|
TARAKLI VE
GÖYNÜK ÇEVRESİNDE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Halil İbrahim YAVUZ
ÖNSÖZ ve TEŞEKKÜR
Kültürel etkileşimin
çok yoğun yaşandığı günümüzde, örf ve(ya) âdet dediğimiz geçmişten günümüze
gelen ve hayatımıza yön veren kültür unsurları, giderek kaybolmaktadır.
Geleneklerin kaynağı, Eski Türk İnançlarına, yani İslâm öncesi dönemlere
dayanabileceği gibi, İslâm’ın toplumsal hayatta etkinlik kazanmasıyla oluşan
ve yerleşen İslâmî örf ve âdetler de olabilir. İslâm dinine göre yasaklanmış
olan eski Türk inançları, zamanla ya tamamen ortadan kalkmış, ya da İslamî
bir şekil alarak, hayatiyetini devam ettirebilmiştir. Bununla birlikte,
misafirperverlik, büyüklere saygı ve yardımlaşma gibi eski Türk inançlarının
önemli sosyal unsurları, İslâm dininin teşviki ile daha da gelişmiştir.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden beri Türk-İslâm
yurdu olan Taraklı ve Göynük köylerinde eski Türk inançlarının izlerini
halen görmek mümkündür. Şehirleşme oranının, okuma yazmanın ve kültürel
etkileşimin son dönemlere kadar düşük olduğu bu bölgede, gelişen teknoloji
ve iletişim imkânları, okuma yazma oranının artması gibi sebeplere bağlı
olarak, eski Türk inançlarının sosyal hayattaki etkinliği, giderek azalsa da
özellikle orta yaş üstü insanlarda bu gelenekler aynen devam etmektedir.
Eski Türk inançlarının izlerinin, diğer bölgelere göre
halen yoğun olarak görüldüğü Taraklı ve Göynük köylerinde araştırma yapmadan
önce Abdülkadir İnan, Bahattin Ögel, İbrahim Kafesoğlu, Emel Esin gibi eski
Türk inançları üzerinde bir çok araştırma yapan bilim adamlarının
eserlerinden yararlandık. Daha sonra, elde edilen bulguları, analiz ve
mukayese etmek amacıyla araştırma bölgemizde yaşça büyük insanların
anlattıklarına ve bizzat kendi gözlemlerimize dayanarak Eski Türk
İnançlarının bölgedeki somut yansımalarını değerlendirdik.
Bu çalışmamda benden hiçbir emeğini esirgemeyen,
çalışmamın her aşamasında bana fikir ve eleştirileriyle yoğun destek
sağlayan tez danışmanım Sayın Yard. Doç. Dr. Recep Yaşa hocama,
katkılarından dolayı Taraklı Belediye Başkanı Sayın Tacettin Özkahraman
bey efendiye, sosyal hadiselere farklı açılardan bakmama yardımcı olan bu
bölgenin insanı Sayın Doç. Dr. Ali Seyyar ağabeyime ve nihayetinde
çalışmalarıma manevî katkı sağlayan eşim Betül hanıma içtenlikle teşekkür
etmeyi bir borç bilirim.
ÖZET
TARAKLI-GÖYNÜK VE ÇEVRESİNDE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ İZLERİ
Anahtar Kelimeler:
Eski Türk İnançları; Şamanizm; Gök-Tanrı İnancı
Osmanlıların ilk yerleşim bölgelerinden
olan Taraklı-Göynük ve çevresi, eski dönemlere ait inançlar açısından zengin
bir mirasa sahiptir. Çalışmamızın amacı, geçmişten bugünümüze kadar
gelebilen ve yöredeki varlığını değişik yansımaları ile sürdürebilen Eski
Türk İnançlarının izlerini ortaya çıkarmak ve sosyal hayattaki önemini
belirlemektir. Bunu sağlayabilmek için, çalışmamızın ilk bölümünde yörenin
tarihî özellikleri ile sosyo-kültürel yapısı ele alınacaktır.
Ancak, Eski Türk İnançları, zannedildiği
gibi, kendi içinde de bir mânâ bütünlüğü arz eden bir kavram değildir.
Bundan dolayıdır ki, bu kavramın İslâm öncesi dönemlere ait Şamanizm gibi
diğer inanç sistemleri ile de mukayese edilmesi gerekmektedir. Bu
gerekçelerle yola çıkarak, ikinci bölümde ağırlıklı olarak Eski Türk
İnançlarının kavramsal içeriği üzerinde durulmakta ve eski veya yeni olarak
tanımlanabilen diğer inanç sistemleri ile kıyaslanıp, değerlendirilmektedir.
Üçüncü bölümde ise yörede hâlen geçerli olan ve sosyo-kültürel hayatın bir
parçası olan Eski Türk İnançlarının izleri üzerinde araştırmalar
yapılmaktadır. Doğum, evlenme ve ölüm gibi hayatın hemen hemen her safhasına
ait hadiselerle ilgili inançlar, değişik boyutlarıyla tek tek incelenmekte,
bunların köklerine inilmekte ve Eski Türk İnançları açısından
değerlendirilmektedir.
Taraklı-Göynük ve köyleri ile ilgili Eski
Türk İnançları çalışmaları, genel hatlarıyla bir alan araştırmasıdır.
Kaynakları, tarihî belgelere, bu yöreye ait şahsî araştırmalarımıza ve
gözlemlerimize dayanmaktadır. Yöresel bilgi kaynaklarının önemli bir kesimi,
yaşlı ve tecrübeli köylülerin ifadelerinden ve büyüklerinden duyduklarından
oluşmaktadır. Sorularımızla ilgili aldığımız cevaplar, doğum, evlilik ve
ölüm gibi hayatın safhalarına göre sıralanıp, Eski Türk İnançları açısından
değerlendirilmektedir. Bunun yanında yöresel yaşam tarzının bir parçası olan
bazı önemli halk inançlarını, tutum, davranış, âdet ve gelenekleri, Eski
Türk İnançlarından ayrı bir çizgide düşünemediğimiz için, bunlara da yer
verip, değerlendirmeye tâbi tuttuk.
SUMMARY
TRACES OF OLD TURKİSH BELİEFS İN
TARAKLI-GÖYNÜK AND THEİR SURROUNDİNGS
Key Words: Old Turkish Beliefs;
Shamanism; Belief of Sky-God
Taraklı-Göynük and their surroundings,
which are one of the first settlements of the Ottoman’s, has a rich heritage
of beliefs belonging to old epochs. Old Turkish beliefs, comming from the
past are existing in different variations in this region. Therefore the aim
of this work is to find out the races of old Turkish beliefs in this region
and to point out their importance in social life. To reach this aim the
historical caharacters and the socio-cultural structure of this reagion will
be studied in the first section of this work.
But the term of “Old Turkish Beliefs” isn’t
a term which includes an uniform meaning on the whole. Therefore this term
has to be compared with the other belief systems belonging to non-islamic
epochs like Schamanism. Based on these reasaons in the second section the
definitional meaning of “Old Turkish Beliefs” wiil be dealt with the
connection of other old belief systems.
İn the third section the “Old Turkish
Beliefs” which are valid and a part of the socio-cultural life in this
region will be researched. Events belonging to life phases like birth,
marriage and death will be examined from different dimensions at full length
and valued by “Old Turkish Beliefs”.
The working about “Old Turkish Beliefs” in
the region of Göynük-Taraklı and their villages is a field research. The
sources are based on historical documents, private research and observation
belonging to this region. Important part of the regional information sources
are composed of declaration of old and experienced peasants and of hearing
from their ancestors. The answers of our questions will be put in a row
according to the life phases like birth, marriage and death and valued with
the actuel reality of “Old Turkish Beliefs”. Besides believing that they are
in the same line with the “Old Turkish Beliefs” some of the important
beliefs which are a part of the regional life style will be valued.
GİRİŞ
İnsanların yaşantısını
şekillendiren faktörler arasında tarihî geçmişten gelen inançlar,
milletlerin tarihinde önemli bir yer almaktadır. Bu inançları şekillendiren,
çoğu kez milletçe yaşanmış olan hayat tarzıdır. Hayat tarzını belirleyen
unsurlar içinde de toplumların içinde bulunduğu yakın ve uzak çağlardaki
sosyal münasebetler önemli bir yer tutmaktadır. Türk toplumunun inanç
yapılarını ve bunların bir hayat tarzına dönüşmesini anlayabilmek için, bir
anlamda tarihin çok eski dönemlerinden günümüze kadar ulaşmış bulunan bütün
dinî ve kültürel birikimleri, bilimsel bir anlayışla değerlendirmek
gerekmektedir.
Günümüz, bilimsel ve
teknolojik değişim açısından eski çağlardan çok üstün bir gelişme göstermiş
olmasına rağmen, sosyal ve kültürel değişim açısından özellikle kırsal
alanlarda daha yavaş bir seyir göstermektedir. Bilindiği gibi, sosyal ve
kültürel unsurların ve halk inançlarının, ortaya çıkışı gibi ortadan
kaybolması da uzun bir süreç içerisinde ancak gerçekleşmektedir. Kırsal
kesimde ise, özellikle halk inançlarının varlıklarını daha uzun bir süre
koruyabilmiş veya koruyabilmekte olmaları, halk inançlarının sadece
toplumsal bilinç altında gizli olması ile izah edilemez. Kırsal kesimin,
maddî refah boyutuyla diğer sosyal kesimlerden daha elverişsiz şartlarda
yaşamasına karşılık, âdet ve gelenekler çerçevesinde sosyal dayanışmaya daha
önem verdiği görülmektedir.
Şüphesiz bu da sosyal ve
kültürel unsurların dimdik ayakta kalmasını temin etmektedir. İnançlar ise,
bu hayat tarzının zihinsel temellerini oluşturmaktadır. Kırsal bölgelerde de
Eski Türk İnançlarının anlamı ve mâhiyeti, özellikle İslâm dinînin ortaya
çıkması ile birlikte yeni çağlara kıyasla büyük ölçüde değişse bile,
sosyo-kültürel yansımaları açısından başka bir tarzda devam edebilmektedir.
Eski Türk inançlarından İslâm dinîyle çelişmeyenleri varlıklarını aynen
devam ettirmiş,dine aykırı unsurlar ise ya tamamen ortadan kalkmış ya da
İslâmîleşerek varlığını devam ettirmiştir.
Kökünü eski Türk
inançlarından alan halk inançlarını, kavranabilir, bütün teferruatıyla ve
derindeki özüyle anlaşılabilir hâle getirebilmek için, tarihî süreç içindeki
dinî-kültürel gelişim safhaları ile birlikte ele alınması zorunludur.Yüz
yıllar içinde şekillenen hayat tarzı; halkın inançlarını, değer yargılarını,
taşıdıkları müşterek kültür unsurlarını ve geleceğe aktarmak istenilen
ilkeleri ifade etmektedir. Eski Türk inançlarının mahiyetini ve
yansımalarını daha iyi anlayabilmek için, kültürel değerleri ve kültür
çeşitlerini burada kısaca izah edelim:
Kültür ve Kültürel Değerlerin Tanımı
Kültür
(Hars), sosyal hayat süreci içinde ortaya çıkan ve bir millete niteliklerini
veren ve başka millet veya toplumlarda farklılık gösteren ortak inançların,
maddî ve mânevî değerlerin bütünüdür [Seyyar, 2003; 275].
