Türkiye' de "ZORUNLU ÇALIŞMA" uygulamaları
Arş. Gör. Süleyman
Özdemir*
GİRİŞ
Anti-demokratik rejimler
ve sosyo-ekonomik geriliğin yol açtığı atipik (sıradışı) bir istihdam biçimi
olan "zorunlu çalışma" kavramını dar ve geniş anlamda olmak üzere iki
şekilde ele almak mümkündür. Aşağıda yer alan "Kavram" başlığı altındaki
açıklamalar "dar anlamda zorunlu çalışma" yı açıklamaktadır. Bununla
birlikte, ekonomik ve sosyal inkışafların başlamadığı, insana ve insan
haklarına hiç değer verilmediği Ortaçağ ve öncesinin kölelik, serflik,
angarya gibi geleneksel zorunlu çalışma şekilleri ile günümüzdeki her çeşit
zorunlu çalışma biçimi ise "geniş anlamda zorunlu çalışma" yı ifade
etmektedir.
İnsanların, emeğinden
faydalanmak gayesiyle sömürülmeleri çok eski zamanlara dayanmaktadır.
İlkçağlardan günümüze kadar, bir kısım insan, diğer bir kısım insanı ırksal,
sosyal, siyasal, dinsel ve bilhassa ekonomik motiflerden hareket ederek
kullanmış, insan onur ve haysiyetiyle bağdaşmayacak kötü koşullarda
çalıştırmıştır.
İnsanlar, dünyanın
neresinde olurlarsa olsunlar, yaptıkları bedeni ve fikri çalışmalarında
sömürüden uzak olmalıdır. Kişiler, insan olmaktan dolayı birtakım haklara
sahip bulunmalıdır. Fakat, bu temenni her zaman gerçekleşmemekte, insanlar
bazı ülkelerde saygı görürken, bazı ülkelerde ise (özellikle ekonomik,
sosyal ve kültürel bakımlardan geri kalmış ülkelerde) suistimale uğramakta,
sahip olması gereken bu haklardan mahrum bırakılmaktadır.
İnsanlara ve insan
haklarına uluslararası seviyede önem veren modern çağa girildiğinde,
geleneksel zorunlu çalışma tipleri ortadan kalkmış, yerini modern zorunlu
çalışma tipleri almıştır. Çünkü, her çağın üretim ilişkileri kendine özgü
zorunlu çalışmayı doğurmaktadır. Kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin
neticesi olan zorunlu çalışma ile kapitalizm döneminin ürettiği zorunlu
çalışma birbirinden farklıdır.
Günümüzde mevcut olanlar
çok çeşitli olmakla birlikte, eski devirlerde olanlar gibi çok açıkça tesbit
edilememektedir. Buna rağmen, insanlara verdiği zararlar eskisinden daha az
değildir. Günümüzde, "borç esareti" (insanların, borçlandığı kişilere
hayatları boyunca sürebilecek bir şekilde hizmet yükümlülüğü ile bağlanması)
ve "insanların, özellikle çocukların silah zoruyla kaçırılarak
çalıştırılmaları" en açık zorunlu çalışma örnekleridir. Daha az açık olan
zorunlu çalışma biçimleri de vardır. Mesela, devlet için "ihtiyari" çalışma
mecburiyeti, mahkumların mahkumiyetleri boyunca çalışmaya zorlanması,
askeriyede görevli askeri personelin durumu (bazı ülkelerde askeriye
mensupları, yöneticilerce tesbit edilmiş hizmet süresi dolmadan iş
sözleşmelerini feshedememektedir veya askerler, ordunun amacı dışında
ekonomik gayelerle çalıştırılmaktadır), çocukların kötü çalışma koşullarına
sahip işyerlerinde veya ev işlerinde çalışmaya zorlanması vb. gibi.
Zorunlu çalışmanın
kullanılması; fikir hareketlerinin etkisi, uluslararası standartların
geliştirilmesi, ekonomik ve sosyal alandaki gelişmeler ve insanların adım
adım politik özgürlüklerini elde etmeleri ile azalmaya başlamış ve hatta
birçok ülkede son bulmuştur. Fakat, bazı ülkelerde, değişik şekillerde
varlığını hala sürdürmektedir.
I - KAVRAM
Zorunlu çalışma tabiri
dilimize İngilizce' den çeviri yoluyla girmiştir. İngilizce' deki karşılığı
"Forced Labour" dir ("Compulsory Labour" tabiri de aynı anlamı vermektedir).
Türkçe' de en yaygın kullanılan ifade "zorunlu çalışma" tabiri olmakla
birlikte, daha değişik ifadeler de kullanılmaktadır. Mesela "zorla çalışma",
"zorunlu işgücü", "zorla istihdam", "iş mükellefiyeti", hatta aynı anlama
gelmediği halde "angarya" vb. gibi.
