aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

E-Kitap ;

<<<Sosyal İslam Kitapları

 

SOSYAL RİSKLER SİGORTA VE İSLAM

Prof. Dr. Faruk Beşer

 

GİRİŞ VE MUHTEVA

Sosyal Risk ve Sosyal Güvenlik gibi kavramların mazisi, bir asrı fazla öteye geçmez. Bunlar da diğer kardeşleri gibi belli bir tarihî, ekonomik ve siyasî süreç sonunda ortaya çıkmış kavramlardır ve doğdukları ortamın kendilerine yüklediği ve bütünüyle ancak o ortamda düşü­nülebilecek anlamları vardır.

Bu açıdan bakıldığında İslam’daki karşılıklarını aynı terimlerle ifade etmenin zorluğu, hatta imkânsızlığı da anlaşılmış olur. Ama buna rağmen kıyaslama imkânı da yok değildir. Biz de bu kıyaslamayı yapmayı deneyeceğiz.

Sosyal Güvenlik daha geniş ve daha üst bir kavramdır ve burada doğrudan konumuz değildir. “İslam’da Sosyal Güvenlik” adlı doktora tezimizin konusudur. Sosyal Riskler ise onun alt kavramıdır ve şu andaki konumuzu oluşturmaktadır.

Hangi boyutta alınırsa alınsın, güven ve risk/tehlike kavramları bu konuların anahtar kavramlardır ve konumuzun anlaşılması için her iki sistemde; Seküler ve İslâmî sistemlerde taşıdıkları anlamları iyi belirlememiz önemlidir. Bu itibarla biz bu noktaya değinmek ve farkı orta­ya koymak çabasında olacağız. Öncelikle seküler sistemlerdeki risk kavramını ve boyutlarını ele alıp, sosyal risk olarak nitelenen durumları anlayacak ve karşı disiplinlerin eleştirel değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Bu arada seküler sistemlerdeki olumsuz durumlar için daha çok “risk” kavramını, İslâm’daki karşılıkları için ise “tehlike” kavramını tercih edeceğiz. Bu, kesin ve gerekli bir ayırım olmamakla beraber, yaptıkları çağrışımın anlamlı kıldığı bir tasarruftur.

Bu konuda iki bakış açısı arasındaki en önemli fark elbette olayla­rın manevî arka planını kabul edip etmeme tavrıdır. Seküler sistem­lerde sözkonusu riskler tamamen maddî ve tamamen ekonomiktir. İslâm ise bu olguların hem oluşumunda hem de tedavisinde manevî bir boyut da görür. Hukukî ve ekonomik tedbirlerini aynen aldığı ve uy­guladığı halde, manevî boyutuyla ilgili olarak ayrıca yine manevî tedbir­ler tavsiye ettiği olur. Bunların müeyyidesi de Hukukî değil, elbette kendi­leri gibi ahlâki ya da dinî olacaktır. Bu ayrımı da elimizden geldiğin­ce açık ve etraflı olarak ortaya koymaya çalışacağız.

İkinci olarak da sigorta kollarından biri olan İş kazası ve Meslek Hastalığı Sigortasını, sadece bir örnek olmak üzere ele alıp, değerlendirmesini yaptıktan sonra alternatif bir sistem teklifi de sunmaya çalışacağız. Bu­ bölüm bizce çalışmamızın önemli bölümlerinden biridir. Çünkü bu tür tekliflerin tutarlı bir biçimde ortaya çıkmış olması, insanların sadece belli çarelere mahküm olmadıklarının ispatı olacaktır.

Bu tür müessese ve disiplinlerin İslâmî alternatifleri sözkonusu olduğunda, bizim bunları ele almış olmamız bizi bir yönden avantajlı, diğer bir yönden de dezavantajlı bir konuma getirmektedir ki, bunla­rın ne olduğu açıktır.

Son olarak bu konuların tamamlayıcısı olabilecek bir bölümümüz daha bulunacaktır. Bu da, hemen anlaşılacağı üzere, özel ya da ticarî sigortaların İslam fıkhı açısından değerlendirilmesidir.

Faruk Beşer


 

İÇİNDEKİLER

Giriş Ve Muhteva

İçindekiler 

Birinci Bolum

GÜNÜMÜZDE SOSYAL GÜVENLİK VE SOSYAL RİSK KAVRAMLARI

I. Kavramların Tanımı

        A. Sosyal Güvenlik

        B. Sosyal Riskler

II. Sosyal Risklere Karşı Oluşturulan Sigorta Türlerinin Tarihi Gelişimi

III. Sosyal Risklerin Sınıflandırılması

        A. Genel Olarak

        B. ILO Sözleşmesine Göre Sosyal Riskler Ve İslam Hukuku İle Mukayeseli Eleştirel Değerlendirilmesi

       A.İşsizlik

       B.Analık

       C.Ailevî Yükler

       D.Hastalık

       E.İş Kazası Ve Meslek Hastalığı

       F.Sakatlık  

       G.Yaşlılık   

       H.Ölüm

İkinci Bölüm

İSLAM’DA TEHLİKE KAVRAMI VE SOSYAL RİSKLER

I. İslam’da Genel Anlamda  Tehlike Kavramı

II.Tehlikelerin Manevi Arka planı

        A.Sosyal Tehlikelerin Ahlakla İlgisi Meselesi

        B.Tehlikelerin Ortaya Çıkmasına Engel Olan Ferdî Ve Toplumsal Ahlâki Davranış

        C.Tehlike Doğuran Ferdî Ve Toplumsal Ahlâki Davranış              

               a.Kurânı Kerim’e Göre

               b.Hadislere Göre

        D.Vaki Tehlikeleri Hafifleten Ahlâki Tavır

III. Sosyal Risk Çerçevesindeki Tehlikeler

        A.Hastalık (İş Kazası, Meslek Hastalığı Ve Malûllük)                   

        B.İhtiyarlık

        C. Ölüm

        D. Fakirlik Ve Miskinlik

IV.Diğer Tehlikeler     

        A.Zenginlik

        B.Borçluluk

        C.Yolculuk

        D.Yetimlik

        E.Dulluk

        F.Tabiî Afetler

Üçüncü Bölüm

GÜNÜMÜZDE İŞ KAZALARI VE MESLEK HASTALIKLARI SİGORTASI,

ELEŞTİRİ VE ALTERNATİF BİR SİSTEM DENEMESİ

 

I.Günümüzde İş Kazaları Ve Meslek Hastalıkları Sigortası

        A.Terimin Tarif Ve Kapsamı

        B.Tarihi Seyri

        C.İş Kazaları Ve Meslek Hastalığı Sigortasının Tenkidi Ve Değerlendirilmesi

               a.Gayesi Açısından

               b.Kapsamı Açısından

               c.Nimet-Külfet Dengesi Açısından

II.Alternatif Çözüm Teklifi

        A.İnsana Bakış Ve Sigorta Uygulamalarının Tâbi Olduğu Sistemler Açısından

        B.Alternatif Sigortayı Sağlayacak Müesseseler Açısından

               a.Âkile Müessesesi

                       Tazminatlar Ve Hesaplama Biçimi

               b.Kasâme Müessesesi

III.Genel Prensipler

Sonuç

Dördüncü Bölüm

İSLAM FIKHI AÇISINDAN SİGORTA

I.GENEL OLARAK SİGORTA

A.Sigorta Kavramı ve Sigorta Tarihi

    1.Sigorta ve Risk Kavramları

          a.Sigorta Kavramı

          b.Riziko/Risk Kavramı

    2.Sigorta Tarihi

B.Sigorta Çeşitleri

    1.Karşılıklı (mütekabil/Mütüel) Sigortalar

          a.Özel mütüel sigortalar

          b.Sosyal Sigortalar

    2. Ticari Sigortalar

II.İSLAM FIKHI AÇISINDAN SİGORTA

A.Genel Hususlar

    1.Sigorta İhtiyacının Evrenselliği

    2.Zihniyetler ve Sigorta İhtiyacı

    3.Konuya Bakış Usulünün Varılacak Sonuca Etkisi

B.Günümüz İslam Fıkıhçılarının Sigortaya Bakışları

    1.Olumsuz Tavır Takınanlar

    2.Caiz Görenler

III. SONUÇ VE DEĞERLENDİRMELER

Kaynaklar


 

BİRİNCİ BÖLÜM

GÜNÜMÜZDE SOSYAL GÜVENLİK VE SOSYAL RİSK KAVRAMLARI

I. KAVRAMLARIN TANIMI

Sosyal Riskleri/tehlikeleri anlatmaya geçmeden önce “Sosyal Güvenliğin” ne olduğunu kısaca görmek gerekir. Zira her ne kadar sosyal güvenlik daha üst bir kavram ise de onun esas konusunu sos­yal riskler teşkil eder. Bizim burada esas anlatacağımız konu sosyal risklerdir. Binaenaleyh, parça bütün ilişkisi içerisinde sosyal güvenliğe de değinmemiz gerekiyor.

A. Sosyal Güvenlik

Sosyal güvenlik, ya da içtimai emniyet; İnsanların toplum içinde yaşayan fertler olarak, ellerinde olmadan karşılaşabilecekleri ve maddî varlıklarında veya kazançlarında kendilerini tehlikeye sokacak bir kayba ya da azalmaya sebep olan etkenlerden/tehlikelerden korunmuş ve emin olmuş olmak demektir.[1] Dolayısıyla sosyal gü­venlik, her halükarda insanca yaşayabilme ve geçinebilme güvencesidir de diyebiliriz.