“Bir
topluluğun kendi tarihî tekâmülü hususunda sahip olduğu şuur demektir, o
sûretle ki, bu insan topluluğu, bu tarihî tekâmül şuuruna atfen gelişmesini
sağlar” [Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plân Özel İhtisas Komisyonu
Raporu].
Millî
kültür, tıpkı millî ahlâk gibi milletin tarih içinde doğan ve milletin büyük
ekseriyeti tarafından benimsenen bir normlar ve kıymetler nizamı olarak
tanımlanabilir [Niyazi, Millî Ahlâk; 2003].
Kültür, bir çok olumlu fonksiyon icra etmektedir. Bunların başında şu
özellikler gelmektedir [İşçi, 2000: 29]:
1.
İçgüdüsel veya kalıtımsal olmaktan ziyâde tarihî
miras, kalıplaşmış inançlar yoluyla yeni nesle aktarılır ve öğretilir.
2.
Sosyal yönü açısından örgütlenmiş grup ve
toplumların eseridir ve paylaşılır.
3.
Ferdî tutum ve davranışlardan farklı olarak ideal
veya idealleştirilmiş kaideler manzumesidir.
4.
Mânevî ve sosyo-kültürel ihtiyaçlarımızı karşılar
ve insanları mutlu eder.
Kültürel değerler ise, kültür yoluyla, nesilden nesile geçen genel
değerlerdir. Somut olarak ifade etmek gerekirse, kültürel değerler içinde
örneğin başarı, disiplinli bir iş ve çok çalışma. ahlâkî değerlere bağlılık,
insancıl olmak, pratiklik ve yeterlilik, kendinî geliştirme, iyi bir hayat
biçimi, eşitlik, hürriyet, uyumlu olmak, bilime olan inanç ve akılcılık,
milliyetçilik ve patriyotizm (vatanseverlik), kendine ve başkalarına saygı.
Cemaat içinde olma ve cemaatle birlikte çalışmaya ve grup başarısına inanç
gibi bir çok unsur bulunmaktadır [Seyyar, 2003: 277].
Toplumsal değişim ve inançlardaki değişim ile birlikte kültürel değerler de
ya değişmekte, ya da bunlara yenileri eklenmektedir [İşçi, 1999: 16].
Eğitimdeki anlayış farklılıkları, dine bağlılık veya dinden uzaklaşma,
ahlâkî erozyon veya güzel ahlâkın toplumda benimsenmesi gibi bir çok
psiko-sosyal faktör, hem inançlardaki değişime, hem de kültürel değişime
sebebiyet vermektedir. Diğer yandan teknoloji, fiziki çevre, başka kültürle
karşılaşma ve kültürün kendi içinden gelen değişmeler [İşçi, 1999: 16] de
eski inançları ya sarsmakta, ya da bunların yerine yeni inançların ortaya
çıkmasını sağlamaktadır.
Eski
Türk İnançları, bütün bu kültürel değişim faktörlerine rağmen şu veya bu
şekilde, yani biraz değişime uğramış olsa dahî ayakta kalabilmiş ise, bunun
iki sebebi olabilir: Kültürel değişime yol açan faktörlerin etkinliği ya
sınırlı kalmış olabilir, ya da toplumsal olarak Eski Türk İnançlarına
bağlılık sarsılmayacak kadar güçlüdür. Elbette bunların bir karışımı da söz
konusu olabilir. Ancak, şu bir hakikattir ki, kültürel değişim faktörlerinin
fazla uğrayamadığı yerlerde Eski Türk İnançlarının izlerini görmek nispeten
daha kolaydır.
Taraklı ve Göynük gibi kırsal alanlarda millî kültürün âdeta bir parçası
hâline gelen Eski Türk İnançlarının varlığından, teknolojik değişimlere
rağmen bahsedilebiliyorsa, bunun sebebini kültürel değişim faktörlerinin
etkinsizliğinden ziyâde yöre halkının Eski Türk İnançlarını, âdet ve
geleneklerine uygun bir biçimde modern değerlerin ve teknolojik yeniliklerle
birlikte yaşamak istemelerine bağlanmalıdır. Bu isteğin kaynaklarını ortaya
çıkarmak ve millî kültür ile Eski Türk İnançlarını mukayeseli olarak
değerlendirebilmek için, kültürün değişik yansımalarını (çeşitlerini)
incelemekte fayda vardır.
Kültür Çeşitleri Açısından Eski Türk İnançları
Kültür, bir toplumda genelde tek bir görüntü ile ortaya çıkmamaktadır.
Farklı norm ve değerlerden dolayı millî kültür içinde dahî bazen değişik
kültürel anlayışlar şekillenmektedir [Seyyar, 2003; 276]. Eski Türk
İnançları ile kültürel varyasyonlar arasında bir bağın olup olmadığını
inceleyebilmek için, kültür çeşitlerini ortaya sermekte fayda vardır.
Çeşitleri veya türleri açısından kültürü birkaç kategoriye ayırmak mümkündür
[Seyyar, 2003; 276].
a)
İdeal Kültür: Toplumu bir arada tutan norm ve
değerlerin sadece kaidelerde geçerli olmasıdır.
b)
Gerçek Kültür: Norm ve değerlerin pratikteki,
günlük hayattaki uygulanış veya bulunuş biçimi.
c)
Yüksek (Seçkin) Kültür: Toplum içinde hususî bir
hayat biçimi, zevkleri, alışkanlıkları olan küçük bir elit grubunun (high
society), zenginlerin ve(ya) eğitim seviyesi yüksek grupların sahip olduğu
kültür (Örn.: Klâsik müzik dinlemek; Tiyatro ve operaya gitmek; İlmî kitap
ve dergileri tâkip etmek; Pul ve antikaya meraklı olmak).
d)
Popüler (Yaygın) Kültür: Büyük halk kitlelerin
benimsediği hayat biçimi, zevkler ve farklı değerler (Örn. TV seyretmek,
futbol maçına gitmek, magazin ağırlıklı gazete ve dergileri okumak).
e)
Alt Kültür (subcultures): Toplumun temel kültürel
değerlerini paylaşan, ancak bunun dışında kendinî diğer gruplardan ayıran
değer, norm ve hayat biçimleri olan gruplardır.
f)
Karşıt Kültür (counter culture): Bir alt kültür
olup değer, norm ve hayat biçimleri açısından içinde yaşanılan kültüre ters
düşen tutum ve davranışları içeren bir kültürel farklılaşma.
g)
Yerel (mahallî) Kültür: Belirli bir toplum için
geçerli olan kültür. Belirli bir kültürde görülen ve adlandırılan bir
davranışın, görüldüğü kültüre ait olduğunu iddia eden yerel yaklaşım. Bu
terim, böyle bir kültür ortamında belirli bir davranışın karışıklığını
anlayabilmenin yolunun, o davranışın içinde oluştuğu kültürlerden geçtiğini
ifade eder.
h)
Etik Kültür: Belirli bir kültürde elde edilen
sonuçlarının, evrensel doğrular olduğunu iddia eden etik yaklaşım. İnsan
davranışının ve psikolojik süreçlerinin, kültürden bağımsız olduğunu ve
ahlâkın da evrensel olduğunu savunan bir terim.[Seyyar, 2003; 276].
Bir
toplumun kültürel zenginliğini de yansıtan bütün bu kültürel çeşitlilikler,
aslında millî kültürün bir parçası olmakla birlikte, genel kültür
anlayışının dışında da tezahür eden kültürel unsurlardır. Dolayısıyla Eski
Türk İnançlarını, millî kültürden ziyâde millî kültür içinde yer alan
kültürel varlıklarla mukayese etmek belki de daha isabetli olacaktır. Çünkü,
son yıllarda teknoloji, bilim ve hatta kültür alanında bir çok yenilikler,
hem halk inançlarını, hem de kültürel değerleri değiştirmeye muktedir
olmuştur. Bundan dolayıdır ki, artık genel bir yaklaşım ile Eski Türk
İnançlarının da millî kültürün vazgeçilmez bir parçası olduğunu iddia etmek
gittikçe güçleşmektedir. Her şey değişime uğradığına göre elbette kültür ve
bununla birlikte inançlar da, diğer alanlardaki hızla olmasa da zamanla
değişime uğramaktadır. Burada belki de sorulması gereken şudur: Kültürel
değerler ve dolayısıyla bunun bir parçası olan halk inançları, hangi
kültürel alanlarda ve hangi bölgelerde hangi faktörlerin etkisiyle daha
hızlı veya daha yavaş değişmektedir.
Kültür
çeşitlerini yeniden ele alacak alırsak, bu soruya cevap vermenin de o
nispette kolay olacağını düşünmekteyim. Burada yerel kültür ve alt
kültür kavramları, önemli bir yer almaktadır. Taraklı ve Göynük
ilçelerinin köylerinde Eski Türk İnançlarının izlerinden hâlen
bahsedilebiliyorsa, bunu, bu iki kültürel olgu ile izah etmek mümkün
olacaktır. Eski Türk İnançları, şehirleşme ve batılılaşma süreci içinde
genel anlamda millî kültürün bir parçası olma hususiyetini gittikçe
yitirirken, kırsal bölgelerde varlığını sürdürebilmesi, onu daha çok yerel
bir konuma kaydırmaktadır. Buna binaen, Eski Türk İnançlarının yerel
kültürün ta kendisi veya önemli bir unsuru olduğunu iddia edebiliriz.
Diğer
taraftan Taraklı ve Göynük insanın yanı yerel halkın, kendine has bütün bu
inanç özelliklerine rağmen milletin temel kültürel değerlerini de
paylaştığını düşünecek olursak, yerel kültürün yanında bir alt kültürün
oluştuğunu tespit edebiliriz. Konu ile ilgili olarak son tahlilde şunu
söylemek mümkündür: Millî kültürden ziyâde son yıllarda daha çok yerel ve
alt kültürlerin bir parçası olduğunu düşündüğüm Eski Türk İnançları, her ne
kadar milletçe bilinse dahî, pratik olarak bir hayat tarzı olarak daha çok
kırsal kesimde yaşayan topluluklara ait bir inanç sistemidir. Bu inanç
sisteminin somut yönleriyle hayatiyetini koruyabilmesi, bölge insanın büyük
çapta âdet, gelenek, örf, dinî ve millî şuura sahip olması ile yakından
ilgilidir. Eski Türk inançlarının izlerini klâsik hayat tarzının yaygın
fakat şehirleşme oranının düşük olduğu, Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri
Türk ve İslâm yurdu olan Taraklı ve Göynük köylerinde görmek mümkündür.
Çalışmanın Amacı
İfade edildiği üzere
Taraklı ve Göynük köyleri, eski Türk inançlarının izlerinin hâlen görüldüğü
bölgelerimizden birisidir. Amacımız, çağımızda görülen sosyal değişim ve
dönüşümün tarihî dokusuyla özel bir yere sahip olan bu bölge üzerindeki
etkinlerini araştırmak ve bölge insanın kültürel mirasımızın bir parçası
olan eski Türk inançlarını koruma yönündeki direncini ve bu direnci sağlayan
psiko-sosyal ve kültürel unsurları ve(ya) sebepleri tahlil etmektir. Bununla
birlikte, bir halk bilim (folklor) adamından farklı olarak bölgedeki
inançların tarihî köklerini ortaya çıkartarak, bu inançların Selçuklularda,
Osmanlılarda ve günümüzdeki uygulanış biçimlerini tespit etmek, konumuz
itibariyle en önemli amacımızdır.