"Zorunlu çalışma" kavram
olarak neyi ifade etmektedir? Zorunlu çalışmanın en güzel tanımını
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)' nün hazırlamış olduğu zorunlu çalışma
sözleşmelerinde bulabiliriz. 1930 yılında çıkarılan 29 numaralı Zorunlu
Çalışma Sözleşmesi "zorunlu çalışma veya angarya" yı "bir kimseden
herhangi bir ceza tehdidi altında istenen ve o kimsenin yapmaya gönüllü
olmadığı tüm iş ya da hizmetler" şeklinde tanımlamıştır. 29 numaralı
Sözleşmeyi tamamlayıcı mahiyetteki 105 numaralı Zorunlu Çalışmanın
Kaldırılmasına Dair Sözleşme (1957) de aynı tanımı benimseyerek zorunlu
çalışma ve angaryayı kesinlikle yasaklamıştır.
Tanımdan anlaşılacağı
gibi, zorunlu çalışma köleliğin izlerini taşımaktadır. Kişi, karşılık olarak
ücret alsa bile, gönülsüz bir şekilde çalıştırılmaktadır. Çalışma, iş görme,
kişinin serbest iradesiyle yüklendiği bir faaliyet, diğer bir deyimle
serbest iradeyle yüklenilen bir yüktür. Bu yükün kişiye zorla kabul
ettirilmesi, kendisinin iradesi dışında bir faaliyette bulunmaya mecbur
bırakılması, hem kişi hürriyetiyle bağdaşmayan bir husustur; hem de bu
duruma sokulan kişi için bir eziyet teşkil eder.
Zorunlu çalışma
devletlerin idari sistemleriyle yakından ilgilidir. Umumiyetle çoğulcu
demokrasi rejimiyle idare edilen ülkelerde hiç görülmezken, otoriter
rejimlere bilhassa kollektivist otoriter rejimlere doğru kayıldıkça, zorunlu
çalışmanın bizatihi devlet eliyle yüklendiği görülmektedir. Bu ülkelerde
yöneticiler, zorunlu çalışma sistemini tam istihdamı sağlamada bir iktisat
politikası aracı olarak kullanmaktadır. İnsanlar, devletin tayin edeceği
işte ve yerde çalışmaya mecbur tutulmaktadır.
Bu arada, çok sık
karıştırılan "angarya" ile "zorunlu çalışma" arasındaki farkı
açıklamak uygun olacaktır. Angarya; "bir kimseye veya bir topluluğa zorla,
ücret verilmeden yaptırılan iş" tir. Zorunlu çalışma da zorla yaptırılan bir
iştir, fakat karşılığı vardır, az da olsa bir ücret verilmektedir. Zorunlu
çalışma ile angarya terimleri halk arasında, hatta resmi belgelerde eş
anlamlıymış gibi kullanılmaktadır. Ancak, zorunlu çalışma terimi angaryadan
daha geniş ve onu kapsayıcıdır.
Zorunlu çalışmayı daha
iyi anlayabilmek için "çalışma hürriyeti" ve "serbest iş seçme hürriyeti"
gibi insan haklarıyla arasındaki ilişki açıklanmalıdır. Bu iki tabirden
anlaşılan, kişinin serbest olarak, kendi özgür iradesi ile işini
seçebilmesidir. Eğer kişi herhangi bir işte zorla çalıştırılıyorsa, bu işten
bir ücret sağlasa bile, çalışma hakkı zedelenmiş, ihlal edilmiş sayılır. Bu
nedenle genel olarak demokratik ülkelerin anayasa ve yasalarında ve insan
haklarıyla ilgili uluslararası belgelerde zorunlu çalışma yasaklanır.
Zorunlu çalışmaya tabi
tutulan insanlar iş piyasaları dışında kalmaktadır. Çünkü, emek arzı ile
emek talebinin özgürce karşılaştığı iş piyasalarında, hem işveren hem de
işçi iş sözleşmesi yapıp yapmamakta tamamen hürdür. Herkes kendi
menfaatlerine uygun bir sözleşmeye imza atmak için uğraşmaktadır. Buna
karşın, zorunlu çalışmaya tabi tutulan işçi ile onu çalıştıran arasında bir
"hizmet sözleşmesi yoktur"; hür irade yerine “cebri çalıştırma” geçerlidir;
zorunlu çalıştırılanların "ücret talep etme hakkı" yoktur.
"Zorunlu çalışmaya karşı
çıkılmasının başta gelen sebebi kişinin seçme hürriyetini
engellemesindendir. Bunun yanısıra, zorunlu çalışma halinde verimlilik
düşmekte, denetimin artırılması ihtiyacı ortaya çıkmakta ve bu, maliyetleri
yükseltmekte; işe karşı isteksizlik artmakta, istenmeyen psikolojik, sosyal
ve siyasi sonuçlar doğmaktadır. Bunların hepsinde ortak olan unsur, bunun
gayri insani olduğu, acılara yol açtığı ve kötü sonuçlar doğurduğudur."
II - uluslararasI
çalIşma örgütü (Ilo) ve dİğer USLARARASI KURULUŞLARIN BELGELERİNDE ZORUNLU
ÇALIŞMA
İnsanlık onuruna aykırı
bir uygulama olan zorunlu çalışma, uluslararası insan hakları belgelerinin
hemen hepsinde yasaklanmaktadır. Ancak, bu yasaklama bazılarında "zorunlu
çalışma", "angarya" ve "kölelik" tabirleri ile açık bir şekilde, bir kısım
belgelerde de "çalışma hürriyeti" ya da "iş seçme özgürlüğü" gibi soyut
ifadelerle dolaylı bir şekilde ifade edilmektedir.
