aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

 

 

 

TARAKLI VE GÖYNÜK ÇEVRESİNDE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ

YÜKSEK LİSANS TEZİ
Halil İbrahim YAVUZ

ÖNSÖZ ve TEŞEKKÜR

Kültürel etkileşimin çok yoğun yaşandığı günümüzde, örf ve(ya) âdet dediğimiz geçmişten günümüze gelen ve hayatımıza yön veren kültür unsurları, giderek kaybolmaktadır. Geleneklerin kaynağı, Eski Türk İnançlarına, yani İslâm öncesi dönemlere dayanabileceği gibi, İslâm’ın toplumsal hayatta etkinlik kazanmasıyla oluşan ve yerleşen İslâmî örf ve âdetler de olabilir. İslâm dinine göre yasaklanmış olan eski Türk inançları, zamanla ya tamamen ortadan kalkmış, ya da İslamî bir şekil alarak, hayatiyetini devam ettirebilmiştir. Bununla birlikte, misafirperverlik, büyüklere saygı ve yardımlaşma gibi eski Türk inançlarının önemli sosyal unsurları, İslâm dininin teşviki ile daha da gelişmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden beri Türk-İslâm yurdu olan Taraklı ve Göynük köylerinde eski Türk inançlarının izlerini halen görmek mümkündür. Şehirleşme oranının, okuma yazmanın ve kültürel etkileşimin son dönemlere kadar düşük olduğu bu bölgede, gelişen teknoloji ve iletişim imkânları, okuma yazma oranının artması gibi sebeplere bağlı olarak, eski Türk inançlarının sosyal hayattaki etkinliği, giderek azalsa da özellikle orta yaş üstü insanlarda bu gelenekler aynen devam etmektedir.

Eski Türk inançlarının izlerinin, diğer bölgelere göre halen yoğun olarak görüldüğü Taraklı ve Göynük köylerinde araştırma yapmadan önce Abdülkadir İnan, Bahattin Ögel, İbrahim Kafesoğlu, Emel Esin gibi eski Türk inançları üzerinde bir çok araştırma yapan bilim adamlarının eserlerinden yararlandık. Daha sonra, elde edilen bulguları, analiz ve mukayese etmek amacıyla araştırma bölgemizde yaşça büyük insanların anlattıklarına ve bizzat kendi gözlemlerimize dayanarak Eski Türk İnançlarının bölgedeki somut yansımalarını değerlendirdik.

Bu çalışmamda benden hiçbir emeğini esirgemeyen, çalışmamın her aşamasında bana fikir ve eleştirileriyle yoğun destek sağlayan tez danışmanım Sayın Yard. Doç. Dr. Recep Yaşa hocama, katkılarından dolayı Taraklı Belediye Başkanı Sayın Tacettin Özkahraman bey efendiye, sosyal hadiselere farklı açılardan bakmama yardımcı olan bu bölgenin insanı Sayın Doç. Dr. Ali Seyyar ağabeyime ve nihayetinde çalışmalarıma manevî katkı sağlayan eşim Betül hanıma içtenlikle teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

ÖZET

TARAKLI-GÖYNÜK VE ÇEVRESİNDE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ

Anahtar Kelimeler: Eski Türk İnançları; Şamanizm; Gök-Tanrı İnancı

Osmanlıların ilk yerleşim bölgelerinden olan Taraklı-Göynük ve çevresi, eski dönemlere ait inançlar açısından zengin bir mirasa sahiptir. Çalışmamızın amacı, geçmişten bugünümüze kadar gelebilen ve yöredeki varlığını değişik yansımaları ile sürdürebilen Eski Türk İnançlarının izlerini ortaya çıkarmak ve sosyal hayattaki önemini belirlemektir. Bunu sağlayabilmek için, çalışmamızın ilk bölümünde yörenin tarihî özellikleri ile sosyo-kültürel yapısı ele alınacaktır.

Ancak, Eski Türk İnançları, zannedildiği gibi, kendi içinde de bir mânâ bütünlüğü arz eden bir kavram değildir. Bundan dolayıdır ki, bu kavramın İslâm öncesi dönemlere ait Şamanizm gibi diğer inanç sistemleri ile de mukayese edilmesi gerekmektedir. Bu gerekçelerle yola çıkarak, ikinci bölümde ağırlıklı olarak Eski Türk İnançlarının kavramsal içeriği üzerinde durulmakta ve eski veya yeni olarak tanımlanabilen diğer inanç sistemleri ile kıyaslanıp, değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise yörede hâlen geçerli olan ve sosyo-kültürel hayatın bir parçası olan Eski Türk İnançlarının izleri üzerinde araştırmalar yapılmaktadır. Doğum, evlenme ve ölüm gibi hayatın hemen hemen her safhasına ait hadiselerle ilgili inançlar, değişik boyutlarıyla tek tek incelenmekte, bunların köklerine inilmekte ve Eski Türk İnançları açısından değerlendirilmektedir.

Taraklı-Göynük ve köyleri ile ilgili Eski Türk İnançları çalışmaları, genel hatlarıyla bir alan araştırmasıdır. Kaynakları, tarihî belgelere, bu yöreye ait şahsî araştırmalarımıza ve gözlemlerimize dayanmaktadır. Yöresel bilgi kaynaklarının önemli bir kesimi, yaşlı ve tecrübeli köylülerin ifadelerinden ve büyüklerinden duyduklarından oluşmaktadır. Sorularımızla ilgili aldığımız cevaplar, doğum, evlilik ve ölüm gibi hayatın safhalarına göre sıralanıp, Eski Türk İnançları açısından değerlendirilmektedir. Bunun yanında yöresel yaşam tarzının bir parçası olan bazı önemli halk inançlarını, tutum, davranış, âdet ve gelenekleri, Eski Türk İnançlarından ayrı bir çizgide düşünemediğimiz için, bunlara da yer verip, değerlendirmeye tâbi tuttuk.

 

SUMMARY

TRACES OF OLD TURKİSH BELİEFS İN TARAKLI-GÖYNÜK AND THEİR SURROUNDİNGS

Key Words: Old Turkish Beliefs; Shamanism; Belief of Sky-God

Taraklı-Göynük and their surroundings, which are one of the first settlements of the Ottoman’s, has a rich heritage of beliefs belonging to old epochs. Old Turkish beliefs, comming from the past are existing in different variations in this region. Therefore the aim of this work is to find out the races of old Turkish beliefs in this region and to point out their importance in social life. To reach this aim the historical caharacters and the socio-cultural structure of this reagion will be studied in the first section of this work.

But the term of “Old Turkish Beliefs” isn’t a term which includes an uniform meaning on the whole. Therefore this term has to be compared with the other belief systems belonging to non-islamic epochs like Schamanism. Based on these reasaons in the second section the definitional meaning of “Old Turkish Beliefs” wiil be dealt with the connection of other old belief systems.

İn the third section the “Old Turkish Beliefs” which are valid and a part of the socio-cultural life in this region will be researched. Events belonging to life phases like birth, marriage and death will be examined from different dimensions at full length and valued by “Old Turkish Beliefs”.

The working about “Old Turkish Beliefs” in the region of Göynük-Taraklı and their villages is a field research. The sources are based on historical documents, private research and observation belonging to this region. Important part of the regional information sources are composed of declaration of old and experienced peasants and of hearing from their ancestors. The answers of our questions will be put in a row according to the life phases like birth, marriage and death and valued with the actuel reality of “Old Turkish Beliefs”. Besides believing that they are in the same line with the “Old Turkish Beliefs” some of the important beliefs which are a part of the regional life style will be valued.

GİRİŞ

İnsanların yaşantısını şekillendiren faktörler arasında tarihî geçmişten gelen inançlar, milletlerin tarihinde önemli bir yer almaktadır. Bu inançları şekillendiren, çoğu kez milletçe yaşanmış olan hayat tarzıdır. Hayat tarzını belirleyen unsurlar içinde de toplumların içinde bulunduğu yakın ve uzak çağlardaki sosyal münasebetler önemli bir yer tutmaktadır. Türk toplumunun inanç yapılarını ve bunların bir hayat tarzına dönüşmesini anlayabilmek için, bir anlamda tarihin çok eski dönemlerinden günümüze kadar ulaşmış bulunan bütün dinî ve kültürel birikimleri, bilimsel bir anlayışla değerlendirmek gerekmektedir.

Günümüz, bilimsel ve teknolojik değişim açısından eski çağlardan çok üstün bir gelişme göstermiş olmasına rağmen, sosyal ve kültürel değişim açısından özellikle kırsal alanlarda daha yavaş bir seyir göstermektedir. Bilindiği gibi, sosyal ve kültürel unsurların ve halk inançlarının, ortaya çıkışı gibi ortadan kaybolması da uzun bir süreç içerisinde ancak gerçekleşmektedir. Kırsal kesimde ise, özellikle halk inançlarının varlıklarını daha uzun bir süre koruyabilmiş veya koruyabilmekte olmaları, halk inançlarının sadece toplumsal bilinç altında gizli olması ile izah edilemez. Kırsal kesimin, maddî refah boyutuyla diğer sosyal kesimlerden daha elverişsiz şartlarda yaşamasına karşılık, âdet ve gelenekler çerçevesinde sosyal dayanışmaya daha önem verdiği görülmektedir.

Şüphesiz bu da sosyal ve kültürel unsurların dimdik ayakta kalmasını temin etmektedir. İnançlar ise, bu hayat tarzının zihinsel temellerini oluşturmaktadır. Kırsal bölgelerde de Eski Türk İnançlarının anlamı ve mâhiyeti, özellikle İslâm dinînin ortaya çıkması ile birlikte yeni çağlara kıyasla büyük ölçüde değişse bile, sosyo-kültürel yansımaları açısından başka bir tarzda devam edebilmektedir. Eski Türk inançlarından İslâm dinîyle çelişmeyenleri varlıklarını aynen devam ettirmiş,dine aykırı unsurlar ise ya tamamen ortadan kalkmış ya da İslâmîleşerek varlığını devam ettirmiştir.

Kökünü eski Türk inançlarından alan halk inançlarını, kavranabilir, bütün teferruatıyla ve derindeki özüyle anlaşılabilir hâle getirebilmek için, tarihî süreç içindeki dinî-kültürel gelişim safhaları ile birlikte ele alınması zorunludur.Yüz yıllar içinde şekillenen hayat tarzı; halkın inançlarını, değer yargılarını, taşıdıkları müşterek kültür unsurlarını ve geleceğe aktarmak istenilen ilkeleri ifade etmektedir. Eski Türk inançlarının mahiyetini ve yansımalarını daha iyi anlayabilmek için,  kültürel değerleri ve kültür çeşitlerini burada kısaca izah edelim:

Kültür ve Kültürel Değerlerin Tanımı

Kültür (Hars), sosyal hayat süreci içinde ortaya çıkan ve bir millete niteliklerini veren ve başka millet veya toplumlarda farklılık gösteren ortak inançların, maddî ve mânevî değerlerin bütünüdür [Seyyar, 2003; 275].