Bu garantiyi kişiler kendileri temin edebilecekleri gibi, ortaklaşa kurabilecekleri müesseselerle de temin edebilirler. Ancak bu yollar ilkel ve yetersiz sayılır. Bu yüzden sosyal güvenlik modern şekliyle bir devlet görevi sayılmış ve devletin kurduğu müesseselerce karşıla­nır olmuştur. Devletin bunun için kurduğu organizasyonlar ve kurumlar bütününe de Sosyal Güvenlik Sistemi adı verilir. Meselâ Tür­kiye’de bu sistemi Sosyal Sigortalar, Emekli Sandığı ve Bağkur oluş­turur. Her ülkenin kendine göre daha genel ve daha özel kurumları olabilir.

Sosyal güvenliğin bir devlet görevi olması yanında ideal anlamda toplumun her ferdini kapsaması, iradeye bağlı olmaksızın oluşan bü­tün riskleri sigorta etmeyi hedeflemesi, insan onuruna yaraşır asgari bir hayatı garanti etmesi gerekir. Zorunlu olması ve iane anlamı taşıma­yıp fertlere talep hakkı vermesi de onun özellikleri arasındadır.

Sosyal Güvenliğin müessese olarak ortaya çıkışı çok yenidir ve el­li, elli beş yıllık bir tarihi vardır. Bir takım risklere karşı güvenlik arayışları ise Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Çünkü sos­yal tehlikeler fertler üzerindeki acılarını belirgin ve yaygın düzeyde ilk defa Sanayi Devriminin doğurduğu çalışma şartlarıyla hissettirir olmuştur. Aslında bu tehlikeler evrenseldir her asırda ve her yerde var olagelmişlerdir. Ancak Sanayi Devrimi’ne kadar o denli büyük ol­madıkları gibi, pek çok geleneksel yöntemle büyük ölçüde önlenmişler, hatta var­lıkları dahi çoğu zaman hissedilir düzeyde olmamıştır. Bir başka de­yişle Sosyal Güvenlik Müessesesi, Sanayi Devrimi’nden sonra Batıda ortaya çıkmıştır. Çünkü; hayatı tehlikeye atan güvensizlik orada görülmüş ve fertleri ezici boyutlara orada ulaşmıştır.

İslam’da ise sosyal güvenliğin en önemli aracı zekâttır. Zekât mo­dern sosyal güvenlik sistemlerinin bugün ulaştığı noktadan çok daha ileride bir sosyal güvenliği temin aracıdır. Bir devlet görevidir, zorun­luluk ifade eder ve bizim üniversitelerimizdeki sosyal güvenlik dokt­rincilerinin hemen hepsinin[2] bilmeden ya da kasıtlı olarak söyleye geldiklerinin aksine talep hakkı doğurur, bir iane ve tasadduk değildir. Kapsamına aldığı riskler ise bugün bilinenlerden çok daha fazla­dır. Sosyal güvenlik için tek yönlü bir finansman kaynağıdır. Ayrıca sosyal güvenliğe muhtaç insanların verecekleri prime ve devletin di­ğer vergilerle yapacağı katkıya ihtiyaç bırakmaz. Amerika’da 1980 başlarında uygulamaya konulan “Menfi Gelir Dağılımı” Sistemi, zekât esas alınarak geliştirilmiştir.[3]

İslam’da ayrıca gönüllü transferleri çok etkili düzeye çıkaran; Al­lah ve Ahiret inancı, yardımlaşma, tasadduk, karz-ı hasen, vakıf, kurban, fitre, komşu, akraba ve ana-baba hukuku, hediyeleşme geleneği/sünneti sosyal risklerin acılarını zaten büyük ölçüde sarar, kalan boşlukları ise zekât ta­mamlar. İslam toplumunda sosyal güvenlik hakkı, belli bir süre çalışmakla ve belli mik­tarda prim ödemekle değil, sırf insan olarak doğmakla elde edilir ve tabiî afetleri de kapsar.[4]

B. Sosyal Riskler

Risk/Tehlike Kavramı:

Genel anlamda fertlere ya da toplumlara hangi açıdan olursa olsun, zararı muhakkak ya da muhtemel olan ol­gular tehlike olarak tanımlanabilir. Mesela bir insanın ayağının kırılması, kendini geçindirecek bir kaynak bulamaması, çığ ve deprem gibi tabiî afetler, bir milletin yurduna başkalarının savaş açması, ki­şilerin inançlarına, yaşayış biçimlerine vb. baskı yapılması ve sair olumsuz durumlar hep birer risk/tehlike olarak tanımlanabilirler. Ancak sosyal güvenlik sistemleri, çare aradıkları tehlikeleri “sosyal” terimiyle kayıtlamakta ve “sosyal risk” diyerek sınırlandırmaktadır­lar. Bir tehlikenin “sosyal” yani içtimai olması, fertlerin toplum için­de yaşayan bireyler olarak karşılaşacakları bir olgu olmasıyla açıklanmaktadır. Sanki fertlerin toplum içindeki varlıkları sadece fiziki varlıklarıdır. Fiziki varlığa gelecek tehlike de fizikidir, Dolayısıyla sosyal risk insanın fi­zik varlığını sürdürmesi ile ilgilidir, yani maddîdir ve sırf maddî ihti­yaçlarını gidermesi ile alakalıdır. Buna göre Sosyal Risk: “Ne zaman gerçekleşeceği bilinmemekle beraber ileride gerçekleşmesi muhtemel veya muhakkak olan ve buna maruz kalan kişinin mal varlığında ek­silmeye neden olan olaydır” diye tanımlanır.[5] Yani sosyal güvenliğe konu olan risklerde sadece ferdin mal varlığının azalması ve yetersiz hale gelmesi söz konusudur. Diğer bir deyişle, sosyal güvenlik kendi­sine saha olarak sadece mal varlığının azalmasına sebep olacak ya da azalmasıyla ortaya çıkacak olumsuzlukları gidermeyi, ya da hafif­letmeyi seçmiştir.

Elbette bir müessesenin kendisine bir faaliyet alanı belirlemesi ve yapabileceklerini o alanda yapmak istemesi normaldir. Bu diğer sahaların ihmali anlamına gelmeyebilir. Yani sosyal güvenliğin, mesela kişilerin temel haklarından olan inançlarına yapılan bir baskıyı önleme tedbirleri ihtiva etmemesi, bu baskıları onaylaması ya da hafife alması anlamına gelmez. Ancak tehlikeyi “sosyal/içtimai” diye vasıflayınca bunun kapsamını da belli dokuz riskle sınırlı tutmak tenkit edil­melidir. Gerçekten de bugün en gelişmiş ülkeler dahi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 28 Haziran 1952 tarih ve 102 sayılı söz­leşmesiyle kabul etmiş olduğu risklerden daha fazlasını sosyal risk olarak öngörmüş ve tedavi programları hazırlamış değildir. Adı geçen sözleşmeyle belirlenen riskler şunlardır: Hastalık, Analık, Sakat­lık, Yaşlılık, İş kazası ve Meslek hastalığı, ölüm (sağ kalan hak sa­hiplerinin korunması), Ailevi yükler, İşsizlik.[6] İleride bunların tek tek ve kategoriler halinde değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

Durum bu olunca, mesela deprem gibi tabiî afetlerle ortaya çıkan olumsuzluklar sosyal risk kavramında mütalaa edilmezler. Oysa bu kabil tehlikeler de bireyi bir sosyal varlık olarak etkileyebilir. Keza herhan­gi bir ülkeye diğeri tarafından yapılan saldırı yine aynı sonuçları do­ğurmasına rağmen sosyal güvenliğin değil, belki milli güvenliğin ko­nusu sayılırlar. Yurt içi, anarşi, terör, yağma ve talan olayları da, aynı sonucu doğursalar dahi birer sosyal risk sayılmamaktadırlar. Bun­lar da iç güvenliği ilgilendiren olgulardır. İnanç hürriyeti gibi fertle­rin temel hak ve hürriyetlerine yönelik tehlikeler ise sosyal tehlike­ler/riskler ile hiç ilgisi olmayan durumlardır. Belki daha doğru olabilecek bir ifade ile, bunlar günümüzde bu disiplinin literatürünü ilgilendiren kavramlar ve sahalar olarak görülmemektedirler.