Temel amaçları insan
hakları savunmak olan çeşitli uluslararası kuruluşlar, zorunlu çalışma,
angarya ve köleliği yasaklayıcı hükümlerin de yer aldığı birçok uluslararası
belge hazırlayıp ilan etmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır: Kölelik
Sözleşmesi (1926) (Milletler Cemiyeti); İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
(1948), Kölelik Sözleşmesi (1955), Köleliğin, Köle Ticaretinin ve Köleliğe
Benzer Kurum ve Uygulamaların Kaldırılmasına Dair Ek Sözleşme (1957),
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966), Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966) (Birleşmiş Milletler);
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950), Sosyal Şartı (1961) (Avrupa
Konseyi); Zorunlu Çalışma Sözleşmesi (1930), Zorunlu Çalışmanın
Kaldırılmasına Dair (Dolaylı Zorunluluk) Tavsiye Kararı (1930), Zorunlu
Çalışmanın Kaldırılmasına Dair Sözleşme (1957) (Uluslararası Çalışma
Örgütü).
Zorunlu çalışma dünyada
her zaman çeşitli şekillerde var olmuştur. Fakat insanlar ancak XX. yüzyılın
ilk çeyreğinden sonra zorunlu çalıştırma sistemlerinin farkına vararak,
önlemenin yollarını aramıştır. Bu hususta en önemli adımı Uluslararası
Çalışma Örgütü atmıştır. 1919 yılında temelleri atılan ve günümüzün en büyük
insan hakları savunucusu kurumlarından birisi olan ILO' nun Anayasasına
göre, "tüm insanların, özgürlük ve onur içinde, hem maddi refahlarını hem de
manevi gelişmelerini sağlamaya çalışma hakkı vardır." Dolayısıyla ILO
kurulduğu günden itibaren özgürlük ve onurla bağdaşmayan uygulamalarla ve
özellikle zorunlu çalışma ile her zaman mücadele içinde olmuştur. Örgütün
mücadelesinde ona yardımcı olan temel araçlar, zorunlu çalışmanın ve
angaryanın kaldırılması amacıyla hazırlanan sözleşmelerdir.
ILO ilk olarak, ekonomik
gelişme amacıyla başvurulan zorunlu çalışmaya savaş açmış ve 1930 yılında
hazırladığı "Zorunlu Çalışma Sözleşmesi" (No: 29) ile her çeşit zorunlu
çalışmayı mümkün olan en kısa sürede yasaklayıcı normlar getirmiştir. Uzun
bir zaman sonra da, siyasi baskının bir aracı olarak başvurulan zorunlu
çalışma sisteminin lağvedilmesi amacıyla harekete geçen ILO, 1957 yılında
"Zorunlu Çalışmanın Kaldırılması Sözleşmesi" (No: 105)' ni hazırlamıştır.
Her iki Sözleşme de geniş ölçüde onaylanmıştır: Birincisine 130, ikincisine
ise 111 üye devlet imza atmıştır.
III - OSMANLI' DAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE' DE
"ZORUNLU ÇALIŞMA" UYGULAMALARI
Günümüzde Türkiye' de
zorunlu çalışma sayılabilecek herhangi bir uygulama olmamasına karşın,
geçmiş yüzyıllardan XX. yüzyılın yarısına kadar geçen zaman içinde bizde de
insanlar zorunlu çalışma veya angaryaya maruz bırakılmışlardır.
A - OSMANLI DÖNEMİ (1920
ÖNCESİ)
Osmanlı
İmparatorluğundaki zorunlu çalışmayı düzenleyici kurallar ve uygulamalar,
Tanzimat' tan Önceki ve Tanzimat' tan Sonraki Dönem olarak ikiye
ayrılacaktır. Bunun sebebi, Tanzimat' tan önce örfi hukuk kurallarının
uygulanması, yani Padişah Fermanları dışında derli toplu yazılı hukuk
yapısının olmaması; Tanzimat' tan sonra ise mevcut hukuk sistemimizin batılı
hukuk sistemlerinden etkilenmeye başlayarak yazılı hukuk yapısına doğru bir
kaymanın olmasıdır. Bu sebeple, zorunlu çalışmayla ilgili ilk yazılı
belgeler, Tanzimat sonrası dönemin ürünü olmuşlardır.
1 - Tanzimat' a Kadar Olan Dönem (1839' a
Kadar)
Tanzimat' a kadar olan bu
dönemde iş hukukunun temel prensiplerinden birisi de "zorunlu çalışma" idi.
1861' de ilk kez bir Maadin Nizamnamesi tesis edilerek zorunlu çalışmayı
yasaklayıcı bir hükmün ortaya çıkmasına kadar geçen süre içinde İmparatorluk
bünyesinde geniş bir şekilde zorunlu çalışma ve angarya kullanılmıştır.
Osmanlı Devletinde zorunlu çalışmaya genellikle tarımda, maden
işletmeciliğinde, yapı işlerinde ve ordu (savaş) endüstrisinde
rastlanılmaktadır.
Tarımda Zorunlu
Çalışma: Osmanlı
İmparatorluğu' nda toprak mülkiyeti üç kategoriye ayrılıyordu: a) Vakıflar,
b) Özel mülk ve c) Miriye (arz-ı miri veya arz-ı memleket).
