aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

Ali Seyyar’ın Makaleleri

YOKSUL AİLELERE DÖNÜK SOSYAL POLİTİKALAR

Doç. Dr. Ali Seyyar

 

GİRİŞ

Bugün, gelişmiş ülkeler de dahî, yoksul ailelerin varlığından bahsetmek mümkündür. Ancak, bu ülkelerde SOSYAL DEVLET anlayışı ileri bir boyutta olduğundan ve sosyal politika araçlarının da etkin bir şekilde uygulandığından, yoksul ailelerin en azından daha da yoksullaşmasının önüne geçilmekte, kendilerine ve bakmakla yükümlü aile fertlerine, sosyal yönden kabul edilebilir asgari seviyede bir hayat standardını yakalama fırsatı verilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1961 yılından beri anayasal anlamda SOSYAL DEVLET olmasına rağmen, kronikleşen ve yaygınlaşan yoksulluk sorununa karşı kalıcı bir çözüm stratejisi oluşturma bakımından yetersiz kalmıştır. Şüphesiz, bunun böyle olmasının başında yoksul ailelere dönük çok maksatlı ve kapsamlı sosyal politikaların geliştirilmemiş olduğu gelmektedir.

Halbuki, nüfus artışı ile birlikte yoksul ailelerin sayısında da bir artış görülmektedir. Nitekim, DPT’nin 2001 yılında hazırladığı bir rapora göre, Türkiye’de toplam yoksul sayısı 14.5 milyon civarında ve bunlardan takriben 12 milyon insanımız, karnını zor doyurmaktadır, yani mutlak anlamda yoksuldur. Çalıştığı hâlde yoksul konumunda bulunanların oranı ise, nüfusun hemen hemen yarısıdır. Yoksulluğun âdeta başıboş bırakılmasından dolayı da sosyal siyasetin temel hedeflerinden kabul edilen sosyal adaletin temini de mümkün olmamaktadır. DİE ve Dünya Bankası verilerine bakılırsa, Türkiye’nin gelir dağılımının dünya ülkeleri içinde en kötü durumda olduğunu söyleyebiliriz.[1]

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2002 yılında yayınlanan “İnsanî Kalkınma Endeksi”nde Türkiye, gelişmişlik düzeyi açısından sıralanan 173 ülke arasında 85. sırada (AB üye ülkeler ise ilk 28 içinde) yer almaktadır. İnsanî Gelişme Endeks değeri 0,742 olan Türkiye, böylece orta insanî kalkınma standartlarına sahip ülkeler grubuna girmektedir. BM kaynaklarına göre, ülkemizde okur-yazar olmayan oranı % 14.9, sağlıklı içme suyuna ulaşamayanların oranı % 17, beş yaş altında yeterli beslenemeyenlerin oranı % 8, günde ancak bir Dolarla geçinmek durumunda olanların payı % 2.4 (mutlak yoksullar) ve günde iki Dolarla geçinebilenlerin payı ise % 18’dir (göreceli yoksullar).

Gerçi geç de olsa, son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, yoksulluğun karşısında sosyal politikaların önemini anlamış gibi görünmektedir.[2] Ancak, gözle bile görülebilen yoksulluk tablosunun karşısında sosyal siyasetin temel esasları doğrultusunda aile odaklı ve yoksul aile dostu sosyal politikaların geliştirilmesi ve sosyal politika yöntemlerinin süratle uygulanması gerekmektedir.

Çalışmamızın temel gayesi de, gelişmiş ülkelerin sosyal politika uygulamalarını da dikkate alarak, memleketimizde yaşayan yoksul ailelerin SOSYAL KORUMA kapsamına alınmasını sağlayan sosyal politikaları belirlemek ve uygulamaya dönük alternatif çözüm stratejileri sunmaktır.

1. SOSYAL SİYASET KAPSAMINDA “AİLE DOSTU” VE “YOKSUL AİLE ODAKLI” SOSYAL POLİTİKALAR

Hangi ilke veya dünya görüşüne dayanırsa dayansın, sosyal siyaset uygulamaları, ortaya çıkan değişik sosyal sorunların çözümünde önemli bir araçtır. Sebebe bağlı sosyal siyaset anlayışı ve uygulamasına göre genelde sosyal politikaların hayata geçirilmesi, makul bir sosyal gerekçe veya olgunun bulunmasına bağlıdır (örn. yoksulluk; hastalık; malullük; sakatlık, vb.).

Ancak, her bir sosyal olgu, mutlak anlamda sosyal politikaların uygulanması için bir kaynak veya zaruret teşkil etmemektedir. Asıl mesele, sosyal olgunun, kişiye ve sosyal çevresine maddî ve(ya) mânevî bir zarar getirip getirmediğidir. Bunun için, sosyal olgunun, netice itibariyle veya son tahlilde kişinin sosyal hayatını ciddî anlamda olumsuz yönde etkilemelidir. Neticeye veya daha somut bir izahla zarara bağlı sosyal siyaset anlayışı ve uygulamasına göre, sosyal politika uygulamaları, maddî yoksulluk, sosyal tecrit, sosyal sapma gibi kamusal anlamda sosyal korumayı gerektiren muhtaçlığın söz konusu olması durumunda devreye girmektedir.

Yoksulluk olgusu çerçevesinde yoksul ailelerin varlığı, maddî boyutunun yanında bir çok psiko-sosyal sorunları da içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla, hem bir sosyal gerekçe, hem de maddî-mânevî kayıplara yol açması bakımından yoksul aileler, sosyal siyaset kapsamında değerlendirilmesi ve çözümlenmesi gereken bir konudur. Bundan dolayı da, genel anlamda aile dostu sosyal politikalar kapsamında yoksul ailelerin özel durumlarını dikkate alan sosyal (koruma) politikaların oluşturulması ve geliştirilerek uygulanması gerekmektedir.

Aile dostu sosyal politikalar, “sosyal siyaset kapsamında, huzurlu ve sağlıklı toplum tesis etmek maksadıyla aileler ve aile fertleri için oluşturulan sosyal program, eğitim, destek ve yardımların bütünü iken, yoksul ailelere dönük sosyal politikalar ise, aile fertlerini, psiko-sosyal, demografik, fizyolojik ve ekonomik durumlarına göre, geçici veya sürekli olarak sosyal koruma kapsamına almak isteyen acil eylem programlarıdır. SOSYAL KORUMA, yoksul kişilerin, (kamusal) sosyal yardım kapsamında hem maddî yetersizliklerini gidermek, hem de sosyal hizmetler (sosyal pedagoji) ekseninde kişilerin toplum ve(ya) iş hayatına katılmalarını sağlayan uygulamalardır. ”[3]

Kamusal sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin birlikte yürütüldüğü bir sosyal politika aracı olarak SOSYAL KORUMA’nın hedef kitlesi, yetim, öksüz, fakir, aceze (bakıma muhtaç), yaşlı, özürlü, (kronik) hasta, yoksul, işsiz gibi sosyo-ekonomik, bedenî ve fizyolojik faktörlerin meydana getirdiği karmaşık olumsuzluklardan ötürü, yardıma ve(ya) korunmaya muhtaç aile fertleridir.[4]

Sosyal korumanın uygulanmadığı bir ülkede, risk kapsamında olan bütün sosyal grupların, toplum hayatından tecrit edilme tehlikesinin yanında en temel maddî ihtiyaçlarını dahî karşılayamayacaklarından dolayı açlığa ve sefalete itilmeleri söz konusu olmaktadır.

Yalnızlığa, güçsüzlüğe, ebedî yoksulluğa ve mutsuzluğa itilen risk grupları, içinde yaşadıkları topluma, kültürel-manevî değerlere, tarihî mirasa ve rol dağılımına karşı da ilgisini kaybeder ve belki de sosyo-kültürel değerleri de mânâsız göreceklerinden ötürü bunları ya hafife almaları, ya da reddetmeleri de mümkündür. Sosyal yabancılaşma olarak tarif edilen bu gidişatta, yoksullar toplumun millî ve mânevî değerlerinden uzaklaşmaları sonucunda psikolojik yönden de bir çözülmeye giderler. Bunun için, sosyal devletin ve sosyal belediyelerin sosyal koruma politikaları önem arz etmektedir.

Gelişmiş sosyal devletler, değişik sosyal politika yöntemleri ile, sosyo-ekonomik yönden en zayıf ailelerden başlayarak, toplumun bütün üyelerinin sosyal refah düzeylerinin iyileştirilmesi yönünde sosyal politikalarını uygulamaya koymaktadır. Sosyal devletler, bunu yaparken, muhtemel yeni sosyal sorunların daha gün ışığına çıkmasına veya mevcut sosyal sorunların daha da girift hâle gelmesine fırsat vermeden, önleyici tedbirler ihtiva eden koruyucu sosyal politika ve hizmetlerini sürekli olarak geliştirmek mecburiyetindedirler.

Stratejik ve bütüncül sosyal siyaset uygulamaları ekseninde yoksulluğa karşı verilen mücadelede, sosyal siyaset hedeflerinin her birisinin dikkate alınması gerekmektedir. Meselâ sosyal devlet, işsiz kalanların gelir kayıplarını telafi edebilmek için, sosyal adalet hedefine uygun olarak, gelir dağılımı politikaları çerçevesinde sosyal güvenlik çatısı altında işsizlik sigortasını ve bununla birlikte veya bundan ayrı olarak Kamusal Sosyal Yardım sistemini oluşturması gerekmektedir. Maddî kaynakların transferi (işsizler açısından sosyal gelir, devlet açısından sosyal harcama-transfer) neticesinde işsizlerin ortalama gelir seviyesinin tespit edilen asgarî hayat standardının (açlık sınırı) üzerine çıkması hâlinde sosyal devletin görevi, ilk etapta tamamlanmış sayılabilir.