Bir topluluğun kendi tarihî tekâmülü hususunda sahip olduğu şuur demektir, o sûretle ki, bu insan topluluğu, bu tarihî tekâmül şuuruna atfen gelişmesini sağlar” [Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plân Özel İhtisas Komisyonu Raporu].

Millî kültür, tıpkı millî ahlâk gibi milletin tarih içinde doğan ve milletin büyük ekseriyeti tarafından benimsenen bir normlar ve kıymetler nizamı olarak tanımlanabilir [Niyazi, Millî Ahlâk; 2003].

Kültür, bir çok olumlu fonksiyon icra etmektedir. Bunların başında şu özellikler gelmektedir [İşçi, 2000: 29]:

1.                              İçgüdüsel veya kalıtımsal olmaktan ziyâde tarihî miras, kalıplaşmış inançlar yoluyla yeni nesle aktarılır ve öğretilir.

2.                              Sosyal yönü açısından örgütlenmiş grup ve toplumların eseridir ve paylaşılır.

3.                              Ferdî tutum ve davranışlardan farklı olarak ideal veya idealleştirilmiş kaideler manzumesidir.

4.                              Mânevî ve sosyo-kültürel ihtiyaçlarımızı karşılar ve insanları mutlu eder.

Kültürel değerler ise, kültür yoluyla, nesilden nesile geçen genel değerlerdir. Somut olarak ifade etmek gerekirse, kültürel değerler içinde örneğin başarı, disiplinli bir iş ve çok çalışma. ahlâkî değerlere bağlılık, insancıl olmak, pratiklik ve yeterlilik, kendinî geliştirme, iyi bir hayat biçimi, eşitlik, hürriyet, uyumlu olmak, bilime olan inanç ve akılcılık, milliyetçilik ve patriyotizm (vatanseverlik), kendine ve başkalarına saygı. Cemaat içinde olma ve cemaatle birlikte çalışmaya ve grup başarısına inanç gibi bir çok unsur bulunmaktadır [Seyyar, 2003: 277].

Toplumsal değişim ve inançlardaki değişim ile birlikte kültürel değerler de ya değişmekte, ya da bunlara yenileri eklenmektedir [İşçi, 1999: 16]. Eğitimdeki anlayış farklılıkları, dine bağlılık veya dinden uzaklaşma, ahlâkî erozyon veya güzel ahlâkın toplumda benimsenmesi gibi bir çok psiko-sosyal faktör, hem inançlardaki değişime, hem de kültürel değişime sebebiyet vermektedir. Diğer yandan teknoloji, fiziki çevre, başka kültürle karşılaşma ve kültürün kendi içinden gelen değişmeler [İşçi, 1999: 16] de eski inançları ya sarsmakta, ya da bunların yerine yeni inançların ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Eski Türk İnançları, bütün bu kültürel değişim faktörlerine rağmen şu veya bu şekilde, yani biraz değişime uğramış olsa dahî ayakta kalabilmiş ise, bunun iki sebebi olabilir: Kültürel değişime yol açan faktörlerin etkinliği ya sınırlı kalmış olabilir, ya da toplumsal olarak Eski Türk İnançlarına bağlılık sarsılmayacak kadar güçlüdür. Elbette bunların bir karışımı da söz konusu olabilir. Ancak, şu bir hakikattir ki, kültürel değişim faktörlerinin fazla uğrayamadığı yerlerde Eski Türk İnançlarının izlerini görmek nispeten daha kolaydır.

Taraklı ve Göynük gibi kırsal alanlarda millî kültürün âdeta bir parçası hâline gelen Eski Türk İnançlarının varlığından, teknolojik değişimlere rağmen bahsedilebiliyorsa, bunun sebebini kültürel değişim faktörlerinin etkinsizliğinden ziyâde yöre halkının Eski Türk İnançlarını, âdet ve geleneklerine uygun bir biçimde modern değerlerin ve teknolojik yeniliklerle birlikte yaşamak istemelerine bağlanmalıdır. Bu isteğin kaynaklarını ortaya çıkarmak ve millî kültür ile Eski Türk İnançlarını mukayeseli olarak değerlendirebilmek için, kültürün değişik yansımalarını (çeşitlerini) incelemekte fayda vardır.

Kültür Çeşitleri Açısından Eski Türk İnançları

Kültür, bir toplumda genelde tek bir görüntü ile ortaya çıkmamaktadır. Farklı norm ve değerlerden dolayı millî kültür içinde dahî bazen değişik kültürel anlayışlar şekillenmektedir [Seyyar, 2003; 276]. Eski Türk İnançları ile kültürel varyasyonlar arasında bir bağın olup olmadığını inceleyebilmek için, kültür çeşitlerini ortaya sermekte fayda vardır. Çeşitleri veya türleri açısından kültürü birkaç kategoriye ayırmak mümkündür [Seyyar, 2003; 276].

a)      İdeal Kültür: Toplumu bir arada tutan norm ve değerlerin sadece kaidelerde geçerli olmasıdır.

b)      Gerçek Kültür: Norm ve değerlerin pratikteki, günlük hayattaki uygulanış veya bulunuş biçimi.

c)      Yüksek (Seçkin) Kültür: Toplum içinde hususî bir hayat biçimi, zevkleri, alışkanlıkları olan küçük bir elit grubunun (high society), zenginlerin ve(ya) eğitim seviyesi yüksek grupların sahip olduğu kültür (Örn.: Klâsik müzik dinlemek; Tiyatro ve operaya gitmek; İlmî kitap ve dergileri tâkip etmek; Pul ve antikaya meraklı olmak).

d)      Popüler (Yaygın) Kültür: Büyük halk kitlelerin benimsediği hayat biçimi, zevkler ve farklı değerler (Örn. TV seyretmek, futbol maçına gitmek, magazin ağırlıklı gazete ve dergileri okumak).

e)      Alt Kültür (subcultures): Toplumun temel kültürel değerlerini paylaşan, ancak bunun dışında kendinî diğer gruplardan ayıran değer, norm ve hayat biçimleri olan gruplardır.

f)        Karşıt Kültür (counter culture): Bir alt kültür olup değer, norm ve hayat biçimleri açısından içinde yaşanılan kültüre ters düşen tutum ve davranışları içeren bir kültürel farklılaşma.

g)      Yerel (mahallî) Kültür: Belirli bir toplum için geçerli olan kültür. Belirli bir kültürde görülen ve adlandırılan bir davranışın, görüldüğü kültüre ait olduğunu iddia eden yerel yaklaşım. Bu terim, böyle bir kültür ortamında belirli bir davranışın karışıklığını anlayabilmenin yolunun, o davranışın içinde oluştuğu kültürlerden geçtiğini ifade eder.

h)      Etik Kültür: Belirli bir kültürde elde edilen sonuçlarının, evrensel doğrular olduğunu iddia eden etik yaklaşım. İnsan davranışının ve psikolojik süreçlerinin, kültürden bağımsız olduğunu ve ahlâkın da evrensel olduğunu savunan bir terim.[Seyyar, 2003; 276].

Bir toplumun kültürel zenginliğini de yansıtan bütün bu kültürel çeşitlilikler, aslında millî kültürün bir parçası olmakla birlikte, genel kültür anlayışının dışında da tezahür eden kültürel unsurlardır. Dolayısıyla Eski Türk İnançlarını, millî kültürden ziyâde millî kültür içinde yer alan kültürel varlıklarla mukayese etmek belki de daha isabetli olacaktır. Çünkü, son yıllarda teknoloji, bilim ve hatta kültür alanında bir çok yenilikler, hem halk inançlarını, hem de kültürel değerleri değiştirmeye muktedir olmuştur. Bundan dolayıdır ki, artık genel bir yaklaşım ile Eski Türk İnançlarının da millî kültürün vazgeçilmez bir parçası olduğunu iddia etmek gittikçe güçleşmektedir. Her şey değişime uğradığına göre elbette kültür ve bununla birlikte inançlar da, diğer alanlardaki hızla olmasa da zamanla değişime uğramaktadır. Burada belki de sorulması gereken şudur: Kültürel değerler ve dolayısıyla bunun bir parçası olan halk inançları, hangi kültürel alanlarda ve hangi bölgelerde hangi faktörlerin etkisiyle daha hızlı veya daha yavaş değişmektedir.

Kültür çeşitlerini yeniden ele alacak alırsak, bu soruya cevap vermenin de o nispette kolay olacağını düşünmekteyim. Burada yerel kültür ve alt kültür kavramları, önemli bir yer almaktadır. Taraklı ve Göynük ilçelerinin köylerinde Eski Türk İnançlarının izlerinden hâlen bahsedilebiliyorsa, bunu, bu iki kültürel olgu ile izah etmek mümkün olacaktır. Eski Türk İnançları, şehirleşme ve batılılaşma süreci içinde genel anlamda millî kültürün bir parçası olma hususiyetini gittikçe yitirirken, kırsal bölgelerde varlığını sürdürebilmesi, onu daha çok yerel bir konuma kaydırmaktadır. Buna binaen, Eski Türk İnançlarının yerel kültürün ta kendisi veya önemli bir unsuru olduğunu iddia edebiliriz.

Diğer taraftan Taraklı ve Göynük insanın yanı yerel halkın, kendine has bütün bu inanç özelliklerine rağmen milletin temel kültürel değerlerini de paylaştığını düşünecek olursak, yerel kültürün yanında bir alt kültürün oluştuğunu tespit edebiliriz. Konu ile ilgili olarak son tahlilde şunu söylemek mümkündür: Millî kültürden ziyâde son yıllarda daha çok yerel ve alt kültürlerin bir parçası olduğunu düşündüğüm Eski Türk İnançları, her ne kadar milletçe bilinse dahî, pratik olarak bir hayat tarzı olarak daha çok kırsal kesimde yaşayan topluluklara ait bir inanç sistemidir. Bu inanç sisteminin somut yönleriyle hayatiyetini koruyabilmesi, bölge insanın büyük çapta âdet, gelenek, örf, dinî ve millî şuura sahip olması ile yakından ilgilidir.  Eski Türk inançlarının izlerini klâsik hayat tarzının yaygın fakat şehirleşme oranının düşük olduğu, Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri Türk ve İslâm yurdu olan Taraklı ve Göynük köylerinde görmek mümkündür.

Çalışmanın Amacı

İfade edildiği üzere Taraklı ve Göynük köyleri, eski Türk inançlarının izlerinin hâlen görüldüğü bölgelerimizden birisidir. Amacımız, çağımızda görülen sosyal değişim ve dönüşümün tarihî dokusuyla özel bir yere sahip olan bu bölge üzerindeki etkinlerini araştırmak ve bölge insanın kültürel mirasımızın bir parçası olan eski Türk inançlarını koruma yönündeki direncini ve bu direnci sağlayan psiko-sosyal ve kültürel unsurları ve(ya) sebepleri tahlil etmektir. Bununla birlikte, bir halk bilim (folklor) adamından farklı olarak bölgedeki inançların tarihî köklerini ortaya çıkartarak, bu inançların Selçuklularda, Osmanlılarda ve günümüzdeki uygulanış biçimlerini tespit etmek, konumuz itibariyle en önemli amacımızdır.