Konumuzla asıl ilgili
olan miri toprak düzeni, ülke topraklarının çoğunu kapsıyordu. Bu topraklar,
savaş sırasında doğrudan doğruya devlete geçmiştir ve devlet bu toprakları
ekip biçmek üzere sahiplerinin üzerinde bırakmıştır. Miri topraklar mülk
değildir, alınıp satılamaz, vakfedilemez. Hükümet bu toprakların idaresini,
öşür (harac-ı mukaseme) ve resim (harac-ı muvazzafa) ismi altındaki vergi
gelirlerini, çeşitli hizmetlerine karşılık bazı kişilere tahsis etmiştir
(Mesela; "has", "zeamet", "tımar"... Bunlara "dirlik arazisi" de denilir).
Bu kişiler devlet adına toprağın sahibidirler.
Araştırmanın amacı
bakımından önemli olan husus, bu topraklarda yaşayan kişilerin çalışma
şekilleridir. Miri arazinin kapsamına giren toprakları işleyen kişilere
"reaya" denilmektedir. Reaya bu toprak üzerinde bir kiracı gibidir. Bu
toprağı her yıl işlediği ve birtakım vergileri verdiği sürece üzerinde
tasarruf hakkına sahiptir. Ve bu toprağı satamaz, bağışlayamaz, vakfedemez.
Köylü, dirlik sahibinin reayasıdır. Dirlik sahibinin reayadan isteyeceği,
reayanın da yapacağı birtakım vazifeler vardır ve bunlar kanunlarla tesbit
edilmiştir. Ancak, sahib-i arz haksız bir muamele yaparsa, köylünün hükümete
şikayet hakkı vardır.
Reaya yani köylü, kendi
sipahisini "efendi" olarak tanır. Köylerine geldiği zaman herbir reaya
efendisine üç gün hizmet etmek, kendisini ve davarlarını beslemek, hizmet
emrederse bu hizmeti görmek, efendisinin istediği yerde anbar yapmak;
efendisinin öşürlerini pazar yerine götürmek ve pazar yerinde anbar yapmak
zorundadır.
Toprağını bırakıp kaçan
reaya, 20 yıl içinde yakalanırsa, sahib-i arz onu toprağına tekrar getirme
hakkına sahiptir. Reayanın çocukları da eğer sahib-i arz' ın tarıma
elverişli toprakları mevcutsa, başka yerlere gidip tarımla uğraşamaz.
Reaya içinden her yıl
için gemilerde kürekçilik işine yetecek oranda bir miktar genç
seçilmektedir. Her dört evden bir tane olmak üzere alınan bu gençlere 10
akçe ücret verilmekte ve belirli bir süre görev yaptırılmaktadır. Bazen de
ordunun sevk ve hareketini kolaylaştırmak için yapılan yol, köprü yapım ve
onarımında vergi muafiyeti karşılığında çalıştırılan reayalar da olmuştur.
Diğer taraftan, ordunun
ot ihtiyacını temin için Silivri ve civarındaki reaya bu işle mükellef
tutulmuş, başka işlerle uğraşmaları yasaklanmıştır.
Reayaların bu şekildeki
çalışmalarında zorunlu çalışmanın kokusu vardır. Bu kişiler emeklerini
tamamen özgür çalışma şartları içinde değil, bazı hallerde efendinin ve
kuralların zorlayıcı baskısı altında kullanmaktadırlar. Fakat, köylüler o
dönemin şartları içinde, batıyla mukayese edilemeyecek şekilde iyi bir
konumda bulunmaktadırlar. Avrupa' ya hakim olan feodalizm içindeki serflerde
olduğu gibi, senyörün insafına terkedilmiş köle durumunda değillerdir,
onları gözetici Örfi Hukuk ve İslam Hukuku kuralları mevcuttur.
II. Mahmut tarafından
yeniçeri ocağıyla birlikte sipahiler de ortadan kaldırılınca tımar rejimi
Sona ermiştir (Vakayı Hayriye, 1826).
Madenlerde Zorunlu
Çalışma: Devlet, tanzimattan
önceki bu dönemde, madenlerde çalışma koşullarının güç olmasından dolayı
yeteri kadar işgücü bulamadığından, zorunlu çalışma ve angaryayı kaldıran
maadin (madenler) nizamnamelerinden önce ve hatta bunların varlığına rağmen,
madenlerde yapılan çalışmaları yöre halkına mükellefiyet yükleyerek
yaptırmıştır.
Bu dönemde, herhangi bir
yerde maden bulunduğu haber alınınca derhal bir miktar örnek incelenmek
üzere İstanbul' a getirtilirdi. Eğer inceleme sonunda o bölgenin maden ocağı
olarak işletilmesine karar verilirse, ocağın civarındaki bir kaç köy ahalisi
vergilerden muaf tutularak, madenlerde çalıştırılmak üzere "reaya" dan ayırt
edilerek madencilik, o zamanın tabiriyle kürecilik hizmetinde kullanılırdı.
Madenlerde bu şekilde çalıştırılanlardan başka, harp zamanlarında doğrudan
doğruya askere gitmesi lazım gelen kimseler de, askerlik görevinden muaf
tutularak madenlere sevk edilip çalıştırılmışlardır.
