı işgücü işletmelerin iş güvencesine sahip, tam gün çalışan, teknolojiyi kullanabilen ve rotasyona tabi tutulmuş çekirdek işgücünü, esnek işgücü ise iş güvencesine sahip olmayan, değişken günlerde, yarım gün, geçici ya da evde çalışan çevresel işgücünü ifade etmektedir. Değişen şartlara kendilerini kolayca uyarlayabildiklerden esnek uzmanlaşma küçük işletmelerin lehinedir. Ancak bu, büyük işletmelerin esnek uzmanlaşmadan yararlanamayacakları anlamına gelmez. Büyük işletmeler taşeronluk yoluyla esnek uzmanlaşmadan yararlanabilmektedirler. Tüm bu özellikleri ile esnek uzmanlaşma, sendikaların devre dışı bırakıldığı örgütsüz kapitalizm dönemini işaret etmektedir (Kumar, 1999: 61-69).

4.2. Yalın Üretim

Yalın üretim sistemini oluşturan imalat prensipleri, 1940’lı ve 1950’li yıllarda Eiji Toyoda ve Taiichi Ohno tarafından Toyota Motor İşletmesi’nde gerçekleştirilmiştir. Bu prensiplerin bir bütün olarak izahı ve “yalın üretim” kavramıyla ifade edilmesi, ilk defa Harvard Üniversitesi araştırmacılarından John Krafcik tarafından yapılmıştır. Krafcik’in yalın üretim kavramını kullanmasının nedeni; yeni sistemin seri üretime göre her şeyi daha az talep etmesinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, yalın üretim sistemi, işletmelerde daha az insan gücü, daha az imalat alanı ve yeni bir mamul geliştirmede daha az mühendislik süresi istemektedir (Akgeyik, 2002: 9).

1960’ların sonunda Japon otomobil üreticileri, üretim organizasyonuna yalın üretim sistemini uyarladıklarında, maliyetleri %50 düşürmekle kalmayıp, kalite ve esneklik düzeyini yükseltip, aynı hat üzerinde çeşitli modeller üretmeyi olanaklı hale getirdiler. Japonlar, bu başarıyı sadece özel amaçlı mekanik makine ve teçhizatı, esnek bilgisayar bütünleştirmeli makine teçhizatla değiştirmekle değil, üretim yönetimi sürecine yalın üretimin prensiplerini uygulayarak elde ettiler (Parlak, 1999: 90).

Yalın üretimin temel prensipleri; tam zamanında üretim[12] toplam kalite kontrol[13] ve kalite çemberleridir.[14] Tam zamanında üretim sıfır stok, toplam kalite yönetimi sıfır hata, kalite çemberleri ise takım çalışması ile özdeşleştirilebilir.

Yalın üretimin en önemli özelliği tam zamanında üretim prensibidir. Tam zamanında üretim, yalın bir tedarik sistemine dayanmaktadır. Yalın tedarik sistemi ile tedarikçi işletmelere ürünün tasarımı ve kalitesi konusunda daha fazla sorumluluk verilmekte ve uzun dönemli işbirliğine dayalı sözleşmeler sunulmaktadır (Womack vd., 1990’dan aktaran Parlak, 1999: 90, 91).

Tam zamanında üretim (sıfır stok) ile üretimin aksamadan devamı sağlanmaktadır. Bu sistem aynı zamanda Fordizm’de çok yüksek olan stok maliyetlerini en aza indirmekte ve üretimin talep değişikliklerine derhal cevap verebilmesini sağlamaktadır. Bir başka deyişle, “Fordist sistem eldeki stoklara bağlı olarak arz yönlü işlemekte ve talep değişikliklerinden tamamen kopmaktaydı. Bu bağlamda tam zamanında üretimin talebe göre üretim sistemi olduğu söylenebilir” (Roobek, 1984’ten aktaran Ansal, 2005).

Yalın üretimin ikinci önemli prensibi toplam kalite kontrolüdür. Toplam kalite kontrol ile üretim sürecinde, hatalı üretim ya da ürün daha ortaya çıkmadan önlenmek, bir sonraki aşama olarak da tamamen ortadan kaldırılarak sıfır hatalı üretimi (hatasız üretim) gerçekleştirmek amaçlanır. Burada esas olan, hataların ayıklanması değil, hataya neden olan faktörlerin belirlenmesi, hataların tekrarlanmasını önlemeye yönelik sistemlerin geliştirilmesi, ana noktaların kontrolü, genellemelerden kaçınarak tüm verilerin sağlıklı, rakamsal ve görsel olarak ifade edilmesi ve uygulamalarım mutlaka yerinde izlenmesidir (Demirkan, 1997: 49).