Çalışmanın Yöntemi

Hazırlık aşamasında Abdülkadir İnan, Bahattin Ögel, İbrahim Kafesoğlu, Emel Esin gibi eski Türk inançları üzerinde bir çok araştırma yapan bilim adamlarının eserlerinden yararlanılacaktır. Daha sonra, bu kaynaklardan elde edilen bulgular, alan araştırmasında değerlendirilecektir. Araştırma yaparken, yaşlıların ve bu konuya vakıf olan yerel uzmanların ifadelerine ve bizzat kendi gözlemlerimize dayanarak, eski Türk inançlarının bölgedeki somut yansımaları değerlendirilecektir.

Çalışmanın Bölümleri

Birinci bölümde Taraklı ve Göynük çevresinin ilk çağlarda, Selçuklularda ve Osmanlılarda tarihî süreç içinde geçirdiği safhalar incelenecektir. İkinci bölümde eski Türk inançları dediğimiz Gök Tanrı inancı, atalar kültür, tabiat, su, ateş, demir, dağ-ağaç, taş-kaya kültleri tahlil edilecek ve bu inançların günümüze yansımaları belirlenecektir. Üçüncü bölümde, doğum, ölüm, evlenme gibi günlük yaşantının olayları ve bunların eski Türk inançları içindeki yeri değerlendirilecektir.

1. ESKİ TÜRK İNANÇLARI AÇISINDAN TARAKLI-GÖYNÜK VE ÇEVRESİNİN SOSYO-KÜLTÜREL YAPISI VE ÖZELLİKLERİ

 

1.1. Selçuklulardan Önce Bölgenin Tarihi

Taraklı ve Göynük, antik çağlarda Anadolu’da yer alan eski bir yerleşim yeridir. “Bitinya (Bytinia)” bölgesinde yer alan Taraklı ve Göynük  Anadolu’nun yaşadığı tüm tarihî devirleri  yaşamıştır Bitinya bölgesi, bugünün Bursa, Eskişehir Kocaeli üçgeninde Taraklı ve Göynük’ü de içine alan, tarım yönünden elverişli mümbit bir bölgedir. Bu özelliklerinden dolayı, bu bölge için bir çok savaş yapılmıştır. Taraklı antik dönemlerde Da(e)blis; Dablais; Doris; Dablai gibi isimlerle anılmıştır [Acun, 1996: 1].

Anadolu’ya ilk yerleşenlerin M.Ö. 5 (beş bin) yılında Proto-Hititler olduğu kabul edilmektedir. M.Ö. 2 (iki bin) yılında Anadolu’ya gelen Arilerle karışarak, Hitit Devlet yönetiminde özgür Beylikleri (Etiler) kurdukları için, Anadolu halkına genelde Etiler denilmektedir [Çapar, 1998: 13].

M.Ö. 1200 (bin iki yüz) yıllarında Anadolu’ya gelen Frigler, Hitit Devletini yıkarak, Anadolu’nun Kuzey-Batısına (Eskişehir-Kütahya-Afyon Civarı) Frigya Devletini kurmuşlardır (M.Ö. 1200-620). Frigler, Batıya doğru ilerleyerek, Bitinya denilen  bölgeyi almışlardır. Friglere ait en eski yazılı belge, Göynük’ün Soğukçam (Germenos) köyünde bulunmuştur [Çapar, 1998: 13].

Frigyalılardan sonra M.Ö. 620 (altı yüz yirmi) ‘de Lidyalıların eline geçen bu bölge, bu dönemde de önemli bir mevkiye sahip idi. Lidyalılardan sonra Pers İmparatorluğu, ondan sonra da Makedonyalı İskender’in hakimiyetine girmiştir. Romalılar döneminde de askeri açıdan önemli bir şehir olan Dadastan’ın da Göynük olması muhtemeldir [Şahin, 200: 351].

M.S. 395 (üç yüz doksan beş) yılında Roma İmparatorluğu, ikiye ayrıldığı zaman Taraklı ve Göynük’ün de içinde bulunduğu Bitinya bölgesi, Bizans’ın payına düşmüştür. Bizans, bu bölgede 11. asra kadar hâkimiyetini sürdürmüştür. Roma ve Bizans dönemlerine ait kalıntılara Akçapınar, Hacıaliler, Kilciler, Boyacılar, Narzanlar, Kayabaşı, Niğit köylerinde rastlamak mümkündür.

1.2. Selçuklular Döneminde Bölgenin Tarihi

Türkiye tarihi 11. yüzyılda Oğuz veya Türkmen denilen Türk ırkının en kalabalık bir kolunun Anadolu’nun kapısını açarak kendine vatan yapmasıyla başlar. 1015-1020 yılları arasında ilk akınları ile Anadolu’yu zapta başlayan Oğuzlar 1047 yıllarından itibaren esaslı bir şekilde uzun ve kanlı savaşlardan sonra Anadolu’nun kapılarını açarlar [Yavuz,1999 :21].

Türklerin Anadolu’ya yöneldiği 11. yüzyılda Bizans askeri, siyasi ve ekonomik açıdan bitmiş bir vaziyette idi. Sasani’lerin ardından Müslüman Arap devletlerinin saldırılarıyla Bizans büyük yıkıma uğramış ve çok güçsüzleşmişti.Ardı arkası kesilmeyen taht kavgaları Anadolu’daki büyük aristokratların merkezi hükümete karşı düşmanca bir tavır alması Bizans’ı çok yıpratmıştı. Bu dönemde Peçenekler Balkanlardan sürekli Bizans illerine saldırıyorlardı [Köksal, 1999: 31-32].

Bu sebeplerden dolayı Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’ler zamanında bizzat bu hükümdarlar tarafından yada görevlendirilen şehzadeler tarafından Anadolu’nun fethi hızlandırılmıştı. Emir Dinar, Saltuk, Afşin, Gümüş Tekin, Ahmet Şah, Hasan, Kutalmış, İbrahim Yinal Anadolu’da fetih hareketinde bulunan önemli kumandanlardır. Çağrı Bey’in 1018’deki Anadolu seferi sonraki dönemlerde Türk akıncılarının çok işine yaramıştır. Bu seferde Anadolu’nun önemli ve stratejik noktaları tespit edilmiştir [Köksal, 1999: 31-32][Köymen, 1995: 17-23].

Anadolu’da şiddetlenen Selçuklu-Bizans mücadelesinde Malazgirt Savaşı bir dönüm noktası olmuştur. Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun kapısı Türklere ardına kadar açılmıştır. Bu zaferden sonra Micheal Ducas ile Romen Diyojen mücadelesinde Romen Diyojen’in Alparslan’dan yardım istemesi Türk akınları için önemli bir bahanedir [Cahen, 1992: 24]. 1071’deki bu zaferden sonra Anadolu’da Saltuklu, Mengücekli, Sökmenli, Artuklu, Danişmentli beylikleri kurularak Anadolu’da Türk hakimiyeti pekiştirildi. Bu dönemde göçebe Türkmenler Selçuklu sultanları tarafından Orta Asya’dan Anadolu’ya sevk ediliyordu. Bu göçebe Oğuz Türkmenleri hem Bizans’la mücadele ediyor hem de Anadolu’yu yurt edinîyorlardı [Turan,1980 :71-74] [Cahen, 1992:24-27].

Melikşah’ın tahta çıkmasından sonra Kutalmış’ın dört oğlu Anadolu’ya gelerek fetih hareketlerine başladılar. Süleyman Şah ve kardeşi Mansur Orta Anadolu üzerinden Marmara’ya kadar ilerleyerek 1075 yılında Bizans’ın başkenti İstanbul’un yakınında olan İznik’i fethettiler. Urfalı Mateos Selçukluların Anadolu’yu fethetmeleri ile ilgili; Türkmenler bütün Doğu’nun sahipsiz kaldığı görünce kuvvetli ordularla bir sene içinde İstanbul’un kapılarına kadar ilerlediler. Bütün Rum eyaletlerini, liman şehirlerini ve Adalarını zaptettiler. Grek halkını mahkum gibi İstanbul’un içine kapattılar, demektedir [Mateos, 1987:119-134].

 Süleyman Şah İznik’i merkez yaparak Bursa, İzmit, Sakarya havzası, Kocaeli yarımadası ve Marmara kıyılarını ele geçirdi ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin temellerini attı. Bizans’ta sık sık meydana gelen iktidar kavgaları Türklerin işini kolaylaştırıyordu. Bizans’ın iç işlerine müdahele eden Süleyman Şah bu sayede Üsküdar ve Kadıköy’e kadar tüm Anadolu yakasına (1078) hakim oldu [Öztuna, 1986: 55-56] [Köksal, 1999: 36].

Süleyman Şah Bizans’la mücadele ederken Büyük Selçuklu sultanı Melikşah, Süleyman şahın fazla güçlenmesini istemediği için Emir Porsuk komutasında 50.000 kişilik orduyu sefere göndermiş, Emir Porsuk İznik’i kuşatmış fakat düşürememiştir [Turan, 1965: 57].

Süleyman Şah’ın 1086’da Alparslan’ın oğlu Dımaşk Sultanı Tutuş ile yaptığı savaşı kaybetmesi ve Tutuş’un askerleri tarafından öldürülmesinden [Mateos, 1987: 68-69] veya yenilgiyi hazmedemeyip yanında taşıdığı bıçağı ile intihar etmesinden [İbnü-l Esir, 1987, C.:10: 135-136] sonra İznik’te vekil bıraktığı Ebu’l- Kasım otoriteyi sağlayarak devletin merkezi İznik’i korumuştur. İzmir Türk beyi Çaka Bey ve Balkanlardaki Peçeneklerle ortak hareket edip Bizans’la mücadeleye devam etmiştir. Bu dönemde Ebu’l- Kasım hem Bizans’la hem de Büyük Selçuklu komutanlarıyla mücadele etmiştir [Köksal, 1999 :37]. Bu dönemde Ebu’l- Kasım, Büyük Selçuklu komutanlarından Emir Bozan’la yaptığı mücadeleyi kaybetmiş ancak Melikşah’ın ölümü üzerine Emir Bozan Urfa’ya geri dönmüştür [Mateos, 1987: 78].Böylece Anadolu Selçuklu Devleti bağımsızlığını koruyabilmiştir.

Büyük Selçuklu sultanı Melikşah’ın 1092 de vefat etmesinden sonra Süleyman Şah’ın gözaltında tutulan iki oğlu Kılıçarslan ve Davut serbest kalarak 1093 de İznik’e gelerek yönetimi devraldılar. Kılıçarslan’ın İznik sultanlığı ile 1086 dan beri süre gelen saltanat boşluğu giderilmiş ve Melikşah’ın vefatının da tesiri ile Büyük Selçuklu baskısı sona ermiştir. I. Kılıçarslan saltanat boşluğunda doğan sebeplerle oluşan Anadolu’daki dağınıklığı gidermeye çalışırken, Haçlı seferleri bu çabalarına engel olmuştur [Yavuz, 1999 :22].

