aliseyyar@sosyalsiyaset.com

 

 

 

Makaleler ;

Ali Seyyar’ın Makaleleri

 

 

SOSYAL SİYASET AÇISINDAN YOKSULLUĞA KARŞI MÜCADELE

Doç. Dr. Ali Seyyar

 

ÖZET

 

Bildirinin Başlığı:

Sosyal Siyaset Açısından Yoksulluğa Karşı Mücadele

Anahtar Kelimeler:

Sosyal Devlet; Sosyal Politikalar; Kamusal Sosyal Yardım (KSY); Yardıma Muhtaçlık; Mutlak Yoksulluk.

Özet:

Millî siyaset boyutuyla yoksulluğa karşı mücadele, sosyal devletin sosyal politika enstrümanları ile mümkündür. Yoksullara yönelik sosyal politikaların maksadına uygun olarak uygulanması ise yoksulluğun sosyo-ekonomik tanımı ile mümkündür. Maddî zaruret (mutlak veya göreceli fakirlik), psiko-sosyal ve(ya) kültürel yoksunluk şeklinde ortaya çıkan yoksulluk, toplum ve devlet için bir sosyal risk anlamına geldiği için, başta sosyal devlete büyük görevler düşmektedir. Özellikle mutlak yoksulluğun ortadan kaldırılmasında ve önüne geçilmesinde sosyal siyaset (güvenlik) enstrümanlarından sayılan kamusal sosyal yardımın önemi bu sebepten dolayı artmaktadır. Genelde sosyal güvenlik kapsamı dışında kalan muhtaçlara yönelik sosyal yardımın temel kriterlerinin tespiti de ayrı bir önem arz etmektedir (Örn.: Yardıma muhtaç olan fert ve ailelerin tanımı ve tespiti; Sosyal yardım şartlarının içeriği ve boyutu; Yardım miktarı, türü ve süresinin tespitindeki esaslar). Bildiride, yoksullara yönelik sosyal politikaların temel esasları belirlendikten sonra, Türkiye’de yürürlükte olan değişik kanunlar çerçevesinde uygulanmakta olan kamusal sosyal yardımın etkinliği üzerinde durulacak ve sonuç olarak yoksulluğa karşı kısa ve orta vadede hayata geçirilmesi gereken sosyal politikalar takdim edilecektir.

 

ABSTRACT

 

Title of the Bulletin:

Struggling Against Poverty On The Basis Of Social Policy

Key words:

Social State; Social Policies; National Assistance; Indigency; Absolute Poverty

Summary:

Struggling against poverty in terms of National Policy is possible with social policy instruments of the social state. However, applying the social policies in according with their aims against the poor is possible with its socio-economic identification. As physical need (absolute or relative poverty) which appears as psycho-social and (or) cultural distress means a social risk for both state and public, firstly, social state has many important duties to do. So, especially in eliminating and preventing absolute poverty, the importance of national assistance, which is considered to be one of the instruments of social policy (security), has been rising up. Fixing basic criterion for social assistance to the indigent-needy, which is generally out of social securtity concept, is an another important issue (Ex.: Describing and determining all the people and families being in need of assistance, dimensions and contents of social assistance conditions, the criterion for establishing amount, kind and time of assistance). In the bulletin, after decribing basic issues for the social policies to the poor, it will be focused on the effects of the national assistance which is in force in Turkey under different laws of encouring social help and solidarity. And as a result, short and long term social policies that are necessary to apply for poverty will be presented.

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

 

GİRİŞ

 

1. SOSYO-EKONOMİK BOYUTUYLA YOKSULLUĞUN KAVRAMSAL BOYUTU

1.1. Mutlak (Birinci Derecede) Yoksulluk ve Açlık Sınırı

1.2. Göreceli (İkinci Derecede) Yoksulluk ve Yoksulluk Sınırı

1.3. Yoksulluk Teorileri Ekseninde Sosyal Tecrit

1.3.1. Sosyal Tecrit Türleri ve Muhtemel Risk Tezahürleri

1.3.1.1. Emek Piyasasından Tecrit ve İşsizlik

1.3.1.2. Sosyal Güvenlik Sistemlerinden Tecrit ve Maddî Sıkıntılar

1.3.1.3. Tüketim Özgürlüğünden Tecrit ve Yetersiz Beslenme

1.3.1.4. Sağlık Hizmetlerinden Tecrit ve Hastalıklar - Erken Ölümler

1.3.1.5. Eğitim Hizmetlerinden Tecrit ve Kültürel Yozlaşma

1.3.1.6. Toplum Değerlerinden Tecrit ve Yabancılaşma

1.4. Yoksulluğun Sebepleri

 

2. YOKSULLUK SORUNU KARŞISINDA SOSYAL SİYASETİN ÖNEMİ VE ROLÜ

2.1. Yoksulluğu Ortadan Kaldırmaya Yönelik Kamusal Sosyal Yardım (KSY) Programları

2.1.1. KSY Kapsamına Giren Muhtaç Sosyal Kesimler

2.1.2. Muhtaçlık Kriteri Olarak “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği”

2.2. Yoksulluğu Önleme Açısından Koruyucu Sosyal Politikalar

2.2.1. Aktif İstihdam ve Meslekî Eğitim Politikaları

2.2.2. Sosyal Konut Politikaları

2.2.3 Yaygın Sosyal Hizmetler Sistemi

 

3. TÜRKİYE’DE YOKSULLUK SORUNUNUN KARŞISINDA KSY UYGULAMALARININ YERİ

3.1. Âfetlerden Zarar Gören Muhtaçların Korunması

3.2. Tabiî Âfetlerden Zarar Gören Muhtaç Çiftçilerin Korunması

3.3. Muhtaç Yaşlı ve Özürlülerin Korunması

3.4. Sosyal Hizmetler Kapsamında Muhtaçların Korunması

3.5. Muhtaç Sanatçıların Korunması

3.6 “Fak-Fuk-Fon” Kapsamında Muhtaçların Korunması

3.7. Muhtaçların Sağlık Yönünden Korunması

3.8. Sakatlanan Muhtaç Çiftçilerin Korunması

3.9. Vakıf İmaret Yönetmeliğine Göre Muhtaçların Korunması

NİHAİ DEĞERLENDİRME VE ÖNERİLER

 

Kaynaklar

Kanun ve Yönetmelikler

Özet (Türkçe-İngilizce)

 

GİRİŞ

Aslında küresel bir sorun olan yoksulluk, hemen hemen bütün ülkeleri yakından ilgilendiren bir konudur. Gelişmiş ülkeler dahî, bu sorunu tamamen ortadan kaldırabilmiş değildir. Ancak, bu ülkelerde sosyal politika araçlarının etkin bir şekilde uygulamaya konulduğundan, yoksulların en azından daha da yoksullaşmasına mani olunmakta ve kendilerine, asgarî seviyede de olsa sosyal yönden kabul edilebilir bir hayat standardını yakalama fırsatı verilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bir sosyal devlet olmasına rağmen kronikleşen yoksulluk sorununa kalıcı bir çözüm getirememiştir. DPT’nin 2001 yılında hazırladığı bir rapora göre, Türkiye’de toplam yoksul sayısı 14.5 milyon civarında ve bunlardan takriben 12 milyon vatandaşımız karnını zor doyurmaktadır, yani mutlak anlamda yoksuldur. Çalıştığı hâlde yoksul konumunda bulunanların oranı ise nüfusun hemen hemen yarısıdır (ücretsiz aile fertleri; işsizlik ödeneğinden, emeklilikten veya asgarî ücretle geçinenler vb.).

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2002 yılında yayınlanan “İnsanî Kalkınma Endeksi”nde Türkiye, gelişmişlik düzeyi açısından sıralanan 173 ülke arasında 85. sırada (AB üye ülkeler ise ilk 28 içinde) yer almaktadır. İnsanî Gelişme Endeks değeri 0,742 olan Türkiye, böylece orta insanî kalkınma standartlarına sahip ülkeler grubuna girmektedir. BM kaynaklarına göre, ülkemizde okur-yazar olmayan oranı % 14.9, sağlıklı içme suyuna ulaşamayanların oranı % 17, beş yaş altında yeterli beslenemeyenlerin oranı % 8, günde ancak bir Dolarla geçinmek durumunda olanların payı % 2.4 (mutlak yoksullar) ve günde iki Dolarla geçinebilenlerin payı ise % 18’dir (göreceli yoksullar).

DİE ve Dünya Bankası verilerine göre, Türkiye, gelir dağılımı en bozuk ülkeler arasında yer almaktadır.[1] Diğer taraftan, son yıllarda üst üste tâkip eden ekonomik krizler, bir taraftan milli geliri hızla aşağıya doğru çekerken, diğer taraftan da artan işsizlik gibi sebeplerden dolayı gelir dağılımını da giderek bozmaktadır.

Böyle bir tablonun karşısında sosyal devletin, yoksulluk gibi önemli bir sosyal sorunu çözmek için en etkili vasıtalardan olarak kabul edilen sosyal siyaseti, vazgeçilmez bir millî politika olarak görmesi ve bütün yönleriyle uygulaması gerekmektedir. Geç de olsa, son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, yoksulluğun karşısında sosyal politikaların önemini anlamış gibi görünmektedir.[2]

Makalemizin temel gayesi de, Türkiye boyutunu da dikkate alarak, yoksulluğa karşı mücadelede sosyal siyasete düşen görevleri tanıtmak ve bu alanda uygulanabilecek alternatif yöntemleri sunmaktır.