Toplam kalite kontrol kapsamında, her işçi yaptığı işin kalitesinden sorumlu olmakta, ayrıca yapılan işin kalitesi hemen bir sonraki işin yapılışı sırasında kontrol edilmektedir. Fordist sistemde üretim ile kalite kontrolünün ayrı ayrı işlevler sayılması ve ayrı departmanlar tarafından yerine getirilmesi, üretimde fire oranının çok yüksek olmasına neden olmakta, buna bağlı olarak maliyetleri yükseltmekte ve verimliliği düşürmekteydi. Fakat yalın üretim sisteminde, kalite kontrolünün her işçinin sorumluluğuna verilmesiyle fire oranları en aza indirilmekte ve sürekli bir verimlilik artışı sağlanmaktadır (Ansal, 2005).

Bu anlamda, yalın üretimde işçilere kalite kontrolü gibi diğer işleri de yapabilecekleri eğitimler verilmektedir ve çok çeşitli işleri yapabilecekleri vasıflara sahip olmaları sağlanmaktadır. Fordist sistemde işçiler sadece belli bir iş üzerinde uzmanlaşmaktayken, yalın üretimde değişik nitelikteki işleri yapabilmektedirler.

Toplam kalite ve tam zamanında üretimin başarı ile uygulanabilmesi üretim sürecindeki farklı birimler arasındaki iletişim ve bilgi akışına bağlıdır. Tekil, yukarıdan aşağıya emir-komuta, dikey haberleşme ve bilgi akışının olduğu, denetimin bürokratik ve merkezi olarak yapıldığı Fordist organizasyon yapısının yerini, yalın üretimde çok yönlü haberleşme ağı, aşağıdan yukarıya ve yatay bilgi akışı ve otokontrol almıştır (Ansal, 2005).

Yalın üretimin üçüncü temel ilkesi ise kalite çemberleridir. Akgeyik’e göre kalite çemberleri, yalın üretim uygulamalarının en önemli yönünü oluşturmaktadır (2002: 10). Kalite çemberleri, aynı yerde çalışan, kalite yönetimi faaliyetlerini gönüllü olarak yerine getirmeyi üstlenen işgörenlerden oluşmuş küçük çalışanlar grubudur (Demirkan, 1997: 55). Kalite çemberlerinin amacı; işyerindeki sorunları belirlemek ve çözüm yolları önermek, üretim maliyetlerinin azaltılması ve verimliliğin arttırılması konusunda önerilerde bulunmak,  (Ansal, 2005), kalite anlayışını ve kalite kontrolünü atölyelerin, hatta çalışanların zihinlerine iyice yerleştirmektir (Demirkan, 1997: 55).

5. POST-FORDİZM ve ÇALIŞANLAR

Yücesan-Özdemir (2001), ana akım çalışmaların bilimi, teknolojiyi, etkinliliği ve verimliliği verili kabul ettiklerini ve bu kavramların kökenlerine, tasarımlarına ve gelişmelerine oldukça az ilgi gösterdiklerini belirtmektedir. Dolayısı ile Yücesan-Özdemir’e göre bu çalışmalar, kapitalist üretim sürecinin ve ona içkin emek sürecini teorik olarak analiz etmekten uzaktırlar. Yani, bu süreçte çalışanlar cephesinden hiçbir zaman bakılmamıştır. Sonuçta işin “ne” ve “nasıl” olduğuna yönelik yığınla araştırma yapılmasına karşın, işin doğasının “neden” ve “niye” bu şekilde olduğu noktası karanlıkta kalmıştır. Bu çerçevede burada, yeni dönemde çalışanlar cephesinden bakılmaya çalışılacaktır. Ancak böyle bir çabada bulunurken “mutlak doğruları” öne sürme iddiası taşınmamakta; sadece aynı olgunun farklı açılardan aynı anlama gelmeyeceği anlatılmaya çalışılacaktır.

5.1. Emek Süreci

Çok geniş bir literatüre kaynaklık eden emek süreci ile ciddi anlamda ilk ilgilenen kişi Karl Marx’tır. Emek süreci en yalın anlamıyla, insanın, ihtiyaçlarını doğa ile bir ilişkide bulunarak, karşılama sürecini ifade eder. Marx (2003), bunu, “iş, her şeyden önce hem insanın, hem doğanın katıldığı ve insanın doğa ile arasındaki maddi tepkimeleri dilediği şekilde başlattığı, düzenlediği ve denetlediği bir süreçtir” şeklinde anlatmaktadır. Marx’ın bu tanımı aslında emek süreci ile ilgili tartışmaların eksenini çok kısa bir şekilde ifade etmektedir. Burada temel tartışma noktalarından birisi, çalışanın yaptığı işi üzerindeki kontrolüdür. Marx (2003), bu konuda arı metaforunu kullanır: “… arı, peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce onu imgesinde kurabilmesidir.”