Burada şunu da söylemek gerekir ki, ILO sözleşmesine göre be­lirlenen ve yukarıda sayılan bu 9 sosyal riskin tamamı her ülkede si­gorta edilebilmiş değildir. Her ülke kendi ekonomik ve sair şartlarına göre bunlardan bir kısmını uygulayabilmektedir. Ama hemen bütün Batı ülkeleri bu risklerin tamamını sigorta etmiş durumdadırlar. Hatta Yeni Zelanda gibi bazıları ise sosyal güvenlik sistemleri içinde tabiî afetleri de alarak ILO’nun belirlediği hedefleri aşmışlardır.[7]

II. SOSYAL RİSKLERE KARŞI OLUŞTURULAN SİGORTA TÜRLERİNİN TARİHİ GELİŞİMİ

Bugün Sosyal Güvenliğin temininde en önemli müesseselerin sos­yal sigortalar olduğu bilinmektedir. Zorunlu sosyal sigortalar ortaya çıkıncaya kadar da sosyal tehlikelere karşı bir takım tedbirler alınıyordu. Bir diğer deyişle, sosyal güvenlik öyle ya da böyle sağlanıyordu. Ama 19. asrın sonlarından başlamak üzere yukarıda sözünü ettiğimiz sigorta kolları birer ikişer kurulmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Önce Al­manya’da 1883’te hastalık sigortası kuruldu. Bunu 1884 yılında İş Kazası, 1889’da Yaşlılık ve Malullük sigortaları takip etti. Sistem yaklaşık 20 yıl boyunca dünyada tek örnek olarak kaldı. “Almanya’yı Avusturya izledi. Norveç 1905’te hastalık sigortasını kurdu. İsveç 1913’te yaşlılık ve sakatlık sigortasını kabul etti. İsviçre 1911’de iş kazalarına karşı zorunlu sigortayı oluşturdu.

İngiltere 1908’de yaşlılık sigortasını, 1911’de bütün işçiler için hastalık ve sakatlık sigortasını ve bazı kategori işçileri için dünyada ilk kez işsizlik sigortasını kabul etti. Fransa sınırlı bir uygulama ala­nı olan ilk zorunlu sigortayı 1910’da, yaşlılık sigortası ile ortaya koy­du. 1929 ekonomik bunalımını izleyen yıllarda Sosyal Sigortalar Gü­ney Amerika ülkelerine, Birleşik Amerika ve Kanada’ya yayıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal sigortalar hemen bütün ülke­lerde kabul edilme yoluna girdi ve yavaş yavaş sosyal güvenlik sis­temlerine dönüştü”[8]

Modern anlamı ile sosyal güvenlik ve onun birer disiplini olan sosyal sigortalar bugün olduğu gibi müessese anlamında ele alındı­ğında karşımıza çıkan tarihi seyir budur. Ancak diğer dinlerde ve ahlak anlayışlarında, hatta idare ve devlet telakkilerinde söylemesek dahi İslam’daki durumun tamamen farklı olduğunu söylemeliyiz. Gerçi salt bir iktisadı olgu ve müessese olarak İslam’da da sosyal gü­venlik olmamıştır ama, ileride de göreceğimiz gibi, çok daha geniş kap­samlı tehlikeleri şemsiyesine alan ve onları tesirsiz kılan müesseseler ve bir olgu olarak sosyal güvenliğin kendisi vardır. Zekât bu müesseslerin başında gelir. Daha önce de değindiğimiz gibi, zekât zorunlu bir uygulamadır, olandan olmayana transfer sağlar, devlet görevidir, talep hakkı doğurur, işsizlik dahil daha pek çok ris­ki sigorta eder. Bunları daha önce, doktora tezimiz olan “İslam’da Sosyal Güvenlik” adlı eserimizde uzun uzadıya an­lattığımız için burada tekrar ele almayacağız.[9] Ancak şunu tekrar da olsa vurgulamamız gerekir ki, bütün bu özellikleri ile zekât, Hz. Peygamber’in kurduğu Medine İslam Devletinden bu yana bütün İslam devletlerinde, o devletlerin İslam hukukunu uygulamadaki ti­tizlikleri oranında işlev görmüş ve uygulana gelmiştir. Binaena­leyh, sosyal sigortalar tarihinde bundan söz etmemenin iki türlü izahı olabilir:

1. Sosyal riskler bütün çıplaklığı ile ilk defa sözkonusu tarih­lerde Batıda görülmüş ve sadece o riskleri garanti etmeyi hedefleyen sosyal sigortalar da tabiî olarak batıda düşünülmüş ve geliştirilmiş­tir. Yani ilaç da hastalığın çıktığı yerde keşfedilmiştir. Buna karşılık zekâtın sağladığı sosyal sigortalar tedaviden çok koruyucu hekimlik anlamına gelir.

2. Bu tavır, her müspet gelişmeyi kendisine mal et­mek alışkanlığında olan Batılı bilim adamlarının bir gözden kaçırması­ ya da görmemesidir.

 

 

III. SOSYAL RİSKLERİN SINIFLANDIRILMASI

A. Genel Olarak

Pratikte pek fazla bir sonucu olmasa da, sosyal güvenlik ihtiyacı­nı doğuran sebepler (riskler) değişik bakış açılarına göre gruplandırıl­maya tabi tutulmuştur. Ancak bunun faydası -olsa olsa- anlaşılmala­rını kolaylaştırmak olmalıdır. Yoksa onların telafilerinde bir fonksi­yonu yoktur.

Bir ayırıma göre riskler:

a. Fizikî riskler: Hastalık, maluliyet, yaşlılık, analık, kazalar, ölüm.

b. İktisadî riskler: İşsizlik ve aile gelirinin çocuk sayısına bağlı olarak yetersizliği[10] diye iki kategoriye ayrılır. Ancak fizikî risklerin de sonuçları itibariyle iktisadî riske dönüşeceği hesaba katı­lırsa bunun çok da isabetli bir tasnif olmadığı söylenebilir.

Bir diğer tasnife göre riskleri:

a. Ortaya çıkış nedenlerine göre sosyal riskler

b. Sonuçlarına göre sosyal riskler[11] diye ikiye ayırmak da müm­kündür. Ancak bu ayırım diğeri kadar da tutarlı görünmemektedir.

Meslekî riskler, Fizyolojik riskler, Sosyo-ekonomik riskler diye ayıranların yanında[12]; Gelir kayıplarına yol açan riskler, gider ar­tışlarına yol açan riskler diye ayırıp, bunları da kendi içlerinde ayrı­ca sınıflandıranlar ve daha başka bakış açılarına göre ayırım yapan­lar da vardır.[13]

Her ne olursa olsun, bütün bu gruplandırmalardan çıkan ortak sonuç mezkür ILO sözleşmesinde belirlenen dokuz riskle sınırlı kalmakta, ne eksik ne fazla, sadece onlar arasında değiştirmeler yapılmaktadır. Yukarıda adı ve çeşitli açılardan sınırlandırmaları geçen bu riskleri şöylece özetleyebiliriz:

B. ILO Sözleşmesine Göre Sosyal Riskler ve İslam Hukuku ile Mu­kayeseli Eleştirisi

a. İşsizlik

İşsizlik bizatihi olmasa bile, sonucu itibariyle fertlerin hayatları­nı idame ettirecek iktisadî varlığa sahip olmaması anlamına gelece­ğinden bir risk sayılmış ve telafi yolları aranmıştır. Aslında ilk ele alınması gereken risk işsizlik olmalıdır. Çünkü bugün sigorta ve sos­yal güvenlik deyince akla hep çalışanlar gelmektedir. Diğer bütün riskler çalışma esnasında ya da sonrasında vukuu muhtemel riskler­dir. Binaenaleyh, eğer risk sayılacaksa her şeyden önce işsizliğin risk sayılması gerekir.

Ama buna rağmen diğer risklerin görülüp sigorta edilmeye başla­ması 1888’lere kadar gittiği halde, işsizlik ilk defa kısmen 1911’de İngilte­re’de sigorta edilebilmiştir. Buna belki de, ağırlıklı görüşe göre işsiz­liğin risk olarak kabul edilmemesi de[14] bir sebep teşkil etmiştir. Ayrıca bugünkü ekonomik sistemlerde “sosyal güvenlik dalları içinde işsizlik sigortası teşkilat ve yönetimi en zor olanıdır”.[15] Bunlardan ötürü “işsizlik tehlikesiyle ilgili programlar bakımından dünyanın bir çok ülkesi henüz herhangi bir adım atamamıştır. Türkiye de bu ülkeler arasındadır. Dünyada işsizlik sigortası kurabilmiş ancak 37 ülke (1986 itibariyle) mevcuttur. Bunların da tamamı Batının geliş­miş ekonomileridir. 1958’den beri işsizlik sigortası kurabilen ülke sayısı 10’u geçmemiştir. Diğer taraftan kurulmuş bulunan işsizlik si­gortalarını veya başka çeşit işsizlik programlarını yürürlükten kaldı­ran ülkeler de göze çarpmaktadır. 1969-1975 arasında 7 ülke, 1977-1981 arasında da 1 ülke bu durumdadır.”[16]

“İşsizlik sigortası anlamında işsiz, geçici olarak bir çalıma ilişkisi içinde bulunmayan veya sadece çok kısa süreli çalışma olanağı bulan işçiye denir.”[17] Yani işsizlik sigortasından yararlanabilmek için iş­siz olma şartı yeterli değildir. “İşsizlik sigortasının ana gayesi, (sade­ce) kısa bir süre için işini kaybeden kimselere gelir garantisi sağla­mak ve böylece onları yeni bir iş buluncaya kadar veya eski işine geri dönünceye kadar gelir desteğine sahip kılmaktır.”[18]