Öncü haçlı orduları 1096 yılında İznik’e ulaşamadan imha edilmiştir. Bunun üzerine Avrupa’nın hemen her yerinden oluşan I. Haçlı ordusu 1097 de İstanbul’a oradan da Bizans’la birleşip Anadolu’ya geçmiştir. İzmit’i alıp İznik’i kuşatan Haçlı ordusu direnişle karşılaşsa da İznik’i teslim almıştır [Köksal, 1999: 38].

İznik’ten çekilen Kılıçarslan Haçlılarla mücadele için Anadolu’daki Danişment, Kayseri Selçuklu beylikleriyle ittifak yapsa da çok güçlü olan bu orduyu durduramamıştır. İznik’in kaybı ve Haçlı ordusu Türkiye Selçuklu devletini çok sarstı. I. Haçlı seferinden sonra Marmara, Ege ve tüm sahil bölgeleri Bizans’ın eline geçti. Türk hakimiyeti Anadolu’nun içlerine atıldı. Haçlı seferleri Bizans imparatorluğunu mutlak bir yıkılıştan kurtarmıştır [ Öztuna, 1986: 55].

Kılıçarslan Konya’yı kendine merkez yaparak devleti Orta Anadolu’da teşkilatlandırmıştır. 12. yüzyıl boyunca Anadolu Selçuklu sultanları zaman zaman Artukular ve Danişmentliler’le bazen de ayrı olarak Bizans’la mücadele etmişler, II. Haçlı ordularına  başarıyla mukavemet etmişlerdir [Turan, 1965: 83-94].

II. Kılıçarslan zamanında 1176 Miryakefalon savaşıyla Bizans ağır bir yenilgiye uğratılmış ve Bizans’ın Anadolu’yu ele geçirme planları yok edilmiştir. Anadolu Selçuklu sultanlarının takip ettikleri Anadolu Türk Birliği siyaseti Moğol istilasının başlamasıyla sona ermiştir [Turan, 1965: 237-254].

 Moğol istilasından kaçan kalabalık kitleler halindeki Türk boyları Moğol baskısından uzak sahil bölgelerini ve uç bölgeleri kendilerine yurt edinmişler ve bu bölgeleri Türkleştirip İslâmlaştırmışlardır [Şeker,1999:37-45].

Bütün İslâm dünyası gibi Anadolu içinde felaket olan Moğol istilası Anadolu Selçuklu devletini önce nüfuzları, daha sonra himayeleri altına almışlar, 1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra tamamen ortadan kaldırmışlardır [Alptekin, 1992: 345-356].

Moğol istilası Anadolu’yu zenginlik ve kültür açısından bitirdiği gibi birlik ve beraberliğini bozmuş ve Anadolu 200 yıl maddî ve manevi açıdan harap olmuştur. Orta kesimlere hakim olan Moğollar, kendi boyunun başında bulunan ve sahil kesimlerde yaşayan Türkmen beylerinin direncini kıramamışlar ve onların bağımsızlıklarını kabul etmek zorunda kalmışlardır [Yavuz, 1999 :23-24] [Turan, 1980: 558-570].

Selçuklulara bağlı uç Beyleri de İlhanlılar’a vergi vererek, varlıklarını devam etmişlerdir. Bu beyliklerden biri de, Göynük Beyliği idi. Bazı kaynaklarda Umurbey Beyliği olarak da geçmektedir. Şu anda Göynük’e bağlı Umurlar Köyü ve Geyve’ye bağlı Umurbey Köyü mevcuttur [Çapar, 1998: 15].

 

1.3. Osmanlı Devleti Döneminde Bölgenin Tarihi

11. yüzyıldan itibaren yoğun bir şekilde Anadolu’ya gelen Türkmenlerin bir kısmı göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçti. Bunlar daha ziyade köyler ve kasabalar kurarak veya eski köy ve kasabalara yerleşerek yerleşik hayata geçiyorlardı. Selçuklu Devleti’nin uyguladığı göçebe  Türkmenleri Anadolu’ya geçirme siyaseti sayesinde hem Anadolu da Bizans’a karşı gaza ve cihat yapılıyor hem Anadolu Türkleşip İslâmlaşıyordu [Turan, 1980: 71-74]. Anadolu’ya yerleşen, yerleştiği merkezi Türkleştirip İslâmlaştırmaya çalışan ve ele geçirdiği bölgeyi kendi boyuna yurt yapan boy beylerinden biri de Ertuğrul Gazi’dir.

Aşıkpaşazade Ertuğrul Gazinin babasının isminin Süleyman Şah olduğunu belirtmekte ve Nuh Peygambere kadar ulaşan bir silsile saymaktadır. Süleyman Şah acem teşviki ve zorlamasıyla 50.000 göçebe Türk’ün komutasında Anadolu’ya girmiş, fetihlerde bulunmuş ancak maiyetindekilerin Anadolu’ya uyum sağlayamamaları üzerine Caber önlerine gelmiş, burada Fırat nehrinde boğulmuş ve oraya gömülmüştür. Askerlerinin bir kısmı orada kalmış, bir kısmı Anadolu’ya dönmüş bir kısmı da Süleyman Şah’ın üç oğlunun yani Sungur Tekin, Gündoğdu ve Ertuğrul’un etrafında toplanarak Pasin ovasına ve Sürmeli çukuruna toplanmışlardır. Ertuğrul’un diğer kardeşleri memleketlerine geri dönerken Ertuğrul 400 kadar maiyetiyle o bölgede kalıp fetihler yapmış oğullarından Savcı’yı Anadolu Selçuklu sultanı Alaaddin’e göndererek ondan yurt istemiştir. Sultan da kendisine Söğüt, Domaniç ve Ermeni belini vermiş Ertuğrul da bu bölgeye yerleşmiş ve burada vefat etmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 12-13].

Aşıkpaşazadeye göre Ertuğrul Gazi yerli halk ile iyi ilişkiler kurmuş ve tatar akınlarına karşı halka güvence olmuştur. Ancak Osman bey yerli Hıristiyan halka göstermelik iyi davranmış, Germiyanlılarla mücadelesinden dolayı Hıristiyanlarla iyi geçinmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 15-16]. Ertuğrul Gazi’nin 1280 yılında 90 yaşında ölümünden sonra Kayı boyunun başına daha sonra kurulacak devlete adını verecek olan 23 yaşındaki Osman Bey geçmiştir. Konur Alp, Turgut Alp, Abdurrahman Gazi, Akça Koca gibi komutanların gazalardaki ve idaredeki yardımlarından başka Türkmenler arasında büyük bir nüfuza sahip olan ahi reisi Şeyh Edebali’nin damadı olması Osman Gazi’nin çok işine yaramış ve yeni devletin kuruluşu kolaylaşmıştır [Şahin, 1992: 138-139].

Gazalara devam eden Osman Bey  Hicri 691 Miladi 1291 Eskişehir civarındaki Karaca hisarı aldıktan sonra Taraklı’yı almayı düşünür ve Harman kaya Rum beyi Köse Mihal’e  fikir danışır. Köse Mihal Sakarya suyunu geçebilmesi için yolu tarif eder. Bu yoldan Mudurnu’yu vermesini ve böylece bu bölgedeki  Hıristiyanların içinde yaşayan Samsa Çavuş’un  yardımının alınabileceğini söyler. Samsa Çavuş Ertuğrul Gazi’nin arkadaşı olup İnegöl kafirlerinin baskısından kaçıp Mudurnu’ya yerleşmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 20-22].

1291 yılında Osman Bey; Samsa Çavuş ve onun kardeşi Sülemiş ile Harmankaya  Rum beyi Köse Mihal’in yardımlarıyla Göynük, Sorkun, Taraklı taraflarına akınlar yapıp ele geçirmiştir [Hoca Sadettin Efendi, 1992: 41-44] [Danişment, 1971: 7-9].

Müneccimbaşı Taraklı halkının kaşık yapıp sattığını bu sebeple çok zengin olduğunu bu yüzde de Osman Gazi’nin Taraklı’nın yağmalanmasına müsaade etmediğini yazar [Müneccimbaşı, t.y.: 65-67].

1313’te Osman Gazi’nin dostu Köse Mihal Müslüman olmuştur.Bundan sonra beraberce Lefke (Osmaneli), Mekece, Akhisar, Geyve, Gölpazarı kaleleri alınmıştır. [Uzunçarşılı, 1995: 110-111].

Bizans’ın boşluğunu dolduran Osmanlı Beyliği bunu zorla yapmamaya özen göstermiştir [İnan, 1999: 61]. Osman Gazi direnişle karşılaştığı Mekece ve Akhisar’ı aldıktan sonra Geyve’yi direnişle karşılaşmadan almış ele geçirilen yerleri tımar erlerine vermiş ve bölge halkının emniyet içinde yaşamasına çalışmıştır [Aşıkpaşazade, 1992: 25-26].

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bölgede kısa sürede önemli bir güç olmasının başlıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz. Osmanlılar Bizans hududunda bulunuyordu. Bizanslılarla gaza ve cihat ruhuyla mücadele ediyorlardı. Osmanlılar diğer Türk beylikleriyle iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bizans’ın tarihinin en kötü döneminde olması Osmanlı için önemli bir şanstır. Osmanlı sultanları çok dirayetli kimselerdir. Göçebe Türkmenler Karasi Beyliğinin alınmasından sonra Rumeli’deki zengin topraklarda tımar sahibi olmak için Anadolu’daki diğer beyliklerden ayrılıp Osmanlıların himayesine girmişlerdir [Köprülü, 1988:105-109].

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra, sürekli Batı’ya genişleme siyaseti sebebiyle ihmal edilen Taraklı ve Göynük  bölgesinde ayaklanmalar çıkmış, Murad Hüdavendigar’ın ağabeyi Bursa valisi ve Osmanlı Devleti’nin veziri olan Süleyman Paşa, 1337 yılında isyanları bastırarak, otoriteyi sağlamakta muvaffak olmuştur. Süleyman Paşa’nın hoşgörülü ve şefkatli yönetimi, yöredeki pek çok kişinin Müslüman olmasına vesile olmuş ve bölge hızla Türkleşmiştir [Hammer, 1991: 17]. Göynük’te Gazi Süleyman Paşanın yaptırdığı cami ve hamam, hâlen mevcut olup, hizmet vermeye devam etmektedir.