Marx’tan sonra, Marksist cepheden bu konuya odaklanmak oldukça uzun bir süre almıştır. Kapitalizmin altın çağının sonlarında, yani 1970’lerde emek süreci ile ilgili tartışmalar Braverman’ın, bu konuda klasikleşmiş olan eseri[15] ile (1974) yeniden başlamıştır. Braverman (1974), kapitalist sistemin temelinin, kar artışı için çalışanın niteliksizleştirilmesi ve denetlenmesi olduğunu ve bunu da “bilimsel yönetim”in (Taylorizm) ilkeleriyle mümkün olduğunu belirtmektedir. Braverman’a göre, kapitalist iş örgütlenmesinin temel prensiplerinden birisi, çalışanların performansları üzerinde daha fazla doğrudan denetim sağlam girişimidir. Taylorizm planlama ile icrayı ayırarak, yönetimin gücünü arttırmakta ve çalışanın niteliksizleşmesine yol açmaktadır. Niteliksiz çalışanın ise kontrolünün daha da kolaylaşacağı olağandır. Dolayısıyla Yücesan-Özdemir (2001), bu bağlamda denetim ile niteliksizleşmenin birbirini besleyen süreçler olduğunu belirtmektedir.

Braverman’nın başlattığı neo-marksist emek süreci tartışmalarına 1970’lerde başka önemli isimler de katılmışlardır. Bunlar, yeni örgütsel yapıdaki gelişmeleri de dikkate alarak emek süreci yaklaşımına, kontrol konusu temel eksen olmak üzere, yeni boyutlar, yeni yorumlar katmışlardır. Bu isimlerden Andy Friedman (1977), zorlayıcı güç tehdidi ve sıkı denetime dayalı, Taylorist doğrudan denetimin yegâne denetim olmadığını belirtir ve buna “sorumlu otonomi”[16] dediği başka bir kontrol formu ekler. Bu kontrolün anlamı, çalışan birey ve grupların, çalışma sürecinde geniş hareket alanı imkânına sahip olmaları nedeniyle kendilerine verilen sorumluluklarla kendilerini işletmenin hedeflerine bağlamalarıdır. Böylece bu çalışanlar, daha az denetlenir, ancak sorumlulukları çok geniş düzeydedir.

Edwards ise kontrolün tarihsel olarak hangi formlardan geçtiğini anlatmaktadır. Buna göre tarihsel olarak sermayenin her yeni örgütlenmesi çatışmalar için yeni kontrol formları öngörmüş ve bu formlardan her biri, yetersiz kalınca yeni bir form geliştirmek durumunda kalmıştır. Buna göre, Edwards, 19. yüzyılın yoğun rekabetçi ortamında bulunan firmalarda uygulanan ve üretim sürecinin doğrudan denetlendiği kontrol sistemine “doğrudan kontrol”, kontrolün teknik ekipmanla yapılabildiği, örneğin montaj hattının hızının[17] belirleyici faktör olduğu kontrole “teknik kontrol” demektedir. Ancak Edwars, teknik kontrolün çalışanları aşırı homojenize ettiğini ve bu durumun sendikalaşma ve sınıf bilinci geliştirmeyi kolaylaştırdığını belirterek, sermayenin bu formu değiştirmek zorunda kaldığını belirtmektedir (Brown 1992: 198-199). Bu yeni kontrol sistemi “brokratik kontrol”dür. Bürokratik kontrol, firmanın sosyal ve örgütsel yapısına oturtulmakta ve iş kategorileri, çalışma kuralları, terfi kriterleri, disiplin, ücret, sorumluluk tanımları v.b. içine inşa edilmektedir. Bürokratik kontrol, kontrol için temel olarak firma kuralları ya da firma politikasının kişisel olmayan gücünü kurmaktadır. Kişisel olmayan kurallar ve prosedürler işgücünü yönlendirme, denetleme ve disipline etmeyi sağlar. Yüzlerce farklı iş kategorisi, ücret ve diğer farklılıklar işgücünü böler ve kolektif eylemin temelini zayıflatır (Yücesan-Özdemir 2001).

Son olarak Buroway’dan bahsetmek gerekmektedir. Buroway, gelinen noktada artık erken kapitalist dönemdeki gibi baskının rızaya (despotik rejim) değil, rızanın baskıya üstün geldiği hegemonik fabrika rejimlerinin hüküm sürdüğünü belirtmektedir (Yücesan-Özdemir 2001). Burawoy, yönetimin çeşitli araçlarla işçilerin zihninde bir illüzyon oluşturarak rıza ürettiğini ve bu arada sınıf bilinci ve çatışma potansiyelini azaltırken, üretimi maksimize ettiğini belirttir. Yönetim bu “rızayı üretirken” çeşitli stratejiler kullanır. Bunlarda ilki, parça başı ücret sistemidir. Bu sistem çalışmayı bir “oyun” olarak illüzyonlaştırır. İşçiler, birbirleriyle rekabet haline girerler. Oyun oynama eylemi sıkıcı bir çalışma için oyalayıcı (eğlenceli) bir rekabet / mücadele sağlarken, oyunun kuralları için de rızaya yol açar. Çünkü hem bir oyunun içine girmek, onu kabullenerek oynamak hem de aynı zamanda oyunun kurallarını kritik etmek mümkün değildir. Rıza sağlayan ikinci bir strateji ise “iç emek piyasasıdır.” İş hareketliliğini yükseltmek ve işçileri farklılaştırmakla yönetim çatışmadan uzaklaşabilir. Son bir strateji ise “toplu pazarlık”tır. Broway, sendikalar ile yönetim arasındaki toplu pazarlıkların da işçilere, katılım ve seçim illüzyonu veren başka bir oyun olduğunu belirtir (Rollag 2005).