Yine, madenlerdeki eksik işgücünün angarya ve gönüllü (ücretli) işgücü
tarafından karşılanamadığı bazı dönemlerde maden ocaklarında askerler
çalıştırılırdı.
Madenlerde zorunlu
çalışmaya tabi tutulan bu kişiler imdad-ı menzil, hazariyye ve seferiyye,
nal ve kaftan baha, öşr-ü dem ve diyet ve bunlar gibi reaya üzerine
yüklenmiş olan çeşitli vergilerden muaftılar
(Bu nokta zorunlu çalışma ile angarya arasındaki farkı ifade etmektedir).
Madenlerin kömür ve
oduna, madenlerde çalışanların da yiyecek ve birtakım eşyaya ihtiyaçları
vardı. Madenciler içeride zorunlu çalışmaya tabi tutulurken, madendeki bu
ihtiyaçları temin etme zorunluluğu da yakınlardaki köylere yüklenirdi.
Madencilik, bütün köy
ahalisine sürekli yüklenilen bir görev olduğu için, babadan oğula geçen bir
meslek niteliği taşımaktaydı. Ve, reayanın topraktan ayrılamamasına benzer
bir şekilde, madenlerde zorla çalıştırılan madenciyan taifesinin de
madenlerden ayrılması yasaktı. Sadece ustalar, yerlerine bir vekil bırakmak
şartıyla kısa bir süre için ayrılabilirlerdi.
Bu dönemde çıkarılan bazı
fermanlardan, muhtemelen madenlerdeki ağır çalışma koşullarından ötürü
çalışmak istemeyenlerin sürgün ve "siyaset" ile cezalandırıldığı
anlaşılmaktadır.
Ancak, üzerlerine maden
ocaklarında çalışma zorunluluğu yüklenen kişiler, bu görevlerine kendileri
yerine başkalarını da bir ücret mukabilinde gönderebiliyorlardı. Yalnız,
gönderilen bu kişilerin 18 yaşından küçük olması yasaklanmıştı.
XVI. yüzyıldan XIX.
yüzyıla kadar Osmanlı madenlerini inceleyen Ahmet Refik' in "Osmanlı
Devrinde Türkiye Madenleri" adlı çalışması dikkatli incelenirse, Divan' dan
yazılan hükümlerden (fermanlar) ve yukarıdaki tesbitlerden, insanlara
yaptırılan işlerin tam bir angarya sayılamayacağı, ancak zorunlu çalışma
kavramı içine girebileceği söylenebilir. Zira, madenlere çalışmaya
gönderilenler, zorunlu bir görev yüklenmiş olmakla birlikte, bu çalışma
yükümlülüğü dolayısıyla bazı ayrıcalıklar ve vergi bağışı kazanmaktadırlar.
Yapı İşlerinde
Zorunlu Çalışma:
İmparatorlukta cami, saray, kale gibi büyük ve uzun süreli inşaatlarda
yüzlerce ve hatta binlerce usta birarada çalışır ve yaşarlardı. Fakat bu
insanlar emeklerini rızalarıyla sarfetmekte özgür değillerdi. Emekleri
karşılığında ücret de alan bu işçiler tam anlamıyla bir zorunlu çalışma
içinde bulunuyorlardı.
"Osmanlı İmparatorluğu'
nda inşaat ustaları devlete yahut devlet büyüklerine ait binalarda çalışmak
üzere devlet teşkilat ve kuvvetleriyle celp ediliyor ve işyerlerinde, süresi
ve şartları bizim için layıkıyla belli olmayan bir şekilde, fakat ücretle
çalışmak mecburiyetinde bırakılıyorlardı. Ustaların çok defa isim ve
yazıları tasrih edilmek suretiyle, askere celp edilir gibi toplanarak,
işyerlerine nezaret altında sevkedilmeleri; kefalete bağlanmaları,
kaçacakların alakalılara buldurulup cebr ile geri gönderilmeleri; hatta
kaçıp gitmelerini önlemek için, İstanbul' da muayyen bazı hanlarda topluca
ikamete mecbur tutulmaları ve ellerinden cizye kağıtlarının alınması gibi
tedbirlerin mevcudiyeti de bu mükellefiyetin ciddiyetini göstermektedir."
Bu dönemde inşaat
ustalarının yanısıra askerlerin (acemi oğlanlar ve diğer sınıfların) ve
kölelerin de inşaatlarda çalıştırılması uygulaması oldukça yaygındı.
Kölelere de ücret tahakkuk ettirilir, ancak bu ücretler köle sahiplerine
verilirdi.
Bu dönemde yapılmış olan
Süleymaniye Camii ve İmareti inşaatında (1550-1557) 3523 usta çalışmış idi.
Bunların 1810' u (% 51) hristiyan, 1713' ü (% 49) müslümandı. İnşaatta 2.7
milyon işgünü çalışılmış olup bu toplam sürenin 54.7' sini (1.5 milyon
işgünü) zorunlu çalışmaya tabi tutulan ustalar, yüzde 40' ını (1.1 milyon
işgünü) askerler ve yüzde 5.3' ünü ise (140 bin işgünü) köleler
gerçekleştirmiştir. Musul kalesi yapımında çalışan 3035 kişinin ise 2597' si
zorunlu çalışmada bulunmuştur.