Çalışmanın Yöntemi
Hazırlık aşamasında
Abdülkadir İnan, Bahattin Ögel, İbrahim Kafesoğlu, Emel Esin gibi eski Türk
inançları üzerinde bir çok araştırma yapan bilim adamlarının eserlerinden
yararlanılacaktır. Daha sonra, bu kaynaklardan elde edilen bulgular, alan
araştırmasında değerlendirilecektir. Araştırma yaparken, yaşlıların ve bu
konuya vakıf olan yerel uzmanların ifadelerine ve bizzat kendi
gözlemlerimize dayanarak, eski Türk inançlarının bölgedeki somut yansımaları
değerlendirilecektir.
Çalışmanın Bölümleri
Birinci bölümde Taraklı
ve Göynük çevresinin ilk çağlarda, Selçuklularda ve Osmanlılarda tarihî
süreç içinde geçirdiği safhalar incelenecektir. İkinci bölümde eski Türk
inançları dediğimiz Gök Tanrı inancı, atalar kültür, tabiat, su, ateş,
demir, dağ-ağaç, taş-kaya kültleri tahlil edilecek ve bu inançların günümüze
yansımaları belirlenecektir. Üçüncü bölümde, doğum, ölüm, evlenme gibi
günlük yaşantının olayları ve bunların eski Türk inançları içindeki yeri
değerlendirilecektir.
1.
ESKİ TÜRK İNANÇLARI AÇISINDAN TARAKLI-GÖYNÜK VE ÇEVRESİNİN SOSYO-KÜLTÜREL
YAPISI VE ÖZELLİKLERİ
1.1.
Selçuklulardan Önce Bölgenin Tarihi
Taraklı ve Göynük, antik çağlarda Anadolu’da yer alan eski bir yerleşim
yeridir. “Bitinya (Bytinia)” bölgesinde yer alan Taraklı ve Göynük
Anadolu’nun yaşadığı tüm tarihî devirleri yaşamıştır Bitinya bölgesi,
bugünün Bursa, Eskişehir Kocaeli üçgeninde Taraklı ve Göynük’ü de içine
alan, tarım yönünden elverişli mümbit bir bölgedir. Bu özelliklerinden
dolayı, bu bölge için bir çok savaş yapılmıştır. Taraklı antik dönemlerde
Da(e)blis; Dablais; Doris; Dablai gibi isimlerle anılmıştır [Acun, 1996: 1].
Anadolu’ya ilk yerleşenlerin M.Ö. 5 (beş bin) yılında Proto-Hititler olduğu
kabul edilmektedir. M.Ö. 2 (iki bin) yılında Anadolu’ya gelen Arilerle
karışarak, Hitit Devlet yönetiminde özgür Beylikleri (Etiler) kurdukları
için, Anadolu halkına genelde Etiler denilmektedir [Çapar, 1998: 13].
M.Ö.
1200 (bin iki yüz) yıllarında Anadolu’ya gelen Frigler, Hitit Devletini
yıkarak, Anadolu’nun Kuzey-Batısına (Eskişehir-Kütahya-Afyon Civarı) Frigya
Devletini kurmuşlardır (M.Ö. 1200-620). Frigler, Batıya doğru ilerleyerek,
Bitinya denilen bölgeyi almışlardır. Friglere ait en eski yazılı belge,
Göynük’ün Soğukçam (Germenos) köyünde bulunmuştur [Çapar, 1998: 13].
Frigyalılardan sonra M.Ö. 620 (altı yüz yirmi) ‘de Lidyalıların eline geçen
bu bölge, bu dönemde de önemli bir mevkiye sahip idi. Lidyalılardan sonra
Pers İmparatorluğu, ondan sonra da Makedonyalı İskender’in hakimiyetine
girmiştir. Romalılar döneminde de askeri açıdan önemli bir şehir olan
Dadastan’ın da Göynük olması muhtemeldir [Şahin, 200: 351].
M.S.
395 (üç yüz doksan beş) yılında Roma İmparatorluğu, ikiye ayrıldığı zaman
Taraklı ve Göynük’ün de içinde bulunduğu Bitinya bölgesi, Bizans’ın payına
düşmüştür. Bizans, bu bölgede 11. asra kadar hâkimiyetini sürdürmüştür. Roma
ve Bizans dönemlerine ait kalıntılara Akçapınar, Hacıaliler, Kilciler,
Boyacılar, Narzanlar, Kayabaşı, Niğit köylerinde rastlamak mümkündür.
1.2.
Selçuklular Döneminde Bölgenin Tarihi
Türkiye tarihi 11. yüzyılda Oğuz veya Türkmen denilen Türk ırkının en
kalabalık bir kolunun Anadolu’nun kapısını açarak kendine vatan yapmasıyla
başlar. 1015-1020 yılları arasında ilk akınları ile Anadolu’yu zapta
başlayan Oğuzlar 1047 yıllarından itibaren esaslı bir şekilde uzun ve kanlı
savaşlardan sonra Anadolu’nun kapılarını açarlar [Yavuz,1999 :21].
Türklerin Anadolu’ya yöneldiği 11. yüzyılda Bizans askeri, siyasi ve
ekonomik açıdan bitmiş bir vaziyette idi. Sasani’lerin ardından Müslüman
Arap devletlerinin saldırılarıyla Bizans büyük yıkıma uğramış ve çok
güçsüzleşmişti.Ardı arkası kesilmeyen taht kavgaları Anadolu’daki büyük
aristokratların merkezi hükümete karşı düşmanca bir tavır alması Bizans’ı
çok yıpratmıştı. Bu dönemde Peçenekler Balkanlardan sürekli Bizans illerine
saldırıyorlardı [Köksal, 1999: 31-32].
Bu
sebeplerden dolayı Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’ler zamanında bizzat bu
hükümdarlar tarafından yada görevlendirilen şehzadeler tarafından
Anadolu’nun fethi hızlandırılmıştı. Emir Dinar, Saltuk, Afşin, Gümüş Tekin,
Ahmet Şah, Hasan, Kutalmış, İbrahim Yinal Anadolu’da fetih hareketinde
bulunan önemli kumandanlardır. Çağrı Bey’in 1018’deki Anadolu seferi sonraki
dönemlerde Türk akıncılarının çok işine yaramıştır. Bu seferde Anadolu’nun
önemli ve stratejik noktaları tespit edilmiştir [Köksal, 1999:
31-32][Köymen, 1995: 17-23].
Anadolu’da şiddetlenen Selçuklu-Bizans mücadelesinde Malazgirt Savaşı bir
dönüm noktası olmuştur. Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun kapısı
Türklere ardına kadar açılmıştır. Bu zaferden sonra Micheal Ducas ile Romen
Diyojen mücadelesinde Romen Diyojen’in Alparslan’dan yardım istemesi Türk
akınları için önemli bir bahanedir [Cahen, 1992: 24]. 1071’deki bu zaferden
sonra Anadolu’da Saltuklu, Mengücekli, Sökmenli, Artuklu, Danişmentli
beylikleri kurularak Anadolu’da Türk hakimiyeti pekiştirildi. Bu dönemde
göçebe Türkmenler Selçuklu sultanları tarafından Orta Asya’dan Anadolu’ya
sevk ediliyordu. Bu göçebe Oğuz Türkmenleri hem Bizans’la mücadele ediyor
hem de Anadolu’yu yurt edinîyorlardı [Turan,1980 :71-74] [Cahen,
1992:24-27].
Melikşah’ın tahta çıkmasından sonra Kutalmış’ın dört oğlu Anadolu’ya gelerek
fetih hareketlerine başladılar. Süleyman Şah ve kardeşi Mansur Orta Anadolu
üzerinden Marmara’ya kadar ilerleyerek 1075 yılında Bizans’ın başkenti
İstanbul’un yakınında olan İznik’i fethettiler. Urfalı Mateos Selçukluların
Anadolu’yu fethetmeleri ile ilgili; Türkmenler bütün Doğu’nun sahipsiz
kaldığı görünce kuvvetli ordularla bir sene içinde İstanbul’un kapılarına
kadar ilerlediler. Bütün Rum eyaletlerini, liman şehirlerini ve Adalarını
zaptettiler. Grek halkını mahkum gibi İstanbul’un içine kapattılar,
demektedir [Mateos, 1987:119-134].
Süleyman Şah İznik’i merkez yaparak Bursa, İzmit, Sakarya havzası, Kocaeli
yarımadası ve Marmara kıyılarını ele geçirdi ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin
temellerini attı. Bizans’ta sık sık meydana gelen iktidar kavgaları
Türklerin işini kolaylaştırıyordu. Bizans’ın iç işlerine müdahele eden
Süleyman Şah bu sayede Üsküdar ve Kadıköy’e kadar tüm Anadolu yakasına
(1078) hakim oldu [Öztuna, 1986: 55-56] [Köksal, 1999: 36].
Süleyman Şah Bizans’la mücadele ederken Büyük Selçuklu sultanı Melikşah,
Süleyman şahın fazla güçlenmesini istemediği için Emir Porsuk komutasında
50.000 kişilik orduyu sefere göndermiş, Emir Porsuk İznik’i kuşatmış fakat
düşürememiştir [Turan, 1965: 57].
Süleyman Şah’ın 1086’da Alparslan’ın oğlu Dımaşk Sultanı Tutuş ile yaptığı
savaşı kaybetmesi ve Tutuş’un askerleri tarafından öldürülmesinden [Mateos,
1987: 68-69] veya yenilgiyi hazmedemeyip yanında taşıdığı bıçağı ile intihar
etmesinden [İbnü-l Esir, 1987, C.:10: 135-136] sonra İznik’te vekil
bıraktığı Ebu’l- Kasım otoriteyi sağlayarak devletin merkezi İznik’i
korumuştur. İzmir Türk beyi Çaka Bey ve Balkanlardaki Peçeneklerle ortak
hareket edip Bizans’la mücadeleye devam etmiştir. Bu dönemde Ebu’l- Kasım
hem Bizans’la hem de Büyük Selçuklu komutanlarıyla mücadele etmiştir
[Köksal, 1999 :37]. Bu dönemde Ebu’l- Kasım, Büyük Selçuklu komutanlarından
Emir Bozan’la yaptığı mücadeleyi kaybetmiş ancak Melikşah’ın ölümü üzerine
Emir Bozan Urfa’ya geri dönmüştür [Mateos, 1987: 78].Böylece Anadolu
Selçuklu Devleti bağımsızlığını koruyabilmiştir.
Büyük Selçuklu sultanı Melikşah’ın 1092 de vefat etmesinden sonra Süleyman
Şah’ın gözaltında tutulan iki oğlu Kılıçarslan ve Davut serbest kalarak 1093
de İznik’e gelerek yönetimi devraldılar. Kılıçarslan’ın İznik sultanlığı ile
1086 dan beri süre gelen saltanat boşluğu giderilmiş ve Melikşah’ın
vefatının da tesiri ile Büyük Selçuklu baskısı sona ermiştir. I. Kılıçarslan
saltanat boşluğunda doğan sebeplerle oluşan Anadolu’daki dağınıklığı
gidermeye çalışırken, Haçlı seferleri bu çabalarına engel olmuştur [Yavuz,
1999 :22].