Emek süreci ile ilgili tartışmalar tabiî ki buradaki sınırlı isimlerden ibaret değildir. Ancak bu isimler neo-Marksist emek sürecindeki tartışmaları tekrar başlatan isimler olmaları bağlamında önemlidir. Ayrıca 1970’lerdeki tartışmaların genel çerçevesi genel olarak bu bağlamda cereyan etmiştir. Buradan hareketle post-Fordist dönem incelenecek olunursa yukarıdaki terimlerle, çalışanların “sorumlu otonomi” ya da “bürokratik kontrol” araçlarıyla denetlendiği ve bu denetimin klasik doğrudan denetimden tamamıyla farklı olduğunu, bunun çalışanın “rıza”sıyla sağlandığını belirtebiliriz. Bu rıza farklı yollarla sağlanmaktadır. Örneğin son derece yaygın olan firma ideolojisi (biz bir aileyiz) kullanılan en etkili yollardan birisidir. Bu bakış açısıyla bakıldığında aslında son gelişmelerin, çalışanların yararına yorumlanması zor derece zor görünmektedir.

5.2. Esneklik, Beyaz Yakalılar, Kadın Çalışanlar ve Çalışanların Örgütlenme Problemi

Yaşanan değişim dalgası, 1980’lerden itibaren yeni eğilimleri beraberinde getirmiştir. Artık emek süreci bağlamında sadece sanayi sektörüne yoğunlaşmak konunun çok dar bir alanına sıkışıp kalmak anlamına geliyordu. Zira artık ne yüzyılın başına ne de ortalarına benzeyen bir manzara vardı. Marx’ın kol gücüne dayalı mavi yakalı proleterleri artık istihdam içinde çoğunlukta değil azınlıktaydılar. Hizmet sektörü ise durmadan artma eğilimindeydi ve bu eğilim günümüzde de hala devam etmektedir. Gerçi hizmet sektörü çalışanları da nihayetinde ücretli çalışanlardı ama artık “sınıf bilinci” kavramından bahsetmek eskiye nazaran zorlaşmıştı. Zira bürokratik kontrol ya da sorumlu otonomi, Wright’ın deyimi ile “çelişkili sınıf konumları”na (Giddens 2005: 286) yol açmış durumdaydı.

Yukarıda bahsedilen kontrol formlarının yazarları, bu formları temelde çalışanların örgütlenmesini engellemek bağlamına açıklamaktadırlar. Gelişen örgütsel değişimin temelinde yatan gerçekliğin ne olduğu tartışılabilmekle birlikte gelişmelerin örgütlenmeyi sekteye vurduğu yadsınamaz. Çünkü yeni örgüt modeli katı hiyerarşiden uzak, çalışanları kalite çemberleri ve çalışma gruplarıyla çalışma sürecine dâhil etmeye çalışan bir yapıda bulunmaktadır. Ayrıca Japon örgüt modelinde ömür boyu istihdamdan bahsedilmekte ve bunun da çalışanı örgütle bütünleştirme yönünde önemli rol oynadığı vurgulanmaktadır.

Ancak Ansal’a (2005) göre bu avantajların merkez ve çevre işgücü için ayrı ayrı analiz edilmesi gerekiyor. Zira merkez yani çekirdek işgücü firmanın asıl nitelikli ve fonksiyonel çalışanını oluşturmaktadır. Yani herhangi bir kriz anında örgütü ayakta tutacak olan kesim bu kesimdir. Hâlbuki niteliksiz çevre işgücü daha kolay gözden çıkarılabilmektedir. Yine bu çekirdek işgücü için de ömür boyu istihdam mutlak bir kural değildir. Yücesan-Özdemir (2000), yapılan amirik çalışmalarda örgüt ideolojisi “biz bir aileyiz” şeklinde ifade edilen firmalarda çalışanların en öncelikli kaygılarının iş güvencesi olduğunu ve bunun da aslında bir çelişki barındırdığını belirtmektedir.