Ancak, sosyal siyasetin diğer hedeflerini de dikkate aldığımızda (sosyal barış-bütünleşme-kaynaşma-tekâmül) sosyal devletin, maddî yoksulluğu (açlığı) gidermenin ötesinde, özellikle göreceli yoksulluğa ve sosyal tecride karşı sosyal hizmetler, meslekî eğitim ve istihdam alanlarında ilave bazı tedbirler alması icap edecektir.

1.1. Yoksul Ailelerin Ortaya Çıkmasını Engelleyen Koruyucu Sosyal Politikalar

1.1.1. Aktif İstihdam Politikaları ve Meslekî Eğitim Programları

Aktif istihdam politikaları, devletin, işsizlik sorununu çözmek, işsizlerin sayısını azaltmak maksadıyla, devletin iş alanlarının açılmasına ve dolayısıyla emek talebinin artmasına yönelik dolaylı-dolaysız bir biçimde uyguladığı sosyo-ekonomik politikaların bütünüdür. OECD, aktif istihdam politikalarını, “iş piyasasını ve işçilerin işle ilgili niteliklerini geliştirmek ve daha etkin bir iş piyasasını teşvik etmeye yönelik önlemler” şeklinde tanımlamaktadır.[5]

Aktif istihdam politikaları, yoksulluğun kaynağı olan işsizlik sorununu ortadan kaldırmak için, çalışmaya muktedir olan yoksulların ve işsizlerin çalışma hayatına dönüşlerini kolaylaştırmaktayken, pasif istihdam politikaları, işsizlik süresi içinde gelirden mahrum olanlara, yoksulluğa düşmelerini engelleyici maddî destek sağlamaktadır (işsizlik sigortası kapsamında işsizlik ödeneği veya işsizlik sigortasından yararlanamayanlar için işsizlik yardımı veya kamusal sosyal yardım).

Bazı gelişmiş ülkeler, aktif istihdam politikaları çerçevesinde yeni teknolojileri de dikkate alan (yeniden) meslekî eğitim programları, esnek (alternatif) çalışma imkânları, sosyal sigortalar prim ve(ya) vergi oranlarının aşağıya doğru çekilmesi gibi reel sektör yatırımlarını ve üretime dönük yöntemlerle istihdam oranını arttırmayı hedeflemektedir.

Aktif istihdam politikaları kapsamında genelde aşağıdaki tedbirlere başvurulmaktadır:[6]

1.)             İşletmelere ve KOBİ’lere dolaylı-dolaysız sübvansiyon (malî destekler veya üretim maliyetlerini düşürücü tedbirler) ve rekabet artırıcı teknolojik destek.

2.)             Yatırımlar için ucuz arazı tahsisi veya kredisi.

3.)             Özel şirket hisselerin hükümetçe satın alınması.

4.)             Geçici veya koruyucu istihdam tahsisleri.

5.)             Kamu tarafından finanse edilen işletme içi eğitim ve işe alıştırma programları

6.)             Amortisman iadesi.

7.)             İş Kurumları tarafından işsizlikten en fazla etkilenen ve uzun süreli işsizlere, iş deneyimi kazandıracak programların veya vasıflı işgücü yetiştirme kurslarının uygulanması.

8.)             Emek piyasasında iş bulma şansı zayıf olan uzun dönemli işsiz genç, özürlü, kadın veya yaşlıların işverenlerce çalıştırılmaları hâlinde işçi ücretlerinin veya sosyal sigorta prim ödemelerinin bir kısmının devletçe karşılanması (İstihdam Sübvansiyonu).

9.)             İş Kurumları aracılığı ile çalışmaya muktedir özürlülerin istihdamını kolaylaştıran kota sisteminin uygulanması, istihdamı zor olan özürlüler için meslekî rehabilitasyon merkezleri veya korumalı işyerlerinin açılması.

10.)         Emek piyasasının nitelikli eleman ihtiyacını karşılamak üzere kayıtlı işsizlere ve işini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan işgücüne mesleğe hazırlık, meslek edindirme, meslek değiştirme ve meslek geliştirme eğitimi programlarının uygulanması..

11.)         Kendi işini kuracak işsizlere yönelik meslekî bilgi, girişimcilik eğitimi, iş kurma danışmanlık hizmetleri ve beceri kazandırma kurslarının açılması. Kendilerine teknik ve malî destek sağlanması.

12.)         Toplum yararına çalışma programlarının düzenlenmesi. Özellikle uzun süre işsiz kalan vasıfsız işgücüne, sosyal olarak faydalı olabilecek ve sıfıra yakın sermaye yatırımıyla, daha çok kamu hizmetine dayalı olarak örgütlenmiş alanlarda (park, bahçe, sokak temizliği vb.) istihdam imkânı sağlayan programların tertiplenmesi.

13.)         Sosyal sigortalı olarak çalışır iken işsiz kalanların sosyal güvenliğini temin etmek maksadıyla kendilerine issizlik ödeneğinin verilmesi ve sosyal sigorta kapsamı dışında kalan işsizlere KSY kapsamında işsizlik yardımının yapılması.

Bilindiği gibi, sermaye birikiminin yetersizliği ile esas itibariyle yine bu sorundan kaynaklanan düşük istihdam, işsizlik ve dolayısıyla yoksulluk, gelişmekte olan bir ülkenin temel sorunlarındandır. Toplumun sosyal yönden gelişmesi de üretim gücünün, yani üretim ve tüketim mallarının toplamı olan toplam sermayenin büyümesine bağlıdır. Sermaye birikim sürecini hızlandırabilmek için, girişimciliği teşvik etmek ve sosyal politika kapsamında her türlü esnek istihdam yöntemlerine yer vermek gerekmektedir.[7]

Bu çerçevede yerel İş-Kur, özerk bir şekilde aktif istihdam politikaları uygulayabilecek konuma getirilmelidir. Yoksul kesim için gelir elde etme ve istihdam imkânlarının arttırılması için, mikro kredi uygulamaları, meslekî eğitim, meslekî beceri kursları, iş başında eğitim, iş dışında yeniden eğitim, temel bilgi-beceri kursları gibi sürekli olarak üretime ve istihdama dönük eğitim ve beceri kazandırma programları tertiplenmelidir. İşsiz yoksulların bilgi ve becerilerini geliştirebilmeleri için, tarım, hizmetler, inşaat, bilişim, sanayi, turizm ve el sanatları sektörlerinde düzenlenebilecek meslekî rehberlik ve danışmanlık programları, küçük ölçekli ve yeni kuruluşlar için düşünülmelidir.

Mahallî bazda düzenlenecek meslekî kurslar, özellikle yöresel el sanatlarını, yeni mamul, yöntem, sistem ve üretim teknikleri ile evrensel açılımlara taşıyabilecek nitelikte olması, o yörelerin hem kalkınması, hem de tanınması açısından önemlidir. Bu programların sonucunda, kişilerin istihdam edilebilirlikleri veya çalıştıkları işte kalma şansları artırılmalı veya serbest meslek erbabı olmak isteyenlerin iş yönetme yetenekleri ile girişimcilikleri teşvik edilmelidir.

1.1.2. Küçük Müteşebbislere Malî ve Teknik Destek Hizmetleri

Belli bir beceri ve deneyime sahip olup da kendi işini kurmak isteyen, fakat yeterli derecede sermayeye olmadığı için işyerini kuramayan girişimci kişilere, özellikle üretime dönük küçük işletmelerin oluşturulması için finansman desteği sağlanabilir. Emek yoğun nitelikte olan bazı işletmeler, çok küçük başlangıç sermayesi ile istihdam sağlayıcı bir etkinliğe sahip olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Yeter ki, küçük bir işyeri kurmak isteyenlere lojistik desteğinin yanında fizibilite çalışmaları çerçevesinde yönetim ve organizasyon desteği de sağlanabilsin.

Kendi işini kurmak isteyenlere, bazen nakdî yardım yerine işletme için gerekli olan makine ekipmanı ve temel malzemeler temin edilir ve iş sahibine teslim edilebilir. Bu makine ve ekipmanların mülkiyeti, proje süresince projeyi destekleyen yardım kuruluşunun oluşturacağı fon yönetimine, kullanıma ilişkin denetim ve sorumluluk da proje yönetimine ait olabilir. İşletmede çalışacak kişiler ise, aynı zamanda işletmenin sahibi olarak kullanım hakkına sahip oldukları makine ekipmanların kullanımından mesul tutulmalıdırlar. İşletmenin başarılı bir şekilde yürütülebilmesi için, iş sahiplerine pazarlama, hukuk, muhasebe, yönetim, organizasyon ve insan kaynaklarına ilişkin her türlü destek, eğitim ve danışmanlık hizmetleri sağlanmalıdır.[8] Başarılı bir şekilde işletmeyi yürüten iş sahiplerine belirli bir süreçten sonra bütün araç-gereç bir protokolle ya hibe yoluyla devredilmeli, ya da uzun vadeli olarak taksitle satılmalıdır.