İşsizlik sigortasına karşı bütün bu olumsuz durumlar şüphesiz onun finansmanının zorluğundan kaynaklanmaktadır. Finansmanın da ekonomik sistemlerle yakından alakası vardır. Sonucu mutlak mülkiyet olan liberal ekonomilerde bu olsa olsa işçiler ve/veya işve­renlerden kesilecek primlerle finanse edilecektir. Bu ise işsizliğin yüksek olduğu ülkelerde hem işçileri hem de işverenleri altından kal­kılamaz zorluklara sürükleyeceğinden uygulanması zorlaşacak, hatta imkânsız hale gelecektir. Çünkü bu bir yönüyle de ilave işsizli­ğe sebep olacak ve bunun için ayrılacak fonları son derece belirsiz ve istikrarsız kılacaktır. Nitekim bu sigorta kolunun beşiği olan İngilte­re’de “1920’nin başlarından itibaren geniş bir işsizlik sigortası siste­mi rahat rahat işlemiş ve ortaya çıkan problemleri çözmüştü. Bunun­la beraber 1930’lara doğru işsizlik çok şiddetlenmiş ve işsizlik sigor­tası fonları erimiş, hükümet de ilave fonlar sağlamayı kararlaştırmıştı..”[19]

“Bazı ülkelerde işsizlik ivazları yalnız işverenlerce finanse edilir. Mesela İtalya’da, bazı istisnaları ile A.B.D’de böyledir. Böyle mali­yetin yalnız işverenlere yüklendiği yerlerde, dikkate alınan varsa­yım, işsizlikten işverenlerin mesul olduğu düşüncesidir...”[20]

İslam açısından bu sigorta türünün mevcut işleyiş biçi­mi ile şu sakıncalarından söz edebiliriz:

Daha önce de değindiğimiz gibi fertlerin geçinebilme garantilerini temin etmesi bakımından birinci derecede tehlike olan durum, kişi­nin herhangi bir gelir kapısının olmaması, yani işsizliktir. İş görmek, diğer adıyla çalışmak fert için aynı zamanda bir görevdir. Organizatör durumundaki devlet bir yönden fertlere bu görevlerini yerine ge­tirme imkânı hazırlarken, diğer yönden de hasbelkader böyle bir teh­likeye maruz kalmış olanların da dertlerine çare bulmalıdır. Aslında bütün bu sosyal tehlikelere maruz kalma endişesi ile yaşama ve bu­nu, içinde sürekli hissetme de ayrı bir tehlikedir. O yüzden belki de birinci derecede sigorta edilmesi gereken risk budur. Gerçekten de, hangi tehlike ile karşılaşırsa karşılaşsın, onun altında ezilmesine müsaade edilmeyeceğini bilen bir fert için bir anlamda tehlike kal­mamıştır. Yani her şeyden önce, tehlikelere maruz kalma endişesi tehlikesi bertaraf edilmelidir. Bu yüzden işsizlik sigortasının, belli bir süre çalışma, geçici bir süre ödenek verme şartları olmamalıdır. Bu konuda belki tek şart, oluşumuna uygun iş bulunduğu halde ça­lışmaktan imtina etmemesi olabilir. Buna rağmen bu kabil şartların ileri sürülmesi, aslında sigorta edilenin; bir insan olarak iş bulama­yan fert değil, devletlerin kendi ekonomileri, ekonomik ve idari sistemleri olduğu intibaını akla getiriyor. Çünkü hiç bir surette belli süre çalış­tıktan sonra işini kaybeden birisi, aramasına rağmen hiç iş bulama­yandan daha kötü durumda değildir. Buna rağmen berikine değil de ona işsizlik ödeneği verilmesi, bununla kurtarılmak istenenin, insan­dan başka bir şey olduğu anlamına gelmektedir.

Diğer yönden sigorta edilmesi gereken şey salt işsizlik de­ğil, ihtiyacın bulunmasına rağmen onu karşılayacak işin bulunma­ması olmalıdır. Oysa bugün dünyada geçerli mevcut işsizlik sigortaları, ihtiyacı olana değil, işini kaybedenlere ödemede bulunmaktadırlar. İşini kaybeden birisi fevkalade iktisadî varlığı bulunsa dahi, sırf işini kaybettiği için bu ödeneği alabilmektedir. Bunun yanında fevkalade ihtiyaçlar içinde olup da hiç iş bulamamış olanlar bu ödenekten hiç yararlanamamaktadırlar. İslâm’da ise bu konuda ölçü olarak alınan vakıanın, işini kaybetme değil, ihtiyacının bulunması olduğunu söy­leyebiliriz.

Mesela bir ferdin işi yoksa, ihtiyacı varsa ve bu ihtiyacını kendi imkânları ile karşılayamıyor ve uygun iş bulunduğu takdirde çalış­mayı da reddetmiyorsa, organizatör durumundaki devletin onun için yapacağı ilk şey ona bir iş temin etmektir. Hz. Peygamberin (as) bu durumda olan bir sahabîye balta ve ip temin ederek, odun toplayıp satabilme yolunu göstermesi[21] bize bunu anlatır. İktisadî varlığı yok ve çalışabileceği iş de bulamamış ise bu durumda devreye gire­cek müessese en yakınların vereceği nafaka müessesesidir. Bu, akrabalığın bir gereğidir ve dayanışmayı sonuç verir. Bununla beraber istihdamla ilgili olarak sağladığı çok önemli bir fayda daha vardır: Bu yolla her ay nafaka verme zorunda kalmamak için varlıklı yakın­lar, ihtiyaçlı olan yakınlarına acilen iş bulma lüzumu hissedecekler ve adeta bir oto kontrol sistemiyle ve işsizliğe en yaygın çözüm, en üc­ra köşelere kadar işletilmiş olacaktır. Bu safha sadece ahlakî, gele­neksel ve vicdani bir çözüm yolu değildir, aynı zamanda Hukukîdir ve kanuni müeyyideye sahiptir. Ancak mevcut Hukukî sistemlerden faz­la olarak bir manevî boyutu da vardır ve aynı zamanda ibadet rengi taşımasıyla güçlü bir motivasyona sahiptir. Bunun da ötesinde Hukukî müeyyidesi olmayan, sadece ahlakî ve dini dinamikler biçi­minde pek çok ihtiyari müessesenin sağladığı mali transferler zorun­lu olanlara çok az yer bırakacak kadar güçlü ve yaygındır. Böylece hem atalet önlenmiş ve işsizliğe çare bulunmuş, hem devlete çok az iş bırakılmış, hem böyle önemli bir risk, ezici bir tehlike olmaktan çıkarılıp asgari seviyeye indirilmiş, hem de toplumda güven, sevgi ve dayanış­ma hakim kılınmış olacaktır. Ayrıca sosyal siyaset açısından çok önemli sayılacak iç barış ve ülke huzuruna da katkıda bulunulacak­tır.

Bu durumun çalışma ve çalıştırma hürriyetiyle de çok sıkı alakası olacaktır. Zira kimse bin bir çile ile sahip olduğu işinden atıl­ma ya da ayrılma endişesi yaşamayacak, iş güvencesi gibi bir bahane ile işveren çalışmasını beğenmediği, işi gereği, artık kendisi için lü­zumlu olmayan işçisini belirledikleri iş akdi sözleşmesinin sonunda işten ayıramama durumuyla karşı karşıya kalmayacak ve işe alma, işten çıkarma, işten ayrılma gibi temel haklar tamamen arz-talep, serbest piyasa ve hür irade kurallarına göre işleyecektir. Elbette bu­nun doğuracağı sakıncalar da vardır, ancak o sakıncaları bertaraf edecek başka müesseseler de mevcuttur. Bunlar da başka bir konu­nun meselesidir. Böylece lüzumsuz yığılmalar sonucu KiT’ler ve çe­şitli devlet kuruluşları gibi sürekli zarar eden, rantabl çalışamayan pek çok atıl ve devletin sırtında kambur müessese de yerlerini diğerleri­ne terk edecektir.

b. Analık

Bugün anne olma hali de bir risk sayılmış ve “Analık Sigortası” ile koruma altına alınmıştır. Anne adayı eğer çalışan bir kadınsa, ha­mileliğinin son haftalarında ve doğumdan bir süre sonra çalışamayacak, dolayısıyla gelirinde bir düşme olacaktır. Ayrıca doğumda, do­ğum öncesi ya da sonrasında, tedaviye, doktor ya da ebe müdahalesi­ne ihtiyaç duyuran durumlar ortaya çıkacak ve hem kazanmama hem de harcama biçiminde iki türlü kayıp sözkonusu olacaktır. Bun­lar, özellikle annenin çalışan kadın olması durumunda böyledir. Sa­dece babanın, ya da doğum yapan kadının kocasının çalışması halin­de ise yine en az doğum, bakım ve tedavi giderleri kocanın kazancın­dan gidecektir. Tıpkı bakmakla mükellef olduğu kimselerden birinin hastalanması gibi maddî kayıp sözkonusu olacaktır. Zaten meselenin bazı uzmanları, analık halini ayrı bir risk olarak görme yerine onu bir nevi hastalık sayarlar ve hastalık sigortasına dahil ederler.[22] Yoksa ana olma istenilmeyen değil, sevindirici bir olaydır. Bu yüzden de tehlike ve risk kavramıyla ifade edilmemelidir.