Fas asıllı ünlü Arap seyyahı İbni Batuta (1304-1368-69), 1333 yılında Bursa, İznik, Mekece üzerinden Sakarya vadisini ulaşarak, Geyve ve Taraklı’dan geçmiş [TDV, 1999:362] ve bu kasabaya “Yenice” diyerek, gördüklerini eserinde şöyle aktarmıştır [İbni Batuta; 1971: 121]:

Burası şirin ve büyücek bir kasabadır. Orada yine bir Ahi tekkesi aradık. Yolda gezginci dervişlerle karşılaştık. Ona, bu Ahi tekkesi midir diye sorunca, evet cevabını almış ve Arapça bilen biriyle karşılamaktan ötürü sevinç duymuştum. Ancak, mevzuu biraz karıştırınca dervişin Arap dilinden sadece evet kelimesini bildiği ortaya çıkmıştı. Zaviyeye indiğimiz zaman Ahi orada bulunmadığı için, hizmetimizi bir öğrenci gördü ve bize yemek çıkarttı. Onunla ahbaplığı ilerlettik. Bizim dilimimizi bilmemekle beraber elinden gelen misafirperverliği gösterdi. Belde naibi ile konuşarak, onun sipahilerinden birini bize koşmasını sağladı. Bu sûretle hep birlikte Göynük’e doğru yöneldik”.

Bilindiği gibi, Ahilik, esnaf ve tüccarlar arasında sosyal dayanışma esasına dayalı olarak kurulmuş bir teşkilattır [Wittek, 1971: 37]. Bu ifadelerden, Taraklı’nın fethinin üzerinden birkaç yıl geçmeden bu bölgede kurulmuş olan bir Ahi tekkesinin gerek yabancılara, gerekse yöre halkına gerekli ilgiyi göstermiş olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar bu bölgeye yönelik Ahi teşkilatı ile ilgili çalışmalar yeterli olmadığından, Ahi tekkelerinin Taraklı’nın fethinden önce mi yoksa sonra mı kurulduğu kesin değildir.

Anadolu Türklerinin biçimlendirilmesinde ve yöre halkının İslâmlaştırılmasında önemli fonksiyonlar icra eden Ahi Tekkeleri, tarikat endeksli ahlâkî-meslekî örgüt olmaları hasebiyle, fethedilmemiş bir çok bölgede de varlıklarını sürdürebilmişlerdir. İbni Batuta’nın verdiği bilgiler, Ahi tekkelerinin özelliklerine yönelik olmakla birlikte diğer kaynaklarda verilen bilgiler ile aynı paralelliktedir. Örneğin ziyaretçilere yönelik misafirperverlik, konukların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, binek hayvanlarının bile istirahat yerinin bulunması veya ziyaretçilerin ulaşmak istediklere yerlere ulaştırılmaları, Ahi tekkelerine has özelliklerdir [Kara, 1980: 362].

Yıldırım Beyazıt döneminde 1399 yılında İstanbul kuşatılmış, fakat o dönemde Anadolu’ya doğru ilerleyen Timur tehlikesi sebebiyle Bizans İmparatoru Juannis ve onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Manuel ile anlaşma yapılarak, Türkler tarafından kuşatma kaldırılmıştır. Bu anlaşma gereği, İstanbul Sirkeci’de Türk mahallesi kurulmuş ve cami yaptırılmıştır. Bu anlaşma uyarınca açılan Türk mahallesine Taraklı ve Göynük’ten 700 hane getirilip, yerleştirilmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 61] [Şahin, 1992: 161]. Buraya yerleştirilen halk, sonradan Müslüman olmuş Rumlar değil, İslâm’ı özümsemiş gerçek Türklerdir [Köprülü, 1988: 82].

Ancak, Osmanlı ordusu, Ankara savaşında Timur’a yenilence Bizans İmparatoru, Taraklı-Göynük yöresinden getirilen Türk ailelerini İstanbul’dan çıkartmış ve yaptırmış olduğu camii yıktırmıştır. İstanbul’dan çıkarılan bu Türk aileleri ile birlikte görevli imam ve kadı, Osmanlı hükümranlığı altında olan Tekirdağ yakınlarında Göynüklü köyüne ve İstanbul yakınlarında Kınıklı’ya yerleştirilmişlerdir [Hammer, 1991: 61].

Yıldırım Beyazit’in Ankara Savaşında Timur’a yenilmesinden sonra oğulları arasında taht kavgaları başlamıştı. Yıldırım Bayezıt’ın oğlu Emir Süleyman Bey, İsfendiyar Beyliği Beyi olan İsfendiyar ile Göynük’ün bugün “Bey kavağı veya Bey bahçesi” denilen mevkiinde buluşmuş ve burada günlerce eğlence düzenlemişlerdir [Çapar, 1988: 17].

Göynük’te ikamet eden ve burada eğitim veren Sultan II. Mehmet ’in hocası Şeyh Akşemseddin, geleceğin İstanbul Fatih’i olacak olan Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un kuşatmasına davet edilmiştir. Şeyh Akşemseddin, kuşatmanın en şiddetli olduğu zamanlarda Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa’nın Avrupa Haçlı Birliğinin tepkisinden çekinerek, kuşatmasının kaldırılması ve Bizans’ın vergi isteğinin kabul edilmesi fikrini kabul etmemiş ve fethin manevî müjdesini aldığını belirtmiştir [Öztuna, 1986: 162].

Fetihten önce Şeyh Akşemseddin’in rüyasına giren Hz. Halit bin Zeyt (Ebu Eyyub El Ensari), fethin müjdesini vermiş ve naşının gömülü olduğu yeri belirtmiştir. Bu kabrin keşfedilmesi, keramet sayılmış ve İstanbul’un fethine yardım etmiştir [Hammer, 1991: 175].

Şeyh Akşemseddin, fetihten sonra Göynük’e dönmüş ve burada 1459 (bin dört yüz elli dokuz) yılında vefat etmiştir. Vefatından beş yıl sonra 1464 (bin dört altmış dört) yılında Göynük’te Fatih tarafından türbesi yaptırılmıştır [Şahin, 2000: 351-354].

Osmanlı orduları, Doğu ve Güneydoğuya yaptıkları seferlerle Taraklı ve Göynük istikametini ikmal ve konaklama merkezi durumuna getirmişlerdir. Bu sebeple ilk Bağdat yolu, bu güzergah üzerinden açılmıştır. Bu yol, kervan ve nakliye yolu olarak kullanılmıştır [Çapar, 1998: 19].

Örneğin, Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken, Taraklı çevresinde konaklamıştır. Veziri Yunus Paşa’ya, Taraklı merkezinde 1517 yılında burada bir cami yaptırmıştır. Yunus Paşa Cami, halk arasında kubbeli kurşun olmasından dolayı Kurşunlu Cami olarak anılmaktadır [Sakarya Valiliği, t.y.: 130]. 487 yıldır bütün özelliği ve ihtişamıyla bugün dahî yörede kalmış müstesna eserlerden biridir. 1993 yılında aslına uygun olarak restore edilmiştir.

Taraklı hakkında en teferruatlı bilgiyi, Evliya Çelebi (1611-1688) ünlü Seyahatnâmesinde vermektedir. Seyahatnâmesinde, Taraklı’nın 150 akçelik bir kaza olduğu, Bursa Tekfuru tarafından yaptırıldığı (imar edildiği) ve kalesinin de virane bir durumda olduğundan bahsedilmektedir. Ayrıca, bugün de olduğu gibi, bağlı-bahçeli, akarsulu (Göynük Suyu kastedilmektedir) bir dere içinde, 500 mamur evli, tahta ve kiremit örtülü şirin bir kasaba olduğu belirtilmektedir [Çelebi; 1999: 244-245].

O tarihten kalma bugün bu vasıftaki evler bulunmasa dahî, Taraklı, hâlen 300 yıllık Osmanlı evleriyle meşhurdur. Tarihî dokusuna zarar gelmemesi için, sit alanı kapsamındadır. Bir çok gözlemcinin ifadesiyle Taraklı ve çevresinde Safranbolu’yu aratmayacak tarza tarihî evler bulunmaktadır [Çınar, 2000: 16].

Evliya Çelebi, Taraklı’nın yedi mahalleden oluştuğunu tespit ettikten sonra mimarî yapılanması hakkında ayrıca şu bilgilere yer vermektedir: “Çarşı içindeki camii (Yunus Paşa Camii) çok güzeldir. Bir hamamı, beş hanı, altı çocuk mektebi ve 200 dükkanı vardır. Hepsi kaşık ve tarak yapımıyla uğraştıklarından, şehre Taraklu derler. Dağlar safi şimşir ağacıyla kaplı olduğundan halkı bunları işleyip, Arap ve Aceme gönderirler. Suyu ve havası çok güzeldir. Bütün dağları, ormanlarla kaplı av yeridir. Deresi içinden aktıktan sonra diğer bir nehir vasıtasıyla Sakarya nehrine kavuşur” [Çelebi; 1999: 245].

16. yüzyılın ikinci yarısında Taraklı ve çevresinde suhteler (eşkıyalar) sorunu ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devletinin iç güvenlik teşkilatının ve tedbirlerinin bu bölgede yetersiz olmasından istifade eden çeteler ve eşkıyalar, halkın can ve mal güvenliğini ciddî şekilde tehdit etmişlerdir [İşsever, 1994: 75].

Taraklı ile ilgili 19. yüzyıl öncesine ait istatistikî bilgiler sınırlıdır. Dolayısıyla sayısal kaynaklar daha çok 19. asra yöneliktir. 1831 Osmanlı nüfus sayımına göre, Taraklı; Cezayir-i Bahr-ı Sefid Eyâleti’ne bağlı “Kocaeli Livâsı” içinde yer almaktadır. Nüfusu, yaklaşık olarak 2 bin Müslüman erkekten meydana gelmektedir. 1846 Devlet Salnâmesinde ise Taraklı’nın “Kocaeli Livâsı”nın Kastamonu Eyâleti’ne bağlı olduğu beyan edilmektedir. 1867 tarihli Vilâyet Nizamnâmesinde ise Taraklı’nın, Kocaeli Sancağı’nın Hüdavendigâr Vilâyetine bağlı olduğu belirtilmektedir. 1870 Hüdavendigâr Vilâyet Salnâmesinin kayıtlarına göre Taraklı’daki Müslüman erkek nüfusu 2.545’dir. 1892 Devlet Salnâmesinde ise Taraklı’nın bağımsız bir statü içinde yer alan Kocaeli Sancağına bağlı bir kasaba olduğu belirtilmektedir [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 5].

1888 yılına ait Devlet Salnâmesi kayıtlarına göre, Taraklı’da bir rüştiye bulunmaktadır. Öğrenci sayısı 60 olarak belirtilmektedir. 1903 Maarif Salnâmesine göre bu rüştiyede 39 erkek öğrenci okumaktadır. Eğitim kurumları açısından 19. asırda Taraklı’nın diğer yörelere göre epey gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı kaynaklar (Cuinet’in verdiği bilgilere göre), 1890 yılında Taraklı’da rüştiyenin dışında 5 medresede 45, 1 idadide 50 ve 20 sübyan mektebinde (ilk okulda) 252 öğrencinin okumuş olduğunu belirtirler [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 6].