Çalışan işçilerin bir
kısmı vasıflı (çoğunluğu), bir kısmı ise vasıfsız işçilerdi. Vasıflı inşaat
işçilerinin kimlikleri ve adresleri mimarbaşıların defterinde kayıtlıydı ve
bu kişiler, gerekli olduğunda, isimleri bildirilerek çalışmaya davet
edilirlerdi. Vasıfsız işçiler (ırgatlar) ise, belirli köylerden sağlanırdı.
Bunların bir kısmı ücretli olarak, bir kısmı da vergiden muaf tutulma
karşılığında çalıştırılırdı.
Bazı durumlarda, belirli
bir bedel ödeyen bir kimse, kendisini zorunlu çalışmadan kurtarabiliyordu.
Örneğin, Musul Kalesi inşaatında, 40 kuruş ödeyen yükümlülükten
kurtuluyordu. İnşaatta ırgatlara 10 günlük çalışma karşılığında 1 kuruş
ödendiğine göre, ödenecek bedel oldukça yüksekti.
Çalışma zorunluluğu
karşısında, bu dönemde günün koşullarına göre oldukça yüksek ücret ödenmesi,
bu zorunluluğu tahammül edilebilir kılmıştır. Ancak gerileme ve ekonomik
bunalım dönemlerinde bu ücretler düşmüştür.
Savaş Endüstrisinde
Zorunlu Çalışma: Osmanlı
devlet örgütünün ana kurumu ve bel kemiği olan Ordu' nun çeşitli
ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş birçok endüstri kolları vardır.
Bunlardan en önemlileri, tersaneler, tophaneler ve diğer savaş ihtiyacına
cevap veren endüstri kollarıdır.
Önemli olan nokta, ordu
endüstrisinin çalıştırdığı kimseleri hangi kaynaktan sağladığıdır. Yapılan
araştırmalardan, burada üç tip emeğin kullanıldığı görülmektedir: a- Gerçek
işçi statüsünde olan hür işçiler, b- Askerler, c- Mahkum ve esirler. Sultan'
ın emri altında daima bu işlerde çalıştırılmak üzere hazır işgücü vardır.
Bazı yeniçeri ocakları ya da sipahiler (askerler) gibi ihtisas sahibi
birlikler, bu işyerlerinde çalışmaktadırlar. Ayrıca gerekli görüldüğünde
İstanbul halkı da buralara işgücü sağlar. XV. yüzyıldan XIX. yüzyıla doğru
gidildikçe sivil işgücü oranının, asker ve diğer işgücü oranına göre arttığı
söylenebilir.
2 - Tanzimat Sonrası Dönem (1839-1920)
Tarımda:
II. Mahmut' un Yeniçeri Ocağı
ve sipahileri ortadan kaldırmasıyla, tarımda zorunlu çalışma uygulamasını
içinde barındıran tımar rejimi sona ermiştir. Ancak, kitleler halinde
insanları çalıştıran tımar sisteminin ortadan kalkmasıyla, tarımda zorunlu
çalışmanın sona erdiğini söyleyemeyiz. Cumhuriyet dönemi de dahil olmak
üzere, böyle uygulamaların örneklerine özellikle savaş dönemlerinde sık sık
müracaat edilmiştir. Mesela, Cumhuriyet öncesi savaş yıllarında, işgücü
yetersizliği nedeniyle işlenebilen toprak miktarı savaş öncesindekinin
yarısına düşünce, insanlar ücret karşılığı ve/veya angarya olarak bir
başkası için çalışmaya zorlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı' nda ele geçirilen
esirler de emek talep eden çiftçilere çok cüz' i bir karşılık mukabilinde
devredilmiştir.
Yapı İşlerinde:
Bu dönemden sonra yapı
işlerinin mahiyeti tamamen değişmiştir. Devamlı gelişme halindeki kapitalist
sistemle daha iyi tanışma imkanı doğan bu devirde cami, kale gibi inşaatlar
hemen hemen durmuş, demiryolu, kanal, yol ve liman gibi ulaşım ağının
oluşturulmasına önem verilmiştir. Yapı ustalarının çoğunun artık ücret
karşılığında kendi rızalarıyla çalıştığı bu dönemde, fazla işgücüne ihtiyaç
duyulduğunda, askerler zorunlu çalışmaya tabi tutulmuşlardır. Örneğin, 1900
yılında yapımına başlanılan Şam-Hicaz demiryolu yapımında asker
çalıştırılmıştı. Bu askerlere verilen ücret, işçi yevmiyesinin yarısı
kadardı ve bir çok işler de ücretsiz bir şekilde angarya olarak
yaptırılmıştır. İttihat ve Terakki Fırkası' nın iktidarda bulunduğu savaş
yıllarında askerlerin işçi olarak çalıştırılmaları sistemli bir şekilde
yaygınlaştırılmıştır.