 

1.      SOSYO-EKONOMİK BOYUTUYLA YOKSULLUĞUN KAVRAMSAL BOYUTU

Yoksulluğun kavramsal mâhiyeti ve boyutu, toplumların farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre değişebilmekte ise de, hayatî sosyal risk taşıması açısından bütün toplumların en önemli ortak sosyal sorunudur.

Yoksulluk denilince aklımıza çoğu zaman zenginliğin karşıtı olan fakirlik, yani sefalet, açlık, yokluk, muhtaçlık, hayatla sürekli mücadele, hayatta kalabilme savaşı, temel ve zorunlu ihtiyaçları yeterince karşılayamama, yeterli varlığa sahip olamama, kazançtan-gelirden mahrum olma ve geçici-kalıcı fakru-zaruret (beklenilmeyen maddî zorluklardan dolayı ortaya çıkan çaresizlik ve sıkıntı) gelmektedir.

Sosyal siyaset açısından yoksulluk, insan haysiyetine ve şahsiyetine yaraşır bir hayat düzeyinin altında, maddî yönden tam anlamıyla veya nispî olarak yetersiz olma durumudur. Bir başka ifadeyle, toplum, ahlâk, aile ve kültür hayatımızı tehdit eden bir felaket, umumî bir toplumsal risktir.[3]

Siyasî ve sosyo-ekonomik yönden yoksulluk ise, temel maddî ve sosyo-kültürel ihtiyaçları karşılayabilme anlamında asgarî hayat standardının altında sürdürülen bir hayattır. Buna göre, bir ülkede ortalama gelir seviyesinin altında bir gelire sahip olanlar, yoksulluk kapsamına girmektedir. Yoksul kesimlerin gelir düzeyleri düşük olmasından dolayı, beslenme, barınma, giyinme gibi temel ihtiyaçlarını da yeteri derecede karşılayamamaktadır.

Sosyal bilimlerde yoksulluk kavramı, çoğu kez ekonomik (maddî) boyutuyla, yani dar anlamıyla ele alınmaktadır. Buna göre yoksulluk, maddî yetersizlik veya güçsüzlükten başka bir şey değildir. Maddî yoksulluk, yeteri derecede kaynaklara veya bunların üzerinde tasarruf hakkına ve(ya) gücüne sahip olamamayı ifade etmektedir. Bu tanım dahî, izaha muhtaçtır. Bu tanımdan yola çıkarak, maddî yoksulluğu iki an gruba ayırmamız mümkündür:[4]

1.)                             Mevcut kaynakların ve varlıkların çok yetersiz olmasından dolayı, insanın fizyolojik olarak hayatta kalmasını imkân tanımayan bir yoksulluk (açlık) durumu.

2.)                             Kaynakların nispî yetersizliğinden dolayı toplum tarafından kabul edilebilir asgarî bir hayat standardını yakalama fırsatı vermeyen bir yoksulluk durumu.

Yoksulluğun iki basamaklı izahı bile, farklı sosyal yapı ve sistemlere sahip olan toplumlar tarafından farklı bir biçimde tanımlanabilir ve yorumlanabilir. Buna rağmen, iki basamaklı maddî yoksulluk kavramı, literatürde genelde mutlak ve göreceli (nispî) yoksulluk olarak kabul görmüştür.

 

1.1.  Mutlak (Birinci Derecede) Yoksulluk ve Açlık Sınırı

Yoksulluğun en klâsik ve en belirgin tezahürü olan mutlak yoksulluk (açlık), hayatta fizyolojik olarak kalabilmenin asgarî bir sınırının olduğu varsayımına dayanmaktadır. Açlık, organizmanın yeterli enerji alamadığında hissettikleri ve bu hissettiklerini yansıtmasına verilen isimdir. Mutlak yoksulluğun önlenemez sonucu olan açlık, asgarî hayat standardı veya açlık sınırının çok altında sürdürülen sefil bir hayattır. Mutlak yoksulluk, insan haysiyetine yakışır bir şekilde temel ve zorunlu ihtiyaçların giderilememesi hâlidir.[5]

Açlık sınırı, genelde diğer sosyal kesimlerin hayat standardından bağımsız olarak belirlenmekte ve tanımlanmaktadır. Birinci derecede fakir ve dolayısıyla mutlak mânâda yardıma muhtaç olarak algılanması gereken bu gibi fakirler, genelde temel insanî ihtiyaçlarını (beslenme, barınma, giyinme) kendi güç ve gayretleriyle karşılayamamaktadır. Böyle bir duruma düşmüş olan bir kişinin, haricî yardım söz konusu olmadığında, belli bir zaman sonra gayri ihtiyari olarak ölüm riski ile karşı karşıya gelmesi de kaçınılmazdır.

Dünya Bankası, günlük geliri minimum 2.400 kalori besini almaya yetmeyen insanları mutlak yoksul olarak tanımlamaktadır. Mutlak yoksulluk sınırı, ülkelerin gelişmişlik seviyelerine göre de değişmektedir. Açlık sınırı altına düşmemek veya yeterli düzeyde beslenebilmek için, az gelişmiş ülkelerde bir kişi günde en az bir Dolara sahip olmalıdır. Türkiye’nin de dâhil edildiği Doğu Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu grup için bu miktar, dört Dolardır (kişi başı ayda ortalama 120 Dolar).

Türkiye’de özellikle işçi sendikaları, açlık sınırını (genelde dört kişiden oluşan) bir ailenin yeterli, dengeli ve sağlıklı olarak beslenebilmesi için yapması gereken asgarî gıda harcamasına göre belirlemektedir. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ise, açlık sınırını benzer bir şekilde günde kişi başına yeterli düzeyde beslenebilecek kaloriye göre ortaya çıkartmaktadır.

Ancak, bazı insanlar, kendilerini ve aile fertlerini besleyecek kadar açlık sınırı üzerinde gelir sahibi olsalar dahî, zorunlu sosyal harcamalarına göre, açlık sınırının altına düşebileceklerini de unutmamak lazımdır. Dolayısıyla, açlık sınırını, kişinin özel sosyal konumunu dikkate almadan, toplumun genel refah seviyesinden, tabiî çevresel şartlardan, coğrafik konumdan, kişinin çalışma imkân ve fırsatlarından, kişinin şahsî özellikleri, alışkanlıkları ve yaşama tarzından ayrı ve objektif olarak tespit etmenin zorlukları da ortadadır. Mutlak yoksulluğun sınırını belirlemek kolay gibi görünse de, asgarî düzeyde beslenmek ve hayatta kalabilmek için hangi temel gıda maddelerine ihtiyaç duyulacağı konusunda toplumsal mutabakatın sağlanmasındaki güçlüklerden dolayı açlık sınırının parasal boyutunu tespit etmek o nispette de zorlaşmaktadır. Bütün bu faktörlerin değişkenliği ve hayata etkisi derecesine göre açlık sınırının rakamsal boyutu, hem toplumdan topluma, hem de fertten ferde değişmektedir.

 

1.2. Göreceli (İkinci Derecede) Yoksulluk ve Yoksulluk Sınırı

Bireysel bazda göreceli yoksulluk, bir kimsenin, diğer bir kimseye göre daha az gelir elde etmesi ile ortaya çıkmaktadır. Toplumsal boyutuyla göreceli yoksulluk, toplumun genel hayat standardına, yani sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyesine bağlı olarak ortaya çıkan bir yoksulluk durumudur. Buna göre açlık sınırının üzerinde ve/fakat ortalama hayat standardının altında bir hayat sürdüren bir kişi, nispî olarak yoksul sayılmaktadır.

Gerçekte göreceli fakirler, gelirden tamamen mahrum olan yoksullar olmaktan ziyâde, gelir yoksulu olan dar gelirli insanlardır. Sürekli olarak bir gelire sahip olsalar ve asgarî hayat standardını yakalamış olsalar dahî, bu kesimin gelir düzeyi, çoğu kez ortalama refah seviyesinin altında seyretmektedir.

Temel ihtiyaçlarını kısmen karşılamakla birlikte, eğitim, sağlık, altyapı, sosyo-kültürel katılım ve mesken kalitesi açısından yeterli bir durum göstermeyen, sosyal-refah yönden gelişmiş toplumlarda vazgeçilmesi zor olan ve hayatın kalitesini artıran veya hayatı kolaylaştıran bazı nesnel ev eşyalarını (buzdolabı, çamaşır makinası, televizyon, telefon, bilgisayar vb.) temin edemeyen bu insanlar ve aileler, ikinci derecede, yani göreceli yoksullar kategorisine girmektedir.[6]

 

1.3. Yoksulluk Teorileri Ekseninde Sosyal Tecrit

Yoksulluk, genelde olumsuz birçok çağrışımla dolu olan bir kavramdır. Yoksulluğu, sadece maddî kriterler çerçevesinde açlık/fakirlik sınırının altında sürdürülen bir hayat olarak algılamamak gerekmektedir. Maddî imkânsızlıkların doğurduğu acı sosyal gerçekler, bazen farklı kavramlara daha yakın duran çeşitli mânâ yoğunlaşmalarına vücut vermektedir. Bunlardan belki de en önemlisi yoksullukla beraber ortaya çıkan sosyal tecrit (toplumsal dışlanma) tehlikesidir. Psiko-sosyal boyutuyla yoksulluk, maddî imkânsızlıklarla birlikte hayatın bütün kesitlerinden uzaklaşma (uzaklaştırılma) ve toplumun sosyo-ekonomik faaliyetlerinden kısmen veya tamamen tecrit edilmedir. Bu yönüyle yoksulluk, sosyal hayata katılım ve fırsat eşitliği imkânlarından yoksunluk olarak algılanabilir. Özellikle fakir ve muhtaç insanların, toplumun sosyo-kültürel değer ölçülerinden ve medeniyetin-teknolojinin getirdiği kazanımlarından-nimetlerinden mahrum edilmeleri, yoksulluğun belirleyici unsuru olarak düşünülmelidir. Netice itibariyle yoksulluk ve sosyal tecrit, çoğu zaman birlikte anılan ve bazılarına göre de aynı anlam taşıyan iki kavramdır. Her iki olgunun da farklı dayanakları vardır.[7]

Anglo-sakson literatüründe yoksulluk teorilerinin kaynağı, liberalizme dayanmaktadır. Buna göre toplum, basit bir ifade ile, fertlerden meydana gelen bir cemiyettir. Fertler, aslında kendi kendine ahenkli bir şekilde işleyen piyasada birbirleriyle rekabet hâlindedir. Değişik sebeplerden dolayı bazı insanlar, piyasanın ağır rekabet şartları altında ezilebilmekte ve dolayısıyla başarı sağlayamamaktadır. Böyle müşkül durumlara düşen aciz insanlara, asgari düzeyde de olsa, piyasada kalabilmelerini sağlayan kaynaklar tahsis edilmelidir. Liberal anlayışa göre ortaya çıkan böyle bir yoksulluk veya yoksulluk riski, maddî dezavantajlardan başka bir şey değildir.