Cuinet, Taraklı hakkında ayrıca şu bilgileri nakletmektedir: Taraklı’nın “29 köyü vardır. Toplam nüfusu, 5.470 Müslüman, 3.832 Ermeni ve 291 Rum’dan oluşan toplum, 9.593 kişidir. Nahiyenin merkez nüfusu, 1.318 Müslüman’dır. Nahiye’de 10 büyük cami, 20 mescit, 5 medrese, 1 hamam, 10 çeşme, 6 fırın, 12 han ve otel, 83 dükkan, 20 çiftlik ve 20 değirmen vardır” [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 6].

Göynük’e gelince, 1871 Kastamonu Salnâmesine göre bu kasabanın (Torbalı’nın) nüfusu, 26 (yirmi altı) bin civarındadır. 1877 Salnâmesine göre, Göynük Rüştiye mektebinde 35 öğrenci bulunmaktadır. Cuinet’e göre II. Abdülhamit döneminde Göynük’ün 119 köyü ve 18 bin üzerinde nüfusu vardır. 1908’de Bolu Mutasarrıflığı, müstakil hâle gelmiştir. 1916 Bolu İl Yıllığında Bolu’nun kazaları Devrek, Düzce, Gerede, Göynük, Mudurnu ve Zonguldak’tır [Çapar, 1998: 22].

 

1.4. Milli Mücadele Döneminde Bölgenin Tarihi

Kuvayı Milliye’nin son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde çoğunluğu elde ederek Misak-ı Milli’yi ilan etmesi üzerine İngilizlerin İstanbul’u ve Osmanlı hükümetini işgal etmesinden sonra Temsil Heyeti bir takım tedbirler almıştı. Bunlardan biri de Anadolu içlerine karşı İstanbul’dan başlayacak bir hareketin önüne geçebilmesi için Geyve ve Geyve boğazının tahkim edilerek bir üs haline getirilmesi planı idi. Geyve ve Geyve boğazı Milli Mücadelenin sonuna kadar pek çok saldırıya rağmen devamlı elde tutulan en önemli üs olmuştur. Bölgedeki kara yollarının çoğu, demiryollarının tamamı ile İstanbul ve Anadolu’nu haberleşmesini sağlayan telgraf hatlarının önemli bir bölümünün Geyve’den geçmesinden dolayı Kuvayı Milliye karşıtlarının önemli bir hedefi olmuştur [Arslan, 1999: 161-174].

Geyve Orta Anadolu ve Kuvayı Milliye’nin merkezi olan Ankara’nın güvenliğinin sağlanmasında en önemli merkez olmuş, isyanların Anadolu’ya yayılmasına engel teşkil etmiş, Kuvayı İnzibatiye ve daha sonra Yunanlıların saldırılarına karşı durmuş ve direnmiştir. Geyve boğazını geçemeyen Yunanlılar 31 Mart 1921 de püskürtülerek Sakarya nehrinin batısına atılmıştır.

Adapazarı’ndan Kadıköy’e kadar bölgedeki Kuvayı Milliye’nin faaliyetlerinde temel teşkil etmiş, Marmara denizine açılmada Ankara Hükümeti için sigorta işlevi görmüş, İstanbul ve civarından haber, silah, mühimmat ve insan gücü aktarımında kilit konumunu muhafaza etmiş kısaca Geyve ve Geyve boğazı Milli Mücadelede bir cepheye bedel olmuştur [Arslan, 1999: 161-174].

1919 Yunan işgali ile esaret altında kalan Taraklı, Bursa ve çevresinin kurtuluşu ile tekrar hürriyetine kavuşur [Acun, 1996: 3]. Millî Mücadele döneminde Ankara hükümetine karşı olarak ortaya çıkan Bolu, Düzce ve Hendek isyanları, Taraklı’da da kısmen etkili olmuştur.

1920 yılında Mart-Nisan aylarında Göynük üzerinden gelen yaklaşık 300 kişilik Padişah yanlısı silahlı bir grup, Taraklı’nın Çiğdemlik Tepesinin ardına sığınarak, Kuvay-ı Millîye taraftarlarının etkinliklerini kontrol altına almaya çalışmışlardır. Bu saldırılar tekrarlanınca Geyve’deki binbaşı Çolak İbrahim Bey’in önderliğinde 30 kişilik bir makineli tüfek birliği, Taraklı’ya gelmiş ve teknik donanımın üstünlüğü ile 3 gün içinde Padişah taraftarlarını Taraklı’dan uzaklaştırabilmiştir. Millî Mücadele günlerinde Mustafa Kemal Paşa, Geyve Boğazı’ndaki birliklerini teftiş etmek için, 15 Haziran 1922 günü Beypazarı, Nallıhan, Göynük ve Taraklı yoluyla Geyve’ye geçmiştir [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 6].

Göynük halkı ise, Millî Mücadeleye büyük destek vermiş olup, bu desteğini anıtlaştırmıştır. 1922 yılında Kaymakam Hurşit Beyin önderliğinde Sakarya zaferi anısına ilçeye hâkim bir tepeye “Zafer Kulesi” yapılmıştır. Bu kule, 1960 yılında onarımdan geçmiş ve şu anda saat kulesi olarak kullanılmaktadır [Çapar, 1998: 60].

 

1.5. Cumhuriyet Döneminde Bölgenin Tarihi

Osmanlı Devleti döneminde kaza olan Taraklı, Cumhuriyetin kurulması ile Bucak (Nahiye) olarak kalmıştır. Belediye teşkilatı ise ancak 1954 yılında kurulabilmiştir. Taraklı, 1987’ye kadar Geyve İlçesine bağlı bir kasaba iken, bu tarihten itibaren, Sakarya İline bağlı İlçe merkezi hâline gelir [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 7].

10 Ekim 1923’te Bolu Mutasarrıflık dönemi kapanmış ve bunun üzerine Bolu, Vilayet olmuştur. Bolu İlinin ilk kazaları da Düzce, Gerede, Mudurnu ve Göynük olmuştur [Çapar, 1998: 23]..

 

1.6. Eski Türk İnançları Ekseninde Bölgenin Tahlili

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bölge olan Taraklı-Göynük ve çevresi, kültürel miras yönünden çok zengindir. Bu bölgenin insanları, Osmanlı’nın kültür varlıklarını bugüne kadar koruyup yaşatabilmişlerdir. Bununla beraber kökü Eski Türk İnançlarına dayanan ve İslâm’la çatışmayan örf, âdet, gelenek ve göreneklerini yaşatmakta mahir davranmışlardır. Bayramlar, doğum, düğün, ölüm âdetleri gibi kültür unsurları, geçmiştekine benzer bir şekilde devam etmektedir.

Taraklı, Göynük ve köylerinde yaşayan insanlara verilen ad olan Manav kelimesini ve Manavları kısaca açıklayalım. Manav bir yere sonradan gelenleri, yerleşik olanlardan ayırt etmek için kullanılan ve önceden yerleşmiş olan yerlileri ifade eden yöresel bir mefhumdur. Kırsal bölgelerde yaşayan Manavlar, genelde epey çekingen, uysal, mülayim ve başkası tarafından söylenenlere fazlı karşı çıkmayan sosyal uyumu ağır basan insanlardır. Kendi ifadelerine göre, “yedi kez düşünmeden adım atmayan, yavaş davranan, gereksiz tartışmalara girmeyen” temkinli bir insan portresi çizmektedirler [İşsever, 1994: 23-31].

Manavlar, Osmanlı Devletinin kurulduğu bölge sayılan Aşağı Sakarya, Batı Anadolu’da Bursa çevresi, Batı Karadeniz de Kastamonu ve çevresine yaşamaktadırlar. Özellikle  Aşağı Sakarya kesiminin Taraklı, Geyve, Pamukova çevresinde yoğun olarak yerleşmişlerdir. Buralarda kendilerine has yaşam süren manavlar örf ve adetlerini devam ettirmektedirler. Manav köylerinde eski Türk kültürüne ait izler çoktur. Bu bölgelerin hala tarım ve hayvancılıkla uğraşmasından, Bayat, Emirler, Demirler, Yahyalı, Akpınar gibi Türkmen boy ve oymaklarının isimlerini taşımasına barındırdıkları maddî ve manevî kültür kadar pek çok örnek verilebilir. Manavlar Türkmen gruplarında olup çok eskiden  beri köy hayatına hatta şehir hayatına geçmiş yerlilerdir. Buna göre manav adının etnik bir manası yoktur, manavlardan Oğuz Türklerinden  gelmektedirler [Yaşa, 1999: 293].

Sakaya ve çevresindeki manavlar,  bu bölgenin 1290’larda Osman Gazi tarafından fethedilmesiyle buralara yerleşmişlerdir. İlk Türk yurdu olan bu bölgenin yerli Türklerine hep “manav” denilmektedir ve  bu bölgede manav, “yerli Türk” manasında kullanılmaktadır [Yaşa, 1999: 288].

Manav sözcüğünün; Türkistan’daki Kazak-Kırgız ve Sibirya’daki Yakut Türklerinde kullanılan koruyucu soylu kişi ve boy beyi manasına gelen “manap” ve “manag”dan geldiği tahmin edilmektedir. Eski Türklerde “v” sesi olmadığı için “manap”taki “p” ve “manag” daki “g” sesleri yumuşayıp “manav” kelimesini oluşturmuşlardır [Yaşa, 1999: 289].

Çağatay Türklerinde “asilzade” manasına gelen manap, Kırgız Türkçesi’nde  ağa, bey anlamında kullanılmaktadır. Türkçe dışında dil bilmeyen topluluk üyelerine yerli Türk anlamında manav denilmektedir [Aktaş,2002: 10].

Batı Anadolu’ya ve Taraklı’ya Türklerin ilk yerleşimi  1291’den hemen sonradır. Yıldırım Bayazıt döneminde  İstanbul Sirkeci’de kurulan  Türk mahallesinin halkı Taraklı ve Göynük’ten götürülmüş manavlardır [Aktaş, 2002 :12].

Taraklı ve Göynük köylerinde yaptığımız araştırmalar neticesinde İslâmlaştırılmış olmakla beraber bir çok eski Türk inancının izlerini görmek mümkündür. Konuşma dilindeki ortak birçok kelime davranışlardaki, giyinişlerdeki bir çok benzerlik  manavların oğuz Türklerinden olduğunun işaretleridir. Yerli Türk sanılan manavlar daha Osmanlı devleti kurulmadan bu bölgelere yerleştirilmişlerdir.

Taraklı ve Göynük, Manav denilen yerli halkın kendi kültür ve geleneklerine bağlı olarak yaşadığı göçmen bulunmadığı Sakarya İli açısından istisnaî bir bölgedir. Manav kültürünün korunduğu ve yaşatıldığı bu bölgenin dilleri, beslenme, giyim, kuşam, müzik ve eğlence biçimi tamamen kendi örf ve âdetlerine uygun olarak devam etmektedir [Sakarya Valiliği; t.y.: 130]. Dikkatle incelenir ve araştırılırsa, yöreye mahsus örf ve âdetlerin perde arkasında da Eski Türk İnançlarının gizli olduğu görülebilir.