Analık sigortası tarihi seyri bakımından da diğer sigorta dalların­dan geri sayılmaz, hatta ilk sosyal içerikli yasaların ortaya çıkış ne­deni olarak gösterilir.[23] Türkiye’de ilk kez 1946 yılında 4772 sayılı İş Kazaları ile Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortası Kanunu ile kurulmuş, daha sonra 1951’de 5502 sayılı Hastalık ve Analık Sigor­taları Kanunu içine alınmıştır. Son şeklini ise 1965 tarih ve 506 sayı­lı SSK içinde almıştır.[24] 1982 Anayasasının 50. maddesinde de kü­çükler ve kadınların özel olarak korunacağı hükmüyle ifade edilmiş­tir.

Sosyal Güvenliğin çalışanların bir sorunu olarak ortaya çıktığı günümüz sosyal siyaset ve ekonomik anlayışlarında analık riskinin de sigorta edilmesinde bir takım düzenlemelerin ve kriterlerin olacağı açıktır. Mesela:

Öncelikle doğum olayı: “180 ve daha fazla günlük çocukların canlı ya da ölü olarak dünyaya gelmesi”[25] diye tanımlanır. Buna karşılık 180 günden daha erken doğumlar ya da çocuk düşürme hali analık sigortası değil, hastalık sigortası kapsamına alınmıştır.[26]

Analık sigortasından yararlanabilmek için de belli şartlar sözko­nusu edilmiştir:

Doğum olayı ile analık durumunun ortaya çıkması, ananın kendi­sinin sigortalı bulunması ya da sigortalı erkeğin karısı olması, belli bir süre prim ödemiş olması, bu sigortadan yararlanmak için ilgili kuruma başvurması, bunların önemli olanlarıdır.[27]

Bu düzenlemeler elbette ülkeden ülkeye değişir ve devletlerin ekonomik imkânlarına ve sosyal güvenlik uygulamasında aldıkları seviyeye göre farklılıklar arz eder. Mesela; Yeni Zelanda’da devlet do­ğumevlerinde ücretsiz doğum hizmeti sağlar.[28] İngiltere’de Sosyal Güvenlik Kanununda yapılan bir değişiklikle 1982 Kasım’ından iti­baren analık sigortasının primsiz olması kabul edilmiştir.[29] İsra­il’de 10 yaşında çocuk evlat edinen kadın sigortalı da analık sigortası kapsamına alınmıştır. İsveç’te ise yeni doğan çocuğuna bakmak için evde oturan babaya da Analık Sigortasından para yardımı yapılmak­tadır.[30]

Bütün şartların yerine getirilmesi halinde ise; Analık sağlık yar­dımları ve emzirme yardımından oluşan Analık Yardımları ile Ge­çici İş görmezlik Ödeneği alırlar. Bunlardan birincisi hem kendisi sigortalı olan kadına, hem de kendisi sigortalı olmasa dahi kocası sigortalı olan kadına yapılan yardımlardır. Geçici İş görmezlik Ödeneği ise sadece kendisi sigortalı olup, belli bir süre prim ödeyen kadına verilir. Gebelik yardımı, emzirme yardımı, doğum yardımı bunlara dahildir.

Konuya İslam açısından baktığımızda dikkatimizi çeken ilk nokta yine analığın mücerret ihtiyaç doğurucu bir sebep olduğundan değil, çalışanların bir problemi olarak ele alınması ve bu sigortanın sağla­dığı bazı yardımların sadece sigortalı olarak çalışan kadına, bazıları­nın da sadece kocası sigortalı olan kadına yapılması keyfiyetidir. Mesela kocası da kendisi de çalışan bir kadına doğum yapması halin­de Geçici İş görmezlik Tazminatı verilmekte, kocası çalışmakla bera­ber kendisi çalışmayan kadına bu ödenek verilmemekte sadece ana­lık yardımı yapılmaktadır. Ne kocası, ne de kendisi herhangi bir sos­yal güvenlik kurumuna bağlı olarak çalışmayan kadına ise bunların hiçbiri­si verilmemektedir. İşsizliğin yüksek düzeylerde olduğu ve sosyal gü­venliğin finansmanına çalışanların da katıldığı ülkelerde bu bir yö­nüyle kaçınılmazdır. Çünkü çalışanların çalışmayanlara göre oranı­nın azaldığı, ya da diğer ifadesi ile çalışmayanların oranının arttığı bir ülkede çalışanlardan kesilen primlerle yine ancak çalışanların sosyal problemleri halledilebilir. Çalışmayanların da, gerek işsizlik, gerek analık, gerekse diğer risklere karşı sigorta edilmesi yoluna gi­dilirse bu iş için toplanan finansman çok daha geniş bir alana dağıla­cak ve her iki kesim için de bütün bütün yetersiz hale gelmiş olacak­tır. Zaten bu olmadan dahi, mesela ülkemizde Analık ve Doğum Si­gortası ödenekleri fevkalade yetersizdir, hatta gülünçtür.[31] Bu yüzden de pek çok çalışan; ebe, doğum, emzirme ve analık tedavi masrafları gibi ödenekleri almak için zaman yitirmemektedir. Çünkü gerek bu konudaki prosedürün çokluğu, gerekse bu ödeneklere ulaşabilmek için yapılan masrafların neredeyse aynı miktara yaklaşması bunu anlamsız kılmaktadır. Bunun için harcanan işgününün hesabı yapıl­ması halinde ise bu ödenekler bütün bütün eksi durumuna geçebilir­ler.

Evet, bir yönüyle kaçınılmaz olan bu durum, bir yönüyle de fevkalade bir adaletsizliğe sebep olmaktadır. Zira, özellikle de ülke­miz gibi hayat standartlarının düşük ve işsizliğin yüksek olduğu yer­lerde asgari düzeyde geçimini sağlayacak bir iş bulabilmek önemli bir avantaj sayılmaktadır. İnsanların başlarına gelebilecek Analık gi­bi sosyal risklerin, gelirleri dışında bir kaynak ile sigorta edilmesi ise ikinci bir avantaj olmaktadır. Birinciye göre daha acil ve daha önce­likli olan bu ikinci avantaja sahip olabilmenin şartı olarak, birincisine sahip olmanın gösterilmesi, sosyal güvenlik ödeneklerinin dahi var­lıklıya doğru bir transfer haline getirilmesi anlamına gelir. Bu ise ge­lirin menfi yeniden dağılımı demektir. Oysa sosyal güvenliğin, olan­dan olmayana doğru bir transfer sağlaması gerektiği gibi, gelirin ye­niden dağılımını temin etmesiyle de sosyal adaletin ve sosyal denge­nin oluşmasını kolaylaştırması beklenir ve hedeflenir. Durum böyle olmakla beraber sadece kocası sigortalı olan anne bu yardımların bi­rini, ne kendisi ne de kocası sigortalı olan anne ise her ikisini kay­betmekle, yoksulluğu adeta cezalandırılmaktadır.

Oysa, kadın olsun erkek olsun, insan çalışmak/amel etmek için yaratıl­mıştır ve bu onun bir görevidir. Sadece, başkası hesabına ve bir si­gorta kurumuna bağlı olarak çalışanın, “çalışan” sayılması ise mo­dern ekonomilerin hastalıklı bir yönü sayılmalıdır. Bu durum, neticede in­sana insan olduğu için değil, ürettiği/ekonomiye katkıda bulunduğu için ve ürettiği kadar değer verme anlamına gelir. İslam’da ise kadı­nın çalışmasına bir yasak ve snırlama getirilmemiş olmakla beraber, cinsiyete dayalı iş bölümü ağırlıklı ve belirgin bir şekilde kendini gösterir ve zorunlu haller dışında kadının bugünkü anlamda “çalı­şan” ya da “işçi” olmasına iyi bakılmaz ve çok ihtiyaç ta kalmaz. Hatta karısının geçimini (yeme-içme, giyme ve mesken) sağlamak kocanın görevleri arasında sayılmıştır. Gerçekten de aile kurumunun var olduğu süre­ce evin ve çocukların gerektireceği çalışma, başkası hesabına yapıla­cak bir çalışmadan daha az efor gerektirici değildir. Öyleyse bir ev kadınını, sırf “çalışan kadın” olmaması kriteriyle -eğer bir risk oluştu­ruyorsa- analık riskine karşı sigorta etmemek, ya da daha doğru ifa­desi ile, ihtiyacı olması halinde tehlikeye maruz bırakmak insanî bir tavır sayılmamalıdır.

Aslında, özellikle de işsizliğin yaygın olduğu ülkelerde, kadınla­rın “çalışması”nın, optimal olarak ekonomiye yarar mı yoksa zarar mı sağlayacağı tartışılabilir. Cinsel rolün zorunlu kılmayacağı konu­larda, daha çok erkeklerin istihdamı hem işsizliği asgariye indirme, hem de emek arzının azalmasıyla ücretlerin artışını sağlama gibi olumlu sonuçlar da doğurabilir.

e. Ailevi Yükler:

İnsanın ailesinin ve çoluk-çocuğunun olması tabiî, fıtrî ve istenen bir olaydır. Dolayısıyla böyle bir olayı risk olarak görmek uygun ol­mayacağı gibi, bundan risk olarak tabir etmek de uygun değildir. Belki risk olan bunun aksi durumdur. Ancak evlenme, çocuk sahibi olma bir ta kım ekonomik masrafları gerektireceği düşüncesi, bunu bir külfet, Dolayısıyla ekonomik bir risk olarak değerlendirme, neti­cede sigorta etme düşüncesini doğurmuş ve aile ve çocuk sahibi olma­yı da sosyal riskler arasına kattırmıştır.