Projelerin finansman bakımından hayata geçirilebilmesi için, kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşlarının deneyim paylaşımı ve sponsorluğunun yanında uluslar arası fonlardan da azamî derecede yararlanmalıdır. Proje çerçevesinde oluşturulacak bazı işletmeler, bir fondan veya dış kaynaklı yardımlarla çeşitli yardım kuruluşlarından (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı; Dünya Bankası; İslam Kalkınma Bankası) hibe yoluyla sağlanabilmektedir.

Örneğin, T.C. Hükümeti, Avrupa Komisyonu ile birlikte, ülkemizdeki işsizlik sorunun çözümüne yönelik 2004 yılında geliştirdiği aktif işgücü programları projesi kapsamında özel olarak oluşturulan 32 milyon EURO büyüklüğündeki hibe şeklinde verilen AB fonu, bu gibi projeler için düşünülmüştür. Nitekim, sunulacak projelerin hedef kitlesinde İş-Kur’a kayıtlı işsizler, gençler, kadınlar, özürlüler, eski hükümlüler, uzun süreli işsizler, kırdan kente göç edenler gibi sosyal risk grupları yer almaktadır.[9]

Projeler için ayrılan kaynaklar, İş-Kur işsizlik verileri göz önüne alınarak, belirlenen bölgelere göre tahsis edildiğinden, belirli bir bölgeden yeterli sayı ve nitelikte proje gelmemesi hâlinde, kaynakların daha fazla sayıda uygun proje çıkaran diğer bölgelere aktarılması söz konusu olacaktır. Onun için, yoksulluk ve işsizlikle mücadele edilmek isteniyorsa, Kahramanmaraş İlinde teklif yapabilen bütün kurum ve kuruluşlar, farklı sektörler için birden fazla proje üretip, bunları en geç Haziran 2004’e kadar ilgili mercilere teklif etmelidir.

Proje üretmede resmî ve yarı resmî kurumlarının yanında sivil toplum örgütleri de aktif rol alabilirler. Kâr amacı gütmeyen eğitim kuruluşları, araştırma enstitüleri, kooperatifler, üniversiteler, işçi ve işveren sendikaları, sanayi, ticaret, ziraat, meslek oda ve kuruluşları, vakıflar, dernekler ve yerel yönetimler, ayrı ayrı olarak veya birlikte ciddî projeler üretebilirler. Her bir projeye verilebilecek hibe miktarı, 10 bin ile 375 bin EURO arasında değişmektedir. Malî boyutuyla aranan tek şart, verilecek hibenin, teklif edilen projenin toplam maliyetinin % 90’ını aşmamasıdır. Bir başka ifadeyle, başvuru sahibinin projenin en az % 10’unu kendi kaynaklarıyla karşılayabilmesi gerekmektedir. [10]

1.1.3. Sosyal Konut Politikaları

Bilindiği gibi, barınma ihtiyacı, insanların temel sosyal ihtiyaçlarından sayılmaktadır. Sosyal konut politikaları, özellikle muhtaç insanların sağlıklı bir ortamda barınma ihtiyaçlarını, mümkünse kendi bütçelerine uygun bir biçimde karşılayabilmek için, oluşturulan politikaların bütünüdür. Sosyal konutun hedefi, her aileyi, ailenin ekonomik durumuna uygun, ödeyebileceği fiyatta, sağlık, güvenlik ve huzur sağlayacak meskenlere kavuşturmaktır.

Gelişmiş sosyal devletler tarafından gelir seviyesi düşük olan aileler için inşa ettirilen sosyal konutların özellikleri genelde şunlardır:[11]

1.)             Kira veya satış bedeli konut piyasasının altındadır.

2.)             Barınma şartları, iç ve dış mimarî özellikleri standartlara uygundur (Tuvalet, banyo, su, elektrik, lavabo, ısıtma sistemi normlara uygundur).

3.)             Çevre ile uyumludur: Konutlar tabiî ve sosyal çevreye uygun olarak inşa edilir ve aile fertlerinin sağlıklı bir ortamda hayat sürdürebilmelerine imkân tanınır.

Almanya'da sosyal konutların yapımı iki yöntemle gerçekleşmektedir: [12]

1.)             Merkezî idarenin malî desteği ile çoğu kez mahallî idarelerin girişimi neticesinde yapılan toplu sosyal konutlar.

2.)             Özel sektörün veya şahısların mülkiyeti altında bulunan konutların tadilatı ve restorasyonu için mahallî idarelerce sağlanan nakdî yardımın karşılığı olarak bu konutların, sosyal konut olarak belirli bir süre için mahallî idarelerin denetimi altına alınması ve ihtiyaç sahibi yoksullara düşük kira bedeline verilmesi.

Sosyal konutların dağıtımında ilk önce yardıma muhtaç ve çok çocuklu aileler, bebek bekleyen aileler, genç ve yoksul evliler, tek ebeveynli aileler (genellikle babasız çocuklu anneler), yaşlı ve özürlülere bakmak mecburiyetinde olan aileler tercih edilmelidir.

1.2. Yoksul Ailelere Dönük Sosyal Koruma Politikası Olarak Kamusal Sosyal Yardım (KSY) Programları

Yoksul ailelerin ortaya çıkmasını önleyen koruyucu sosyal politikaların etkilerini orta ve uzun vadede görmek mümkün olacağından mevcut yoksul ailelerin, zaman kaybedilmeksizin derhal sosyal koruma kapsamına alınması gerekmektedir.

Yoksullukla bir mücadele yöntemi olarak sosyal koruma politikaları, sosyal siyaset anlamı ve kapsamında değerlendirilmelidir. Sosyal koruma politikaları, merkezî veya mahallî yapı ve idare içinde kamusal bir nitelik taşıyabileceği gibi, bireysel ve toplumsal bir davranış biçimi olarak da kendisini gösterebilir. Bir başka ifadeyle, sosyal yardım ve sosyal hizmetler, kamu kurumları aracılığı ile gerçekleştirilebileceği gibi, sosyal gelişmişlik yönünden ileri bir noktada olan batı ülkelerinde olduğu gibi, sivil toplum örgütleri ve dinî cemaatler vasıtasıyla da hayata geçirebilir.

Muhtaç bir insan denilince, genellikle kişinin yoksul ve dolayısıyla maddî yönden yardıma muhtaç olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, kendisine her hangi bir yerden veya kurumdan ekonomik yönden destek sağlanmalıdır. Bu ekonomik destek, devlet kurumları aracılığı ile sağlanıyorsa, sosyal siyaset literatüründe buna KAMUSAL SOSYAL YARDIM denmektedir.

KSY, kendi ellerinde olmayan sebeplerden dolayı fakir olarak doğan veya sonradan yoksulluğa düşen ve dolayısıyla mutlak veya nispî olarak yardıma muhtaç hâle gelen kişilere, insanlık haysiyetine yaraşır düzeyi sağlamak maksadıyla, çoğu kez devlet bütçesinden (fonlardan) tek taraflı olarak yapılan karşılıksız (veya kişinin durumunun iyileşmesi hâlinde daha sonra geri ödeme şartına bağlı olarak yapılan) maddî desteklerdir.

Sosyal güvenlik yöntemini ifade eden kavramların en eskisi olan KSY, sosyal güvenliğin tarihî oluşum ve gelişim süreci içinde, bir başka ifadeyle daha sosyal sigortalar sistemi kurulmadan çok daha evvel değişik tedbir ve vasıtalarla hayata geçirilmiş, özellikle dinî kurumlar ve vakıflar tarafından uygulanmıştır.

Bugün, bir devletin sosyal sigorta sistemi ne kadar gelişmiş olursa olsun, ortaya çıkabilecek olağanüstü ve plân dışı sosyal riskler karşısında yeterli olamamaktadır. KSY, temelde diğer sosyal güvenlik sistemlerinin boşluklarını ve(ya) eksikliklerini doldurmakta ve tamamlayıcı bir rol üstlenerek, genellikle sadece münferit hallerde devreye girmektedir. Dolayısıyla, sosyal sigortalı olsun veya olmasın, gelir seviyesi düşük ve(ya) bununla birlikte değişik sebeplerden dolayı (çocuk, yüksek kira gibi) sosyal giderleri yüksek olan muhtaç yoksullara, yoksulluk derecelerine göre, aynî ve nakdî yardım yapılması kaçınılmazdır.