Öncü
haçlı orduları 1096 yılında İznik’e ulaşamadan imha edilmiştir. Bunun
üzerine Avrupa’nın hemen her yerinden oluşan I. Haçlı ordusu 1097 de
İstanbul’a oradan da Bizans’la birleşip Anadolu’ya geçmiştir. İzmit’i alıp
İznik’i kuşatan Haçlı ordusu direnişle karşılaşsa da İznik’i teslim almıştır
[Köksal, 1999: 38].
İznik’ten çekilen Kılıçarslan Haçlılarla mücadele için Anadolu’daki
Danişment, Kayseri Selçuklu beylikleriyle ittifak yapsa da çok güçlü olan bu
orduyu durduramamıştır. İznik’in kaybı ve Haçlı ordusu Türkiye Selçuklu
devletini çok sarstı. I. Haçlı seferinden sonra Marmara, Ege ve tüm sahil
bölgeleri Bizans’ın eline geçti. Türk hakimiyeti Anadolu’nun içlerine
atıldı. Haçlı seferleri Bizans imparatorluğunu mutlak bir yıkılıştan
kurtarmıştır [ Öztuna, 1986: 55].
Kılıçarslan Konya’yı kendine merkez yaparak devleti Orta Anadolu’da
teşkilatlandırmıştır. 12. yüzyıl boyunca Anadolu Selçuklu sultanları zaman
zaman Artukular ve Danişmentliler’le bazen de ayrı olarak Bizans’la mücadele
etmişler, II. Haçlı ordularına başarıyla mukavemet etmişlerdir [Turan,
1965: 83-94].
II.
Kılıçarslan zamanında 1176 Miryakefalon savaşıyla Bizans ağır bir yenilgiye
uğratılmış ve Bizans’ın Anadolu’yu ele geçirme planları yok edilmiştir.
Anadolu Selçuklu sultanlarının takip ettikleri Anadolu Türk Birliği siyaseti
Moğol istilasının başlamasıyla sona ermiştir [Turan, 1965: 237-254].
Moğol istilasından kaçan kalabalık kitleler halindeki Türk boyları Moğol
baskısından uzak sahil bölgelerini ve uç bölgeleri kendilerine yurt
edinmişler ve bu bölgeleri Türkleştirip İslâmlaştırmışlardır
[Şeker,1999:37-45].
Bütün İslâm dünyası gibi Anadolu içinde felaket olan Moğol istilası Anadolu
Selçuklu devletini önce nüfuzları, daha sonra himayeleri altına almışlar,
1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra tamamen ortadan kaldırmışlardır [Alptekin,
1992: 345-356].
Moğol istilası Anadolu’yu zenginlik ve kültür açısından bitirdiği gibi
birlik ve beraberliğini bozmuş ve Anadolu 200 yıl maddî ve manevi açıdan
harap olmuştur. Orta kesimlere hakim olan Moğollar, kendi boyunun başında
bulunan ve sahil kesimlerde yaşayan Türkmen beylerinin direncini
kıramamışlar ve onların bağımsızlıklarını kabul etmek zorunda kalmışlardır
[Yavuz, 1999 :23-24] [Turan, 1980: 558-570].
Selçuklulara bağlı uç Beyleri de İlhanlılar’a vergi vererek, varlıklarını
devam etmişlerdir. Bu beyliklerden biri de, Göynük Beyliği idi. Bazı
kaynaklarda Umurbey Beyliği olarak da geçmektedir. Şu anda Göynük’e bağlı
Umurlar Köyü ve Geyve’ye bağlı Umurbey Köyü mevcuttur [Çapar, 1998: 15].
1.3.
Osmanlı Devleti Döneminde Bölgenin Tarihi
11.
yüzyıldan itibaren yoğun bir şekilde Anadolu’ya gelen Türkmenlerin bir kısmı
göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçti. Bunlar daha ziyade köyler ve
kasabalar kurarak veya eski köy ve kasabalara yerleşerek yerleşik hayata
geçiyorlardı. Selçuklu Devleti’nin uyguladığı göçebe Türkmenleri Anadolu’ya
geçirme siyaseti sayesinde hem Anadolu da Bizans’a karşı gaza ve cihat
yapılıyor hem Anadolu Türkleşip İslâmlaşıyordu [Turan, 1980: 71-74].
Anadolu’ya yerleşen, yerleştiği merkezi Türkleştirip İslâmlaştırmaya çalışan
ve ele geçirdiği bölgeyi kendi boyuna yurt yapan boy beylerinden biri de
Ertuğrul Gazi’dir.
Aşıkpaşazade Ertuğrul Gazinin babasının isminin Süleyman Şah olduğunu
belirtmekte ve Nuh Peygambere kadar ulaşan bir silsile saymaktadır. Süleyman
Şah acem teşviki ve zorlamasıyla 50.000 göçebe Türk’ün komutasında
Anadolu’ya girmiş, fetihlerde bulunmuş ancak maiyetindekilerin Anadolu’ya
uyum sağlayamamaları üzerine Caber önlerine gelmiş, burada Fırat nehrinde
boğulmuş ve oraya gömülmüştür. Askerlerinin bir kısmı orada kalmış, bir
kısmı Anadolu’ya dönmüş bir kısmı da Süleyman Şah’ın üç oğlunun yani Sungur
Tekin, Gündoğdu ve Ertuğrul’un etrafında toplanarak Pasin ovasına ve Sürmeli
çukuruna toplanmışlardır. Ertuğrul’un diğer kardeşleri memleketlerine geri
dönerken Ertuğrul 400 kadar maiyetiyle o bölgede kalıp fetihler yapmış
oğullarından Savcı’yı Anadolu Selçuklu sultanı Alaaddin’e göndererek ondan
yurt istemiştir. Sultan da kendisine Söğüt, Domaniç ve Ermeni belini vermiş
Ertuğrul da bu bölgeye yerleşmiş ve burada vefat etmiştir [Aşıkpaşazade,
1992: 12-13].
Aşıkpaşazadeye göre Ertuğrul Gazi yerli halk ile iyi ilişkiler kurmuş ve
tatar akınlarına karşı halka güvence olmuştur. Ancak Osman bey yerli
Hıristiyan halka göstermelik iyi davranmış, Germiyanlılarla mücadelesinden
dolayı Hıristiyanlarla iyi geçinmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 15-16]. Ertuğrul
Gazi’nin 1280 yılında 90 yaşında ölümünden sonra Kayı boyunun başına daha
sonra kurulacak devlete adını verecek olan 23 yaşındaki Osman Bey geçmiştir.
Konur Alp, Turgut Alp, Abdurrahman Gazi, Akça Koca gibi komutanların
gazalardaki ve idaredeki yardımlarından başka Türkmenler arasında büyük bir
nüfuza sahip olan ahi reisi Şeyh Edebali’nin damadı olması Osman Gazi’nin
çok işine yaramış ve yeni devletin kuruluşu kolaylaşmıştır [Şahin, 1992:
138-139].
Gazalara devam eden Osman Bey Hicri 691 Miladi 1291 Eskişehir civarındaki
Karaca hisarı aldıktan sonra Taraklı’yı almayı düşünür ve Harman kaya Rum
beyi Köse Mihal’e fikir danışır. Köse Mihal Sakarya suyunu geçebilmesi için
yolu tarif eder. Bu yoldan Mudurnu’yu vermesini ve böylece bu bölgedeki
Hıristiyanların içinde yaşayan Samsa Çavuş’un yardımının alınabileceğini
söyler. Samsa Çavuş Ertuğrul Gazi’nin arkadaşı olup İnegöl kafirlerinin
baskısından kaçıp Mudurnu’ya yerleşmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 20-22].
1291
yılında Osman Bey; Samsa Çavuş ve onun kardeşi Sülemiş ile Harmankaya Rum
beyi Köse Mihal’in yardımlarıyla Göynük, Sorkun, Taraklı taraflarına akınlar
yapıp ele geçirmiştir [Hoca Sadettin Efendi, 1992: 41-44] [Danişment, 1971:
7-9].
Müneccimbaşı Taraklı halkının kaşık yapıp sattığını bu sebeple çok zengin
olduğunu bu yüzde de Osman Gazi’nin Taraklı’nın yağmalanmasına müsaade
etmediğini yazar [Müneccimbaşı, t.y.: 65-67].
1313’te Osman Gazi’nin dostu Köse Mihal Müslüman olmuştur.Bundan sonra
beraberce Lefke (Osmaneli), Mekece, Akhisar, Geyve, Gölpazarı kaleleri
alınmıştır. [Uzunçarşılı, 1995: 110-111].
Bizans’ın boşluğunu dolduran Osmanlı Beyliği bunu zorla yapmamaya özen
göstermiştir [İnan, 1999: 61]. Osman Gazi direnişle karşılaştığı Mekece ve
Akhisar’ı aldıktan sonra Geyve’yi direnişle karşılaşmadan almış ele
geçirilen yerleri tımar erlerine vermiş ve bölge halkının emniyet içinde
yaşamasına çalışmıştır [Aşıkpaşazade, 1992: 25-26].
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bölgede kısa sürede önemli bir güç olmasının
başlıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz. Osmanlılar Bizans hududunda
bulunuyordu. Bizanslılarla gaza ve cihat ruhuyla mücadele ediyorlardı.
Osmanlılar diğer Türk beylikleriyle iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bizans’ın
tarihinin en kötü döneminde olması Osmanlı için önemli bir şanstır. Osmanlı
sultanları çok dirayetli kimselerdir. Göçebe Türkmenler Karasi Beyliğinin
alınmasından sonra Rumeli’deki zengin topraklarda tımar sahibi olmak için
Anadolu’daki diğer beyliklerden ayrılıp Osmanlıların himayesine girmişlerdir
[Köprülü, 1988:105-109].
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra, sürekli Batı’ya genişleme siyaseti
sebebiyle ihmal edilen Taraklı ve Göynük bölgesinde ayaklanmalar çıkmış,
Murad Hüdavendigar’ın ağabeyi Bursa valisi ve Osmanlı Devleti’nin veziri
olan Süleyman Paşa, 1337 yılında isyanları bastırarak, otoriteyi sağlamakta
muvaffak olmuştur. Süleyman Paşa’nın hoşgörülü ve şefkatli yönetimi,
yöredeki pek çok kişinin Müslüman olmasına vesile olmuş ve bölge hızla
Türkleşmiştir [Hammer, 1991: 17]. Göynük’te Gazi Süleyman Paşanın yaptırdığı
cami ve hamam, hâlen mevcut olup, hizmet vermeye devam etmektedir.