 

 

 

 

 

 

2. TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTUYLA ESKİ TÜRK İNANÇLARININ MAHİYETİ, KAVRAMSAL AÇILIMI VE DİĞER UNSURLAR ARASINDAKİ İLİŞKİSİ

 

2.1. Eski Türk İnançlarının Tanımı ve Tarihî Süreç içindeki Gelişimi

Eski Türk inançları, genel anlamı itibariyle “başlangıçtın beri varlığı bilinen Türk inançları”dır [Kalafat, 1990: 6]. Böyle genel bir tanımdan da anlaşılacağı üzere, Türklere mahsus bu inançlar, Türklerin tarih sahnesinde varlığından beri bilinen bütün inanç türleridir.

Daha somut bir ifadeyle açıklamak gerekirse, eski Türk inançları, Türklerin İslâm öncesi farklı dönemlere ait olan ve sosyal hayata karışan semavî, semavî dışı ve(ya) şamanist inançların bütünüdür [a.g.e., 10].

Tarihî boyutuyla eski Türk inançlarının gelişimini ele alacak olursak, bunları üç ana kriter etrafından toplamak mümkündür.

1.)              Günümüze kadar aynen yaşayan eski Türk inançları.

2.)              Günümüze kadar kısmen ulaşmış eski Türk inançları.

3.)              Günümüze kadar ulaşmayan eski Türk inançları.

 

2.1.1. Günümüze Kadar Aynen Yaşamaya Devam Eden Eski Türk İnançları

Günümüze kadar ulaşan ve hemen hemen hiçbir şekilde değişmeyip, semavî dinlere rağmen, kendinî korumuş olan eski Türk inançlarının sayısı az bile olsa, bazı bölgelerimizde  görmek mümkündür. Bunların bir kısmı, İslâm dinîne göre daha çok hurafe veya batıl inançlar olarak değerlendirilebilse dahî, eski Türk geleneklerinin hâlen varlığının korunduğunun bir işaretidir. Dilek ağaçlarına çaput bağlamak, taşlara veya su kaynaklarının etrafına bez bağlamak, mezarlardan medet ummak gibi âdetler, İslâm dinî tarafından benimsenmemesine rağmen, hâlen tatbik edilen örneklerdendir.

2.1.2. Günümüze Kadar Kısmen Ulaşmış Eski Türk İnançları

Kısmen de olsa, bugün bile görebileceğimiz bir çok inanç çeşitliliği var ki, aslında bunların köklerinin eski Türk inanç sistemine dayandığını söyleyebiliriz.

Eski Türk inançlarının günlük hayatımızın içine bazı değişimlere uğrayarak bugüne kadar girebilmiş olabilmelerinin bir çok sebebi vardır. Ancak, bunların başında bu inançların önemli bir kısmının, özellikle Türklerin müşerref oldukları İslâm dinî ile bağdaşmış olduğunu gösterebiliriz. Bu inançların, değişik dinî faktörlere rağmen, kendilerini korumaları, ancak yeni dinîn inanç sistemi ile uygunluk göstermiş olmaları ve bu yeni hayat içinde kendilerine yaşama alanı bulmalarıyla izah edilebilir [Özönder, 1987: 420-427].

Mahiyet ve içerik itibariyle değişime uğramasına rağmen, aslî fonksiyonları itibariyle şu veya bu şekilde fillî olarak etkinliklerini sergileyebilen bu inançlar, Türk-İslâm sentezi hâlinde varlığını bugüne kadar sürdürebilmiştir.

Bunun neticesi olarak, değişik isimler altında bile olsa, bazı eski Türk inançları, bizzat İslâm dinî tarafından korunmuş ve günlük hayatın vazgeçilmez bir kültür aracı olmuştur. Bundan dolayı, İslâm ile imtizaç etmiş olan eski Türk inançlarını, hem İslâm öncesi, hem de İslâm sonrası tarihî gelişim içinde görmek mümkündür. Örneğin Saçı ve Kurban gibi âdet veya inançlar, hem eski Türk inançlarında, hem de İslâmî inanç sistemi içinde var olan önemli sosyal dayanışma veya dinî motiflerdir.

Nasıl ki atalarımız olan Türkler, İslâm öncesi dönemlerde yılın belirli bir zamanında Tengri, iyeler, ata ruhlar ve arvaklar için düzenlendikleri âyinler çerçevesinde bir şükran ifadesi olarak kurbanlar kesiyorlardı ise [Kalafat, 1990: 11], bugün de aynı kurban kesme ibadetini bu sefer, sadece Allah rızasını kazanmak inancı ile ifa edilmektedirler.

Eski Türklerde tertiplenen törenlerde, mutlaka kurban âdeti vardı. Ancak, bunların ekseriyeti, bugünün temel İslâmî inanç sistemlerine tamamen aykırı olduğunu da hatırlatmak gerekmektedir. Meselâ, at ve koyun dışında değişik hayvanların kanı akıtılarak, sunulan kanlı kurbanların yanında ateşe kansız kurbanların atılması veya ruhlara adanıp kırlara salıverilmesi, bugün uygulanmayan eski Türk âdetlerin başında gelmektedir.

Her varlığın bir iyesi yani görülmeyen ruhu olduğuna inanan Türkler, Tanrıların iyiliklerini görme ümidiyle saçı bırakırlardı. Bugün de aynı gelenek  düğünlerde , doğum geleneklerinde bereket getireceği ümidiyle uygulanmaktadır.

Bu inançlardan başka eski Türklerin sosyal yaşamında önemli bir yeri olan büyüklere saygı, misafirperverlik, hediyeleşme gibi adetler İslam dini tarafından da teşvik edildiği için  Türkler İslâmîyet’in kabulünden sonra bu güzel vasıflarını daha da geliştirerek  insanlığa hizmet etmişlerdir [Turan, 2000: 109].

 

2.1.3. Günümüze Kadar Ulaşmayan Eski Türk İnançları

Tarih sahnesinde kaybolmuş olan ve bugün dahî pek rastlanmayan eski Türk inançlarının önemli bir kısmı, toplumun belirli bir kesimi tarafından teorik olarak bilinse bile, çoğu kez günlük hayatta etkisini kaybetmiş inançlardır. Bunların ekseriyeti, semavî dinler ve özellikle İslâm dinî tarafından benimsenmediği için, varlıklarını koruyamamışlardır.

Örneğin Eski Türk inançlarından ve daha ziyadesiyle şamanî unsurlardan sayılan ateşe-ocağa saygı gösterme ve mezarlara kıymetli eşyalar koyma, ölüm merasimlerinde yüzlerini çizme, elbiselerini ters giyme gibi adetler [İnan, 1976: 16-18]   bugün araştırma alanımız olan Göynük ve Taraklı çevresinde artık tatbik edilmemektedir.

 

2.2. Eski Türk İnançlarının Unsurları

2.2.1. Tanrı

Tabiat ekseninde gelişen eski Türk inançlar zincirinde bir çok tabiî varlık kutsal olduğu gibi, bunları yaratan farklı ilahî güç ve ruhlar da bulunmaktadır. Bu ilahî güçlere ve ruhlar, her yerde hazır ve nazırdır. Eski Türk inançlarına göre bir yanda gök yüzünü mesken tutmuş iyilik tanrıları, bir yanda yer altının karanlığına gömülmüş kötülük tanrılarının ve ağaçta, taşta, dağda, suda, ateşte, ayda, güneşte uyuyan ruhların varlığına inanılır. Eski Türklerde iyi ruh, "Bay Ülgen", kötü ruh "Erlik" diye adlandırılmıştır. "Bay Ülgen" aynı zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir Tanrıdır [İnan,1976:1325].

Tanrı ve en büyük semavî ruh, semanın en üst tabakasında bulunan insan şeklinde bir varlık olarak tasavvur edilmiştir. Gökte yaşadığına inanılan bu en büyük ruh, insanları, ovaları, ateşi, yeri, güneşi, ayı, yıldızları yaratmış, kainatın nizamını sağlamıştır. Yine eski Türk kavimlerine göre, gökte ve yerde meydana gelen çeşitli tabiat olayları, birtakım ruh ve tanrıların eseri idi. Hastalık gibi ölüm de, onlara göre, kötü ruhların bir eseri sayılıyordu [İnan, 1995; 26-29].

Eski Türklere göre her şeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan kutsal şey gökteki biricik Tanrı idi.Aslında göğün kendisi bir tanrı değildi.Çünkü gökte yer gibi maddî birer varlıktı ve Tanrı tarafından yaratılmıştı.Eski Türkler dış tesirlerinde sebebiyle gökleri yedi veya dokuz kat tarif etmeye başladılar [Ögel, 1997 :36-39].

Gök-Tanrı (Kök Tengri) dinînin Türkler’e özgü bir inanç olduğu, “Tanrı” (Tengri) kelimesinden anlaşılmaktadır: Bu kelime, belirli fonetik farklarla (Başkurtça dışında) bütün Türk lehçelerinde yer almasının ötesinde, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür unsurudur [Köprülü, 1966: 58].

Türkler disiplinli bir hayat ve toplum düzenleri yüzünden tek tanrı düşüncesine çok erken çağlarda erişmişlerdir. Türkler göğün kendisine Gök Tanrı derlerdi.Göktürk yazıtlarından anlaşılacağı üzere gök ile yer yaratıcı değillerdi. Onlar yaratılmış kutsal birer varlık idiler.Bunları yaratan bütün varlıkların üstünde olan tanrı idi. Türkler tanrının biçimini tarif etmemişlerdir. Bu İslâm’daki “vacib-ul vücud” inancına benzemektedir.Yani Tanrının vücudu kendince nasıl gerekmişse öyledir inancı vardır. Onu bilmek kimsenin haddi değildir [Ögel ,1997, C: 2: 86-89].

İslâm inancına göre Tek Tanrının özel adı Allah’tır. Bu kelime erkeklik, dişilik, teklik, çokluk kabul etmez. Tek bir ilah vardır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Allah her şeyin sahibidir ve O’nun her şeye gücü yeter.Tek hakim O’dur [ Hamidullah, 1996: 73-75].

Eski Türklerde Gök Tanrı dinî hakimdi.Gök Tanrı bozkır kavimleri inancında tek yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi tarihi Türk topluluklarında kurbanlar sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde geliyordu. Tanrı tam iktidar sahibiydi [Kafesoğlu, 1980: 54-63].

Orhun Abidelerinde Tengri şeklinde ifade edilen Tanrı;Türk milleti yok olmasın diye kağanı gönderdiği belirtilmiş ayrıca yapılan işlerin Tanrının rızasıyla yapıldığı çeşitli bahislerde görülmüştür [Ergin, 1973: 81].