Ama, yukarıda da değindiğimiz gibi, aslında risk olan aile ve ço­cuk sahibi olmamak böylece ülkenin geleceğini tehlikeye atmaktır. Zaten bu sigorta kolu vakıa olarak da böyle bir tehlikeden kaynak­lanmış ve öncelikle ülke nüfusunun azalması riskini sigorta etmeyi hedeflemiştir. Yoksa ailenin ve çocukların getireceği ek masraflar üc­ret politikası ve diğer risklerin sigorta edilmeleri biçimiyle halledil­miş olabilirdi. Bu açıdan bakıldığında da Aile Sigortasına ve Aile yardımlarına konu olan durumu, sosyal güvenliğin konusu, yani sos­yal risk olarak görmekten çok, milli güvenliğin konusu olarak görme­lidir.

Ne var ki nüfus oranlarındaki düşüşün bir sebebinin de ekonomik yetersizlik olduğu düşünüldüğünde bunu bir yönüyle de sosyal risk olarak görme gereği ortaya çıkar.

Bu yüzden, “önce doğum oranının tehlikeli bir biçimde azaldığı ülkelerde her çocuk için verilen ödeneklerle doğumlar teşvik edilmek istenmiştir, ikinci olarak, aile ödeneklerini yalnız küçük yaşta çocuk­ları olanlara vermek suretiyle ücretlerin genel bir yükselişi ve fiyat­ların artışı önlenmek istenmiştir. Üçüncü olarak, fakir ailelerin de çocuklarını daha iyi koşullar içinde yetiştirmeleri ve bu suretle yeni kuşaklar arasında şans eşitliği sağlanması doğru ve adil sayılmış­tır.”[32]

Aile Yardımları daha çok nüfus azalmasını önlemeye yöne­lik olduğu için bu sigorta kolu diğerleri kadar eski bir tarihe sahip değildir. Sosyal Sigortalara Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra katıl­mıştır[33] ve pek çok ülkede 1945 yılına kadar kabul görmemiştir.[34] Ülkemizde ise halen sosyal sigortalar cümlesinden sayılmamaktadır. İlk çıkış noktası da özellikle Fransa gibi doğum sayısında düşmelerin hızlandığı yerlerdir. Gerçi ülkemizde kamu kuruluşlarında çalışan memurlara öteden beri çocuk yardımları yapılmaktadır. Ancak bu, sadece memurlara ait olması yanında sembolik denecek düzeyde düşük olmasıyla da sigorta özelliği taşımaktan uzaktır.[35]

Aslında Aile ya da Çocuk Yardımlarının yaşanılan çevreyle de bü­yük ilişkisi vardır. Tarım kesiminde ve çocukların çok küçük yaşlar­da aile ekonomisine öyle ya da böyle katkıda bulundukları or­tamlarda çocuklar aileye yük olmak şöyle dursun, nispi bir katkı dahi sağlayabilirler. Bu durum, çocuğun annesinin çalışıyor olması ya da ol­mamasıyla da değişebilir. Çalışan bir annenin çocuğu iki kat masraf­lı olacaktır. Kreşe ya da çocuğa bakacak bir başkasına verilecek üc­ret, çocuğun getireceği külfetlerden sayılacaktır.

Zorunlu eğitim sü­resinin uzun olması da aile ve çocuk yardımlarını kaçınılmaz kılmak­tadır. Bir toplumdaki fertlerin belli bir temel eğitimden yoksun oluşu elbette bütün toplumu olumsuz yönde etkiler. Yani bu durum, başkalarının hukukuna, dolaylı da olsa bir tecavüz sayılabilir. Ancak bu denli zo­runlu bir eğitim insan hak ve hürriyetleri açısından tartışılamaz gö­rülmemelidir. Eğitimin zorunlu olduğu, ancak insanların bunu gere­ği gibi gerçekleştirecek ekonomik güce sahip olmadıkları bir ortam mı, yoksa zorunluluğun olmadığı, ama teşvik ve imkânın bulunduğu bir ortam mı daha insanîdir? Doğrusu bu düşünülmeye değer bir ko­nudur. Öbür taraftan liberal ekonominin aracı olan reklamlar yoluy­la kamçılanan hatta üretilen ihtiyaçlar da çocukları çok daha mas­raflı kılabilmektedir.

Diğer yönden Aile ve Çocuk yardımlarının kimin tarafından fi­nanse edileceği de konunun çözümü açısından önemlidir. Bunun iş­verenlere yüklenilmesi halinde, satılan emeğe ödenecek ücret konu­sunda bir haksızlık sözkonusu olabilecek ve düşünülecek eşit işlerde, çalıştırdığı elemanlarının daha az çocuğu bulunan işveren de diğeri kadar prim vermiş olacaktır. Ayrıca satın almadıkları emeğin karşılı­ğında prim ödemiş olacaklardır. Bu finansmanın çalışanlardan temin edilmesi durumunda da benzer haksızlıklar sözkonusu olacaktır. Devletin finanse etmesi ise dolaylı ya da dolaysız vergilerle olduğun­dan, yükün dağıtılmasında adil olmayan durumlar ortaya çıkabilecektir. Günümüzde olduğu gibi, belki de asgari ücretten dahi alınan vergi­lerle, fevkalade imkânları olabilecek kimselere olmayanlardan bir transfer gerçekleştirilecek, gelirin tersi­ne yeniden dağılımına, dolayısıyla sosyal adaletsizliğe sebep olunabi­lecektir.

Ama demografik yapı çok iyi tahlil edilerek yapılacak olan ak­tuerya hesaplarına göre, muhtaç aileler için zekâttan ayrıca bir çocuk fonu pek âlâ ayrılabilir ve bunun iyi örgütlenmesi suretiyle, gerekir­se Analık Sigortası ile de birleştirilip bir Aile ve Çocuk Sigortası oluşturulabilir. Bunda da ölçü, elbette gelirle beraber servet olacağın­dan, bunun için de bir Asgari Limit ve Asgari İnsani Hayat Seviyesi tespit edilecek ve kişilerin salt “Çalışan” olmalarına göre değil, ihtiyaçlarına göre bu sigortanın muhatabı olmaları sağlanacaktır. Bu konuda ölçünün sadece gelirle değil, servetle de belirlenecek olmasının işleri kolaylaştıracağı söylenebilir. Böylece fertlerin değerlendirme­dikleri ya da değerlendiremedikleri mal varlıkları da harekete geçi­rilmiş ve faal olarak ekonomiye katılmış olacak, böylece ekonomide canlılık, mobilite ve hızlı transferler gerçekleşmiş olacaktır.

Bu durumun özellikle fakir kesimde nüfus artışını teşvik anlamı taşıyacağı iddia edilebilir. Ama öncelikle, İslam’da bu durumun ge­nellikle menfi değil, aksine müspet görüldüğünü, hatta teşvik edildi­ğini söyleyebiliriz. Bunun istisnalarının olup olmayacağı araştırılabi­lir. İkinci olarak, bu sigortanın belli bir servet ve gelir düzeyinin altındâkilere, çocuk sayısına göre ve çocuklarına yeterli olacak miktar­da verilecek olmasının, çocuk sahibine maddî açıdan bir kazancı olma­yacaktır. Sadece çocuk sahibi olmanın getireceği ekonomik riski ga­ranti edecektir. Bir diğer deyişle çocuk yapmayı teşvik değil, yapa­mama riskini telafi anlamı taşımaktadır.

Diğer yönden, düşünülecek bu Aile ve Çocuk Sigortası fonuna, okutulacak çocuklar için de bir hesap ilave etmek ve temel eğitimi dahi hürriyetlere sınırlama getirerek değil, bunu teşvik ederek gerçekleştirmek mümkün olabilir.

d. Hastalık:

Hastalık, insanın bedenî, ruhî ve aklî varlığındaki bozulmaları ve anormallikleri ifade eder. Bu yönüyle insan için genel anlamda bir risk olduğunda şüphe yoktur. Ancak hastalığın sosyal risk olarak de­ğerlendirilmesi insanın bu üç varlığından birine ya da birden çoğuna zarar vermesi sebebiyle değildir. Bu yüzden de her türlü hastalık “Hastalık Sigortası”na dahil edilmemektedir. Dolayısıyla burada söz­konusu olan hastalığın tarifi üzerinde bir ittifak yoktur. Bu biraz da diğer bazı sigorta kollarının “Analık”, “İş kazaları” ve “Meslek hasta­lıkları” gibi riskleri kapsamına almış olmasından kaynaklan­maktadır. Bu itibarla Sosyal Sigortalar Kanunu Madde 32’de sosyal risk olan hastalık: “İş kazaları ile meslek hastalıkları sigortası kapsamı dışın­da kalan hastalıklar” diye tanımlanmıştır.[36]

Alman hukukunda ise, yasal hastalık sigortası alanındaki hasta­lık daha belirgin ve daha kapsamlı olarak tanımlanmaktadır: Hastalık, “Bir te­davi zorunluluğu veya çalışma güçsüzlüğü doğuran anormal bir be­densel veya ruhsal durumdur”.[37] Bu açıdan sosyal güvenliğin ko­nusu olan hastalık tıptaki hastalıktan da ayrılmış olmaktadır. Çün­kü tedaviye değil de, beslenmeyi düzenlemeye konu olan bir durum da tıpta bir hastalık sayılabilir. Şişmanlık buna örnek verilebilir.