Sosyal güvenliğin, sosyal sigortalar sisteminin dışında da sağlanmasında KSY’nin büyük bir katkısı vardır. Sosyal güvenlik yöntemlerinden sayılan KSY’nin finansman biçimi ve yararlanma şartları, primli sisteme dayanan sosyal sigorta yönteminden farklıdır. Şöyle ki, dağıtılan sosyal yardımlar, devlet bütçesinden (vergilerden) karşılanmakta ve karşılığında muhtaçlık dışında çoğu kez bir şart aranmamaktadır.[13]

Bir ülkede (maddî) yoksulluğun varlığı, o ülkede sosyal koruma ve sosyal yardım sisteminin yetersiz olduğunun ve sosyal politikaların etkin bir şekilde uygulan(a)madığının önemli bir işaretidir. Birincil gelir dağılımının olumsuz tezahürlerini ortadan kaldırabilmek için, gelir seviyesi düşük veya bundan tamamen mahrum olan sosyal kesimlere KSY’de bulunmak, sosyal adaleti tesis etmek bakımından önemli bir vasıtadır. Bütçe açıkları sebebiyle yeteri derecede KSY’de bulunamayan ülkelerde gelir dağılımındaki adaletsizlik gittikçe daha büyümektedir.[14]

İktisadî sosyal siyaset doktrinine göre, birincil gelir dağılımının meydana getirdiği yoksulluk riskinin ortadan kaldırılması, mevcut kaynakların (yeniden) dağıtıma tâbi tutulması ile mümkündür. Bu görev de, sosyal devlete düşmektedir. Sosyal politika çerçevesinde oluşturulması gereken dağıtım enstrümanları ile (KSY, Devletçe Bakılma, Sosyal Tazminat, Sübvansiyonlar vb.) ikincil gelir dağılımı sağlanmaktadır. Bu şekilde elde edilen sonuç, birincil gelir dağılımına göre çok daha âdildir ve bu yöntemle fakir ile zengin arasındaki uçurum gittikçe azalmaktadır.[15]

Ancak, sosyal siyaset enstrümanları ile maddî kaynakları yeniden dağıtmak, yoksulluğun bütün boyutlarını bertaraf etmek ve özellikle insan şahsiyetini korumak açısından yeterli değildir. Alternatif ve(ya) geniş anlamda sosyal siyaset, örneğin sosyal hizmetler aracılığıyla, sosyal tecrit gibi tehlikeleri ortadan kaldırmak ve toplumsal şartları iyileştirmek için, sosyal hayatın bütün alanlarında fırsatların da eşit bir şekilde dağılımını öngörmektedir.[16]

İktisadî sosyal siyaset ekseninde geliştirilen dağıtım politikaları, yoksulluğu veya yoksulluk riskinin doğurabileceği maddî zararları, kayıpları veya imkânsızlıkları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Toplumsal politika anlamında sosyal siyaset ise, geliştirilmiş farklı enstrümanlar ile sosyal tecrit riskinin önüne geçilmesi yönünde tedbirlere müracaat etmektedir. Her ülke, sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyesine ve sosyal siyaset anlayışına göre, yoksulluk ile mücadele noktasında farklı uygulamalar tercih etmektedir.

1.2.1. KSY Kapsamına Giren Muhtaç Aileler

Muhtaçlık, genelde kişinin, çalışma imkânı bulamaması (işsizlik), çalışamayacak derecede özürlü-malul-yaşlı-hasta olması, gelir getiren bir mal varlığına-kaynağa sahip olmaması neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Ülkemizde muhtaçlık, "kendisi, eşini ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını, anne ve babasını bulunduğu mahallin hayat şartlarına göre asgarî seviyede geçindirmeye yetecek geliri, malı veya kazancı bulunmama" hâli olarak tanımlanmaktadır.[17]

Bu tanım, daha çok maddî (mutlak) yoksulluğu izah etmektedir. Geniş anlamda muhtaçlık kategorisine, göreceli yoksulluk ile sosyal hizmetler kapsamına girebilen unsurlar da girmektedir. Şu bir gerçek ki, özellikle ülkemizde çalışmasına, bir mal varlığına veya gelire sahip olmasına karşılık, bir çok insan, yine de geçimini tam olarak sağlayamamaktadır. Dolayısıyla, kişinin eline geçen gelir, onu zaruretten kurtarmada yetersiz ise kişi, yardıma muhtaç sayılmalıdır. Elbette muhtaçlığın kendi içinde dereceleri ve türleri bulunmaktadır. Sağlanacak sosyal yardımın muhtevası, türü, süresi ve miktarı da buna göre farklı ve esnek bir biçimde düzenlenmelidir.[18]

Genel anlamda muhtaçlık ve dolayısıyla sosyal koruma (KSY ve sosyal hizmetler) kapsamına girebilmek için, kişide aşağıdaki dört şart aranmaktadır:

1.)    Yoksulluk, yani gelir yokluğu veya yetersizliği.

2.)    Sosyal hizmetler kapsamında değerlendirilen psiko-sosyal risk unsurlarının varlığı.

3.)    Kronik Hastalık, yaşlılık, malullük, özürlülük.

4.)    Kimsesizlik, terk edilmişlik ve yalnızlık.

Sosyal koruma programlarından yararlanması gerekenler, gerçekten yardıma, bakıma ve(ya) diğer sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kişilerdir. Muhtaç kişiler, geçimini kendi başına ya hiç, ya da yeterince sağlayamayan ve bu sebeple de hayat boyu veya geçici bir süre için, şu veya bu şekilde yardıma muhtaç hâle gelmiş kimselerdir. Daha detaylı olarak açıklayacak olursak, yardıma muhtaç aileleri, aşağıdaki kriterlere göre belirleyebiliriz:[19]

1)                              Her hangi bir yerden gelir kaynağı olmayan işsizler.

2)                              Çalıştığı ve kazancı olduğu hâlde kendi zarurî ihtiyaçlarını ve(ya) bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin temel ihtiyaçlarını karşılayamayan aile fertleri.

3)                              Yardıma muhtaç çok çocuklu aileler, dul ve(ya) boşanmış çocuklu kadınlar.

4)                              Yardıma ve(ya) bakıma muhtaç âciz yaşlılar ve özürlüler (acezeler).

5)                              Herhangi bir kazaya uğramış veya meslek hastalığına yakalanmış ve bundan dolayı da tamamen veya kısmen ya da geçici olarak malul duruma düşmüş yardıma ve(ya) bakıma muhtaç kişiler.

6)                              Kendileri veya aile fertleri hapiste olan ve bundan dolayı da yardıma muhtaç hâle gelen aile fertleri.

7)                              Özellikle sosyal sigortalar kapsamı dışında kalan ve sağlık hizmetlerinden yararlanması gereken yoksul aileler ve hamile bayanlar.

8)                              Eğitim gören veya göremeyen fakir ailelerin çocukları.

9)                              Uygun meskeni olmayanlar, elverişsiz ve sağlıksız ortamlarda barınanlar veya kira bedellerini ödemekte güçlük çeken aileler.

10)                          Yeteri derecede maddî imkânı olmayan ve evlenmek isteyen gençler.

11)                          Değişik tabiî âfetlerden dolayı yardıma muhtaç hâle gelen aileler.

12)                          Tabiî âfetlerden dolayı zarara uğrayan çiftçi aileler.

13)                          Borçlarından kurtulamayan ve bundan dolayı da geçim sıkıntısı çeken aileler.

1.2.2.    Türkiye’de Yoksul Ailelere Dönük KSY Uygulamaları

Türkiye’de, sosyal yardım amaçlı kanunî düzenlemelere rağmen resmî olarak tanımlanmış bir yoksulluk sınırı olmadığından, hangi gelir seviyesi altında kalanlara KSY yapılması gerektiği hususunda ortak bir uygulama yöntemi bulunmamaktadır.[20]

Bunun yanında bütün muhtaçları veya belirli muhtaç grupları içine alan KSY niteliği taşıyan sosyal koruma uygulamaları, gelişmiş sosyal yardım sistemlerinden farklı olarak, yoksulluk sınırını son derece düşük gelir seviyesinde tutmaktadır. Dolayısıyla muhtaçlara geçici ve sürekli olarak sağlanan aynî ve(ya) nakdî yardımlar da, çoğu kez kifayetsiz kalmakta ve aile fertlerinin sosyal refah seviyesine bir katkı yapamamaktadır.

Diğer taraftan Türkiye’de sosyal sigortalı olarak çalışanlar, aile fertleri ile birlikte genelde sosyal güvenlik kapsamında sayıldıklarından dolayı, gelir durumlarının sosyal ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadıklarına bakılmaksızın, genelde KSY programlarına dâhil edilmemektedirler. Bu itibarla Türk sosyal güvenlik sistemi çerçevesinde oluşturulan ve koruma karakteri taşıyan KSY’den sadece mutlak mânâda yoksullar, yani gelirden tamamen mahrum olan yoksul aileler yararlanabilmektedir. [21]

Özetleyecek olursak, Türkiye’de dağınık ve karışık bir görünüme sahip olan KSY programları çerçevesinde birbirinden farklı kriterlere göre yapılan hemen hemen bütün maddî destekler, maddî bakımdan geçim sıkıntısı çekenlere (nispî yoksullara) yönelik olmaktan çok genelde ekonomik şartlar yönünden toplumun normal geçim düzeyinin çok altında bulunan ve âdeta açlıkla mücadele edenlere yönelik programlanmış bir yapı sergilemektedir. Bunun yanında, maddî yönden toplumun en alt katmanlarında yaşayan yoksul ailelere yapılan maddî yardımlar da çoğu kez, temel sosyo-ekonomik ihtiyaçları karşılamak açısından da yetersiz kalmaktadır.

1.2.3. KSY Programlarının Etkinliğini Sağlayan Yeni Bir Model Önerisi: “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” Uygulaması

Sosyal siyaset ekseninde yoksul ailelere dönük sosyal politikaların uygulanmasında yoksul ailelerin muhtaçlık durumu ve derecesinin tespiti önem arz etmektedir. Yardıma muhtaç ailelerin belirlenmesinde bir kriter olarak ortaya çıkan muhtaçlık durumu ve derecesi ise, objektif, bilimsel, âdil ve hakkaniyet esaslarına uygun olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Muhtaçlık kriterlerinin içine, dolaylı (gizli) veya dolaysız olarak muhtaçlık kriterleriyle ilgisi olmayan başka şartların konulması (örn. dinî-etnik bir gruba mensup olma, siyasî-dinî görüş, cinsiyet, yaş, azınlık, soy, lisan gibi faktörler), sosyal hukuk ilkelerine ve sosyal devlet anlayışına tamamen terstir.