1856' daki Süveyş Kanalı'
nın yapımında 20 biner' lik üç gruptan oluşan 60 bin kişi zorunlu çalışmaya
maruz kalmıştır. 26 Ağustas 1869 tarihli bir nizamnameyle de,
imparatorluktaki bütün erkeklere beş yılda 20 gün çalışma zorunluluğu
getirilmiştir. Bu yükümlülük belirli zamanlarda bedenen çalışmak ve yol
yapımında biçimindeydi. Çalışmak, hayvanını kullandırmak istemeyenler bedel
vereceklerdi. (1891 yılında para ödemesine çevrilerek kaldırılmıştır.)
Savaş
Endüstrisinde: Devlete ait
işletmelerin çoğu, savaş yıllarında Harbiye Nezareti' ne bağlanmıştır.
Askere alınan birçok işçi, bu dönemde bu fabrikalarda asker statüsünde
angaryaya tabi tutulmuşlar veya 30 ile 100 para arasında değişen bir yevmiye
karşılığında işçi olarak çalıştırılmışlardır. Mesela, devletin özel teşebbüs
ile ortaklaşa kurduğu Adapazarı Demir ve Ahşap Malzeme İmalathanesi, Harbiye
Nezareti tarafından işletiliyordu ve tezgahlarda işçi olarak askerler
çalışıyordu (29 no’lu ILO sözleşmesine göre, ordu mensuplarının amaç dışı
kullanılması zorunlu çalışma sayılır).
Madenlerde:
Tanzimat' tan sonra, Batı' dan esinlenmiş yeni bir hukuk sisteminin
oluşturulması anlayışı meyvasını vermeye başlamış ve çalışma hayatıyla
ilgili düzenlemelerde bulunmak üzere bir dizi mevzuat oluşturulmuştur. Fakat
bunların hepsi madenlerle, özelliklede kömür madenleriyle ilgili olarak
düzenlenmiştir. Bu nizamnameler oluşturulana kadar madenlerde zorunlu
çalışmaya çok sık müracaat ediliyordu. Çalışma koşullarının çok kötü olması
sebebiyle buralarda çalışmak isteyen kimselerin çıkmaması, devleti zorunlu
çalışmayı kullanmaya mecbur bırakıyordu. Hatta, halkın çalışmaya zorlanması
da ihtiyaçlara cevap vermediğinden, belirli dönemlerde maden ocaklarında
askerler de çalıştırılmıştır. Mesela, bu dönemde 1851-54 yılları arasında
Ereğli Havzası' ndaki bazı kömür ocakları istihdam askerlerince
işletilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında da işgücü eksikliği
dolayısıyla Zonguldak bölgesinde askerlik çağına girenlerden birkaç tertip
askere alınmayıp kömür ocaklarında istihdam edilmiştir.
Aşağıda, imparatorluk
döneminde uygulanan zorunlu çalışmayı ortadan kaldırmaya teşebbüs eden
mevzuat hakkında (yalnızca ilgili maddeleri) bilgiler verilecektir. Bu
düzenlemelerin hemen hepsi madenlerle ilgilidir ve her yeni maadin
nizamnamesi bir öncekinin yerini almıştır. Başlıkları, "maadin (madenler)
nizamnamesi" adını taşıyorsa da, daha çok Zonguldak-Ereğli kömür havzasıyla
ilgili olarak düzenlenmişlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu'
ndaki ilk sosyal siyaset önlemleri olma özelliğini de taşıyan bu
nizamnamelerin ve bilhassa Dilaver Paşa Nizamnamesi' nin çıkartılmasının iki
nedeni vardı: Birincisi, maden (taş kömürü) miktarını artırmaktı. Çünkü
hükümet havzadan çıkartılan kömüre önemle ihtiyaç duyuyordu. İkincisi ise,
gerçekten de diğer işyerlerine nazaran çok kötü durumda olan havzadaki
çalışma koşullarını düzeltmek idi.
*1861 Tarihli Maadin
Nizamnamesi (Mevadd-ı Madeniyeye Dair Nizamname)
1839 Gülhane Hatt-ı
Hümayun' un ilanını takip eden bu devirde, bu zamana kadar kanunnamelerden
(padişah fermanları) oluşan maden mevzuatını, tanzimatın getirdiği anlayış
içinde maden sanayiinin değerinin kavranması sonucu, yeni esaslara
dayandırmak gereği hasıl oldu. Böylece, ilk maadin nizamnamesi hazırlandı.
Beş bölüm ve 54 maddeden ibaret olan bu nizamnamenin dördüncü bölümü (m.
25), ocak ve fabrikalardaki çalışma şartlarını ve usullerini tesbit
ediyordu.
Buna göre; "Canib-i
idareden icra olunacak tenbihat mucibince maden mühendisleri maadin imal
olunacak mahallerde kain ebniyenin muhafazasına ve arazinin zarardan
vikayesine dikkat ve nezaret edeceklerdir ve maadin imalinde ahaliden
istihdam olunacak amele, ücret-i layika ve kendi rızaları ile kullanılıp, bu
yüzden dolayı hilaf-ı muadelet-i seniye zinhar kimesneye bir guna bar ve
hasar vukua getirilmemesi zımnında mahallin vali ve mühendisleri tarafından
daima takayyüt ve ihtimam olunacaktır."
Yani bu madde, çalışmak isteyenlerin adil bir ücret karşılığında ve kendi
rızalarıyla istihdam edilmelerini şart koşmaktadır.