Fas
asıllı ünlü Arap seyyahı İbni Batuta (1304-1368-69), 1333 yılında Bursa,
İznik, Mekece üzerinden Sakarya vadisini ulaşarak, Geyve ve Taraklı’dan
geçmiş [TDV, 1999:362] ve bu kasabaya “Yenice” diyerek, gördüklerini
eserinde şöyle aktarmıştır [İbni Batuta; 1971: 121]:
“Burası
şirin ve büyücek bir kasabadır. Orada yine bir Ahi tekkesi aradık. Yolda
gezginci dervişlerle karşılaştık. Ona, bu Ahi tekkesi midir diye sorunca,
evet cevabını almış ve Arapça bilen biriyle karşılamaktan ötürü sevinç
duymuştum. Ancak, mevzuu biraz karıştırınca dervişin Arap dilinden sadece
evet kelimesini bildiği ortaya çıkmıştı. Zaviyeye indiğimiz zaman Ahi orada
bulunmadığı için, hizmetimizi bir öğrenci gördü ve bize yemek çıkarttı.
Onunla ahbaplığı ilerlettik. Bizim dilimimizi bilmemekle beraber elinden
gelen misafirperverliği gösterdi. Belde naibi ile konuşarak, onun
sipahilerinden birini bize koşmasını sağladı. Bu sûretle hep birlikte
Göynük’e doğru yöneldik”.
Bilindiği gibi, Ahilik, esnaf ve tüccarlar arasında sosyal dayanışma esasına
dayalı olarak kurulmuş bir teşkilattır [Wittek, 1971: 37]. Bu ifadelerden,
Taraklı’nın fethinin üzerinden birkaç yıl geçmeden bu bölgede kurulmuş olan
bir Ahi tekkesinin gerek yabancılara, gerekse yöre halkına gerekli ilgiyi
göstermiş olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar bu bölgeye yönelik Ahi
teşkilatı ile ilgili çalışmalar yeterli olmadığından, Ahi tekkelerinin
Taraklı’nın fethinden önce mi yoksa sonra mı kurulduğu kesin değildir.
Anadolu Türklerinin biçimlendirilmesinde ve yöre halkının
İslâmlaştırılmasında önemli fonksiyonlar icra eden Ahi Tekkeleri, tarikat
endeksli ahlâkî-meslekî örgüt olmaları hasebiyle, fethedilmemiş bir çok
bölgede de varlıklarını sürdürebilmişlerdir. İbni Batuta’nın verdiği
bilgiler, Ahi tekkelerinin özelliklerine yönelik olmakla birlikte diğer
kaynaklarda verilen bilgiler ile aynı paralelliktedir. Örneğin ziyaretçilere
yönelik misafirperverlik, konukların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması,
binek hayvanlarının bile istirahat yerinin bulunması veya ziyaretçilerin
ulaşmak istediklere yerlere ulaştırılmaları, Ahi tekkelerine has
özelliklerdir [Kara, 1980: 362].
Yıldırım Beyazıt döneminde 1399 yılında İstanbul kuşatılmış, fakat o dönemde
Anadolu’ya doğru ilerleyen Timur tehlikesi sebebiyle Bizans İmparatoru
Juannis ve onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Manuel ile anlaşma
yapılarak, Türkler tarafından kuşatma kaldırılmıştır. Bu anlaşma gereği,
İstanbul Sirkeci’de Türk mahallesi kurulmuş ve cami yaptırılmıştır. Bu
anlaşma uyarınca açılan Türk mahallesine Taraklı ve Göynük’ten 700 hane
getirilip, yerleştirilmiştir [Aşıkpaşazade, 1992: 61] [Şahin, 1992: 161].
Buraya yerleştirilen halk, sonradan Müslüman olmuş Rumlar değil, İslâm’ı
özümsemiş gerçek Türklerdir [Köprülü, 1988: 82].
Ancak, Osmanlı ordusu, Ankara savaşında Timur’a yenilence Bizans İmparatoru,
Taraklı-Göynük yöresinden getirilen Türk ailelerini İstanbul’dan çıkartmış
ve yaptırmış olduğu camii yıktırmıştır. İstanbul’dan çıkarılan bu Türk
aileleri ile birlikte görevli imam ve kadı, Osmanlı hükümranlığı altında
olan Tekirdağ yakınlarında Göynüklü köyüne ve İstanbul yakınlarında
Kınıklı’ya yerleştirilmişlerdir [Hammer, 1991: 61].
Yıldırım Beyazit’in Ankara Savaşında Timur’a yenilmesinden sonra oğulları
arasında taht kavgaları başlamıştı. Yıldırım Bayezıt’ın oğlu Emir Süleyman
Bey, İsfendiyar Beyliği Beyi olan İsfendiyar ile Göynük’ün bugün “Bey kavağı
veya Bey bahçesi” denilen mevkiinde buluşmuş ve burada günlerce eğlence
düzenlemişlerdir [Çapar, 1988: 17].
Göynük’te ikamet eden ve burada eğitim veren Sultan II. Mehmet ’in hocası
Şeyh Akşemseddin, geleceğin İstanbul Fatih’i olacak olan Sultan Mehmet
tarafından İstanbul’un kuşatmasına davet edilmiştir. Şeyh Akşemseddin,
kuşatmanın en şiddetli olduğu zamanlarda Vezir-i Azam Çandarlı Halil
Paşa’nın Avrupa Haçlı Birliğinin tepkisinden çekinerek, kuşatmasının
kaldırılması ve Bizans’ın vergi isteğinin kabul edilmesi fikrini kabul
etmemiş ve fethin manevî müjdesini aldığını belirtmiştir [Öztuna, 1986:
162].
Fetihten önce Şeyh Akşemseddin’in rüyasına giren Hz. Halit bin Zeyt (Ebu
Eyyub El Ensari), fethin müjdesini vermiş ve naşının gömülü olduğu yeri
belirtmiştir. Bu kabrin keşfedilmesi, keramet sayılmış ve İstanbul’un
fethine yardım etmiştir [Hammer, 1991: 175].
Şeyh
Akşemseddin, fetihten sonra Göynük’e dönmüş ve burada 1459 (bin dört yüz
elli dokuz) yılında vefat etmiştir. Vefatından beş yıl sonra 1464 (bin dört
altmış dört) yılında Göynük’te Fatih tarafından türbesi yaptırılmıştır
[Şahin, 2000: 351-354].
Osmanlı orduları, Doğu ve Güneydoğuya yaptıkları seferlerle Taraklı ve
Göynük istikametini ikmal ve konaklama merkezi durumuna getirmişlerdir. Bu
sebeple ilk Bağdat yolu, bu güzergah üzerinden açılmıştır. Bu yol, kervan ve
nakliye yolu olarak kullanılmıştır [Çapar, 1998: 19].
Örneğin, Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken, Taraklı çevresinde
konaklamıştır. Veziri Yunus Paşa’ya, Taraklı merkezinde 1517 yılında burada
bir cami yaptırmıştır. Yunus Paşa Cami, halk arasında kubbeli kurşun
olmasından dolayı Kurşunlu Cami olarak anılmaktadır [Sakarya Valiliği, t.y.:
130]. 487 yıldır bütün özelliği ve ihtişamıyla bugün dahî yörede kalmış
müstesna eserlerden biridir. 1993 yılında aslına uygun olarak restore
edilmiştir.
Taraklı hakkında en teferruatlı bilgiyi, Evliya Çelebi (1611-1688) ünlü
Seyahatnâmesinde vermektedir. Seyahatnâmesinde, Taraklı’nın 150 akçelik bir
kaza olduğu, Bursa Tekfuru tarafından yaptırıldığı (imar edildiği) ve
kalesinin de virane bir durumda olduğundan bahsedilmektedir. Ayrıca, bugün
de olduğu gibi, bağlı-bahçeli, akarsulu (Göynük Suyu kastedilmektedir) bir
dere içinde, 500 mamur evli, tahta ve kiremit örtülü şirin bir kasaba olduğu
belirtilmektedir [Çelebi; 1999: 244-245].
O
tarihten kalma bugün bu vasıftaki evler bulunmasa dahî, Taraklı, hâlen 300
yıllık Osmanlı evleriyle meşhurdur. Tarihî dokusuna zarar gelmemesi için,
sit alanı kapsamındadır. Bir çok gözlemcinin ifadesiyle Taraklı ve
çevresinde Safranbolu’yu aratmayacak tarza tarihî evler bulunmaktadır
[Çınar, 2000: 16].
Evliya Çelebi, Taraklı’nın yedi mahalleden oluştuğunu tespit ettikten sonra
mimarî yapılanması hakkında ayrıca şu bilgilere yer vermektedir: “Çarşı
içindeki camii (Yunus Paşa Camii) çok güzeldir. Bir hamamı, beş hanı,
altı çocuk mektebi ve 200 dükkanı vardır. Hepsi kaşık ve tarak yapımıyla
uğraştıklarından, şehre Taraklu derler. Dağlar safi şimşir ağacıyla kaplı
olduğundan halkı bunları işleyip, Arap ve Aceme gönderirler. Suyu ve havası
çok güzeldir. Bütün dağları, ormanlarla kaplı av yeridir. Deresi içinden
aktıktan sonra diğer bir nehir vasıtasıyla Sakarya nehrine kavuşur”
[Çelebi; 1999: 245].
16.
yüzyılın ikinci yarısında Taraklı ve çevresinde suhteler (eşkıyalar) sorunu
ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devletinin iç güvenlik teşkilatının ve
tedbirlerinin bu bölgede yetersiz olmasından istifade eden çeteler ve
eşkıyalar, halkın can ve mal güvenliğini ciddî şekilde tehdit etmişlerdir
[İşsever, 1994: 75].
Taraklı ile ilgili 19. yüzyıl öncesine ait istatistikî bilgiler sınırlıdır.
Dolayısıyla sayısal kaynaklar daha çok 19. asra yöneliktir. 1831 Osmanlı
nüfus sayımına göre, Taraklı; Cezayir-i Bahr-ı Sefid Eyâleti’ne bağlı
“Kocaeli Livâsı” içinde yer almaktadır. Nüfusu, yaklaşık olarak 2 bin
Müslüman erkekten meydana gelmektedir. 1846 Devlet Salnâmesinde ise
Taraklı’nın “Kocaeli Livâsı”nın Kastamonu Eyâleti’ne bağlı olduğu beyan
edilmektedir. 1867 tarihli Vilâyet Nizamnâmesinde ise Taraklı’nın, Kocaeli
Sancağı’nın Hüdavendigâr Vilâyetine bağlı olduğu belirtilmektedir. 1870
Hüdavendigâr Vilâyet Salnâmesinin kayıtlarına göre Taraklı’daki Müslüman
erkek nüfusu 2.545’dir. 1892 Devlet Salnâmesinde ise Taraklı’nın bağımsız
bir statü içinde yer alan Kocaeli Sancağına bağlı bir kasaba olduğu
belirtilmektedir [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 5].
1888
yılına ait Devlet Salnâmesi kayıtlarına göre, Taraklı’da bir rüştiye
bulunmaktadır. Öğrenci sayısı 60 olarak belirtilmektedir. 1903 Maarif
Salnâmesine göre bu rüştiyede 39 erkek öğrenci okumaktadır. Eğitim kurumları
açısından 19. asırda Taraklı’nın diğer yörelere göre epey gelişmiş olduğunu
söyleyebiliriz. Nitekim bazı kaynaklar (Cuinet’in verdiği bilgilere göre),
1890 yılında Taraklı’da rüştiyenin dışında 5 medresede 45, 1 idadide 50 ve
20 sübyan mektebinde (ilk okulda) 252 öğrencinin okumuş olduğunu belirtirler
[Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 6].