KSY uygulamalarının standardını ve miktarını belirleyebilmek ve yoksul aileleri, muhtaçlıktan kurtarabilmek için, belirli kriterlere ihtiyaç vardır. Türkiye’de değişik kurum ve kuruluşlar, açlık ve yoksulluk sınırını bir muhtaçlık ölçüsü olarak tespit etmektedir. Tespit edilen her iki sınır da, özellikle yoksulluk sınırı, bütçe imkânlarını ve makro-ekonomik potansiyeli dikkate almadan ve tüketim boyutuyla ele alındığı için, asgarî ücretin bile çok üstünde seyretmektedir. [22]

Türkiye’de belirlenen asgarî geçim veya muhtaçlık sınırları, KSY programlarının uygulanabilirliği açısından bir sorun teşkil etmektedir. Yoksul aile fertlerine yönelik KSY miktarının, asgarî ücretin üzerinde uygulanması, gelişmiş ülkeler için bile söz konusu değildir. Devletin ekonomik imkânları bir yana, böyle bir uygulamada, ücretlilerin yarısından fazlasını teşkil eden asgarî ücretle çalışanlar, âdeta cezalandırılmış olurlar. Bundan dolayı da, KSY amaçlı yoksulluk (açlık) sınırı, uygulanabilir, gerçekçi ve nispî verilere dayandırılarak elde edilmelidir. [23]

AB’nin KSY çerçevesinde asgarî hayat standardının (yoksulluk sınırının) tespiti ile ilgili önerdiği “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” ilkesi, Türkiye için de bir model olabilecek niteliktedir. Buna göre, kişinin kendisi ve bakmak zorunda olduğu kimselerin geçimini, insan haysiyetine yaraşır bir şekilde sağlayıp sağlamayacağının esasları, ülkelerin genel refah ölçülerine ve ekonomik gücüne endekslenerek belirlenmektedir. AB prensibi doğrultusunda, asgarî hayat standardının (KSY’nin) parasal boyutu, bir ülkede fert başına düşen ortalama gelirin % 40 ile % 60 arasındadır. Bir çok AB ülkesi, yardıma muhtaç yetişkin bir insanın ihtiyaç duyacağı KSY miktarını, fert başına düşen ortalama millî gelirin asgarî % 50’sini esas alarak, tespit etmektedir.[24]

Bu şekilde belirlenen asgarî hayat standardı, KSY miktarının temelini oluşturmaktadır. Bu miktar üzerinden yapılan KSY, hem yardıma muhtaç kişilerin asgarî hayat standartlarını temin etmekte, hem de diğer gelir gruplarının ortalama refah seviyelerine önemli bir derecede yaklaştırmakta ve âdeta eşdeğerli bir duruma getirmektedir. Dolayısıyla, bu miktar üzerinden yapılan maddî destekler neticesinde, muhtaç kesimlerin psiko-sosyal ve ekonomik durumları, diğer sosyal kesimlerle aynı olmasa da, eş değer olarak kabul edilmektedir.[25] Yardıma muhtaç kişilerin evli ve(ya) çocuk sahibi olmaları durumunda, kendilerine tahsis edilen KSY miktarı da, buna orantılı olarak kısmî artmaktadır.[26]

 

Tablo 1: AB ülkelerinde “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” İlkesine Göre Tespit Edilen KSY’nin, Aile Fertlerinin Sayısına Göre Artış Oranı.

 

 

Birinci Yetişkin Muhtaç

İkinci Yetişkin Muhtaç (Eş)

Çocuk

AB

1,0

0,5,

0,3

 

Kaynak: http://www.gewi.kfunigraz.ac.at./edu/

 

Türkiye’de KSY kaynaklarının dağınık ve belki de bundan dolayı yetersiz gibi görünmesinin yanında aynî ve nakdî yardım miktarlarının da çok düşük olduğu bir gerçektir. Bu miktarlar, yoksulluğu giderici bir nitelik taşımamaktadır. Bunun için muhtaçlık kriterleri çerçevesinde objektif kriterlerin tespit edilmesi ve bu esaslar üzerinden maddî yardımın yapılması faydalı olacaktır. Sosyal yardım miktarları, yardıma muhtaçların asgarî sosyo-ekonomik düzeye kavuşturacak bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Bunun için de, ülke şartlarına uygun bir biçimde ortalama asgarî hayat standardının belirlenmelidir.

Türkiye’de fert başına düşen millî gelirin 3.300 USD olduğunu varsayacak ve “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” oranının da % 40 olarak tespit edecek olursak, yılda 1.320 USD’nin (ayda 150 milyon TL’nin) altında bir gelire sahip olanların değişik derecelerde muhtaç olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre, bekar veya dul bir kişinin ayda sadece 70 milyon TL gelire sahip olduğunu varsayacak olursak, KSY’den sorumlu kurumun bu durumda kendisine her ay en az 80 milyon Tl üzerinden bir yardımda bulunması gerekmektedir. Ekonomik imkânların genişlemesi ile birlikte “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” oranının da zamanla % 60’lara doğru yükseltilmesi de mümkündür.

Dolayısıyla, ister 2022 sayılı kanun çerçevesinde bağlanan aylıklar, isterse diğer kurumlarca ödenen sosyal yardım miktarlarının en az fert başına düşen ortalama net gelire eşdeğer düzeye yükseltilmesi gerekmektedir.

KSY miktarının asgarî ücrete çok yakın ve hatta bunun üzerinde olması durumunda, çalışan kesimin cezalandırılması ve çalışmayanların da mükafatlandırılması söz konusudur. Böyle bir durumda çalışmamak veya KSY’nin yanında kaçak (kayıt dışı) çalışmak teşvik edilecektir. Uzun vâdede, asgarî ücretle KSY miktarı arasında ahenkli ve kabul edilebilir bir oranı tesis edebilmek için, KSY miktarını aşağı doğru (% 40’ının altına) çekmek yerine, asgarî ücreti, sosyal ücret[27] konumuna getirmek gerekmektedir. Bunu sağlamanın, yani asgarî ücreti yukarıya doğru çekebilmek için de, asgarî ücretlilerden vergi alınmayabilir, sosyal sigorta prim oranları düşürülebilir ve(ya) istihdam (kalkınma) politikaları çerçevesinde işgücü verimliliği artırılabilir.

1.3. Yoksul Ailelere Dönük Sosyal Koruma Politikası Olarak Sosyal Hizmet ve Pedagoji Programları

Sosyal hizmetler, kişi, grup ve toplulukların yapı ve şartlarından doğan ya da kendi denetimleri dışında meydana gelen bedenî, zihnî ve ruhî eksikliği, fakirlik ve eşitsizliği gidermek veya azaltmak, toplumun değişen şartlarından doğan sosyal sorunları çözümlemek, insan kaynaklarını geliştirmek, hayat standartları iyileştirmek ve yükseltmek, fertlerin birbirleriyle ve sosyal çevresi ile uyum sağlamasını kolaylaştırmak maksadıyla insan şeref ve haysiyetine yaraşır eğitim, danışmanlık, bakım, tıbbî ve psiko-sosyal rehabilitasyon alanlarında devlet veya gönüllü-özel kuruluşlar tarafından sistemli bir şekilde ifa edilen hizmet programlarının bütünüdür. [28]

Sosyal hizmetler, herhangi bir sebeple sosyal veya ekonomik muhtaçlıklarla karşılaşan kişilere ve ailelere fayda sağlamak, psiko-sosyal yönden destek olmak, insan haysiyetine uygun yaşayış düzeyinin gerçekleşmesine katkıda bulunmak hedefine yönelmektedir.

Muhtaçlık durumunun kaynağı her zaman yoksulluk, yani maddî yetersizliklerle ilgili olmayabilir. Muhtaçlık, yalnızlık, yaşlılık, hastalık, özürlülük ve(ya) sosyo-kültürel yoksunluk gibi maddî boyutu olmayan sebeplerden dolayı da ortaya çıkmaktadır. Bu durumda kişiye, ekonomik olmayan SOSYAL HİZMETLER’in [non-economic (social) services] götürülmesi gerekmektedir. Çoğu kez, sosyal yardıma muhtaç olanlar, ayna zamanda sosyal hizmetlere de ihtiyaç duyarlar.

Örneğin, kalıcı ve ileri derecede bir fakirliğin kişide oluşturduğu psikolojik bunalımlar ve sosyo-kültürel uyum sorunlarından dolayı muhtaç kişiye ciddî anlamda psiko-sosyal destek de verilmesi gerekmektedir. İşte, sosyal hizmetler de en geç bu aşamada devreye girmektedir. Modern sosyal siyasetin maddî yönü olmayan ve önemli vasıtalarından kabul edilen sosyal hizmetler, insanî münasebetler ve sosyal dayanışma ekseninde kamu (toplum) yararına özellikle toplum hayatına intibak sağlamakta zorlanan ve sorunlar yaşayan muhtaç insanlar için yürütülen psiko-sosyal ve manevî danışmanlık, rehberlik ve destek hizmetlerin bütünüdür.[29]

Her toplumda yoksulluğa itilen insanlar olacaktır. Bunların önemli kısmı, kendi iradeleri dışında korunmaya muhtaç duruma düşmektedir. Bazıları ise, özürlülerde olduğu gibi, doğuştan itibaren başkalarının sürekli yardımına ve(ya) sakatlık derecesine göre belirli oranda bakımına ve himayesine muhtaçtırlar. Bu kişilerin maddî olmasa da, sosyal yönden dışlanmamaları için, sosyal hizmetler alanında desteğe ihtiyaçları vardır.