Sosyal tecrit fikrinin tarihî kökenleri, Avrupa’da ortaya çıkan muhafazakâr dünya görüşüne dayanmaktadır.[8] Anglo-sakson liberal görüşten farklı olarak, bir toplumun temel taşları, sosyal gruplardan oluşmaktadır. Ortak bir mutabakat sonucunda şekillenen ve genel ahlâk kaidelerini barındıran bir sosyal nizam içinde bütün sosyal gruplar, karşılıklı hak ve vecibeler çerçevesinde birbirlerine karşı sorumludurlar. Böyle bir anlayış çerçevesinde sosyal bütünleşme de temin edilebilir. Bu sosyal haklardan yeterince yararlanamayan muhtaçlar, sosyal düzenin dışına itilir. Dolayısıyla, bütün fertleri içine alacak bir sosyal intibak ve kaynaşma, sosyal hayatın bütün katmanlarına katılım derecesine ve imkânına göre geçerlilik kazanacaktır. Bu açıdan bakıldığına yoksulluk, sadece maddî yoksunluktan ibaret değildir. Sosyal tecridin bir sebebi, elbette maddî sıkıntılardır. Ancak, siyasî, sosyal ve(ya) kültürel eşitsizlik ve mahrumiyet de kişinin, toplum değerlerinden uzaklaşmasına sebebiyet vermektedir. Toplumu üretken yapan değerler, bütün sosyo-kültürel faaliyetleri ve gerçekleri etkileyen değerlerdir. Alışkanlıkları, inanışları, şahsiyeti, birikimi, yöneliş ve eğilim hususiyetleri ile insan, bu değerler manzumesinin merkezindedir. Bu yönleriyle insana değer verilmemesi, onun sosyal hayattan kopması ve geniş anlamda yoksullaşması anlamına gelmektedir.

Yoksulluk ve sosyal tecrit ekseninde üretilen sosyal teorileri, bugün birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değilse de, sosyal sorunlarla ilgilenen yetkili kurum ve kuruluşların yoksulluğun sosyal tecrit boyutu üzerinde durdukları da bir gerçektir. Modern çağda yoksulluğun yol açtığı yeni sosyal sorunları göz önünde bulundurmak maksadıyla son yıllarda Avrupa Birliği (AB) de “sosyal tecrit” kavramını kullanmaktadır.[9] Nitekim AB Bakanlar Konseyi, “Yoksullukla Mücadele İkinci Avrupa Programı (1985-1989)” çerçevesinde yoksul fertleri, aileleri ve sosyal grupları; maddî, kültürel ve sosyal imkânların yetersizliğinden dolayı, “içinde yaşadıkları üye ülkelerin asgarî hayat düzeyi olarak kabul ettikleri yaşama tarzından dışlanmış kişiler” olarak tanımlamıştır.[10]

Bu kavramın tercih edilmesinin sebebi, bilimsel gayretlerin ve gerçeklerin bir sonucu olmaktan çok, siyasî endişelerin ve sosyal gerçekleri biraz da örtbas etmenin bir çabasıdır. Bir çok AB ülkesi, mevcut sosyal güvenlik sistemlerinin vatandaşlarını açlık ve sefaletten yeterince koruduğunu iddia ederek, (maddî) yoksulluk kavramını ve varlığını açıkça dile getirmekten çekinmektedirler. Bu sebepten dolayı, yoksullukla birlikte anılan sosyal tecridin kavramsal muhtevası da gittikçe göreceli yoksulluk ile eş anlamlı hâle getirilmiştir. Nitekim, bazılarına göre sosyal tecrit “göreceli kayıp (deprivation)”tır. Buna göre sosyal tecrit, kişinin, toplumun ortalama hayat standardını yakala(ya)mamasıdır. “Göreceli kayıp” perspektifinden bakıldığında sosyal tecrit, hem gelir yetersizliği veya yokluğundan kaynaklanan gelir adaletsizliği, hem de sosyal hayattan değişik derece ve boyutlarda kopma veya koparılma durumudur. Sosyal tecrit çizgisine kayan ve bundan da kendi başlarına kurtulamayan insanlar, tedricî de olsa er veya geç yoksulluk riski ile karşı karşıya gelmeye mahkûm olmaktadırlar.[11]

Görüldüğü gibi; sosyal tecrit, psiko-sosyal etkileri bakımından çok geniş ve zengin bir kavramdır. Bundan dolayıdır ki, sosyal tecrit tehlikesine karşı, muhtaçlara maddî yardımların yanında psiko-sosyal hizmetler de götürülmesi gerekmektedir. Muhtaçlara yapılması düşünülen kamusal sosyal yardım (KSY) miktarını belirleyebilmek için, sosyal tecrit kavramı, bize fazla yardımcı olmamaktadır. Ekonomik yönden uygulanabilirliği tartışmalı olsa bile, muhtaçlara maddî yardım ölçütü olarak açlık veya yoksulluk sınırının, önemli kriterler olduğunu söyleyebiliriz.[12]

 

1.3.1. Sosyal Tecrit Türleri ve Muhtemel Risk Tezahürleri

Sosyal tecrit ile yoksulluk arasındaki karşılıklı etkileşimin sonuçları ortadadır. Yoksulluk, kişileri sosyal tecride mahkûm ettiği gibi, sosyal tecrit de kişinin, sürekli olarak yoksul kalmasını sağlayan bir olgudur. Diğer taraftan yoksullaşma süreci, kişileri gittikçe daha çok fakru zarurete iterken, bununla birlikte ortaya çıkan sosyal tecrit de kişinin, kendisine ve içinde yaşadığı topluma karşı yabancılaşmasına yardımcı olmaktadır. Sosyal tecrit tehlikesini daha iyi anlayabilmek için, değişik tezahürlerini ortaya çıkartmak gerekmektedir.[13]

 

1.3.1.1. Emek Piyasasından Tecrit ve İşsizlik

Sosyal tecridin belki de en önemli unsuru, kişinin emek piyasasından uzaklaştırılması veya emek piyasasına hiç yaklaştırılmamasıdır. Bir başka ifadeyle, kişi, gerek kendisinden, gerekse emek piyasası şartlarından kaynaklanan sebeplerden dolayı geçimini temin edecek iş bulamamasıdır. Netice itibariyle işsizliğe sebebiyet veren böyle bir tecrit olayı, kişinin (işsizlik sigortasından yararlanabilme imkânı olsa dahî) şu veya bu şekilde, er veya geç sosyal güvenlik kapsamı dışına itilmesine sebebiyet vermektedir.[14]

İşsizlik, sadece maddî kayıplara yol açan bir durum değildir. İşsiz kişi, bir çok psiko-sosyal tehdit ve baskı altında kalarak, aile fertlerinin de mutsuz olmasına sebebiyet verebilmektedir.[15]

Emek piyasasına hiç giremeyen veya emek piyasasından ayrılmak mecburiyetinde kalmış işsizlere, genel anlamda sosyal tecrit uygulandığı gibi, emek piyasasında iş bulabilen bazı kesimlere (örn. kadınlar, yabancılar, vasıfsız işgücü) de ayrımcı politikalar tatbik edilebilmektedir. Özellikle yüksek ve düşük ücretlerin ödendiği dual (ikili) emek piyasalarında durum bundan ibarettir.

Birincil emek piyasasında yüksek vasıf gerektiren işlerde çalışanlara yüksek ücret, iyi ve güvenceli çalışma şartları-imkânları ve yükselme fırsatları sağlanırken, ikincil emek piyasasında ağır, yorucu ve tehlikeli işlerde çalışanlara düşük ücretler verilmektedir. Yoksullar, emek piyasasında iş bulabilseler dahî, çoğu kez vasıfsız olmalarından dolayı daha çok düşük ücretli işlerde, yani ikincil emek piyasasında çalışmakta ve bundan dolayı da bir türlü asgarî hayat standardının üstüne çıkamamaktadırlar.[16]

 

1.3.1.2. Sosyal Güvenlik Sistemlerinden Tecrit ve Maddî Sıkıntılar

Çalışma hayatının dışında kalanlar, genelde sosyal sigorta sisteminden de yararlanamamaktadır. Primli sistemin dışında olağanüstü sosyal hâller için oluşturulması gereken KSY sistemlerinin de çoğu zaman bulunmadığından veya yetersiz kalmasından dolayı özellikle işsizler ve muhtaçlar, bütünüyle sosyal güvenlik ve dolayısıyla devletin sosyal koruma sisteminden de uzaklaştırılmaktadır.