Cuinet, Taraklı hakkında ayrıca şu bilgileri nakletmektedir: Taraklı’nın “29
köyü vardır. Toplam nüfusu, 5.470 Müslüman, 3.832 Ermeni ve 291 Rum’dan
oluşan toplum, 9.593 kişidir. Nahiyenin merkez nüfusu, 1.318 Müslüman’dır.
Nahiye’de 10 büyük cami, 20 mescit, 5 medrese, 1 hamam, 10 çeşme, 6 fırın,
12 han ve otel, 83 dükkan, 20 çiftlik ve 20 değirmen vardır” [Taraklı
Kaymakamlığı; 2003: 6].
Göynük’e gelince, 1871 Kastamonu Salnâmesine göre bu kasabanın (Torbalı’nın)
nüfusu, 26 (yirmi altı) bin civarındadır. 1877 Salnâmesine göre, Göynük
Rüştiye mektebinde 35 öğrenci bulunmaktadır. Cuinet’e göre II. Abdülhamit
döneminde Göynük’ün 119 köyü ve 18 bin üzerinde nüfusu vardır. 1908’de Bolu
Mutasarrıflığı, müstakil hâle gelmiştir. 1916 Bolu İl Yıllığında Bolu’nun
kazaları Devrek, Düzce, Gerede, Göynük, Mudurnu ve Zonguldak’tır [Çapar,
1998: 22].
1.4. Milli Mücadele Döneminde Bölgenin Tarihi
Kuvayı Milliye’nin son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde çoğunluğu elde ederek
Misak-ı Milli’yi ilan etmesi üzerine İngilizlerin İstanbul’u ve Osmanlı
hükümetini işgal etmesinden sonra Temsil Heyeti bir takım tedbirler almıştı.
Bunlardan biri de Anadolu içlerine karşı İstanbul’dan başlayacak bir
hareketin önüne geçebilmesi için Geyve ve Geyve boğazının tahkim edilerek
bir üs haline getirilmesi planı idi. Geyve ve Geyve boğazı Milli Mücadelenin
sonuna kadar pek çok saldırıya rağmen devamlı elde tutulan en önemli üs
olmuştur. Bölgedeki kara yollarının çoğu, demiryollarının tamamı ile
İstanbul ve Anadolu’nu haberleşmesini sağlayan telgraf hatlarının önemli bir
bölümünün Geyve’den geçmesinden dolayı Kuvayı Milliye karşıtlarının önemli
bir hedefi olmuştur [Arslan, 1999: 161-174].
Geyve
Orta Anadolu ve Kuvayı Milliye’nin merkezi olan Ankara’nın güvenliğinin
sağlanmasında en önemli merkez olmuş, isyanların Anadolu’ya yayılmasına
engel teşkil etmiş, Kuvayı İnzibatiye ve daha sonra Yunanlıların
saldırılarına karşı durmuş ve direnmiştir. Geyve boğazını geçemeyen
Yunanlılar 31 Mart 1921 de püskürtülerek Sakarya nehrinin batısına
atılmıştır.
Adapazarı’ndan Kadıköy’e kadar bölgedeki Kuvayı Milliye’nin faaliyetlerinde
temel teşkil etmiş, Marmara denizine açılmada Ankara Hükümeti için sigorta
işlevi görmüş, İstanbul ve civarından haber, silah, mühimmat ve insan gücü
aktarımında kilit konumunu muhafaza etmiş kısaca Geyve ve Geyve boğazı Milli
Mücadelede bir cepheye bedel olmuştur [Arslan, 1999: 161-174].
1919
Yunan işgali ile esaret altında kalan Taraklı, Bursa ve çevresinin kurtuluşu
ile tekrar hürriyetine kavuşur [Acun, 1996: 3]. Millî Mücadele döneminde
Ankara hükümetine karşı olarak ortaya çıkan Bolu, Düzce ve Hendek isyanları,
Taraklı’da da kısmen etkili olmuştur.
1920
yılında Mart-Nisan aylarında Göynük üzerinden gelen yaklaşık 300 kişilik
Padişah yanlısı silahlı bir grup, Taraklı’nın Çiğdemlik Tepesinin ardına
sığınarak, Kuvay-ı Millîye taraftarlarının etkinliklerini kontrol altına
almaya çalışmışlardır. Bu saldırılar tekrarlanınca Geyve’deki binbaşı Çolak
İbrahim Bey’in önderliğinde 30 kişilik bir makineli tüfek birliği,
Taraklı’ya gelmiş ve teknik donanımın üstünlüğü ile 3 gün içinde Padişah
taraftarlarını Taraklı’dan uzaklaştırabilmiştir. Millî Mücadele günlerinde
Mustafa Kemal Paşa, Geyve Boğazı’ndaki birliklerini teftiş etmek için, 15
Haziran 1922 günü Beypazarı, Nallıhan, Göynük ve Taraklı yoluyla Geyve’ye
geçmiştir [Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 6].
Göynük halkı ise, Millî Mücadeleye büyük destek vermiş olup, bu desteğini
anıtlaştırmıştır. 1922 yılında Kaymakam Hurşit Beyin önderliğinde Sakarya
zaferi anısına ilçeye hâkim bir tepeye “Zafer Kulesi” yapılmıştır. Bu kule,
1960 yılında onarımdan geçmiş ve şu anda saat kulesi olarak kullanılmaktadır
[Çapar, 1998: 60].
1.5.
Cumhuriyet Döneminde Bölgenin Tarihi
Osmanlı Devleti döneminde kaza olan Taraklı, Cumhuriyetin kurulması ile
Bucak (Nahiye) olarak kalmıştır. Belediye teşkilatı ise ancak 1954 yılında
kurulabilmiştir. Taraklı, 1987’ye kadar Geyve İlçesine bağlı bir kasaba
iken, bu tarihten itibaren, Sakarya İline bağlı İlçe merkezi hâline gelir
[Taraklı Kaymakamlığı; 2003: 7].
10
Ekim 1923’te Bolu Mutasarrıflık dönemi kapanmış ve bunun üzerine Bolu,
Vilayet olmuştur. Bolu İlinin ilk kazaları da Düzce, Gerede, Mudurnu ve
Göynük olmuştur [Çapar, 1998: 23]..
1.6.
Eski Türk İnançları Ekseninde Bölgenin Tahlili
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bölge olan Taraklı-Göynük ve çevresi, kültürel
miras yönünden çok zengindir. Bu bölgenin insanları, Osmanlı’nın kültür
varlıklarını bugüne kadar koruyup yaşatabilmişlerdir. Bununla beraber kökü
Eski Türk İnançlarına dayanan ve İslâm’la çatışmayan örf, âdet, gelenek ve
göreneklerini yaşatmakta mahir davranmışlardır. Bayramlar, doğum, düğün,
ölüm âdetleri gibi kültür unsurları, geçmiştekine benzer bir şekilde devam
etmektedir.
Taraklı, Göynük ve köylerinde yaşayan insanlara verilen ad olan Manav
kelimesini ve Manavları kısaca açıklayalım. Manav bir yere sonradan
gelenleri, yerleşik olanlardan ayırt etmek için kullanılan ve önceden
yerleşmiş olan yerlileri ifade eden yöresel bir mefhumdur. Kırsal bölgelerde
yaşayan Manavlar, genelde epey çekingen, uysal, mülayim ve başkası
tarafından söylenenlere fazlı karşı çıkmayan sosyal uyumu ağır basan
insanlardır. Kendi ifadelerine göre, “yedi kez düşünmeden adım atmayan,
yavaş davranan, gereksiz tartışmalara girmeyen” temkinli bir insan portresi
çizmektedirler [İşsever, 1994: 23-31].
Manavlar, Osmanlı Devletinin kurulduğu bölge sayılan Aşağı Sakarya, Batı
Anadolu’da Bursa çevresi, Batı Karadeniz de Kastamonu ve çevresine
yaşamaktadırlar. Özellikle Aşağı Sakarya kesiminin Taraklı, Geyve,
Pamukova çevresinde yoğun olarak yerleşmişlerdir. Buralarda kendilerine has
yaşam süren manavlar örf ve adetlerini devam ettirmektedirler. Manav
köylerinde eski Türk kültürüne ait izler çoktur. Bu bölgelerin hala tarım ve
hayvancılıkla uğraşmasından, Bayat, Emirler, Demirler, Yahyalı, Akpınar gibi
Türkmen boy ve oymaklarının isimlerini taşımasına barındırdıkları maddî ve
manevî kültür kadar pek çok örnek verilebilir. Manavlar Türkmen gruplarında
olup çok eskiden beri köy hayatına hatta şehir hayatına geçmiş yerlilerdir.
Buna göre manav adının etnik bir manası yoktur, manavlardan Oğuz
Türklerinden gelmektedirler [Yaşa, 1999: 293].
Sakaya
ve çevresindeki manavlar, bu bölgenin 1290’larda Osman Gazi tarafından
fethedilmesiyle buralara yerleşmişlerdir. İlk Türk yurdu olan bu bölgenin
yerli Türklerine hep “manav” denilmektedir ve bu bölgede manav, “yerli
Türk” manasında kullanılmaktadır [Yaşa, 1999: 288].
Manav
sözcüğünün; Türkistan’daki Kazak-Kırgız ve Sibirya’daki Yakut Türklerinde
kullanılan koruyucu soylu kişi ve boy beyi manasına gelen “manap” ve
“manag”dan geldiği tahmin edilmektedir. Eski Türklerde “v” sesi olmadığı
için “manap”taki “p” ve “manag” daki “g” sesleri yumuşayıp “manav”
kelimesini oluşturmuşlardır [Yaşa, 1999: 289].
Çağatay Türklerinde “asilzade” manasına gelen manap, Kırgız Türkçesi’nde
ağa, bey anlamında kullanılmaktadır. Türkçe dışında dil bilmeyen topluluk
üyelerine yerli Türk anlamında manav denilmektedir [Aktaş,2002: 10].
Batı
Anadolu’ya ve Taraklı’ya Türklerin ilk yerleşimi 1291’den hemen sonradır.
Yıldırım Bayazıt döneminde İstanbul Sirkeci’de kurulan Türk mahallesinin
halkı Taraklı ve Göynük’ten götürülmüş manavlardır [Aktaş, 2002 :12].
Taraklı ve Göynük köylerinde yaptığımız araştırmalar neticesinde
İslâmlaştırılmış olmakla beraber bir çok eski Türk inancının izlerini görmek
mümkündür. Konuşma dilindeki ortak birçok kelime davranışlardaki,
giyinişlerdeki bir çok benzerlik manavların oğuz Türklerinden olduğunun
işaretleridir. Yerli Türk sanılan manavlar daha Osmanlı devleti kurulmadan
bu bölgelere yerleştirilmişlerdir.
Taraklı ve Göynük, Manav denilen yerli halkın kendi kültür ve geleneklerine
bağlı olarak yaşadığı göçmen bulunmadığı Sakarya İli açısından istisnaî bir
bölgedir. Manav kültürünün korunduğu ve yaşatıldığı bu bölgenin dilleri,
beslenme, giyim, kuşam, müzik ve eğlence biçimi tamamen kendi örf ve
âdetlerine uygun olarak devam etmektedir [Sakarya Valiliği; t.y.: 130].