Sosyal hizmetlerin kapsamı ve ilgi alanları şunlardır:

1.)             Tıbbî destek ve sağlık hizmetleri.

2.)             Psiko-sosyal danışmanlık hizmetleri.

3.)             Kurumsal ıslah ve rehabilitasyon hizmetleri.

4.)             Çocuk koruma ve kurumsal yetiştirme hizmetleri.

5.)             Gençliğe ve yetim çocuklara eğitsel destek hizmetleri.

6.)             Yaşlılara kurumsal barınma ve psiko-sosyal destek hizmetleri.

7.)             Tabiî afetlerde kişilere psiko-sosyal destek hizmetleri

8.)             Sorunlu ailelere mânevî destek hizmetleri.

9.)             Özürlülere yönelik meslekî ve psiko-sosyal rehabilitasyon hizmetleri.

10.)         Bakıma muhtaç yaşlı, hasta veya özürlü insanlara psiko-sosyal ve bakım hizmetleri.

11.)         Sokak çocukların ve hayat kadınlarının (fuhşa itilen kadınların) psiko-sosyal rehabilitasyonu.

12.)         Şiddet gören (görmüş olan) insanlara psiko-sosyal destek hizmetleri.

13.)         Borçlu ve işsiz kalanlara psiko-sosyal danışmanlık hizmetleri.

Sosyal hizmetlerin nihaî hedefi, sağlıklı, sosyal uyumlu, ümitli ve her şeye rağmen pozitif enerji ile donanmış insanların varlığını korumak ve sayılarını artırmak sûretiyle hem sosyal barışı ve dayanışmayı (millî birliği) tesis etmek, hem de kendisi ve sosyal çevresiyle barışık, bilinçli, kültürlü, kısacası kaliteli insan yetiştirmek sûretiyle SOSYAL SERMAYE[30] oluşturmaktır.

Sosyal sermayenin iktisadî, sosyal, psikolojik ve kültürel faydaları, hem ülke, hem yerel, hem de işletme bazında sayılmayacak kadar çoktur. Bunlardan en önemlilerini, burada kısaca belirtelim: [31]

1.)             Yerleşik güven münasebetleri, müşterek referans çerçeveleri ve müşterek hedefler sâyesinde daha iyi bilgi paylaşımı.

2.)             Toplum içinde yüksek düzeyde güven ve işbirliği ruhu sâyesinde toplumsal dayanışma ve ekonomik faaliyetlerin artması.

3.)             İşten çıkarma, işe alma ve eğitim giderlerini azaltan, sık personel değişiklerinin sebep olduğu kopukluklara meydan vermeyen ve çok kıymetli örgüte ait bilgiyi koruyan düşük işgücü devir oranları.

4.)             İstikrar ve anlayış birliği sâyesinde mahallede, işyerinde, okulda, devlet dairelerinde daha büyük bir kenetlenme.

5.)             Toplumda sosyal dayanışmanın artması (zenginlerin daha sosyal duyarlı olması ve komşuların birbirlerine karşı yaptıkları yardım, destek ve fedakarlık).

6.)             Sosyal hizmetlerde kalitenin artması.

7.)             Devlete ve onun kurumlarına duyulan güven ve saygının artması.

8.)             Siyasi katılımcılığın ve sivil toplum örgütlerinin etkinliğinin artması.

1.3.1. Sosyal Hizmet Programlarında Toplam Kalite Anlayışı

Sosyal duyarlılık şuurunu geliştirmek ve sosyal koruma hizmetlerinin etkinliğini sağlamak maksadıyla başta resmî ve özel (gönüllü) nitelikte olan sosyal kurumlarda görevli kişilere sosyal içerikli hizmet içi eğitim programları (Üniversite-Diyanet-SHÇEK_Sivil Toplum Kuruluşları işbirliği ve koordinatörlüğü altında) düzenlenmesi gerekmektedir. Sosyal kurumlarda kaliteyi, hizmet performansını ve etkinliğini artırabilmek için, “Toplam Kalite” eğitim programlarının düzenlenmesi gerekmektedir.

İşlevselliğini tam olarak sergileyemeyen “İl Sosyal Hizmetler Kurulu”, 2828 sayılı SHÇEK Kanun gereğince yeniden aktif hâle getirilmelidir. Bu kurulun, il ve ilçelerin stratejik sosyal koruma plân ve programlarını düzenleyebilecek, tâkip edebilecek ve koordinatörlük görevini üstlenebilecek nitelikte olması gerekmektedir. Bunun için de, kurulda bu alanda ihtisas görmüş uzmanların, hayırsever vatandaşların ve etkili Sivil Toplum Örgütlerinin temsilcilerinin yer alması gerekmektedir.

Merkezî nitelikte olan resmî sosyal hizmetler kurumlarının etkinliği yetersizdir. Bunlardan bazılarının, yerel yönetimlere devredilmesi düşünülmelidir. Gerekirse hizmetlerin özelleştirilmesi ve bu alanda tecrübe ve güven açısından yeterlilik arz eden Sivil Toplum Örgütlerine, uygun sosyal şartlar ve denetim anlayışı çerçevesinde teslimi de bir alternatif olarak değerlendirilmelidir. Fakat, her halükârda mahallî (özel, gönüllü, beledî) ve merkezî nitelikte olan sosyal kurum ve kuruluşlar arasında görev taksimi ve(ya) uzmanlaşma alanlarının tespitine ihtiyaç vardır.

Resmî sosyal kurumların maddî yetersizliklerini giderebilmek için, halka açılabilmeleri ve özellikle hayırsever vatandaşların güvenini kazanmaları gerekmektedir. Bunun için de, sosyal hizmetlerdeki temel anlayış ve yaklaşım, halkın örf, din ve âdetlerine uygunluk arz etmesi zaruridir.

İdarî, malî ve görev paylaşımı açısından yerel yönetimler özerk hâle getirilerek, güçlendirilmeli ve sosyal hizmet uygulamalarında yerellik ilkesi esas alınmalıdır. Yerinden yönetim ve yerelleşme, bölge insanın özelliklerini dikkate alacak bir biçimde hayata geçirilmelidir. Bu çerçevede demokratik katılım, birlikte karar verme ve sivil destek anlayışı ile sosyal hizmetlerde stratejik plân ve programların belirlenmesi gerekmektedir: Örn.: 2006 yılına kadar her mahallede ve(ya) her ilçede en az bir “Gençlik Merkezi”, “Özürlüler Rehabilitasyon Merkezi” veya “Toplum Merkezi”nin açılması hedeflenmelidir.

1.3.2. Sosyal Hizmet Eğitiminin Yeniden Yapılandırılması

Ülkemizde 1959'da çıkarılan 7355 sayılı Sosyal Hizmetler Enstitüsü kurulmasına dair kanunun ilgili maddeleri uyarınca, ilk kez sosyal eğitimi veren Sosyal Hizmetler Akademisi, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olarak lise öğrenimi üzerine 4 yıllık öğretim ve eğitim yapan yüksek bir öğrenim ve araştırma kurumu olarak 1961 yılında hizmete açılmıştır. 1982 yılında 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile Hacettepe Üniversite bünyesinde yer almış, Rektörlüğe bağlı olarak Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu adında ülkemizde faaliyet gösteren tek sosyal hizmet eğitim kurumudur. .[32]

Son olarak Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesinde de Sosyal Hizmetler Bölümü açılmıştır. Bunun dışında sosyal hizmetler eğitimi veren başka bölümler bulunmadığından sosyal hizmet uzmanlarının sayısı son derece yetersizdir. Oysa bu alanda sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan riskli sosyal grupların ve aile fertlerinin sayısı hızla artmaktadır.

Bundan dolayıdır ki hem üniversiteler bünyesinde, hem de ara eleman temin etmek maksadıyla meslek liselerinde sosyal hizmetler bölümlerinin veya uygulamalı derslerinin açılması gerekmektedir. Bunun yanında, İlahiyat Fakültelerinde de sosyal hizmetler bölümlerinin açılması ve entegreli bir biçimde hem ilahiyat, hem de sosyal hizmetlerle ilgili dersler birlikte sunulabilmelidir. Batı dünyasında sosyal hizmetler ve psiko-sosyal rehabilitasyon programları kapsamında dinî-manevî telkin çalışmaların da yapıldığını unutmamak gerekir. Ayrıca, sivil faaliyetler çerçevesinde sosyal hizmetler alanında gönüllü olarak sosyal hizmet yardımcı elemanı olarak görev almak isteyen öğretmen, imam, liseyi veya üniversiteyi bitirmiş ev hanımlarına da sosyal-pedagojik eğitim imkânları sunulmalı, pratik tecrübe kazanmaları ve aktif rol almaları için, yoksul ailelerin psiko-sosyal sorunlarına yardımcı olabilmelidirler.

Türkiye’deki sosyal hizmet uzmanı açığını gidermek için, ayrıca şu girişimlerde bulunabilir:

a)      Orta veya uzun vadede üniversitelerde “Sosyal Hizmetler (Faaliyetler) Yüksek Okulu”nun veya bir fakülte çatısı altında sosyal hizmetler bölümünün açılması sağlanmalıdır. Müfredat, Avrupa’da olduğu gibi, çağdaş ihtiyaçları karşılayacak bir biçimde dizayn edilmesi gerekmektedir (Örn.: Sosyal Siyaset; Sosyoloji; Sosyal Pedagoji; Özel Eğitim, Sosyal Psikoloji ve Sosyal Hizmetler bilim dalları arasında mevcut organik bağı esas alan sosyal eğitim sistemi).

b)      Kısa vadede, gerek Sivil Toplum Kuruluşlarının, gerekse resmî kurumların sosyal eleman ihtiyacını karşılamak maksadıyla İş-Kur’un öncülüğünde “Yardımcı Sosyal Eleman” yetiştirme kurslarının açılması gerekmektedir.