 

 

1.3.1.3. Tüketim Özgürlüğünden Tecrit ve Yetersiz Beslenme

Bilindiği gibi, gelirin yetersizliği veya hiç olmaması, kişilerin hem tüketim hakkını ve özgürlüğünü elinden almakta, hem de temel ihtiyaçlarını karşılamasını engellemektedir. Yetersiz beslenme, özellikle de çocukların fizikî-zihnî gelişimlerini olumsuz yönde etkilediği açıktır. Birkaç örnek vermek gerekirse, Türkiye’de beş yaşın altında olup da yetersiz beslenme yüzünden normal kilosunun (boyunun) altında olan çocuk sayısının oranı % 8’ (% 16) olduğu belirtilmektedir. Ülkemizde, anne adayının yeterli ve kaliteli beslenememesinden dolayı da doğumda normal kilosunun altında dünyaya gelen çocukların oranı % 15’tir.[17]

 

1.3.1.4. Sağlık Hizmetlerinden Tecrit ve Hastalıklar - Erken Ölümler

Yoksullaşan sosyal kesimler, sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınamadıkları sürece, ücretsiz sağlık hizmetlerinden de yararlanamazlar. Yeteri derecede beslenemeyen ve kendilerini değişik hastalıklara karşı koruyamayan yoksul insanlar, sağlıklı bir hayat idame ettiremedikleri gibi, yeni kalıcı hastalıklara da maruz kalabilirler. Nitekim tüberküloz gibi hastalıklar, Türkiye’de diğer AB ülkelerine nispeten çok yüksektir.[18] Uygun ve kaliteli sağlık imkânlarına erişim oranı, temel ilaçlara ulaşım oranı, sağlıklı içme ve kullanma suyuna ulaşım oranı ile ilgili göstergelerin hâlen arzu edilen noktaya ulaşamamasından dolayı Türkiye’de, 2000 yılı itibariyle dünyaya gelen her canlı bin bebekten 38’i hemen doğum sonrası ölmekte, 45’i ise ilk 5 yılda hayatını kaybetmektedir. Diğer taraftan memleketimizde her yüz bin canlı bebek doğumunda 130 anne doğum esnasında hayatını kaybetmektedir.[19]

 

1.3.1.5. Eğitim Hizmetlerinden Tecrit ve Kültürel Yozlaşma

Yoksulluk ve sosyal tecridin bir göstergesi olan eğitimsizlik, birbirini besleyen iki olgudur. DPT’nin 2001 yılında hazırladığı bir rapora göre, Türkiye’de. fakirlerin % 27’si okur yazar değil, % 23’ü okur yazar, ancak herhangi bir okulu bitirememiş, % 42.5’i ilkokul, % 5.1’i ortaokul, % 2.7’si lise ve dengi okul, % 0.14’ü yüksekokul ve % 0.01’i ise üniversite mezunu. Görüldüğü gibi, eğitimsizlik, yoksulluğun hem önemli bir unsuru, hem de sebebidir.

 

1.3.1.6. Toplum Değerlerinden Tecrit ve Yabancılaşma

Yoksulluk sebebiyle sosyal hayattan uzaklaşan ve gerekli sosyal destek gör(e)meyenler, arkadaşlık ve komşuluk bağlarını da koruyamazlar. Gittikçe marjinalleşen bu insanlar, topluma da yabancılaşır ve insan hayatına yaraşır onurlu bir hayat tarzı geliştiremezler.

Toplumu ile yabancılaşan yoksullar, kendilerini yalnız, güçsüz, başı boş, sahipsiz ve mutsuz hissederler. Bu psikolojik durum da, içinde yaşadıkları sistemin ve toplumun kültürel ve manevî değerlerine ilgisiz ve hatta düşman olmalarına sebebiyet verebilir. Kişilerin, içinde yaşadıkları toplumun millî ve mânevî değerlerinden uzaklaşmaları sonucunda, Türkiye gibi mânevî dinamiklerin ve aile yapısının bütünüyle yok edilemediği bir ülkede ciddî mânâda sosyal patlamalar meydana gelmese de, bireysel ve toplumsal bazda şekillenen kısmî çözülmenin neticesinde bireysel bir tezahür olarak ”marjinal insan” tipi ortaya çıkabilir. Toplumun sosyal yapısına entegre olmakta güçlük çeken böyle bir insan, son tahlilde derin psiko-sosyal sorunlarıyla kötü alışkanlıklara-yollara düşebilir (alkolizm, fuhuş, hırsızlık gibi sosyal-ahlâkî sapmalar).[20]

 

1.4. Yoksulluğun Sebepleri

Sosyal tecrit, kısır döngü içinde hem kalıcı yoksulluğa sebebiyet vermekte, hem de yoksulluğun sebebini oluşturmaktadır. Genelde yoksulluk gibi sosyal olayların sebeplerinin kaynaklarına inildiğinde, üç boyut görülmektedir:[21]

1.)                            Siyasî yönden etkilenmesi veya değiştirilmesi zor olan demografik, sosyal ve iktisadî süreçler-değişimler (Sosyal yapıda ve aile hayatında bazı sosyo-kültürel olumsuz değişmeler: Sosyal yardımlaşma ve dayanışma anlayışındaki sapmalar; Akraba ve komşuluk münasebetlerinin bozulması; Toplumda boşanmaların, doğumların, dulların, yetimlerin, sokak çocuklarının ve(ya) özürlü doğan çocukların artması).

2.)                            Yoksulluk ve işsizlikle (veya bunlara yol açan faktörlerle) mücadelede sosyo-ekonomik politikaların yetersizliği (yoksulluğun yapısal sebepleri).

3.)                            Kişilerin şahsî tercihleri, tutum ve davranışları.

İkinci ve üçüncü boyutta ele alınan yoksulluk sebeplerinin temelinde, siyasetin veya kişilerin sorumlulukları yatmaktadır. Eksik, yetersiz veya hatalı görülen mevcut politikaların veya davranışların olumlu yönde değişmesi hâlinde, sorunlara bir çözümün getirilmesi mümkündür. Olması veya yapılması gerekenlerin ihmali söz konusu ise, genelde siyasete veya kişilere suç yüklenmektedir.

Devlet, en uygun sosyo-ekonomik enstrümanlarıyla yoksulluğa ve(ya) işsizliğe sebep teşkil edecek bütün olumsuz gelişmelerin önüne etkili bir şekilde geçerek, yoksulluğun müsebbibi durumuna düşmemelidir. Aynısı, kişiler için de geçerlidir. Kişilerin ekonomik olmayan tutum ve davranışları (müsrif ve lüks hayata düşkün olmaları), çalışma istek ve gayretinde bulunmamaları (tembellik, atalet), alkollü veya diğer uyuşturucu maddelere bağımlı hâle gelmeleri, ailevî sorumluluklarını yerine getirmemeleri, sosyal ve ahlâkî değerlerden sapmaları, yoksulluklarına yol açan faktörlerdir.

Yoksulluk sorunu ile başarılı bir mücadelede, sebepler katalogunun hacmine uygun bir biçimde her üç alanda da geniş kapsamlı ve koordineli bir sosyal siyaset stratejisinin geliştirilmesi ve uygulanması zorunludur. Her ne kadar yoksulluğun birinci boyutunu oluşturan sosyal değişim sürecini, siyasî müdahalelerle istenilen bir yöne kısa vâdede sevk etmek zor gibi görünse de, zengin millî ve mânevî değerlerimizin, örf, gelenek ve âdetlerimizin etrafında oluşturulacak millî eğitim, halk (aile-ahlâk) eğitimi, sosyal pedagoji programları sâyesinde ideal, yani sosyal dayanışma içinde olan örnek bir toplumun oluşturulması da mümkündür.

 

 

2.      YOKSULLUK SORUNU KARŞISINDA SOSYAL SİYASETİN ÖNEMİ VE ROLÜ

Hangi ilke veya dünya görüşüne dayanırsa dayansın, sosyal siyaset uygulamaları, ortaya çıkan değişik sosyal sorunların çözümünde önemli bir araçtır. Genelde sosyal politikaların hayata geçirilmesi, makul bir sosyal sebebin-gerekçenin-olgunun (örn. yoksulluk; hastalık; malullük; sakatlık) bulunmasına bağlıdır (sebebe bağlı sosyal siyaset). Ancak, her bir sosyal olgu, mutlak anlamda sosyal siyasetin uygulanması için bir kaynak-zaruret teşkil etmez. Bu durumda, sadece sosyal olgunun, kişiye maddî-mânevî bir zarar getirip getirmediğine bakılmaktadır. Belirli oranda zarar veya mağduriyet söz konusu ise, sosyal siyasetin enstrümanları devreye girmektedir (neticeye-zarara bağlı sosyal siyaset). Yoksulluk olgusu, yukarıdaki izahlardan da anlaşılabileceği gibi, maddî boyutunun yanında bir çok psiko-sosyal sorunları da içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla, hem bir sosyal gerekçe, hem de maddî-mânevî kayıplara yol açması bakımından yoksulluk, sosyal siyaset kapsamında değerlendirilmesi ve çözümlenmesi gereken bir konudur.