Dikkatle incelenir ve araştırılırsa, yöreye mahsus örf ve âdetlerin perde
arkasında da Eski Türk İnançlarının gizli olduğu görülebilir.
2.
TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTUYLA ESKİ TÜRK İNANÇLARININ MAHİYETİ, KAVRAMSAL
AÇILIMI VE DİĞER UNSURLAR ARASINDAKİ İLİŞKİSİ
2.1. Eski Türk İnançlarının Tanımı ve Tarihî Süreç içindeki Gelişimi
Eski
Türk inançları, genel anlamı itibariyle “başlangıçtın beri varlığı bilinen
Türk inançları”dır [Kalafat, 1990: 6]. Böyle genel bir tanımdan da
anlaşılacağı üzere, Türklere mahsus bu inançlar, Türklerin tarih sahnesinde
varlığından beri bilinen bütün inanç türleridir.
Daha
somut bir ifadeyle açıklamak gerekirse, eski Türk inançları, Türklerin İslâm
öncesi farklı dönemlere ait olan ve sosyal hayata karışan semavî, semavî
dışı ve(ya) şamanist inançların bütünüdür [a.g.e., 10].
Tarihî boyutuyla eski Türk inançlarının gelişimini ele alacak olursak,
bunları üç ana kriter etrafından toplamak mümkündür.
1.)
Günümüze kadar aynen yaşayan eski Türk inançları.
2.)
Günümüze kadar kısmen ulaşmış eski Türk inançları.
3.)
Günümüze kadar ulaşmayan eski Türk inançları.
2.1.1.
Günümüze Kadar Aynen Yaşamaya Devam Eden Eski Türk İnançları
Günümüze kadar ulaşan ve hemen hemen hiçbir şekilde değişmeyip, semavî
dinlere rağmen, kendinî korumuş olan eski Türk inançlarının sayısı az bile
olsa, bazı bölgelerimizde görmek mümkündür. Bunların bir kısmı, İslâm
dinîne göre daha çok hurafe veya batıl inançlar olarak değerlendirilebilse
dahî, eski Türk geleneklerinin hâlen varlığının korunduğunun bir işaretidir.
Dilek ağaçlarına çaput bağlamak, taşlara veya su kaynaklarının etrafına bez
bağlamak, mezarlardan medet ummak gibi âdetler, İslâm dinî tarafından
benimsenmemesine rağmen, hâlen tatbik edilen örneklerdendir.
2.1.2. Günümüze Kadar Kısmen Ulaşmış Eski Türk İnançları
Kısmen
de olsa, bugün bile görebileceğimiz bir çok inanç çeşitliliği var ki,
aslında bunların köklerinin eski Türk inanç sistemine dayandığını
söyleyebiliriz.
Eski
Türk inançlarının günlük hayatımızın içine bazı değişimlere uğrayarak bugüne
kadar girebilmiş olabilmelerinin bir çok sebebi vardır. Ancak, bunların
başında bu inançların önemli bir kısmının, özellikle Türklerin müşerref
oldukları İslâm dinî ile bağdaşmış olduğunu gösterebiliriz. Bu inançların,
değişik dinî faktörlere rağmen, kendilerini korumaları, ancak yeni dinîn
inanç sistemi ile uygunluk göstermiş olmaları ve bu yeni hayat içinde
kendilerine yaşama alanı bulmalarıyla izah edilebilir [Özönder, 1987:
420-427].
Mahiyet ve içerik itibariyle değişime uğramasına rağmen, aslî fonksiyonları
itibariyle şu veya bu şekilde fillî olarak etkinliklerini sergileyebilen bu
inançlar, Türk-İslâm sentezi hâlinde varlığını bugüne kadar
sürdürebilmiştir.
Bunun
neticesi olarak, değişik isimler altında bile olsa, bazı eski Türk
inançları, bizzat İslâm dinî tarafından korunmuş ve günlük hayatın
vazgeçilmez bir kültür aracı olmuştur. Bundan dolayı, İslâm ile imtizaç
etmiş olan eski Türk inançlarını, hem İslâm öncesi, hem de İslâm sonrası
tarihî gelişim içinde görmek mümkündür. Örneğin Saçı ve Kurban gibi âdet
veya inançlar, hem eski Türk inançlarında, hem de İslâmî inanç sistemi
içinde var olan önemli sosyal dayanışma veya dinî motiflerdir.
Nasıl
ki atalarımız olan Türkler, İslâm öncesi dönemlerde yılın belirli bir
zamanında Tengri, iyeler, ata ruhlar ve arvaklar için düzenlendikleri
âyinler çerçevesinde bir şükran ifadesi olarak kurbanlar kesiyorlardı ise
[Kalafat, 1990: 11], bugün de aynı kurban kesme ibadetini bu sefer, sadece
Allah rızasını kazanmak inancı ile ifa edilmektedirler.
Eski
Türklerde tertiplenen törenlerde, mutlaka kurban âdeti vardı. Ancak,
bunların ekseriyeti, bugünün temel İslâmî inanç sistemlerine tamamen aykırı
olduğunu da hatırlatmak gerekmektedir. Meselâ, at ve koyun dışında değişik
hayvanların kanı akıtılarak, sunulan kanlı kurbanların yanında ateşe kansız
kurbanların atılması veya ruhlara adanıp kırlara salıverilmesi, bugün
uygulanmayan eski Türk âdetlerin başında gelmektedir.
Her
varlığın bir iyesi yani görülmeyen ruhu olduğuna inanan Türkler, Tanrıların
iyiliklerini görme ümidiyle saçı bırakırlardı. Bugün de aynı gelenek
düğünlerde , doğum geleneklerinde bereket getireceği ümidiyle
uygulanmaktadır.
Bu inançlardan başka eski
Türklerin sosyal yaşamında önemli bir yeri olan büyüklere saygı,
misafirperverlik, hediyeleşme gibi adetler İslam dini tarafından da teşvik
edildiği için Türkler İslâmîyet’in kabulünden sonra bu güzel vasıflarını
daha da geliştirerek insanlığa hizmet etmişlerdir [Turan, 2000: 109].
2.1.3. Günümüze Kadar Ulaşmayan Eski Türk İnançları
Tarih sahnesinde kaybolmuş olan ve bugün dahî pek rastlanmayan eski Türk
inançlarının önemli bir kısmı, toplumun belirli bir kesimi tarafından teorik
olarak bilinse bile, çoğu kez günlük hayatta etkisini kaybetmiş inançlardır.
Bunların ekseriyeti, semavî dinler ve özellikle İslâm dinî tarafından
benimsenmediği için, varlıklarını koruyamamışlardır.
Örneğin Eski Türk inançlarından ve daha ziyadesiyle şamanî unsurlardan
sayılan ateşe-ocağa saygı gösterme ve mezarlara kıymetli eşyalar koyma, ölüm
merasimlerinde yüzlerini çizme, elbiselerini ters giyme gibi adetler [İnan,
1976: 16-18] bugün araştırma alanımız olan Göynük ve Taraklı çevresinde
artık tatbik edilmemektedir.
2.2.
Eski Türk İnançlarının Unsurları
2.2.1.
Tanrı
Tabiat ekseninde gelişen
eski Türk inançlar zincirinde bir çok tabiî varlık kutsal olduğu gibi,
bunları yaratan farklı ilahî güç ve ruhlar da bulunmaktadır. Bu ilahî
güçlere ve ruhlar, her yerde hazır ve nazırdır. Eski Türk inançlarına göre
bir yanda gök yüzünü mesken tutmuş iyilik tanrıları, bir yanda yer altının
karanlığına gömülmüş kötülük tanrılarının ve ağaçta, taşta, dağda, suda,
ateşte, ayda, güneşte uyuyan ruhların varlığına inanılır. Eski Türklerde iyi
ruh, "Bay Ülgen", kötü ruh "Erlik" diye adlandırılmıştır. "Bay Ülgen" aynı
zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir Tanrıdır
[İnan,1976:1325].
Tanrı ve en büyük semavî
ruh, semanın en üst tabakasında bulunan insan şeklinde bir varlık olarak
tasavvur edilmiştir. Gökte yaşadığına inanılan bu en büyük ruh, insanları,
ovaları, ateşi, yeri, güneşi, ayı, yıldızları yaratmış, kainatın nizamını
sağlamıştır. Yine eski Türk kavimlerine göre, gökte ve yerde meydana gelen
çeşitli tabiat olayları, birtakım ruh ve tanrıların eseri idi. Hastalık gibi
ölüm de, onlara göre, kötü ruhların bir eseri sayılıyordu [İnan, 1995;
26-29].
Eski
Türklere göre her şeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan kutsal şey
gökteki biricik Tanrı idi.Aslında göğün kendisi bir tanrı değildi.Çünkü
gökte yer gibi maddî birer varlıktı ve Tanrı tarafından yaratılmıştı.Eski
Türkler dış tesirlerinde sebebiyle gökleri yedi veya dokuz kat tarif etmeye
başladılar [Ögel, 1997 :36-39].
Gök-Tanrı (Kök Tengri) dinînin Türkler’e özgü bir inanç olduğu, “Tanrı”
(Tengri) kelimesinden anlaşılmaktadır: Bu kelime, belirli fonetik farklarla
(Başkurtça dışında) bütün Türk lehçelerinde yer almasının ötesinde, birçok
Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür unsurudur [Köprülü, 1966:
58].
Türkler disiplinli bir hayat ve toplum düzenleri yüzünden tek tanrı
düşüncesine çok erken çağlarda erişmişlerdir. Türkler göğün kendisine Gök
Tanrı derlerdi.Göktürk yazıtlarından anlaşılacağı üzere gök ile yer yaratıcı
değillerdi. Onlar yaratılmış kutsal birer varlık idiler.Bunları yaratan
bütün varlıkların üstünde olan tanrı idi. Türkler tanrının biçimini tarif
etmemişlerdir. Bu İslâm’daki “vacib-ul vücud” inancına benzemektedir.Yani
Tanrının vücudu kendince nasıl gerekmişse öyledir inancı vardır. Onu bilmek
kimsenin haddi değildir [Ögel ,1997, C: 2: 86-89].
İslâm
inancına göre Tek Tanrının özel adı Allah’tır. Bu kelime erkeklik, dişilik,
teklik, çokluk kabul etmez. Tek bir ilah vardır. O doğmamış ve
doğrulmamıştır. Allah her şeyin sahibidir ve O’nun her şeye gücü yeter.Tek
hakim O’dur [ Hamidullah, 1996: 73-75].
Eski
Türklerde Gök Tanrı dinî hakimdi.Gök Tanrı bozkır kavimleri inancında tek
yaratıcı olarak görünmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı.
Hunlar, Göktürkler, Uygurlar gibi tarihi Türk topluluklarında kurbanlar
sunulan kutsal varlıkların başında ve hepsinin üstünde geliyordu. Tanrı tam
iktidar sahibiydi [Kafesoğlu, 1980: 54-63].
Orhun
Abidelerinde Tengri şeklinde ifade edilen Tanrı;Türk milleti yok olmasın
diye kağanı gönderdiği belirtilmiş ayrıca yapılan işlerin Tanrının rızasıyla
yapıldığı çeşitli bahislerde görülmüştür [Ergin, 1973: 81].