Türk inanç sistemiyle ilgili ilk bilgiler Hun Türkleriyle ilgilidir. Hun Türkleri Tengri’ye, yir-sub iyelerine, ata arvaklarına kurban keserlerdi. Yılın beşinci ayında Hun Türkleri kağanı halkı bir araya toplar kurban merasimi yaparlardı. Sonbaharda toplanan ayinden sonra kağan halkı ile ormanın etrafında dolaşırlardı [Eberhard, 1996: 80-87].

Hun çağından sonraki Türk devletlerinin yaşayış biçimlerini aktaran kaynaklar Türklerin Tanrı’ya, yer-su ruhlarına, güneşe, aya, atalar ruhuna, büyük dağlara kurban kestiklerini belirtmektedirler [Esin, 2001: 39-93]

Göktürkler zamanında gökle alakalı olmakla beraber mücerret manası ile tek bir Tanrının varlığı inancı mevcuttu. Orhun yazıtları yer, gök tüm mahlukatın yaratıcısı, insanların iyi veya kötü kaderlerinin tayin edicisi bir Tanrı fikrinin teşekkül ettiğini göstermektedir [Turan,2000:48] [İnan, 1976: 17-18].

Tanrı merkezlî bir inanç yumağı etrafında yardımcı ve koruyucu gök ve yer iyeleri yok değildi (Ata ruh veya Arvak), ancak netice itibariyle İslâm öncesi dönemlerde dahî Türklerin şu veya bu şekilde bir Yaratana inandıkları, bu inanç doğrultusunda da tevhit dinî olan İslâm’ı benimseyecek manevî atmosferin varlığının da bulunmuş olduğu ortadadır.

Şamanist inançlara yakın veya benzer bir şekilde bazı Türk kavimleri, dört temel unsur olan toprağı, ateşi, suyu ve havayı takdis etmekle beraber, sadece, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan bir Tanrı’ya taptıkları da belirtilmektedir. Gök yüzünde olduğu düşünülen Tanrı’ya tapan bazı Türk kavimleri, tanrısal rızayı kazanmak ve onun gazabından kurtulmak ümidiyle O’na at, sığır ve koyun kurban keserlerdi [Turan, 2000: 48].

Özellikle Gök-Türkler’in Tanrı inancında, Tanrı, hem gök, hem de Yaratıcı anlamında kullanılmaktaydı. Dolayısıyla, eski Türklerin dinînde Tanrı, semavî dinlerin tevhit inancından farklı olarak, göklerin Tanrısı veya göklerde varlığını sürdüren bir ilâh idi [Turan, 2000: 49].

Her ne kadar böyle bir Tanrı inancı, İslâm’ın monoteist anlayışına ters gelse de, bazı Türk boyların içinde hâkim bu inanç sistemi, yine de İslâm’a en yakın olanı idi. Unutmamak gerekir ki, aynı dönemlerde şamanist cereyanlarından kurtulamayan bazı Türk kavimleri de (örn. Başkırtlar ve Kırkızlar) ya bir çok Tanrı’yı kendilerine mabut edinmiş, ya tabiî varlıklara ilâhlık sıfatı vermiş ya da Hindular gibi ölülerini yakmışlardır [Turan, 2000: 50].

Göktürklerde yer-su’ların kutsal sayılması Hunların güneşe ve aya tazim etmesi semavi mahiyetteki tek tanrılı inancını gölgelendirmez. Tarihte Tanrının yanına kutsal sayılan ikinci derecede yan varlık inançları görülmektedir. Örnek olarak Hıristiyanlıkta üç olan Tanrı kişiliğinden başka Meryem ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır [Kafesoğlu, 1980: 62-67].

Göktürkler zamanında uluhiyet fikrinin tek Tanrı inancına yükseldiği görülmektedir. Tengri kelimesi ilk zamanlarda mavi gök anlamında kullanılmıştır. Sonraları hem gök hem Tanrı yerine kullanılmıştır. Göktürkler zamanında yeri göğü bütün kainatı yaratan insanların iyi ve kötü kaderlerini tayin eden ve göklerde bulunan bir tek Tanrı inancına ulaşılmıştır. O Tanrıya ibadet edilir, kurban kesilir [Köseoğlu, 1991: 35] [İnan, 1976: 15-19].

Bizans tarihçisine göre Türkler toprağa ve yere ayin ve tören yaparlar. Fakat onlar Gök ve yerin yaratıcısına karşı gösterdikleri ibadet ve imanı diğerlerine göstermezler. Bu ulu Tanrı’ya ait sığır ve koyun kurban ederler. Onların gelecekle ilgili haber veren rahipleri, şamanları vardır [Ögel, 1988: 710] [İnan, 1976: 16-19].

Din tarihçisi Hikmet Tanyu Türklerin dinînin Şamanizm olduğunu reddetmiş eski Türklerin dinîni cahiliyye çağı Arabistan’ın Hanifler dinîne benzetmiştir [Ocak,1983 :23].

Eski Türklerde ruhların insan biçiminde tasavvuru olmadığı için putlara da rastlanmaz. Türklerin gizli kuvvetinin bulunduğunu düşündüğü tabiat varlıklarını görüldüğü gibi kabul etmişler ve sadece onlara kutsallık atfetmekle yetinmişlerdir [Kafesoğlu, 1980: 45].

Türkler yüksek Tanrı telakkisine ulaşmakla beraber başlangıçta Onu gökte düşünmektedirler. Bu sebeple Tanrı kelimesi hem gök hem de Allah manasında kullanılıyordu. Nitekim Türkler Allah’ı Gök Tanrı adı ile anıyorlardı [Turan, 2000: 49-53] [Ocak, 1983: 29-31].

Abbasiler döneminde Türklerin kitleler hâlinde Gök-Tanrı inancı yerine İslâm’ı kabul etmeleri, Gök-Tanrı inancının temel özellikleri ile yakından ilgilidir. Çünkü, İslâm öncesi Gök-Tanrı inancında Yaratan’a iman esasının bulunması, Türklerin İslâm’ı benimsemeleri kolaylaştırmıştır [Tümer-Küçük, 1988: 60].

Tanrı’nın gökte, yukarda bulunduğuna dair inancı Dede Korkut boylarında görmekteyiz. Alkışı alkış olan yani dualarının kabul olunduğuna inanılan Oğuz beyleri ellerini açıp,yüzlerini göğe doğru tutarak dua ederlerdi [Ergin, 1960: 26].

Oğuzlarda bir kimse zulüm gördüğü zaman yada bir zorlukla karşılaştığı zaman,başını yukarı kaldırıp bir Tanrı diye dua ederler [İbni Fadlan, 1975: 124]. Bu günde Taraklı ve Göynük çevresinde yaygın olarak kullanılan “yukarda Allah var” sözü eski Türklerdeki Tanrının gökte olduğu inancının bir devamı sayılabilir.

 

 

 

2.2.2. Atalar Kültü

Atalar kültü muhtelif eski Türk zümreleri arasından en köklü ve en eski inançlardan biridir.Hemen hemen tüm Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde bulunduğu görülen ve ataerkil aile yapısının sonucu olarak yorumlanan atalar kültü Hun’lar da tespit edilmiştir [Ocak ,1983 :25-26].

Eski Türk inanç sisteminde ölmüş atalara tazim onlar için kurbanlar kesilmesi pederşahi ailede baba hakimiyetinin, inanç sahasındaki belirtisi sayılmaktadır. Bu inanca göre atalar öldükten sonra dahi ruhları vasıtasıyla aile efradını korumaya devam ederler. Bu yüzden onlara karşı duyulan minnet hissi türlü şekillerde ortaya konmak  tadır [Kafesoğlu, 1980: 46-54] [Kafesoğlu, 1996: 291].

Ölmüş atalara duyulan saygı onların hatıralarının ve eşyalarının takdis edilmesine yol açmış bu yüzden Türkler ölülerine her türlü eşyalarıyla birlikte gömmüşlerdir [Ocak,1983:27]. Atalar kültünün Türklerin eski dinî inançları arasında köklü ve sarsılmaz bir yeri vardır. Budizm ve Maniehizm gibi yabancı dinlerin yayılmasından sonra bile atalar kültü kuvvetinden bir şey kaybetmemiştir [Ocak, 1983: 27].

Dişi kurttan ve insandan türediklerine ve atalarının mağaradan çıkarak yeryüzüne yayıldığına inanan Türklerden [Ögel, 1997, C.: 2: 87] Hunlar, Göktürkler her yılın mayıs ayında kendi kağanlarının başkanlığında bu ata mağaralarına giderler ve atalarına saygı gösterirler, ecdat mağaralarında kurbanlar keserler, ölen ataları için bark dedikleri küçük bir ev yaparlardı [Eberhard, 1996: 87]. Chou’ların ise atalara kurban olarak av törenleri sırasında ok ile vurdukları hayvanları sunma merasimleri vardı [Esin 1978 :25].

Göktürk kağanı Kültegin için yapılan barklar taştan yapılmış ve oymalarla süslenmiştir. Büyük ölülerin mezarları genelde dağ başlarında bulunmuştur. Eski Türklerin inanışlarına göre gökte oturan Tanrıya yeryüzünde en yakın olan yerler yüksek dağ başları idi. Bu yüzden Türkler önemli mezarlarını dağ başlarına gömmüşlerdir [Ögel, 1997, C.:2: 87].

Türkler büyük ataların ruhlarının yaşadığına inanılan yerlerin dağların kutsallığına inanmışlar, kurbanlar keserek törenler düzenlemişlerdir. Bu törenler İslâm’ın kabulünden sonra büyük ataların, velilerin türbeleri çevresinde günümüze kadar süre gelmiştir. Eski Türklerde en büyük ve değerli kurban at’tır. Orta Asya eski Türk bölgesinde özellikle Altaylardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur [Kafesoğlu, 1980: 50-51].

Büyük göçler dışında kalan göçebe Türkler atadan kalma yurtlarda oturuyor, dinî ve milli hatıralarla dolu matemlerine bağlı kalıyorlardı. Göktürkler'in aynı mukaddes yerlerde ibadet etmeleri Tanrı'ya ve ata ruhlarına kurban vermeleri ve İbni Fadlan’ın Oğuzların Sir Derya boylarında atalarından kalma yurtlarında oturmakta olduklarını belirtmesi Türklerdeki atalarına bağlılığının işaretleridir [Turan 2000:124].

Atalar kültü atanın bizzat kendisine tapma niyeti taşımaz, onun öldükten sonra ailesine yardım edeceği inancından doğan korku ve saygıyla karışık bir telakkidir [Ocak, 1983: 27]. Eski Türklerde ölen kişilere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır ve onlar için kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına yapılan saldırılar savaş nedeni bile olabiliyordu. Atilla'nın 2. Balkan seferinin nedenlerinden biride Hun hükümdar aile mezarlığının Bizans'ın Margos psikaposu tarafından açılıp soyulmasıdır [Kazıcı v