Gelişmiş sosyal devletler de, değişik sosyal güvenlik yöntemleri ile, sosyo-ekonomik yönden en zayıf sosyal kesimlerden başlayarak, toplumun bütün üyelerinin sosyal-refah düzeylerinin iyileştirilmesi yönünde sosyal politikalarını uygulamaya koymaktadır. Sosyal devletler bunu yaparken, muhtemel yeni sosyal sorunların daha gün ışığına çıkmasına veya mevcut sosyal sorunların daha da girift hâle gelmesine fırsat vermeden, önleyici tedbirler ihtiva eden koruyucu sosyal politikalarını ve hizmetlerini sürekli olarak geliştirmek mecburiyetindedirler.

Stratejik ve bütüncül sosyal siyaset uygulamaları ekseninde yoksulluğa karşı verilen mücadelede, sosyal siyaset hedeflerinin her birisinin dikkate alınması gerekmektedir. Meselâ sosyal devlet, işsiz kalanların gelir kayıplarını telafi edebilmek için, sosyal adalet hedefine uygun olarak, gelir dağılımı politikaları çerçevesinde sosyal güvenlik çatısı altında işsizlik sigortasını ve bununla birlikte veya bundan ayrı olarak KSY sistemini oluşturması gerekmektedir. Maddî kaynakların transferi (işsizler açısından sosyal gelir, devlet açısından sosyal harcama-transfer) neticesinde işsizlerin ortalama gelir seviyesinin tespit edilen asgarî hayat standardının (açlık sınırı) üzerine çıkması hâlinde sosyal devletin görevi, ilk etapta tamamlanmış sayılabilir.

Ancak, sosyal siyasetin diğer hedeflerini de dikkate aldığımızda (sosyal barış-bütünleşme-kaynaşma-tekâmül) sosyal devletin, maddî yoksulluğu (açlığı) gidermenin ötesinde, özellikle göreceli yoksulluğa ve sosyal tecride karşı sosyal hizmetler, meslekî eğitim ve istihdam alanlarında ilave bazı tedbirler alması icap edecektir. Yoksulluğa ve sosyal tecride karşı kapsamlı bir mücadele çerçevesinde kurumlar arası işbirliğinin yanında yoksulluğun ve sosyal tecridin bir çok tezahürüne karşı geniş spektrumlu sosyal politikalara ihtiyaç vardır. Nihaî hedef, kişinin hem çalışma hayatına, hem de sosyal hayata tam katılımını sağlamak olmalıdır.

Yoksulluğa ve sosyal tecride karşı kapsamlı bir mücadele çerçevesinde kurumlar arası işbirliğinin yanında yoksulluğun ve sosyal tecridin bir çok tezahürüne karşı geniş spektrumlu sosyal politikalara ihtiyaç vardır. Sosyal siyaset ekseninde yoksulluğa karşı mücadelede dikkate alınmasında bir diğer önemli konu, yardıma muhtaç kişilerin (muhtaçlık kriterinin) belirlenmesinde objektif, âdil ve hakkaniyet ölçülerine uygun esasların uygulanmasıdır. Muhtaçlık kriterlerinin içine, dolaylı (gizli) veya dolaysız olarak muhtaçlık kriterleri ile ilgisi olmayan başka şartların konulması (örn. dinî-etnik bir gruba mensup olma, siyasî-dinî görüş, cinsiyet, yaş, azınlık, soy, lisan gibi faktörler), sosyal hukuk ilkelerine ve sosyal devlet anlayışına tamamen terstir.

 

2.1. Yoksulluğu Ortadan Kaldırmaya Yönelik Kamusal Sosyal Yardım (KSY) Programları

KSY, kendi ellerinde olmayan sebeplerden dolayı fakir olarak doğan veya sonradan yoksulluğa düşen ve dolayısıyla mutlak veya nispî olarak yardıma muhtaç hâle gelen kişilere, insanlık haysiyetine yaraşır düzeyi sağlamak maksadıyla, çoğu kez devlet bütçesinden (fonlardan) tek taraflı olarak yapılan karşılıksız (veya kişinin durumunun iyileşmesi hâlinde daha sonra geri ödeme şartına bağlı olarak yapılan) maddî desteklerdir.

Sosyal güvenlik yöntemini ifade eden kavramların en eskisi olan KSY, sosyal güvenliğin tarihî oluşum ve gelişim süreci içinde, bir başka ifadeyle daha sosyal sigortalar sistemi kurulmadan çok daha evvel değişik tedbir ve vasıtalarla hayata geçirilmiş, özellikle dinî kurumlar ve vakıflar tarafından uygulanmıştır.

Bugün, bir devletin sosyal sigorta sistemi ne kadar gelişmiş olursa olsun, ortaya çıkabilecek olağanüstü ve plân dışı sosyal riskler karşısında yeterli olamamaktadır. KSY, temelde diğer sosyal güvenlik sistemlerinin boşluklarını ve(ya) eksikliklerini doldurmakta ve tamamlayıcı bir rol üstlenerek, genellikle sadece münferit hallerde devreye girmektedir. Dolayısıyla, sosyal sigortalı olsun veya olmasın, gelir seviyesi düşük ve(ya) bununla birlikte değişik sebeplerden dolayı (çocuk, yüksek kira gibi) sosyal giderleri yüksek olan muhtaç yoksullara, yoksulluk derecelerine göre, aynî ve nakdî yardım yapılması kaçınılmazdır.

Sosyal güvenliğin, sosyal sigortalar sisteminin dışında da sağlanmasında KSY’nin büyük bir katkısı vardır. Sosyal güvenlik yöntemlerinden sayılan KSY’nin finansman biçimi ve yararlanma şartları, primli sisteme dayanan sosyal sigorta yönteminden farklıdır. Şöyle ki, dağıtılan sosyal yardımlar, devlet bütçesinden (vergilerden) karşılanmakta ve karşılığında muhtaçlık dışında çoğu kez bir şart aranmamaktadır.[22]

Bir ülkede (maddî) yoksulluğun varlığı, o ülkede sosyal koruma ve sosyal yardım sisteminin yetersiz olduğunun ve sosyal politikaların etkin bir şekilde uygulan(a)madığının önemli bir işaretidir. Birincil gelir dağılımının olumsuz tezahürlerini ortadan kaldırabilmek için, gelir seviyesi düşük veya bundan tamamen mahrum olan sosyal kesimlere KSY’de bulunmak, sosyal adaleti tesis etmek bakımından önemli bir vasıtadır. Bütçe açıkları sebebiyle yeteri derecede KSY’de bulunamayan ülkelerde gelir dağılımındaki adaletsizlik gittikçe daha büyümektedir.[23]

İktisadî sosyal siyaset doktrinine göre, birincil gelir dağılımının meydana getirdiği yoksulluk riskinin ortadan kaldırılması, mevcut kaynakların (yeniden) dağıtıma tâbi tutulması ile mümkündür. Bu görev de, sosyal devlete düşmektedir. Sosyal politika çerçevesinde oluşturulması gereken dağıtım enstrümanları ile (KSY, Devletçe Bakılma, Sosyal Tazminat, Sübvansiyonlar vb.) ikincil gelir dağılımı sağlanmaktadır. Bu şekilde elde edilen sonuç, birincil gelir dağılımına göre çok daha âdildir ve bu yöntemle fakir ile zengin arasındaki uçurum gittikçe azalmaktadır.[24]

Ancak, sosyal siyaset enstrümanları ile maddî kaynakları yeniden dağıtmak, yoksulluğun bütün boyutlarını bertaraf etmek ve özellikle insan şahsiyetini korumak açısından yeterli değildir. Alternatif ve(ya) geniş anlamda sosyal siyaset, örneğin sosyal hizmetler aracılığıyla, sosyal tecrit gibi tehlikeleri ortadan kaldırmak ve toplumsal şartları iyileştirmek için, sosyal hayatın bütün alanlarında fırsatların da eşit bir şekilde dağılımını öngörmektedir.[25]

İktisadî sosyal siyaset ekseninde geliştirilen dağıtım politikaları, yoksulluğu veya yoksulluk riskinin doğurabileceği maddî zararları, kayıpları veya imkânsızlıkları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Toplumsal politika anlamında sosyal siyaset ise, geliştirilmiş farklı enstrümanlar ile sosyal tecrit riskinin önüne geçilmesi yönünde tedbirlere müracaat etmektedir. Her ülke, sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyesine ve sosyal siyaset anlayışına göre, yoksulluk ile mücadele noktasında farklı uygulamalar tercih etmektedir.

 

2.1.1. KSY Kapsamına Giren Muhtaç Sosyal Kesimler

Muhtaçlık, genelde kişinin, çalışma imkânı bulamaması (işsizlik), çalışamayacak derecede özürlü-malul-yaşlı-hasta olması, gelir getiren bir mal varlığına-kaynağa sahip olmaması neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Ülkemizde muhtaçlık, "kendisi, eşini ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını, anne ve babasını bulunduğu mahallin hayat şartlarına göre asgarî seviyede geçindirmeye yetecek geliri, malı veya kazancı bulunmama" hâli olarak tanımlanmaktadır.[26]

Bu tanım, daha çok maddî (mutlak) yoksulluğu izah etmektedir. Geniş anlamda muhtaçlık kategorisine, göreceli yoksulluk ile sosyal tecridin unsurları da dâhil edilmelidir. Şu bir gerçek ki, özellikle ülkemizde çalışmasına, bir mal varlığına veya gelire sahip olmasına karşılık, bir çok insan yine de geçimini tam olarak sağlayamamaktadır. Dolayısıyla kişinin eline geçen gelir, onu zaruretten kurtaramıyorsa yardıma muhtaç sayılmalıdır. Elbette muhtaçlığın kendi içinde dereceleri ve türleri bulunmaktadır. Sağlanacak sosyal yardımın muhtevası, türü, süresi ve miktarı da buna göre farklı ve esnek bir biçimde düzenlenebilir.[27]

Genel anlamda muhtaçlık ve dolayısıyla KSY ve sosyal hizmetler kapsamına girebilmek için, kişide aşağıdaki dört şart aranmaktadır:

1.)    Yoksulluk, yani gelir yokluğu veya yetersizliği.