Türk
inanç sistemiyle ilgili ilk bilgiler Hun Türkleriyle ilgilidir. Hun Türkleri
Tengri’ye, yir-sub iyelerine, ata arvaklarına kurban keserlerdi. Yılın
beşinci ayında Hun Türkleri kağanı halkı bir araya toplar kurban merasimi
yaparlardı. Sonbaharda toplanan ayinden sonra kağan halkı ile ormanın
etrafında dolaşırlardı [Eberhard, 1996: 80-87].
Hun
çağından sonraki Türk devletlerinin yaşayış biçimlerini aktaran kaynaklar
Türklerin Tanrı’ya, yer-su ruhlarına, güneşe, aya, atalar ruhuna, büyük
dağlara kurban kestiklerini belirtmektedirler [Esin, 2001: 39-93]
Göktürkler zamanında gökle alakalı olmakla beraber mücerret manası ile tek
bir Tanrının varlığı inancı mevcuttu. Orhun yazıtları yer, gök tüm
mahlukatın yaratıcısı, insanların iyi veya kötü kaderlerinin tayin edicisi
bir Tanrı fikrinin teşekkül ettiğini göstermektedir [Turan,2000:48] [İnan,
1976: 17-18].
Tanrı merkezlî bir inanç yumağı etrafında yardımcı ve koruyucu gök ve yer
iyeleri yok değildi (Ata ruh veya Arvak), ancak netice itibariyle İslâm
öncesi dönemlerde dahî Türklerin şu veya bu şekilde bir Yaratana
inandıkları, bu inanç doğrultusunda da tevhit dinî olan İslâm’ı benimseyecek
manevî atmosferin varlığının da bulunmuş olduğu ortadadır.
Şamanist inançlara yakın veya benzer bir şekilde bazı Türk kavimleri, dört
temel unsur olan toprağı, ateşi, suyu ve havayı takdis etmekle beraber,
sadece, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan bir Tanrı’ya taptıkları da
belirtilmektedir. Gök yüzünde olduğu düşünülen Tanrı’ya tapan bazı Türk
kavimleri, tanrısal rızayı kazanmak ve onun gazabından kurtulmak ümidiyle
O’na at, sığır ve koyun kurban keserlerdi [Turan, 2000: 48].
Özellikle Gök-Türkler’in Tanrı inancında, Tanrı, hem gök, hem de Yaratıcı
anlamında kullanılmaktaydı. Dolayısıyla, eski Türklerin dinînde Tanrı,
semavî dinlerin tevhit inancından farklı olarak, göklerin Tanrısı veya
göklerde varlığını sürdüren bir ilâh idi [Turan, 2000: 49].
Her
ne kadar böyle bir Tanrı inancı, İslâm’ın monoteist anlayışına ters gelse
de, bazı Türk boyların içinde hâkim bu inanç sistemi, yine de İslâm’a en
yakın olanı idi. Unutmamak gerekir ki, aynı dönemlerde şamanist
cereyanlarından kurtulamayan bazı Türk kavimleri de (örn. Başkırtlar ve
Kırkızlar) ya bir çok Tanrı’yı kendilerine mabut edinmiş, ya tabiî
varlıklara ilâhlık sıfatı vermiş ya da Hindular gibi ölülerini yakmışlardır
[Turan, 2000: 50].
Göktürklerde yer-su’ların kutsal sayılması Hunların güneşe ve aya tazim
etmesi semavi mahiyetteki tek tanrılı inancını gölgelendirmez. Tarihte
Tanrının yanına kutsal sayılan ikinci derecede yan varlık inançları
görülmektedir. Örnek olarak Hıristiyanlıkta üç olan Tanrı kişiliğinden başka
Meryem ana, melekler, azizler ve ölü ruhları kutsaldır [Kafesoğlu, 1980:
62-67].
Göktürkler zamanında uluhiyet fikrinin tek Tanrı inancına yükseldiği
görülmektedir. Tengri kelimesi ilk zamanlarda mavi gök anlamında
kullanılmıştır. Sonraları hem gök hem Tanrı yerine kullanılmıştır.
Göktürkler zamanında yeri göğü bütün kainatı yaratan insanların iyi ve kötü
kaderlerini tayin eden ve göklerde bulunan bir tek Tanrı inancına
ulaşılmıştır. O Tanrıya ibadet edilir, kurban kesilir [Köseoğlu, 1991: 35]
[İnan, 1976: 15-19].
Bizans
tarihçisine göre Türkler toprağa ve yere ayin ve tören yaparlar. Fakat onlar
Gök ve yerin yaratıcısına karşı gösterdikleri ibadet ve imanı diğerlerine
göstermezler. Bu ulu Tanrı’ya ait sığır ve koyun kurban ederler. Onların
gelecekle ilgili haber veren rahipleri, şamanları vardır [Ögel, 1988: 710]
[İnan, 1976: 16-19].
Din
tarihçisi Hikmet Tanyu Türklerin dinînin Şamanizm olduğunu reddetmiş eski
Türklerin dinîni cahiliyye çağı Arabistan’ın Hanifler dinîne benzetmiştir
[Ocak,1983 :23].
Eski
Türklerde ruhların insan biçiminde tasavvuru olmadığı için putlara da
rastlanmaz. Türklerin gizli kuvvetinin bulunduğunu düşündüğü tabiat
varlıklarını görüldüğü gibi kabul etmişler ve sadece onlara kutsallık
atfetmekle yetinmişlerdir [Kafesoğlu, 1980: 45].
Türkler yüksek Tanrı telakkisine ulaşmakla beraber başlangıçta Onu gökte
düşünmektedirler. Bu sebeple Tanrı kelimesi hem gök hem de Allah manasında
kullanılıyordu. Nitekim Türkler Allah’ı Gök Tanrı adı ile anıyorlardı
[Turan, 2000: 49-53] [Ocak, 1983: 29-31].
Abbasiler döneminde Türklerin kitleler hâlinde Gök-Tanrı inancı yerine
İslâm’ı kabul etmeleri, Gök-Tanrı inancının temel özellikleri ile yakından
ilgilidir. Çünkü, İslâm öncesi Gök-Tanrı inancında Yaratan’a iman esasının
bulunması, Türklerin İslâm’ı benimsemeleri kolaylaştırmıştır [Tümer-Küçük,
1988: 60].
Tanrı’nın gökte, yukarda bulunduğuna dair inancı Dede Korkut boylarında
görmekteyiz. Alkışı alkış olan yani dualarının kabul olunduğuna inanılan
Oğuz beyleri ellerini açıp,yüzlerini göğe doğru tutarak dua ederlerdi
[Ergin, 1960: 26].
Oğuzlarda bir kimse zulüm gördüğü zaman yada bir zorlukla karşılaştığı
zaman,başını yukarı kaldırıp bir Tanrı diye dua ederler [İbni Fadlan, 1975:
124]. Bu günde Taraklı ve Göynük çevresinde yaygın olarak kullanılan
“yukarda Allah var” sözü eski Türklerdeki Tanrının gökte olduğu inancının
bir devamı sayılabilir.
2.2.2. Atalar Kültü
Atalar
kültü muhtelif eski Türk zümreleri arasından en köklü ve en eski inançlardan
biridir.Hemen hemen tüm Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde bulunduğu görülen ve
ataerkil aile yapısının sonucu olarak yorumlanan atalar kültü Hun’lar da
tespit edilmiştir [Ocak ,1983 :25-26].
Eski
Türk inanç sisteminde ölmüş atalara tazim onlar için kurbanlar kesilmesi
pederşahi ailede baba hakimiyetinin, inanç sahasındaki belirtisi
sayılmaktadır. Bu inanca göre atalar öldükten sonra dahi ruhları vasıtasıyla
aile efradını korumaya devam ederler. Bu yüzden onlara karşı duyulan minnet
hissi türlü şekillerde ortaya konmak tadır [Kafesoğlu, 1980: 46-54]
[Kafesoğlu, 1996: 291].
Ölmüş
atalara duyulan saygı onların hatıralarının ve eşyalarının takdis edilmesine
yol açmış bu yüzden Türkler ölülerine her türlü eşyalarıyla birlikte
gömmüşlerdir [Ocak,1983:27]. Atalar kültünün Türklerin eski dinî inançları
arasında köklü ve sarsılmaz bir yeri vardır. Budizm ve Maniehizm gibi
yabancı dinlerin yayılmasından sonra bile atalar kültü kuvvetinden bir şey
kaybetmemiştir [Ocak, 1983: 27].
Dişi
kurttan ve insandan türediklerine ve atalarının mağaradan çıkarak yeryüzüne
yayıldığına inanan Türklerden [Ögel, 1997, C.: 2: 87] Hunlar, Göktürkler her
yılın mayıs ayında kendi kağanlarının başkanlığında bu ata mağaralarına
giderler ve atalarına saygı gösterirler, ecdat mağaralarında kurbanlar
keserler, ölen ataları için bark dedikleri küçük bir ev yaparlardı
[Eberhard, 1996: 87]. Chou’ların ise atalara kurban olarak av törenleri
sırasında ok ile vurdukları hayvanları sunma merasimleri vardı [Esin 1978
:25].
Göktürk kağanı Kültegin için yapılan barklar taştan yapılmış ve oymalarla
süslenmiştir. Büyük ölülerin mezarları genelde dağ başlarında bulunmuştur.
Eski Türklerin inanışlarına göre gökte oturan Tanrıya yeryüzünde en yakın
olan yerler yüksek dağ başları idi. Bu yüzden Türkler önemli mezarlarını dağ
başlarına gömmüşlerdir [Ögel, 1997, C.:2: 87].
Türkler büyük ataların ruhlarının yaşadığına inanılan yerlerin dağların
kutsallığına inanmışlar, kurbanlar keserek törenler düzenlemişlerdir. Bu
törenler İslâm’ın kabulünden sonra büyük ataların, velilerin türbeleri
çevresinde günümüze kadar süre gelmiştir. Eski Türklerde en büyük ve değerli
kurban at’tır. Orta Asya eski Türk bölgesinde özellikle Altaylardaki
kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur [Kafesoğlu, 1980: 50-51].
Büyük
göçler dışında kalan göçebe Türkler atadan kalma yurtlarda oturuyor, dinî ve
milli hatıralarla dolu matemlerine bağlı kalıyorlardı. Göktürkler'in aynı
mukaddes yerlerde ibadet etmeleri Tanrı'ya ve ata ruhlarına kurban vermeleri
ve İbni Fadlan’ın Oğuzların Sir Derya boylarında atalarından kalma
yurtlarında oturmakta olduklarını belirtmesi Türklerdeki atalarına
bağlılığının işaretleridir [Turan 2000:124].
Atalar
kültü atanın bizzat kendisine tapma niyeti taşımaz, onun öldükten sonra
ailesine yardım edeceği inancından doğan korku ve saygıyla karışık bir
telakkidir [Ocak, 1983: 27]. Eski Türklerde ölen kişilere ve atalara ait
hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna
inanılır ve onlar için kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına
yapılan saldırılar savaş nedeni bile olabiliyordu. Atilla'nın 2. Balkan
seferinin nedenlerinden biride Hun hükümdar aile mezarlığının Bizans'ın
Margos psikaposu tarafından açılıp soyulmasıdır [Kazıcı v |