Sağlığın önemi, ya da hastalığın olumsuz etkileri, yani bir risk ve tehlike olup olmadığı konusunda farklı görüşlerin olması mümkün değildir. Ancak onun hangi türünün ve hangi açıdan sosyal risk sayılması gerektiği tartışılmaktadır. Keza modern sosyal siyaset anlayışlarında hastalığın sosyal risk sayılma nedenlerini de belirlemekte yarar var­dır. Çünkü bu modern anlayışla İslamî bakış arasındaki farkın anla­şılmasını kolaylaştıracaktır.

“Hastalığın, güvensizlik doğuran iki iktisadî veya mali neticesi vardır. Biri, hastalığın insanı işten alıkoyması dolayısıyla intaç ettiği gelir kaybıdır ki, pek çok kimse için bahis mevzuudur. İkincisi, hasta kimsenin mutlaka yapması gereken ve ekseriya yüzlerce dolara ula­şan tıbbi cerrahi masraflarla, hastane ve diğer hizmetlerin bedeli­dir... Sosyal araştırmalar, yoksulluğun en sık rastlanan sebebi ola­rak, bunları göstermektedir...”[38]

Hastalığın, kazancın kesilmesi ve ek harcama yapılması gibi iki önemli sonucu olunca bunun hastanın bakmakla yükümlü olduğu ya­kınlarını da ilgilendireceği açıktır. Bu yüzden de hemen bütün sosyal güvenlik sistemleri, farklı şartlar belirlemiş olsalar bile hastanın kendisiyle beraber, eşini, çocuklarını, anne ve babasını da Hastalık Sigortası bünyesine almışlardır ve bunu sürekli genişletme eğilimindedirler. Bu da ideale yaklaşmada iyi bir belirtidir.

Hastalık Sigortası dünyada ilk olarak kurulan sosyal sigorta tü­rüdür. (1883’te Almanya’da). Ülkemizde ise 1921’de gelişmemiş bi­çimde, 1950’de ise modern anlamıyla kurulmuştur.[39]

Değişmez kurallar olmamakla beraber, hastalık sigortasının he­men her yerde kabul edilen ilkeleri şöyle özetlenebilir:

Bu sigorta, kazançları belli bir düzeyi aşmayan işçilerden başla­yarak bütün işçileri kapsamıştır.

Analık durumu da hastalık sigortası içinde düşünülür.[40]

Hastalık sigortası yoluyla ödenen ödeneğin miktarı hastalanan işçinin ücretinin belli bir oranıdır.

Sağlık yardımları, hastanın ve hastanın geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin sağlık kurumlarında tedavisini içine alır.

Hastalık sigortası genellikle işçi, işveren ve devletin katılması ile finanse edilir.[41]

Bunları böylece belirledikten sonra Hastalık Sigortasının yukarı­da işaret ettiğimiz gayesi konusuna da değinmeliyiz: “Sağlık yardım­ları, sigortalının sağlığını koruma, çalışma gücünü yeniden kazandır­ma ve kendi ihtiyaçlarını görme kabiliyetini artırma amacını gü­der”[42]

Genel olarak modern sosyal güvenliğin tamamında olduğu gibi, onun en büyük aracı bulunan sosyal sigortaların bütün kollarında da ortak gaye adeta “çalışan” insanın çalışmasına mani hallerden kurta­rılıp, tekrar çalışır kılınması şeklinde vazedilir. Bu durumun; çalışmayı ve üretimi asıl, gaye ve hedef, insanı ise bu gayenin bir aracı ola­rak görme, aracın ve aletin tamiri ne için yapılıyorsa, insanın tedavisinin de onun için yapılması şeklinde anlaşılması ilk akla gelen ihtimal­dir. Bu da insan onurunu ziyadesiyle zedeler. Oysa çalışma ve üretim gaileleri hiç hesaba katılmadan dahi, insan eğer değerli bir varlık ise, onun sağlıklı bir şekilde yaşaması hedeflenmeli ve sağlanmalıdır. “Çalışan” olmayı, bu çalışmada belli bir staj dönemini tamamlamış bulunmayı ve belli miktarda prim yatırmış olmayı şart olarak gör­mek, hem soyut olarak insanlığı, hem de çalışma arzusuna rağmen iş bulamayan ve bu yüzden de hasta olma ihtimalleri daha da artan in­sanları cezalandırmak anlamına gelebilir.

Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da modern ekonomik görüşlerin en büyük açmazı çalışmanın, netice itibarı ile de üretimin yegane gaye haline indirgenmiş olmasıdır diyebiliriz. O kadar ki, has­talık riskinin sigorta edilmesi için harcanan sağlık yardımları ve te­davi hizmetleri giderlerinin, insan ömrünü nispi olarak uzatması so­nucu nüfus artışının meydana gelmesi de neredeyse bir risk olarak görülmektedir.[43]

Gerçi bu konuda da sosyal güvenlik henüz gelişmesini tamamla­mış değildir ve Yeni Zelanda ve Britanya gibi ülkelerde ideale olduk­ça yaklaşmıştır. Nitekim özellikle Yeni Zelanda’da “nakdi gelir ivazları ve tıbbi bakım bütün nüfusu, yahut muayyen bir seviyenin altın­da gelire sahip işçilerin çok büyük bir çoğunluğunu kapsayacak ge­nişliğe ulaşmıştır”.[44] Gerçekten de Yeni Zelanda’daki uygulamayı, sosyal güvenlik konusunda, İslâm’ın ön gördüğüne en çok yaklaşan bir ülke olarak, karşılaştırma yapılmaya değer bir ülke görmekteyiz. Nitekim doğal afetlerin, İslâm’ın dışında risk olarak görüldüğü ülkenin de sadece orası olduğunu biliyoruz.

Bütün bir nüfusun hastalık sigortası kapsamına alınması ayırım yapmadan, hastalanan herkesin tedavi giderlerini ve sağlık hizmetle­rini karşılama anlamı taşıdığından, elbette bunun karşılanmasında zorluklar ortaya çıkacaktır. Öyle ki, bazı serveti ve gelir düzeyi yüksek olanlar bu ivazları devletten alırlarken, varlığı ve gelir düzeyi son derece düşük olan, hatta belki de hiç bulunmayan bazılar da bunlardan hiç yararlanamayacaklardır. Çünkü bu sigorta için şart görülen belli bir staj dönemini (çalışan olma süresini) bitirme, belli ölçülerde prim yatırmış olma ve benzeri şartları yerine getirme­mişlerdir, hatta getirme imkânı zaten bulamamışlardır. Elbette bir ülke vatandaşlarının hepsi, diğer risklere karşı olduğu gibi hastalık riskine karşı da sigorta edilmeli bir güven içerisinde bulunmalıdır. Ama bunu kendi imkânlarıyla rahatlıkla karşılayabilecek olanların sigortası yine kendileri olmalıdır. Çünkü bu imkânı toplum onlara zaten peşinen vermiştir. Bu konuda onları da varlıklı olmayanlarla eşit tutmak bir yönüyle varlıklı olmayanları cezalandırmak anlamı­na gelir, bir yönüyle de israf, devlet imkânlarının savurganlığı ve milli servetin törpülenmesi demektir. Çünkü:

Mesela, diğer bütün sigorta kolları için de geçerli olabileceği gibi, bu sigorta kolu için toplanan meblağın, imkânı olmayanlarla beraber, olanlara da harcanması suretiyle, imkânlar çok küçük parçalara ayrılmış ve varlıksızlar için son derece yetersiz hale gelmiş olabilir. Nitekim bugün ülkemiz itibariyle SSK’nın hastalık sigortası konusun­daki bazı ödenekleri, gülünç olacak miktarlarda ve son derece semboliktir.

İkinci olarak fakir kesimin lüks gördüğü ve kullanmak istemediği bazı tedavi ve ilaç harcamaları varlıklılarca kullanılmaktadır. Bu fevkalade suiistimallere de sebep olacak bir saha olduğundan gerek­siz harcamalara, israfa ve bir o kadar da işgücü kaybına sebep ol­makla, hem milli servetin yıpranmasını, hem de sadece varlıksızlara harcanması halinde bir fonksiyon icra edecek olan bir fonun küçültü­lerek herkes için işe yaramaz hale getirilmesini sonuç verecektir. Gerçekten de maaşı dışında da yeterli varlığı olanlar, Sosyal Sigortaların hasta­lık sigortasından sağladığı imkânları kullandıktan başka, tedavileri için kendi varlıklarını da devreye sokmakta iken, diğerleri onların lüzumsuz yere daralttıkları bu imkânlarla baş başa kalmaktadırlar. Bu ise çoğu zaman ilave rahatsızlıklara sebep olabildiği gibi, yersiz yığılmalar neticesinde gereksiz gel-gitlere maruz bırakarak pek çok işgücü kaybına da yol açmakta ve tedavinin kapsam ve kalitesini düşür­mektedir.