Kadınların çalışma yaşamına katkıları göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde kadın çalışanların istihdam içindeki oranı dünya çapında bir artış eğilimi içinde olduğu görülmektedir. Kadınların iş hayatındaki konumuna bakıldığında genelde toplumsal cinsiyet normlarının belirleyici rolünü görmek mümkün olmaktadır. Emek piyasasında kadınların ücret bakımından erkeklerden daha aşağı bir konumda olduğu uzun süredir bilimsel çalışmalara konu olmaktadır. Bunun nedenleri olarak belirtilen açıklamalar ise kadınların seçiminden, erkek egemen yapılara, sınıf mücadelesinden, kapitalizmin krizine kadar geniş bir yelpaze oluşturmaktadır (Geschwender ve Geschwender 1999). Toplumsal cinsiyetin belirlediği normlarla kadınların hem özel alanda hem de kamusal alanda diğer cinse göre önemli eşitsizliklere konu oldukları, ancak bu normların mutlak olmadığı ve yine bu normlarla belirlenmiş olan aile geçindirme rolünün erkeğe verilmesi durumunun ne kaçınılmaz olduğu ne de toplumsal gelişme sürecinin evrensel bir boyutu olduğu vurgulanmaktadır. Ancak bununla birlikte gelişmiş sanayi ülkelerine bakıldığında, ev ve piyasa işlerine yönelik olarak, aileyi geçindirme rolünün erkekte olduğu şeklindeki normların bu toplumlardaki birçok kurumda (örneğin eğitim sisteminde, emek piyasası sisteminde ve mesleki düzenlemelerde) geçerli olduğu görülmektedir (Crompton 1999).

Tüm bu yaklaşımlar bir arada düşünüldüğünde, yeni dönemde sendikaların neden kan kaybettiklerini anlamak daha da kolaylaşmaktadır. Yeni örgütlenme modelinde işletmeler, insan kaynakları yönetimine vurgu yaparak sendikaların rolünü elimine etme eğilimindedirler. Buna göre yeni dönemin beyaz yakalı çalışanı bilgi bakımından oldukça donanımlı olduğundan, pazarlık gücüne sahiptir ve insan kaynakları uygulamaları ise zaten onu bir personel olarak değil, ailenin bir üyesi olarak görmekte, kendisini “insan” olarak muhatap almaktadır. Bu, ise örgütsel çatışmayı ortadan kaldırmakta ve çalışan ile çalıştıranın amaç birliği içinde faaliyette bulunmasına yol açmaktadır. Öte yandan çalışanların içinde kadın çalışanların sayıca fazla olması da sendikaların gücünü zayıflatmaktadır, çünkü kadınların sendikalaşma eğilimleri son derece düşüktür.

Ancak bu yaklaşımın da eleştiriye maruz kaldığını belirtmek gerekiyor. Belek’e (1999: 16-17) göre, yeni dönemde çalışanların pazarlık gücünün arttığı, dolayısıyla örgütlenme ihtiyacının olmadığı ve İKY uygulamalarının bu alanı doldurduğuna yönelik argümanlar gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü bu nitelikli personel, en kompüterize sektörlerde dahi azınlıktadır. Hizmet sektörü içinde geri kalan kitleler, niteliksiz yani sadece bilgisayarların başında veri giren ya da buna benzer basit işlemler yapan çalışanlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla Belek’e göre, bu kitleler yeni uygulamaları ile birlikte sosyal güvencesiz, örgütsüz olmaları nedeniyle geleneksel mavi yakalı çalışanlardan daha kötü bir durumda bulunmaktadırlar.

Çalışmanın buraya kadarki kısmında genel olarak örgütsel alandaki gelişmelerden bahsedildi. Bu gelişmelerin işletmeler ve çalışanlar için ne anlama geldiği, ancak özellikle çalışanlar için anlamının ne olduğu hâkim “işletme” yazınından farklı olarak, alternatif bir bakışla analiz edilmeye çalışıldı. Ancak yine de her hangi bir duruş sergilenmedi; sadece alternatif argümanların neler olduğu belirtildi. Şimdi çok temel bir soru sorulacak olursa, buraya kadar temelde birbirine zıt yaklaşımlardan bahsedildi, peki hangi yaklaşım bizlere “doğru”yu anlatmaktadır? Burada çok kışkırtıcı bir soru sorulduğu malum, zira böyle bir soruyu cevaplamadan önce “doğru”nun ne olduğu açıklanmalıdır. Böyle bir tahlile girmek çalışmanın çerçevesini aşacağı için çok detaya girmeden tüm bu noktalar “sonuç ve değerlendirme” bölümünde açıklanmaya çalışılıp, çalışma bitirilecektir.

6. SONUÇ ve DEĞERLENDİRME

“Kurumsallaşma” yaklaşımının kurumlar ya da işletmeler için yaptığı açıklamaları, ana akımlar (trend akımlar) için tekrarlamak konunun anlaşılmasına katkıda bulunacaktır. Bu yaklaşım, işletmelerin neden değiştiğini ve bu değişimin dinamiklerinin neler olduğunu sorgularken, aslında bunun nedeninin pek de sofistike açıklamalar içeren, rasyonelleşme tezleri olmadığını; tam tersine bu değişimin doğurduğu “benzerliklerin” nedenin meşruiyet kazanmak olduğunu belirtmektedir. Bu durum, kurumsallaşmanın yani bir kurumun bir diğerine benzer olmasının temel nedenidir. Yani aslında “örgütsel ajanlar”, değişime giderken temel neden rasyonelleşme amacıyla bir diğerinden farklı olmaya çalışmak değil, tam tersine ona benzemeye çalışmaktır.[18]