2.)    Sosyal tecrit unsurlarının varlığı.

3.)    Hastalık, yaşlılık, malullük, özürlülük.

4.)    Kimsesizlik, terk edilmişlik ve yalnızlık.

KSY ve hizmetlerinden yararlanması gerekenler, gerçekten yardıma, bakıma ve(ya) diğer sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kişilerdir. Muhtaç kişiler, geçimini kendi başına ya hiç, ya da yeterince sağlayamayan ve bu sebeple de hayat boyu veya geçici bir süre için, şu veya bu şekilde yardıma muhtaç hâle gelmiş kimselerdir. Daha detaylı olarak açıklayacak olursak, bu yardıma muhtaçları, şu şekilde sıralayabiliriz:[28]

1)                              Her hangi bir yerden gelir kaynağı olmayan işsizler.

2)                              Çalıştığı ve kazancı olduğu halde kendi zarurî ihtiyaçlarını ve(ya) bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar.

3)                              Yardıma muhtaç çok çocuklu aileler, dul ve(ya) boşanmış çocuklu kadınlar.

4)                              Yardıma veya bakıma muhtaç âciz yaşlılar ve özürlüler (acezeler).

5)                              Herhangi bir kazaya uğramış veya meslek hastalığına yakalanmış ve bundan dolayı da tamamen veya kısmen ya da geçici olarak malul duruma düşmüş yardıma ve bakıma muhtaç kişiler.

6)                              Kendileri veya aile fertleri hapiste olan yardıma muhtaç kişiler.

7)                              Özellikle sosyal sigortalar kapsamı dışında kalan ve sağlık hizmetlerinden yararlanması gereken yoksul aileler ve hamile bayanlar.

8)                              Eğitim gören veya göremeyen fakir çocuklar.

9)                              Uygun meskeni olmayanlar, sağlıksız ortamlarda barınanlar veya kira bedellerini ödemekte güçlük çekenler.

10)                          Yeterli maddî imkânı olmayan ve evlenmek isteyenler.

11)                          Değişik tabiî âfetlerden dolayı yardıma muhtaç hâle gelen kişiler.

12)                          Tabiî âfetlerden dolayı zarara uğrayan çiftçiler.

13)                          Borçlarından kurtulamayan ve bundan dolayı da geçim sıkıntısı çeken aileler.

 

2.1.2. Muhtaçlık Kriteri Olarak “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği”

KSY standardını ve miktarını belirleyebilmek ve yoksulları, muhtaçlıktan kurtarabilmek için, belirli bir kritere ihtiyaç vardır. Türkiye’de değişik kurum ve kuruluşlar, açlık ve yoksulluk sınırını bir muhtaçlık ölçüsü olarak tespit etmektedir. Tespit edilen her iki sınır da, özellikle yoksulluk sınırı, asgarî ücretin bile çok üstündedir. Örneğin Türk-İş’in dört kişilik bir aile için Ocak 2002 (Ocak 2003) için tespit ettiği açlık sınırı, 307 (401) milyon TL’dir. Yoksulluk sınırı ise 935 (1.220) milyon TL’dir. Aynı dönemde net asgarî ücret ise 163 (225) milyon TL’dir. Görüldüğü gibi, açlık (yoksulluk) sınırı, asgarî ücretin iki (altı) katıdır..[29]

Dolayısıyla, bu sınırlar, KSY için bir ölçü olmaktan uzaktır. Çünkü yapılması düşünülen KSY miktarının, asgarî ücretin üzerinde olması düşünülemez. Devletin ekonomik imkânları bir yana, böyle bir durumda, ücretlilerin yarısından fazlasını teşkil eden asgarî ücretle çalışanlar, âdeta cezalandırılmış olurlar. KSY amaçlı yoksulluk (açlık) sınırı, uygulanabilir, gerçekçi ve nispî verilere dayandırılarak elde edilmelidir..[30]

AB’nin KSY çerçevesinde asgarî hayat standardının (yoksulluk sınırının) tespiti ile ilgili önerdiği “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” ilkesi, Türkiye için de bir ölçü olabilir. Buna göre, kişinin kendisi ve bakmak zorunda olduğu kimselerin geçimini, insan haysiyetine yaraşır bir şekilde sağlayıp sağlamayacağının esasları, ülkelerin genel refah ölçülerine endekslenerek belirlenmektedir. AB prensibi doğrultusunda, asgarî hayat standardının (KSY’nin) parasal boyutu, bir ülkede fert başına düşen ortalama gelirin % 40 ile % 60 arasındadır. Bir çok AB ülkesi, yardıma muhtaç yetişkin bir insanın ihtiyaç duyacağı KSY miktarını, fert başına düşen ortalama millî gelirin asgarî % 50’sini esas alarak, tespit etmektedir.[31]

Bu şekilde belirlenen asgarî hayat standardı, KSY miktarının temelini oluşturmaktadır. Bu miktar üzerinden yapılan sosyal transferler, hem yardıma muhtaç kişilerin asgarî hayat standartlarını temin etmekte, hem de diğer gelir gruplarının ortalama refah seviyelerine yaklaştırmaktadır. Dolayısıyla, bu miktar üzerinden yapılan maddî destekler neticesinde, muhtaç kesimlerin psiko-sosyal ve ekonomik durumları, diğer sosyal kesimlerle aynı olmasa da, eş değer olarak kabul edilmektedir.[32]

Yardıma muhtaç kişilerin evli ve çocuk sahibi olmaları durumunda, kendilerine tahsis edilen KSY miktarı da, buna orantılı olarak kısmî artmaktadır.[33]

 

Tablo 1: OECD ve AB ülkelerinde “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” İlkesine Göre Tespit Edilen KSY’nin, Aile Fertlerinin Sayısına Göre Artış Oranı.

 

 

Birinci Yetişkin Muhtaç

İkinci Yetişkin Muhtaç (Eş)

Çocuk

OECD

1,0

0,7

0,5

AB

1,0

0,5,

0,3

 

Kaynak: http://www.gewi.kfunigraz.ac.at./edu/

 

Bu modeli, Türkiye için uyarlamak gerekirse, ilk önce fert başına düşen ortalama GSMH’yi esas almamız gerekmektedir. DPT ve DİE’ye göre, 2002 yılı için bu miktar, (cari fiyatlarla) 2.584 Dolardır. “Ortalama Net Gelirin Eşdeğerliliği” oranını, Türkiye şartları için % 40 olarak kabul edersek, yıllık ortalama geliri 1.034 Doların altında olan yetişkin bir kişiyi, yardıma muhtaç yoksul olarak değerlendirip, KSY kapsamına almamız gerekmektedir. Bu model doğrultusunda, gelirden tamamen mahrum olan yardıma muhtaç bir yetişkine, ayda ortalama olarak 86 Dolar (Mayıs 2003 döviz kurlarına göre takribî olarak 130 milyon TL) KSY yapılmalıdır.

Yardıma muhtaç kişinin evli [ve çocuk sahibi] olması hâlinde, KSY miktarı % 50 [% 80] oranında artmaktadır. Buna göre sosyal transferin toplam miktarı, 129 Dolara (190 milyon TL) [155 Dolar veya 232 milyon TL] çıkmaktadır. Aile fertleri de dikkate alındığında, yardıma muhtaç aileye aktarılması gereken KSY miktarı, asgarî ücreti bile geçmektedir.

KSY miktarının asgarî ücrete çok yakın ve hatta bunun üzerinde olması durumunda, çalışan kesimin cezalandırılması ve çalışmayanların da mükafatlandırılması söz konusudur. Böyle bir durumda çalışmamak veya kamusal sosyal yardımın yanında kaçak (kayıt dışı) çalışmak teşvik edilecektir. Uzun vâdede, asgarî ücretle KSY miktarı arasında ahenkli ve kabul edilebilir bir oranı tesis edebilmek için, KSY miktarını aşağı doğru (% 40’ının altına) çekmek yerine, asgarî ücreti, sosyal ücret[34] konumuna getirmek gerekmektedir. Bunu sağlamanın, yani asgarî ücreti yukarıya doğru çekebilmek için de, asgarî ücretlilerden vergi alınmayabilir, sosyal sigorta prim oranları düşürülebilir ve(ya) istihdam (kalkınma) politikaları çerçevesinde işgücü verimliliği artırılabilir.

 

2.2. Yoksulluğu Önleme Açısından Koruyucu Sosyal Politikalar

2.2.1. Aktif İstihdam ve Meslekî Eğitim Politikaları

İstihdam politikaları, devletin, işsizlik sorununu çözmek, işsizlerin sayısını azaltmak maksadıyla, devletin iş alanlarının açılmasına ve dolayısıyla emek talebinin artmasına yönelik dolaylı-dolaysız bir biçimde uyguladığı sosyo-ekonomik politikaların bütünüdür.

Bazı gelişmiş ülkeler, aktif istihdam politikaları çerçevesinde yeni teknolojileri de dikkate alan (yeniden) meslekî eğitim programları, esnek (alternatif) çalışma imkânları, sosyal sigortalar prim ve(ya) vergi oranlarının aşağıya doğru çekilmesi gibi reel sektör yatırımlarını ve üretime dönük yöntemlerle istihdam oranını arttırmayı hedeflemektedir.