Ayrıca bugünkü iktisadî anlayışta ve buna bağlı olarak da sosyal siyaset disiplininde ahlakî müeyyidelerden yararlanma yoluna gidil­memektedir. Oysa bunun bir İslam toplumunda küçümsenmeyecek sonuçları vardır. Hatta denebilir ki, eğitime bağlı olarak bu, İslam top­lumu için kanuni zorlukları aşabilecek düzeylere kadar yükseltilebi­lir. Hatta bugün ülkemizde hiçbir hukukî müeyyidesi kalmayan -ama aslında hukukî müeyyideye bağlı ve cebri olan- zekât dahi sırf bu ahlakî ve dini boyutuyla, bazı sahalardaki devlet gelirleriyle boy ölçüşecek dü­zeydedir. Bunun böyle olduğu, ko­nuyla ilgili olarak yapılacak ciddi çalışmalarla ortaya konabilir.

Ayrıca bu sigorta için; “çalışan” olma, belli staj dönemini ta­mamlama, belli süre prim yatırmış bulunma, tedavi edilecek hastalığın belli süreyi aşmaması gibi şartların ileri sürülmesi, pek çok yönden olumsuzluklar doğuracak bir durumdur.

Oysa özellikle bu risk için yegane ölçü, tedaviye muhtaç hasta ol­makla beraber, kişinin bu tedaviyi yaptıracak imkânının bulunma­ması olmalıdır. Ancak o takdirde insana insan olduğu için değer ve­rilmiş olur. Maddî varlığı, ya da yeterli geliri bulunan insana yapıla­cak sağlık yardımlarının israfa ve haksızlıklara yol açmaması düşü­nülemez. Bu insanlar nasıl gerekli ekmeği katığı, giysiyi ve mobilyayı kendileri alıyorlarsa, sağlık harcamalarını da kendileri yapmalıdırlar. Richardson’un da belirttiği gibi: “Serbest veya çok fazla destekle­nen sağlık hizmetlerinin istismar edilme tehlikesi vardır. Kendi ceplerinden çok az para harcamak imkânına sahip olan halkın, amme sağlık hizmeti üzerindeki talebi çok müsrifçe olur ve doktorlar ta­hammülü imkânsız bir baskıya maruz kalırlar...”[45] Bununla birlik­te düşünülen sağlık sigortasının ihtiyacı olanlara yapacağı sağlık yardımlarının da nakdi olmaktan çok tedavi hizmetleri şeklinde ol­ması, savurganlığı önleyecek bir başka tedbir olarak düşünülebilir.

Ama bu durumda diğerleri gibi sağlık sigortasının da çalışanlardan kesilen primlerle finanse edilmediği bir toplumda bunun için finansman meselesi söz konusu edilebilir. Bunu elbette günümüzde tatbik edilen finansman rejimleriyle halletmek zordur. Bu teklifimiz, ancak kendi sistemi içerisinde düşünüldüğünde havada kalmaktan kurtulur. Belli düzeyin üzerinde zengin olanlar bu konuda kademeli olarak topluma da borçlu olduklarını bilmelidirler. Ayrıca yeraltı zen­ginliklerinin (rikâz) tamamının %20 si (1/5 i) sosyal güvenlik finansmanı için kullanıl­mak zorundadır.

İki önceki paragrafa dönersek; hastalık sigortası için belli bir staj yapma ve prim yatırma şartının öngörülmesi durumunda sırf iş bulamadığı için bunları yerine getiremeyen, ama bununla beraber yoksul olan insanlar hastalığa, dolayısıyla ölüme terkedilmiş olacaklardır.

Ölçünün, bir sigorta kurumuna bağlı olarak “çalışma” şeklinde belirlenmesi, insanları aynı zamanda sürekli olarak başkası hesabı­na çalışma gibi fıtrî olmayan bir mecburiyete itme anlamı da taşır. Çünkü esas olan, çalışma hayatı da dahil, her bakımdan hür olmak­tır. Bütün bir ömrünü başkası hesabına çalışmaya programlama, hürriyetini kısmen kaybetmeyle eş anlamlıdır.

Diğer yönden, yine yukarıda değindiğimiz gibi, hastalığın tedavi­sini, ya da bunun için verilen nakdi yardımları belli süreyle sınırla­mak, keza insana sırf ürettiği için ve ürettiği oranda değer vermek demektir. Bunun bundan başka açıklaması olsa olsa; bu ölçüye uyma­yanların getirecekleri külfeti finanse etme imkânı bulamamak ve bu şartlarla bunu ancak böyle gerçekleştirebilme imkânına sahip olmak olabilir. Bu da sosyal risklerin sigorta edilmesi yani bütünüyle sosyal güvenlik için gerekli finansmanı temin rejimini tümden değiştirmeyi ya da ıslah etmeyi gerekli kılabilir ki, zaten bizim savunduğumuz da budur.

Mesela SSK’nın 34/II. maddesine göre sigortalıya hastalık sigor­tasından yapılacak sağlık yardımlarının süresi 6 ayı geçemez. Bunun istisnası şudur: Tedaviye devam edildiği takdirde sakatlık (malullük) halinin önlenebileceği veya önemli oranda azaltılabileceği, kurum sağlık tesisleri sağlık kurulu raporları ile anlaşılırsa, bu süre 8 aya kadar uzatılabilir. (SSK 34/III.) Bu süre de tedavinin aralıksız olması halinde böyledir.

Bunun anlamı şudur: Tedavisi bu sürenin ötesine taşan hastalar, var­lıkları ne olursa olsun, kendi imkânlarıyla baş başa bırakılırlar. İste­nilen staj süresini doldurmuş, tespit edilen sürelerde prim yatırmış da olsalar durum aynıdır. Ya da hile-i şeriyye olduğunu herkesin kabul edeceği şekilde, mesela bir hastanın kanuni uzatma hakkı olan 18 ayı, 17 ay 29 güne kadar kullanıp, otuzuncu gün iş başı yapıp, tekrar bir 18 ay kullanmak üzere tedaviye devam etmesi demektir. Görüldüğü gibi, böyle bir sistemin suiistimallere son derecede açık olduğu ortadadır.[46]

e. İş Kazası ve Meslek Hastalığı

Bazen ayrı ayrı Bazen da birlikte mütalaa edilen bu iki riski müs­takil bir bölümde genişçe ele alıp irdeledikten sonra alternatif bir sis­tem denemesi de yapacağımız için, aslında yeri olan burada anlatma­yı lüzumsuz görüyoruz.

f. Sakatlık:

Malullük ya da yeni ifadesi ile sakatlık; tedavisi imkânsızlaşmış, kişi üzerinde kalıcı etkisi olan ve çalışıp kazanma gücünü büyük öl­çüde engelleyen bir hastalık halidir. Sakat/malul insan bu sakatlığa bir iş kazası ya da meslek hastalığı yüzünden maruz kalmış olabile­ceği gibi, bir başka sebeple de düşmüş olabilir. Mesela evinde merdi­venden düşüp, belini kıran veya demlik dökülüp yüzü gözü yanan bi­risi de eğer bu kazaların izleri kalıcı ise sakat sayılır. Aslında ihti­yarlık da bu tanıma girer. Onun için tanımı şöylece genişletmekte yarar vardır: Sakatlık; hayatın tabiî seyri dışında insanın başına ge­lebilen, geldiğinde de kazanma gücünü büyük ölçüde kaybettiren ve tedavi ile giderilmesi mümkün olmayan hastalıktır. Buna göre “ha­yatın tabiî seyri dışında” kaydı ile ihtiyarlıktan, “tedavisi mümkün ol­mayan” kaydı ile de iş kazası ve meslek hastalıklarından ayrılmış olur. “Erken yaşlanma sebebiyle malul sayılanlar ise, yaşlılıkla has­talık arasında, hastalık olarak tanımlanan hudut üzerindedir­ler.”[47]

Sakatlık sigortası uzun süreli yardım yapan bir sigortadır. “Bilin­diği gibi sigorta dalları kısa ve uzun süreli yardım yapanlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Uzun süreli yardım yapan sigorta dalları malullük (sakatlık) yaşlılık ve ölüm sigortalarıdır.”[48]

Türkiye’de ilk defa 1.4.1950’de kurulan malullük (sakatlık) sigor­tası, daha sonra 1.6.1957 tarih ve 6900 sayılı Maluliyet, İhtiyarlık ve Ölüm Sigortaları kanunu içine alınmış ve nihayet 1.3.1965 gün ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile bugünkü şeklini almıştır.[49]

Sakatlık sigortasının gayesi; “şu veya bu nedenle sakat kalmış si­gortalılara, düşecekleri iktisadî zorluklar karşısında etkili bir koru­ma sağlamak”[50] olarak gösterilir. Bu gayeye bakıldığında sakat, yani malul olan herkesin bu koruma altında olacağı akla gelir. Ama durum -ülkeden ülkeye farklar olmakla beraber- böyle değildir. Me­seleye Türkiye açısından baktığımızda sakatlık sigortasından yarar­lanabilmek için:

a. Sakatlık olayının vaki olması

b. Belli bir süre sigortalı bulunmuş olması

c. Belli bir süre prim ödemiş olması

d. Sakatlığı nedeniyle işten