Kurumsallaşma yaklaşımının temel olarak örgütler için öngördüğü bu açıklamaya yakın bir başka açıklamayı Berger ve Luckmann (1966) örgütlerle birlikte davranış formlarını da içine alan “sosyal gerçeklik inşası” temelinde yapmaktadırlar. Bu yaklaşım, sosyal olguların oluşumları, kurumsallaşmaları ve insanlar tarafından gelenekselleştirilmelerinin nasıl olduğunu anlatmaya çalışır. Buna göre, tüm insan eylemleri alışkanlıklara konudur. Sıklıkla tekrarlanan bir eylem kalıba dönüşür. Dahası, alışkanlık, söz konusu eylemin gelecekte de aynı biçimde ortaya çıkma ihtimalini ima eder. Alışkanlıklar, seçimleri oldukça sınırlayan (azaltan) psikolojik kazanımlar sunar. Teorik olarak herhangi bir şeyi yapmanın belki yüz yolu varsa da, alışkanlıklar bunların sayısını bire indirir. Bu yol, bireyleri bu çok sayıdaki seçenekten birini seçmenin ağır yükünden kurtarır. Alışkanlık, her durum için adım adım yeniden tanımlama getirmeyi gereksiz kılar. Bu tek yolun başkalarınca da paylaşılması kurumsallaşmasına yol açar ve bu yol artık “gerçek” yoldur. Buna göre, “gerçek” denen şey, aslında bir kurgu ya da inşadır ve bu inşa sosyal ortamda insanlar tarafından kurulmuştur.

Yukarıda sorulan soruya nihai cevabı vermeden önce bir örnek daha vermek yerinde olacaktır. Genç bir matematik dehasının hikâyesini anlatan “Pi” filminin bir sahnesinde, 216 sayısını bulmaya çalışan genç deha Cohen’e hocası Max şöyle demektedir: “Eğer 216 sayısını istiyorsan, onu her yerde bulabilirsin. Sokağın köşesinden kapının önüne 216 adım, asansörde harcadığın 216 saniye… Zihnin takıntılı hale geldiğinde, diğer her şeyi bir kenara koyar ve o şeyi doğada her yerde bulabilirsin. 320, 450, 22… her neyse işte. Sen 216’yı seçtin ve doğada her yerde onu bulacaksın.” Bu diyalogda da bir gerçeklik inşası görmek mümkün, ancak bu birey bazında ele alınan bir gerçeklik. Buna göre Cohen, zihninde gerçeklik inşa etmiş ve onun peşine düşmüştür.

Örnekleri daha da arttırmadan denebilir ki; gerçekliğin ne olduğu aslında içinde bulunulan toplumsal örüntüye göre değişir. Bana göre gerçek olan şey, X şahsına göre fantastik bir şey olabilir. Peki bilim gerçekliği belirleyen bir kriter olabilir mi? Bu soruya da ne yazık ki mutlak bir “evet” cevabı vermek, sadece problemi kestirip atmak anlamına gelir. Hatta Feyerabend’e (1999) göre bilim de tıpkı, dünyayı açıklamaya çalışan başka yaklaşımlar gibi bir açıklama türüdür. Ancak bilim ideolojisi, tüm diğerlerine göre hakim konumda olduğu için diğer açıklama tarzlarını meşru kabul etmez. Postmodern söylemlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde artık “grand” teorilere kuşkuyla yaklaşılmaktadır. Bu bağlamda bu çalışmanın karşılaştırdığı iki farklı yaklaşıma bakılırsa, tabiî ki her iki yaklaşımı da ne “mutlak doğru”ları söyleyen yaklaşımlar olarak kabul etmek, ne de tamamıyla “gerçeğe” aykırı iddialarda bulunan yaklaşımlar olarak görmek mümkündür. Ancak, hakim “işletme” yaklaşımı, Kuhn’un (2003) yaklaşımı ile söylenecek olursa, hakim paradigma[19] olduğu için, bu paradigmanın varsayımları ile problemleri çözmeye çalışanlar doğrudan, bu paradigmanın bazı varsayımlarını veri kabul edeceklerdir. Alternatif yaklaşımlar ise Feyerabend’in terimi ile bilim dışı, Kuhn’un terimi ile ise paradigma dışı olarak damgalanacaktır. Sonuç olarak, bir yaklaşımı, diğerini tümden reddetme pahasına kabul etmek bazı gerçekleri ıskalamak anlamına gelecektir. Bunun için her argümanın doğruyu söyleme ihtimali taşıdığını göz önünde bulundurarak, açıklanmak istenen olguya bakılmalıdır. Lipson’un (1999) dediği gibi “hem bu, hem şu” ifadesi, “ya biri, ya da öbürü” ifadesinden daha ümit verici bir yaklaşımdır. Çünkü birincisi, netice olarak bir uyum ümidi vermektedir.