Aktif istihdam politikaları kapsamında genelde aşağıdaki tedbirlere başvurulmaktadır:[35]

1.)             İşletmelere ve KOBİ’lere dolaylı-dolaysız sübvansiyon (malî destekler veya üretim maliyetlerini düşürücü tedbirler) ve rekabet artırıcı teknolojik destek.

2.)             Yatırımlar için ucuz arazı tahsisi veya kredisi.

3.)             Özel şirket hisselerin hükümetçe satın alınması.

4.)             Geçici veya koruyucu istihdam tahsisleri.

5.)             Kamu tarafından finanse edilen işletme içi eğitim ve işe alıştırma programları

6.)             Amortisman iadesi.

7.)             İş Kurumları tarafından işsizlikten en fazla etkilenen ve uzun süreli işsizlere, iş deneyimi kazandıracak programların veya vasıflı işgücü yetiştirme kurslarının uygulanması.

8.)             İstihdam edilen genç veya yaşlı işsizlerin işçi ücretlerinin veya sosyal sigorta prim ödemelerinin bir kısmının devletçe karşılanması.

9.)             İş Kurumları aracılığı ile çalışmaya muktedir özürlülerin istihdamını kolaylaştıran kota sisteminin uygulanması, istihdamı zor olan özürlüler için meslekî rehabilitasyon merkezleri veya korumalı işyerlerinin açılması.

10.)         Emek piyasasının nitelikli eleman ihtiyacını karşılamak üzere kayıtlı işsizlere ve işini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan işgücüne mesleğe hazırlık, meslek edindirme, meslek değiştirme ve meslek geliştirme eğitimi programlarının uygulanması..

11.)         Kendi işini kuracak işsizlere yönelik meslekî bilgi, girişimcilik eğitimi, iş kurma danışmanlık hizmetleri ve beceri kazandırma kurslarının açılması. Kendilerine teknik ve malî destek sağlanması.

12.)         Toplum yararına çalışma programlarının düzenlenmesi. Özellikle uzun süre işsiz kalan vasıfsız işgücüne, sosyal olarak faydalı olabilecek ve sıfıra yakın sermaye yatırımıyla, daha çok kamu hizmetine dayalı olarak örgütlenmiş alanlarda (park, bahçe, sokak temizliği vb.) istihdam imkânı sağlayan programların tertiplenmesi.

13.)         Sosyal sigortalı olarak çalışır iken işsiz kalanların sosyal güvenliğini temin etmek maksadıyla kendilerine issizlik ödeneğinin (parasının) verilmesi ve sosyal sigorta kapsamı dışında kalan işsizlere KSY kapsamında işsizlik yardımının yapılması.

 

2.2.2. Sosyal Konut Politikaları

Bilindiği gibi, barınma ihtiyacı, insanların temel sosyal ihtiyaçlarından sayılmaktadır. Sosyal konut politikaları özellikle muhtaç insanların sağlıklı bir ortamda barınma ihtiyaçlarını, mümkünse kendi bütçelerine uygun olarak karşılayabilmek için, oluşturulan politikaların bütünüdür. Sosyal konutun hedefi, her aileyi, ailenin ekonomik durumuna uygun, ödeyebileceği fiyatta, sağlık, güvenlik ve huzur sağlayacak meskenlere kavuşturmaktır.

Gelişmiş sosyal devletler tarafından gelir seviyesi düşük olan aileler için inşa ettirilen sosyal konutların özellikleri genelde şunlardır:

1.)             Kira veya satış bedeli konut piyasasının altındadır.

2.)             Barınma şartları, iç ve dış mimarî özellikleri standartlara uygundur (Tuvalet, banyo, su, elektrik, lavabo, ısıtma sistemi normlara uygundur).

3.)             Çevre ile uyumludur: Konutlar tabiî ve sosyal çevreye uygun olarak inşa edilir ve aile fertlerinin sağlıklı bir ortamda hayat sürdürebilmelerine imkân tanınır.

Almanya'da sosyal konutların yapımı iki yöntemle gerçekleşmektedir:

1.)             Merkezî idarenin malî desteği ile çoğu kez mahallî idarelerin girişimi neticesinde yapılan toplu sosyal konutlar.

2.)             Özel sektörün veya şahısların mülkiyeti altında bulunan konutların tadilatı ve restorasyonu için mahallî idarelerce sağlanan nakdî yardımın karşılığı olarak bu konutların, sosyal konut olarak belirli bir süre için mahallî idarelerin denetimi altına alınması ve ihtiyaç sahibi yoksullara düşük kira bedeline verilmesi.

Sosyal konutların dağıtımında ilk önce muhtaç ve çok çocuklu aileler, bebek bekleyen aileler, genç ve yoksul evliler, tek ebeveynli aileler (genellikle babasız çocuklu anneler), yaşlı ve özürlülere bakan aileler gelmektedir.

 

2.2.3 Yaygın Sosyal Hizmetler Sistemi

Sosyal hizmetler, kişi, grup ve toplulukların yapı ve şartlarından doğan ya da kendi denetimleri dışında meydana gelen bedenî, zihnî ve ruhî eksikliği, fakirlik ve eşitsizliği gidermek veya azaltmak, toplumun değişen şartlarından doğan sosyal sorunları çözümlemek, insan kaynaklarını geliştirmek, hayat standartları iyileştirmek ve yükseltmek, fertlerin birbirleriyle ve sosyal çevresi ile uyum sağlamasını kolaylaştırmak maksadıyla insan şeref ve haysiyetine yaraşır eğitim, danışmanlık, bakım, tıbbî ve psiko-sosyal rehabilitasyon alanlarında devlet veya gönüllü-özel kuruluşlar tarafından sistemli bir şekilde ifa edilen hizmet programlarının bütünüdür. [36]

Sosyal hizmetler, herhangi bir sebeple sosyal veya ekonomik muhtaçlıklarla karşılaşan kişilere ve ailelere fayda sağlamak, psiko-sosyal yönden destek olmak, insan haysiyetine uygun yaşayış düzeyinin gerçekleşmesine katkıda bulunmak hedefine yönelmektedir.

Her toplumda yoksulluğa itilen insanlar olacaktır. Bunların önemli kısmı, kendi iradeleri dışında korunmaya muhtaç duruma düşmektedir. Bazıları ise, özürlülerde olduğu gibi doğuştan itibaren başkalarının sürekli yardımına ve(ya) sakatlık derecesine göre belirli oranda bakımına ve himayesine muhtaçtırlar. Bu kişilerin maddî olmasa da, sosyal yönden dışlanmamaları için, sosyal hizmetler alanında desteğe ihtiyaçları vardır.

Sosyal hizmetlerin kapsamı ve ilgi alanları şunlardır:

1.)             Tıbbî destek ve sağlık hizmetleri.

2.)             Psiko-sosyal danışmanlık hizmetleri.

3.)             Kurumsal ıslah ve rehabilitasyon hizmetleri.

4.)             Çocuk koruma ve kurumsal yetiştirme hizmetleri.

5.)             Gençliğe ve yetim çocuklara eğitsel destek hizmetleri.

6.)             Yaşlılara kurumsal barınma ve psiko-sosyal destek hizmetleri.

7.)             Tabiî afetlerde kişilere psiko-sosyal destek hizmetleri

8.)             Sorunlu ailelere mânevî destek hizmetleri.

9.)             Özürlülere yönelik meslekî ve psiko-sosyal rehabilitasyon hizmetleri.

10.)         Bakıma muhtaç yaşlı, hasta veya özürlü insanlara psiko-sosyal ve bakım hizmetleri.

11.)         Sokak çocukların ve hayat kadınlarının (fuhşa itilen kadınların) psiko-sosyal rehabilitasyonu.

12.)         Şiddet gören (görmüş olan) insanlara psiko-sosyal destek hizmetleri.

13.)         Borçlu ve işsiz kalanlara psiko-sosyal danışmanlık hizmetleri.

 

3.      TÜRKİYE’DE YOKSULLUK SORUNUNUN KARŞISINDA KSY UYGULAMALARININ YERİ

Türkiye’de, resmî olarak tanımlanmış bir yoksulluk sınırı olmadığından, hangi gelir seviyesi altında kalanlara KSY yapılması gerektiği hususunda ortak bir uygulama yöntemi bulunmamaktadır. Bunun yanında bütün muhtaçları veya belirli muhtaç grupları içine alan KSY niteliği taşıyan sosyal koruma uygulamaları, gelişmiş sosyal yardım sistemlerinden farklı olarak, yoksulluk sınırını son derece düşük gelir seviyesinde tutmaktadır. Dolayısıyla muhtaçlara sağlanan ve çoğu kimi zamanda süreklilik arz etmeyen aynî veya nakdî yardımlar da, çoğu kez kifayetsiz kalmaktadır.

Diğer taraftan Türkiye’de sosyal sigortalı olarak çalışanlar, aile fertleri ile birlikte sosyal güvenlik kapsamında sayıldıklarından dolayı, gelir durumlarının sosyal ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadıklarına bakılmaksızın, genelde KSY programlarına dâhil edilmemektedirler. Bu itibarla Türk sosyal güvenlik sistemi çerçevesinde oluşturulan ve koruma karakteri taşıyan KSY’den sadece mutlak mânâda yoksullar, yani gelirden tamamen mahrum olan muhtaçlar yararlanabilmektedir. [37]

Bu bölümde, kronolojik olarak tanıtılan ve ülkemizde uygulanan sosyal koruma (yardım) amaçlı kanunî düzenlemelerin fonksiyonlarını ve etkinliklerini anlayabilmek ve değerlendirebilmek için de, yukarıda izah etmeye çalıştığımız faktörleri göz ardı etmemek gerekmektedir.