1.4. Aile Dostu Sosyal Politikaların Etkinliğini Artırıcı Yeniden Yapılandırma Girişimleri
1.4.1. Sosyal Koruma Kapsamında Olan Merkezî ve Yerel Kurumların Yeniden Yapılandırılması

Türkiye’de yoksullukla mücadelede etkin rol alma durumunda olan bir çok kurum ve kuruluş, farklı bakanlıklara bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Örneğin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu, bir Devlet Bakanlığına ve buna bağlı olarak İl ve İlçelerdeki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları da Valiliklere ve Kaymakamlara idaresindedir. Diğer taraftan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ise[33], Genel Müdürlüğü ve İl Müdürlükleri ile başka bir Devlet Bakanlığına bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Hiç bir sosyal güvenliği olmayan yoksulların sağlık sorunlarına yardımcı olmak maksadıyla tanzim edilen Yeşil Kartlar ise İl Sağlık Müdürlükleri aracılığı ile verildiği için, Sağlık Bakanlığı bünyesindedir. Diğer taraftan İş-Kur aracılığı ile istihdam ve çalışanların sosyal güvenliği ile ilgilenen Bakanlık ise, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıdır. Karmaşık bir idarî yapı ve anlayış ile yoksullukla ciddî anlamda mücadele edilemeyeceğinden, söz konusu kamusal sosyal yardım ve sosyal hizmetlerden sorumlu iki Bakanlığın lağvedilmesi ve Sağlık ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkların da birleştirilmesinden sonra “Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı” veya kısaca “Sosyal İşler Bakanlığı” çatısı altında entegre edilmesine yönelik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Mevcut dağınıklığı ortadan kaldırmak ve hizmet bütünlüğünü sağlayabilmek maksadıyla yeni oluşturulacak bu Bakanlık, çalışan ve çalış(a)mayan bütün sosyal risk gruplarının (aile, kadın, çocuk, özürlü, yaşlı, emekli, göçmen, mülteci, hasta, evsiz, alkol ve madde bağımlısı, yoksul vb.) sağlık ve sosyal güvenliğinin (kamusal sosyal yardımının) yanında istihdam, sosyal konut ve sosyal hizmetleri ile ilgilenmeli ve İl-İlçe bazında aynı çatı altında organize olmalıdır. Sosyal siyaset, bütün enstrümanlarıyla (kamusal sosyal yardım, sosyal hizmetler vb.) bütünlükçü bir hizmet ve örgütlenme modeli ile tek bir resmî makamın yetkisi veya denetimi altında etkili bir şekilde uygulanmalıdır. Dolayısıyla ister, merkezî, ister yerel bazda olsun, yoksullara yönelik sosyal koruma hizmetlerinin mutlaka belirli bir standart çerçevesinde eşgüdümlü olarak yürütülmesi gerekmektedir.

1.4.2. Belediyelerin ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Sosyal Koruma Uygulamalarına Aktif Katılımı

Şehir ve kasabalarda yaşayan yoksul ve zengin insanların sosyal barış içinde yaşamalarını ve toplumsal uzlaşmayı temin etmekte sorumlu olan şüphesiz yerel yönetimlerdir. Sosyal belediyecilik anlayışına uygun olarak kentin özelliğine uygun olarak sosyal politika üretmek isteyen yerel yönetimler, sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin yerine getirilmesi yönünde aktif rol almaları gerekmektedir. Etkin bir yerel sosyal faaliyetin gerçekleştirilebilmesi için, demokratik ve sivil katılıma da önem vermek aynı derecede önemlidir. Dolayısıyla, yerel sosyal sorunlar, yerel ölçekte ele alınması gerekmektedir. Sosyal koruma programları da mahallelerden başlayarak, daraltılmış projelerle yürütülmelidir.[34]

Özellikle sosyal faaliyet, sosyal dayanışma ve yardımlaşma maksadıyla kurulmuş olan yerel sivil toplum örgütleri, KSY uygulamalarının etkinliğini artırabilecek ve niteliğini zenginleştirecek konumdadır. Özellikle aynî yardım hizmetleri konusunda gönüllü kuruluşların, üyelerinden ve hayırseverlerden topladıkları fazlalıklarla oluşturdukları giysi bankası, araç-gereç bankası veya gıda bankası gibi kuruluşlarla ve uygulamalarla yoksul ailelerin önemli ihtiyaçlarını karşılayabilmektedirler. Sivil kuruluşlardan sürekli olarak aynî yardım alanların listeleri, merkezî bir denetim sistemine tâbi tutulmalı ve yapılan KSY miktarı da buna göre yeniden belirlenmelidir. Bir başka ifadeyle, KSY uygulamalarında yer alan aynî ve nakdî yardım miktarının toplam değeri, muhtaçlık kriterleri doğrultusunda tespit edilen asgarî yardım miktarını aşamamalıdır. Âdil bir yardım sisteminin oluşturulması ve yoksul ailelerin sosyo-ekonomik durumlarının kayıt altına alınabilmesi ve tâkip edilebilmesi için, sosyal amaçlı sivil istihbaratın yanında tek çatı altına toplanması gereken sivil ve kamu kurum ve kuruluşların işbirliği kaçınılmazdır.

Yerel sosyal yardım sistemlerinin oluşumunda dikkat edilmesi gereken bazı hassas konular vardır. Örneğin, coğrafî, etnik veya dinî köken eksenli sosyal dayanışma anlayışı, “benim olsun, çamurdan olsun” mantalitesine[35] ve bir risk unsuru olarak “biz ve ötekiler” şeklinde bir ayrımcılığa yol açabileceğinden, özellikle hemşehri dernekleri, bütün yoksullara aynı yakınlıkta olmalarına dikkat etmelidirler. Yoksullara sosyal yardım uygulamalarında, particilik, hemşehricilik, bölgecilik, tarikatçılık, mezhepçilik, aşiretçilik, arkadaşlık gibi unsurlara asla yer verilmemelidir. Sosyal yardımlardan yararlanma şartı olarak sadece muhtaçlık kriteri geçerli olmalıdır.

Mükerrer yardım ve farklı eller aracılığı ile aynı veya benzer sosyal faaliyetlerden dolayı kaynak israfına yol açmamak için, bölgede aktif olan sosyal kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun ve işbirliğinin sağlanması da zaruridir. Yerel yönetimler, merkezî yönetim ve üçüncü sektör olarak adlandırılan vakıf, dernek gibi sivil toplum kuruluşları ile uzlaşma ve işbirliği sâyesinde sosyal yardım ve sosyal hizmetleri yerine getirmesi sağlanmalıdır.[36]

1.4.3. KSY’nin Şarta Bağlı Olarak Uygulanması ve Sosyal-Pedagojik Hizmetlerle Desteklenmesi

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan başta mutlak yoksulları hedef alan bir sosyal güvenlik ağının oluşturulması elzemdir. Krizlerden etkilenen en yoksul sosyal kesimlere acil gelir desteği sağlamak üzere KSY programlarının hayata geçirilmesi şarttır. Bunun için de İl bazında yoksul kesime sosyal yardım temin eden Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının kapasitesinin güçlendirilmesi ve daha etkin hâle getirilmesi gerekmektedir.

Sosyal hizmetlere yer vermeyen maddî destek anlamında tek taraflı bir sosyal yardım anlayışı ve uygulaması, yoksul fertlerin bireysel ahlâk ve kimliğini yozlaştırabileceğinden, yoksulları bağımlı hâle getirebileceğinden, belki de psiko-sosyal bir çok sorunun (aile içi şiddet; yabancılaşma; tembellik, kültürel yozlaşma vb.) ortaya çıkmasına yardımcı olabileceğinden çok yönlü sosyo-kültürel programların devreye sokulması şarttır. Aksi taktirde, yoksulluk giderilmiş olsa dahî, yoksulluk kültüründen kaynaklanan alışkanlıklar, sosyal uyum sorunları ve davranış bozuklukları da devam edebilmektedir. Bundan dolayıdır ki, kentleşme sürecinde köy kültürü ve yoksulluğun yol açtığı bazı sosyal sapmaları önlemek veya gidermek maksadıyla yoksul aile fertlerine eğitim, kültür, bilinçlendirme ve sosyal ahlâk ekseninde bireysel ve(ya) kolektif sosyal-pedagojik hizmetlerin sunulması da elzemdir. Bunun için kamusal veya özel sosyal yardım, mutlaka (koruyucu) sosyal hizmetler ile desteklenmesi gerekmektedir.

Örneğin, yoksulluk sebebiyle çocuklarını okula gönderemeyen veya okul öncesi çocuklarını düzenli sağlık kontrollerine götüremeyen veya çocuklarına şiddet uygulamada temayül gösteren aileler, kamusal sosyal yardımlarla ekonomik yönden desteklenirken, sosyal uyum amaçlı bazı eğitim programlarına tâbi tutulmalıdır. Bu maksatla, ailelerde ve çocuklarda olumlu davranış değişikliği oluşturmak ve devam ettirmek için, yerel kurumlar (Millî Eğitim Müdürlüğü, Sağlık Müdürlüğü; Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü; Halk Eğitim Merkezi; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı; İş-Kur) koordineli çalışılarak, ailelerin çocuklarına düzenli olarak sağlık kontrolü yaptırıp yaptırmadıkları, çocukların okula devam edip etmedikleri ve aile içi barışın ve huzurun temin edilip edilmediği kontrol edilmesi gerekmektedir. Kamusal sosyal yardımlar da bu şarta bağlı olarak ya devam etmeli ya da kesilmelidir.