KAYNAKÇA

Aglietta, M. (1998), “Capitalism at the Turn of the Century: Regulation Theory and the Challenge of Social Change”, New Left Review, I-232, November-December, p. 41-90.

Akgeyik, T. (2002), “Teknolojik Değişim, Postfordist Eğilimler ve Endüstri İlişkilerinde Yeni Arayışlar”, Çimento İşveren Dergisi, C. 14, Sayı: 13, s. 3-16.

Ansal, H. (2005), “Esnek Üretimde İşçiler ve Sendikalar (Post-Fordizmde Üretim Esnekleşirken İşçiye Neler Oluyor?)” http://members.tripod.com/~metalworkers/yayin/esnek8.htm 10.10.2005

Belek, İ. (1999), Postkapitalist Paradigmalar, Sorun Yayınları, İstanbul

Berger, P. L. ve T. Luckmann (1966), The Social Construction of Reality: A Treatise its the Sociology of Knowledge, Anchor Books: Garden City, New York.

Birkök, C. (1998), “Modernizmden Postmodernizme: Yeni Problemler”, http://birkok.net/makaleler/modernizmden_postmodernizme.htm 10.10.2005

Boyer, R. (2005), “How and Why Capitalisms Differ”, Economy and Society, Volume 34, Number 4, November, p. 509-557.

Braverman, H. (1974), Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century, Monthly Review Press, New York.

Brown, R. K. (1992), Understanding Industrial Organisations: Theoretical Perspectives in Industrial Sociology, Routledge, London.

Crompton, R. (1999), “Discussion and Conclusions” Restructuring Gender Relations and Employment: The Decline of the Male Breadwinner (Ed.) R. Crompton içinde s. 201-214, Oxford University Press.

Demirkan, M. (1997), Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Endüstri İlişkileri Sistemine Etkileri, Değişim Yayınları, Sakarya.

Feyerabend, P. K. (1999), Özgür Bir Toplumda Bilim, Çev. A. Kardam, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Friedman, A. (1977), “Responsible Autonomy Versus Direct Control Over the Labour Process” Capital and Class Vol. 1.

Friedman, A. L. (2000), “Microregulation and Post-Fordism: Critique and Development of Regulation Theory”, New Political Economy, Vol. 5, No. 1, p. 59-76.

Geschwender, J. A. ve L. E. Geschwender (1999), “Gender, Occupational Sex Segregation, and the Labor Process”, Rethinking the Labor Process (Eds.) M. Wardell, T. L. Steiger, P. Meiksins içinde s. 149-188, State University of New York Pres.

Giddens, A. (2005), Sosyoloji, Haz. C. Güzel, Ayraç, Ankara

Gökalp, İ. (1984), “Ekonomide Düzenleme Kavramı”, Yapıt Dergisi, Sayı 4, Cilt 49, Nisan-Mayıs, s. 5–19.

Grint, K. (1998), Çalışma Sosyolojisi, Alfa Yayınları, İstanbul.

Harvey, D. (2003), Postmodernliğin Durumu”, Çev: S. Savran, Metis Yayınları, Üçüncü Basım, İstanbul.

Hobsbawm, E. (2003), Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Çev: Y. Alogan, Sarmal Yayımcılık, İstanbul.

Husson, M. (2005), “The Regulation School: A One-Way Ticket from Marx to the Saint-Simon Foundation?”, http://www.marxsite.com/regulation%20school.pdf 16.11.2005

Kuhn, T. S. (2003), Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev. N. Kuyaş, Alan Yayıncılık, İstanbul.

Kumar, K. (1999), Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Kitabevi, Ankara.

Lipson, L. (1999), “Demokrasinin Felsefesi” Çev. M. Erdoğan, Sosyal ve Siyasal Teori (Der.) A. Yayla içinde s. 16-22, Siyasal Kitabevi, Ankara.

Lipietz, A. (1997), “The post-Fordist World: Labour Relations, International Hierarchy and Global Ecology”, Review of Internatıonal Political Economy, 4:1, Spring, p. 1-41.

Marx, Karl (2003), Kapital (I. Cilt), Çev. A. Bilgi, Eriş Yayınları

Mascarenhas, R. C. (2002), A Comparative Political Economy of Industrial Capitalism, Palgrave Macmillan, Great Britain.

Nichols, T. ve N. Suğur (2005), Global İşletme Yerel Emek: Türkiye’de İşçiler ve Modern Fabrika, İletişim, İstanbul.

Parlak, Z. (1999), “Yeniden Yapılanma ve Post-Fordist Paradigmalar”, Bilgi Dergisi, Sayı: 1, s. 83-102.

Roberts, J. M. (2003), Yirminci Yüzyıl Tarihi, Çev: S. Gül, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.

Rollag, K. (2005), “Making Out in Capitalism: Reflections on Burawoy’s Manufecturing Consent” http://faculty.babson.edu/krollag/org_site/org_theory/Scott_articles/buraw_paper.html 22.11.2005

Steinmetz, G. (1994), “Regulation Theory, Post-Marxizm, and the New Social Movements”, Comparative Studies in Society and History, Vol. 36, No. 1, January, p. 176-212.