 

3.1. Âfetlerden Zarar Gören Muhtaçların Korunması

15.05.1959 tarih ve 7269 sayılı “Umumî Hayata Müessir Âfetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun”, âfet sonucu tabiî ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum kalan kişilerin temel ihtiyaçlarının (yedirme, giydirme, barındırma) İmar ve İskan Bakanlığınca meccanen (karşılıksız) nakdî ödemeler yoluyla karşılanmasını öngörmektedir. Söz konusu ihtiyaçlar için gereken aynî yardımlar, Türkiye Kızılay Derneği tarafından yapılmaktadır. Âfet sonucu yaralanan veya hastalanan kimseler, en yakın tedavi merkezine sevk edilmektedir. Özel veya resmî tüm sağlık kurumları, hastaları kabul edip tedaviye mecburdur. Resmî yerler, bu hizmetleri bedelsiz vermek mecburiyetindedirler. Tedavinin özel yerlerde yapılması gerektiğinde, ortaya çıkan masraflar, yetkili Bakanlıkça karşılanmaktadır.

 

3.2. Tabiî Âfetlerden Zarar Gören Muhtaç Çiftçilerin Korunması

20.06.1977 tarih ve 2090 sayılı “Tabiî Âfetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun”, tek geçim kaynağı ziraat ve hayvancılık olan kişilerin, tabiî âfetler sonucu ziraî açıdan zarara (gelir kaybına) uğramaları, ürünlerinin ve üretim imkânlarının önemli ölçüde bozulması ve âfet sonucu muhtaç duruma gelmeleri hâlinde, kendilerine KSY yapılmasını emretmektedir. Âfetten etkilenen çiftçilere kredi verme, teknik yardım yapma, yapılacak ve onarılacak tesislerin maliyetlerine katılma şeklinde destekle de bulunulmaktadır. Çiftçi, uğradığı zararı diğer tarımsal veya başka gelirleri ile karşılayacak güce sahip değilse ve geçimini sağlayamayacak derecede muhtaç hâle gelmişse, kendisine karşılıksız mal veya para yardımı yapılmaktadır. Zarar ve ziyanlarını mahiyetini, oranlarını ve tutarlarını tespit etmek, çiftçinin ödeme gücüne göre karşılama şekillerinin belirlemek maksadıyla il ve ilçelerde "Hasar Tespit Komisyonları" kurulmaktadır. Yardımların finansmanı, Gıda-Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bütçesinde oluşturulan bir fondan karşılanmaktadır.

 

3.3. Muhtaç Yaşlı ve Özürlülerin Korunması

1977 tarih ve 2022 sayılı “Altmış Beş (65) Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun”, KSY kapsamında muhtaç yaşlıları korumayı hedeflemektedir. Bu kanundan; 65 yaşını doldurmuş, kendisine bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan muhtaç yaşlılar ile 65 yaşından küçük ve/fakat sakat ya da başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek derecede güçsüz olan kimseler de yararlanabilmektedir.

65 yaşını doldurmuş yaşlıların muhtaç sayılabilmeleri için kendilerinde, birisi sağlık, diğeri de ekonomik olmak üzere, iki şart aranmaktadır. Yani, iş görme ve çalışma gücünün kaybı (malullük) sonucunda yaşlının, her türlü düzenli gelirden mahrum olması gerekmektedir. Diğer taraftan, sosyal güvenlik kuruluşlarının herhangi birisinden gelir veya aylık almayan yaşlılar da, (05.03.92 tarih ve 3783 sayılı kanuna göre) KSY kapsamına alınmaktadır. Bunun dışında, yaşlı bir insanın her türlü gelirin toplamının aylık ortalamasının, kanun tarafından hayat boyunca bağlanacak aylık yardım miktarından az olması hâlinde de, kendisine aylık bağlanmaktadır.

65 yaşını doldurmamış olmasına karşılık, özürlü olmalarından dolayı malul veya işsiz olan kişiler de, bu kanun kapsamına girmektedir. Ancak, işsiz özürlülerin bu kanundan yararlanabilmeleri için, 18 yaşından büyük olmaları ve çalışma güçlerini de an az % 40 oranında kaybettiklerini, tam teşekküllü hastane raporu ile ispatlamaları gerekmektedir. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının süreklilik arz etmeyen KSY’den yararlanan kişiler de, bu kanun kapsamına alınmaktadır.

Kanundan yararlanmak isteyen muhtaçlar, işlemleri yürüten mahallî maliye teşkilatlarına (illerde Defterdarlık ve ilçelerde Mal Müdürlüğü) müracaat etmek mecburiyetindedirler. Müracaat için istenen belgeler şunlardır: 1) Sorumlu kurumlardan temin edilen hazır dilekçe örneği. 2) Muhtardan alınacak ikametgah ilmühaberi. 3) Mal bildirim bildirgesi (Dilekçe örneğinde yer alan bir bölümde kişisel beyan yapılmaktadır). 4) Muhtaçlık belgesi (Bu işlem, yine dilekçe örneğinde yer alan bir bölümde yapılmaktadır. Ancak, bu işlem, genelde Vali veya yardımcısının başkanlığında, 7 kişiden oluşan İl İdare Kurulu üyelerinin olumlu onayı ile tamamlanmaktadır). 5) Tam teşekkülü Sağlık Kurul Raporu. 6) Vukuatlı nüfus kayıt örneği ve üç adet vesikalık fotoğraf.

İl İdare Kurulu’nda onaylanan dilekçe, Ankara-Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne gönderilmektedir. Resmî incelemelerin tamamlanması hâlinde, kişiye tanıtım kartı (Kimlik Belgesi) gönderilmekte ve müracaat tarihinden itibaren geçerli olmak sûretiyle maaş bağlanmaktadır. Tanıtım kartı, aylık ödemelerinde kimlik belgesi yerine geçtiği gibi, Devlet Hastanelerinde yapılacak ücretsiz tedaviler için de geçerlidir.

2022 sayılı kanundan yararlanabilen hak sahiplerine, nakdî yardım esasına göre aylık sosyal gelir bağlanmaktadır. Her yıl bütçe kanunu ile tespit edilen aylıklar, hak sahiplerine üçer aylık dönemler halinde, ikametgâhlarına en yakın Ziraat Bankası şubeleri kanalıyla Emekli Sandığı tarafından ödenmektedir. Yıllara göre üç aylık ödemelerin ortalama miktarı şu şekildedir: 1999: 20 milyon TL; 2000: 38 milyon TL; 2001: 45 milyon TL; 2002: 70 milyon TL; 2003: 210 milyon TL. Kapsamına giren muhtaçlara sürekli olarak ödenen miktarlar, aylık bazında ele alındığında, ferdî ve ailevî ihtiyaçları yeterince karşılamadığı açıktır.

 

3.4. Sosyal Hizmetler Kapsamında Muhtaçların Korunması

24.05.1983 tarih ve 2828 sayılı “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu” ile sosyal hizmetlerin yanında yoksul durumundaki kişi ve ailelere KSY yapılması hedeflenmektedir. Nitekim kanunun 9. maddesinin (d) fıkrası, yoksullukta olan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve hayatlarını en düşük düzeyde dahî sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere, kaynakların yeterliliği ölçüsünde aynî ve nakdî yardımların yapılacağından bahsetmektedir.

 

3.5. Muhtaç Sanatçıların Korunması

23.01.1986 tarih ve 3257 sayılı “Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu”, Türk sinema ve müzik sanatı sahasında çalışan veya çalışmış olan artist, oyuncu, kameraman, yönetmen, figüran, senarist, dublajcı, bestekâr, söz yazarı, aranjör, icracı ve müzik aleti kullananlara destek vermek ve muhtaç olanlara da sosyal yardım yapmak maksadıyla ihdas edilmiştir. Yardımların niteliği konusunda kanunda somut bir açıklama yapılmamıştır. Ancak, yardımların sağlanması yönünde Kültür Bakanlığı bünyesinde "Sinema ve Müzik Sanatını Destekleme Fonu"nun oluşturulması ve öngörülen hizmetlerin yerine getirilebilmesi maksadıyla bir "Değerlendirme Komisyonu" nun kurulması yönünde hükümler bulunduğuna göre, yapılacak yardımların maddî olduğu sonucuna varılabilir.

Yardımlar, muhtaçlığın niteliğine göre bir seferlik nakdî ödeme veya süreklilik gösteren periyodik ödemeler (aylık) şeklinde yapılabilmektedir. Fon gelirlerinin % 15'i, yardımlara tahsis edilmektedir. Fonun gelirleri, ağırlıklı olarak her yerli ve yabancı film ve video kopyasından, her plak ve ses kasetinden alınan para, kayıt ve tescil sırasında yerli ve yabancı eserlerden alınan kayıt ve tescil ücretinden meydana gelmektedir. Kültür Bakanlığı, genelde sanatçı meslek birliklerinin müracaatı üzerine sanatçılara hastalık ve muhtaçlık gibi hâllerde para yardımı yapmaktadır.

 

3.6 “Fak-Fuk-Fon” Kapsamında Muhtaçların Korunması

14.06.1986 tarih ve 3294 sayılı “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu”, sosyal sigortalar dışında kalan ve muhtaç duruma düşmüş yoksullara maddî yardım öngörmektedir. Bu kanun sâyesinde, sosyal güvenlik kuruluşlarından gelir ve aylık almay