Özellikle sağlığı yerinde olan, ileride çalışabilir ve ekonomik güvenceye kavuşabilir durumda olan yoksullar için yapılan KSY, hibe anlayışından uzak olarak faizsiz kredi olarak, yani taksitler hâlinde bile olsa geri ödemeli bir şekilde düzenlenmelidir. Böylece ileride gerçek anlamda maddî durumu düzelen kişilerin geliştirdikleri sosyal sorumluluk anlayışı çerçevesinde kaynakların iadesi de söz konusu olacaktır. Ancak, sosyal refah devleti anlayışı doğrultusunda aile ödenekleri, bu uygulamanın dışında tutulması gerekmektedir.

Şartlı sosyal koruma politikaları, insan kaynağının geliştirilmesi, çocukların korunması ve geleceklerine bir imkân sağlanması açısından çok önemli bir mekanizma olduğu kadar, yoksulluğun nesiller arası transferini ve yoksulluk kültürünü de engellenmesini sağlamaktadır.[37]

Özetlemek gerekirse, yoksulluktan kaynaklanan psiko-sosyal, ekonomik ve sıhhî sorunlar, kalıcı hâle gelmesi durumunda YOKSULLUK KÜLTÜRÜ denilen bir alt kültür, yaşama biçimi hatta bir dünya görüşü oluşturmaktadır. Bu “kültür”, sürü hâlinde yaşama, madde bağımlılığı, kötü alışkanlıklar, aile içi şiddet, davranış bozukluları, savurganlık, tembellik, aylaklık, günü birlik yaşama, sosyal çevreye duyarsızlık, iletişim bozuklukları, kendine ve başkalarına güvensizlik, ahlakî ve sosyal sapma gibi bir çok psiko-sosyal riski içinde barındırmaktadır.[38]

Tarihî süreç içinde âdeta kurumlaşan yoksulluk kültürünü, yoksulluğu ortadan kaldırmaktan daha zordur. Özellikle sosyal-pedagojik anlamda her hangi bir sosyal müdahale olmadığı müddetçe, yoksulluk giderilebilse dahî yoksulluk kültürünün kalıcı olması muhtemeldir. Her ne kadar maddî nitelikli sosyal politika araçları (istihdam politikaları, vergi indirimleri, aile ödenekleri veya KSY) ile yoksulluk giderilebilse de, (maddî) yoksulluktan farklı bir kimlik veya görüntü sergileyen yoksulluk kültürünü aynı araçlarla bertaraf etmek, o kadar kolay olmamaktadır. Dolayısıyla, yoksulluk sorununun giderilmesinde KSY kendi başına yeterli olmamaktadır. KSY’nin yanında özellikle sosyal-pedagojik hizmetler alanında da bir çok yenilikçi ve etkili projelerin geliştirilmesi, Türkiye’nin sosyal gelişimi için hayatî önem arz etmektedir.

1.4.4. Gelir Dağılımı ve Gelirin Yeniden Dağılımı Politikaları

Müdahaleci bir karaktere sahip olan Sosyal Devlet, birincil gelir dağılımını, sadece âdil vergi politikalarıyla elde etmek için çaba göstermemektedir. Fonksiyonel bir şekilde dağılan gelirin, sosyal neticeler açısından yeterince âdil olmadığı düşünülerek, vergi gelirleri devlet eliyle yoksul ailelerin lehine yeniden dağıtılır. Devlet müdahalesi, millî gelirden vergi gibi gelirlerin bir kısmını, sosyal transferler olarak kullanması ile gerçekleşmektedir. Bu müdahale sonucunda devlet, üretimden elde edilen ilk gelirle nihaî gelir arasında arzu edilen farkı meydana getirmektedir. Yeniden dağıtım politikalarıyla gelir dağılımının düzeltilmesinde, kamu gelirlerinin sağlanması sırasında özellikle varlıklı ve zengin grup ve kişilere değişik malî yükler getirilirken, kamu harcamalar sırasında özellikle sosyal yönden zayıf kesimlere ve muhtaç ailelere değişik isimler altında malî transferler sağlanmaktadır. Düşük gelir gruplarına veya geliri olmayan yoksul ailelere dolaysız veya dolaylı olarak aktarılan sosyal gelirler ve menfaatler, bu kesimin alım gücünü ve hayat kalitesini artırmaktadır.[39]

Gelirin birincil ve ikincil dağılımını sağlamak maksadıyla kullanılan vasıtalar ikiye ayrılmaktadır:

a)      Vergi Politikaları: (müterakkî vergi tarifesi uygulaması; servet vergisi oranının artırılması; asgari ücretin vergi dışında bırakılması veya asgari ücretlilerden daha az vergi alınması, muafiyetler vb.)[40]

b)      Aile Ödenekleri (Aile Yardımları; Sosyal Transferler): Aile dostu sosyal politikalar kapsamında herhangi bir geliri olmayan yoksul aileler değil, sosyal refah devletinin bir çözüm önerisi olarak özellikle gelir seviyesi düşük ve(ya) sosyal giderleri nispeten fazla olana aileler de, ihtiyaçları oranında maddî yönden desteklenmektedir (kira yardımı; evlenme yardımı; doğum yardımı; çocuk parası; çocuk bakım parası, burs). Sosyal transferler, aile yükümlülüklerinin normalinden fazla olduğu varsayılan kişiler için gelir artırıcı bir etkiye sahip olduğundan, aile fertlerinin ihtiyaçları daha kolay karşılanabilmektedir. Aile yardımları ve KSY, bazen birbirinden ayrı olarak, bazen de birlikte uygulanmaktadır. Örneğin, mutlak anlamda yoksul aileler, hem KSY’den, hem de aile ödeneklerinden yararlanabilirken, gelir seviyesi yetersiz olan aileler daha çok aile ödenekleri kapsamında olan değişik yardım uygulamalarından istifade edebilirler.[41]

1.4.5. Sosyal Piyasa Ekonomisinin Tesisi

Sosyal Piyasa Ekonomisi, sosyal devletin, sosyal adaleti ve serbest rekabette fırsat eşitliğini temin etmek maksadıyla, ekonomi ve sosyal politikaları birleştirerek, iktisadî hayata müdahale etmesini öngören, mevcut iktisadî sistemlerin dışında sentezci bir modelidir. Serbest piyasa ekonomisi modeline "sosyal" kelimesinin eklenmesi ile, sağlıklı rekabet ortamı, tüketici hakların korunması, iş sağlığı ve güvenliği, iş güvencesi ve aktif istihdam politikaları ile işsizliğin azaltılması hedeflenmektedir.

Piyasa ekonomisinin serbestleştirilmesinden ve sosyal yönden de kabul edilmeyecek sapmaların kontrol altına alınmasından ve dolayısıyla ekonomiye devlet müdahalesini gerekli gören bu sistemde düzenleyici ve iyileştirici olarak dört ana ilke bulunmaktadır: [42]

1.)    Tam rekabeti sağlamak için monopol denetimi (Kartel Yasağı).

2.)    Piyasa gelir dağılımının, maliye (vergi) politikaları ile düzenlenmesi ve desteklenmesi [Devletin, belli piyasalara (Örn. tarım sektörü) destekleyici mâhiyette alıcı olarak girmesi ve kaynak transferinde bulunması; Âdil bir vergi sistemi olarak müterakkî vergi sistemi uygulaması].

3.)    Üretim faktörlerinin ve kaynaklarının korunması (Sosyal Güvenlik; İş Güvencesi).

4.)    Asgarî sosyal ücret belirlenerek, işgücünün konjonktürel dalgalanmalardan korunması.

Türkiye’de girişimciliği artırmak ve dolayısıyla işsizliği azaltmak için, piyasa ekonomisini güçlendirerek ve vergi oranlarını düşürerek, üretimin ve dolayısıyla istihdamın artırılması sağlanmalıdır. Serbest ve-fakat sosyal nitelikli bir piyasa ekonomisinin tesisi, yolsuzlukların ve kaynak israfının önlenmesinin dışında kamu ekonomisinin ve idaresinin küçültülmesine, etkinleştirilmesine, şeffaflaştırılmasına ve hesap verilebilirliğine bağlıdır.[43]

Bir başka ifadeyle, piyasa şartlarına ayak uyduramayan ve bundan dolayı da zarar eden bütün KİT’lerin, bir sosyal plân duyarlılığı ile özelleştirilmeli ve bütün mal ve hizmetlerin üretimi, serbest piyasanın kendi iç dinamiklerine ve özel müteşebbislere, sosyal devletin denetimine verilme üzere, bırakılmalıdır.[44]

Kürselleşen ekonomilerde sosyal piyasa ekonomisinin etkin olabilmesi için, ayrıca bazı ilave tedbirlerin de alınması gereklidir. Örneğin:

1.)    Emek piyasasını esnekleştirmek ve esnek çalışma imkânları sunmak.

2.)    Bütün sektörlerde ve istihdam alanlarında emek seyyaliyetini artırmak.

3.)    Verimliliği ve istihdam oranını veya h