Şaylan, G. (1999), Postmodernizm, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.

Şen, S. (2004), Esnek Üretim-Esnek Çalışma ve Endüstri İlişkilerine Etkileri, Turhan Kitabevi, Ankara.

Tonak, E. A. (198?), “Marxist Teorinin Yenilenmesi (mi?): Düzenleme Okulu Örmeği”, 11. Tez Dergisi, 11. Sayı Marxizm’de Tartışmalar, 111–121.

Yavuz, A. (1995), Esnek Çalışma ve Endüstri İlişkilerine Etkisi, Filiz Kitabevi, İstanbul.

Yücesan-Özdemir, G. (2000), “Başkaldırı, Onay ya da Boyun Eğme?: Hegemonik Fabrika Rejiminde Mavi Yakalı İşçilerin Hikayesi” Toplum ve Bilim, Güz 2000.

Yücesan-Özdemir, G. (2001), “Emek Süreci Teorisi ve Türkiye’de Emek Süreci Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme”  VII. Sosyal Bilimler Kongresi, ODTÜ, Ankara.



[1] Montaj hattı, montaj bandı, kayan bant, akar bant, hareketli bant (moving assembly lines).

[2] Örneğin Ford’un T modeli siyah otomobili.

[3] Ayrıntılı iş bölümü işçileri vasıfsızlaştırmıştır.

[4] Bu olgu sendikaların gelişimini hızlandırmıştır.

[5] 1914 yılında yıllık işgücü devri oranı % 400’e ulaşmıştır (Ansal, 2005).

[6] Montaj hattında bir işçinin yaptığı hata zincirleme olarak diğerlerini de etkilemekte, üretimin aksamasına neden olmaktadır.

[7] Günlüğü 2,34 dolar civarında olan işçi ücretleri 5 dolar gibi o gün için çok yüksek bir rakama çıkarılmış, işçiler böyle yüksek bir ücretin özendiriciliği ile elde tutulabilmiştir (Ansal, 2005).

 

[8] Regulation Theory (French Regulation School)

[9] Bu bağlamda Düzenleme Teorisinde düzenleme biçiminin, Marksist Teoride olduğu gibi ekonomik yapı değil, toplumsal kurumların oluşturduğu toplumsal yapı olduğu ve birikim sürecinin bu yapı tarafından etkilendiği söylenebilir (Tonak, 198?: 113).

[10] Tüm bunların ötesinde makro boyutta Fordizm, Keynezyen refah devletini ve neo-Korporatizmi ifade etmektedir. Hirsch ve Roth’a göre; Fordist politikalar; sosyal demokrat, bürokratik toplumsallaşma, güçlü sendikalar, reformist siyasi partiler, sınıf çatışmasının korporatist kurumsallaşması ve Keynezyen devlet müdahalesi üzerinde temellenmiştir (Hirsch ve Roth, 1986: 36’dan aktaran Steinmetz, 1994: 188). 

 

[11] Flexible Specialisation

[12] Just in Time

[13] Total Quality Control

[14] Quality Circles

[15] Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century” Monthly Review Pres, New York

[16] Responsible autonomy

[17] Montaj hattının bu özelliğini çarpıcı bir şekilde görmek için bkz. C. Chaplin’in “Modern Zamanlar” filmi.

[18] Bu yaklaşımın öncüleri P. J. Di Maggio ve W. W. Powell’dır.

[19] Aslında bilindiği gibi Kuhn, paradigma kavramını doğal bilimler kapsamında kullanmıştır. Ancak günümüzde paradigma kavramı, Kuhn’un bu kapsamını aşmış ve sosyal bilimlerde de yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Bunun doğru olup olmadığı tartışmasına girilmeden burada paradigma, hakim bakış açısı anlamında kullanılmıştır. Kuhn (2003: 243), doğal bilimler bağlamında bir anlayışın hakim konuma gelmesini şu şekilde açıklar: “Bilim öncesi dönemde her hangi bir olguyu açıklamaya yönelik bir çok yaklaşım varken bunlardan birsinin diğer tüm yaklaşımlara üstün gelmesi (hakim konuma gelmesi) ile normal (olağan) bilim aşamasına geçilmiş olunur. Bu kuram artık paradigmadır çünkü tüm rakiplerinden daha güçlüdür. Geçiş gerçekleşmeden önce bir takım okullar söz konusu bilim dalında egemen olmak için yarışırlar. Daha sonra kayda değer herhangi bir bilimsel başarının ortaya çıkmasıyla okulların sayısı azalır, genellikle de teke iner ve böylece daha etkin bir bilimsel uygulama tarzı başlar. Bu tarz genellikle dışarıya kapalıdır ve bulmaca çözümüne yöneliktir. Toplu çalışmanın böyle olması da topluluk üyelerinin çalışa dallarına özgü bir temeli rahatlıkla varsayabilmelerine dayalıdır.”