Ancak, bu nizamname
sadece yeni madenlerin araştırılmasına ve kurulacak yeni işletmelere
dairdir. Bu sebeple, Zonguldak havzasındaki kömür çıkarma işlemi bu
nizamnameden önce başladığından, nizamname hükümleri kömür ocaklarında
tatbik edilememiştir.
*1867 Tarihli Dilaver
Paşa Nizamnamesi (Ereğli Maadin-i Hümayun
Teamülnamesi)
Maden Nazırı Dilaver
Paşa, padişahın isteği üzerine uzmanlardan oluşan bir komisyon ile Ereğli
kömür havzası için 8 bölüm ve 100 maddelik bir nizamname hazırlamıştır.
Nizamnamenin en önemli
özelliği; uygulamada her zaman mevcut olan zorunlu çalışmayı birkaç madde
ile resmen kurumlaştırmış olmasıdır. Fakat, zorunlu çalışma sistemini tesis
etmiş olmasına rağmen, aşağıda görüleceği gibi bazı işçiler açısından da
zorunlu çalışmayı yasaklamıştır.
Yasaya göre, ocaklarda
çalışan işçiler üç kısma ayrılmakta idi: Kazmacıyan (kazmacı), küfeciyan
(küfeci-kömürü ocağın ağzına getirir)) ve kiracıyan (nakliyeci-kömürü limana
nakleder).
Nizamnamenin yirmibirinci
maddesine göre, zorunlu çalışma sistemi şöyle kurulmuştu: Ereğli sancağı
dahilindeki 14 kaza halkından yaşları 13-50 arası olan erkekler nüfus
kayıtlarından tesbit edilecek, bunların sakat olanları ayrılıp, geri
kalanları ücretli iş mükellefiyetine tabi tutularak ocağa
sevkedileceklerdir. Zorunlu çalışma, senede 6 aydır ve çalışma süreleri
günlük 10' ar saatlik iki posta halinde düzenlenmiştir.
Nizamname bu arada bir de
zorunlu çalışmayı yasaklayıcı bir hüküm getiriyor; kazmacıların işlerinin
ağırlığı dikkate alınarak, yirmiikinci madde ile, belirli ocaklarda
çalışmaları mecburiyet altında tutulmuyor, ocak sahipleri tarafından
bunların rızalarının alınması lazımgeldiği ve bunlara liyakatlerine göre
ücret verileceği hükm altına alınıyor. Yirmiüçüncü maddede, kazmacıların en
yüksek ücret veren madenci ile çalışabileceğinden söz ediliyor.
Yirmidördüncü maddede,
kazmacılar tarafından ocakta hazırlanan kömürü dışarıya çıkarmakla görevli
bulunan küfecilerin, mensup bulundukları köyde kaç kişi iseler, iki gruba
bölüneceği ve 12' şer günlük münavebe ile ocaklara gelip çalışacakları ve
böylece zirai işlerin aksamayacağı belirtiliyor.
Yirmibeşinci maddede,
kömür ürutiminin sekteye uğramaması için, birinci grubun ikinci grup
gelmeden işini bırakamayacağı ifade edilmektedir. Şayet işçilerin gününde iş
başına gelememesi, işçiyi sevke memur olan köy muhtarının kusurundan
kaynaklanıyorsa, muhtar mesul tutulacak, şayet bu gecikme bizzat işçinin
dikkatsizliğinden veya kusurundan ileri geliyorsa, o zaman bu işçiler,
gelmedikleri gün için diğer grupla birlikte çalıştırılır veya idarenin
istediği yerde ceza olarak fakat ücretiyle 1 veya 2 gün
çalıştırılabileceklerdir. Çalışma süresi zarfında kaçan veya fazla hasta
olduğu iddiası üzerine bir muhafızın nezaretinde köyüne sevk edilirken,
sonradan gerçekte hasta olmadığı anlaşılan işçiler iki misli ile
çalıştırılırlar. Arkadaşını kaçmaya teşvik eden işçi de aynı cezaya
çarptırılır.
Nakliyecilerin
çalışmaları 15' er gün olup, bunlar da münavebe ile mükellefiyetlerini
yerine getireceklerdir. Bunların sevkinde ihmalleri görülen muhtar ve
müdürler sorumlu tutulacakları gibi, bu durum bizzat işçinin kusurundan
kaynaklanıyorsa, hidematı milliyyeden istinkaf edenler (hizmetten
kaçınanlar) hakkında tertip olunan ceza ile cezalandırılacaklardır.
Nizamnamenin konumuz
açısından diğer bir önemli özelliği, havzada şimdiye kadar geçerli olan
"angarya" yı kaldırmasıdır. Yani maden ocağı sahipleri, işçiyi ancak kömür
üretimi işlerinde çalıştırabilecek, şahsi işlerinde çalıştıramayacaktır.
Ancak, fevkalade ihtiyacı olan ocak sahipleri, idarenin muvafakatını almak
suretiyle dört gün ve 10 kuruş ücretle işçiyi bu gibi işlerde
çalıştırabilecektir.
Dilaver Paşa Nizamnamesi
çalışma şartlarıyla ilgili daha birçok madde getirmiştir. Ancak, bir kontrol
mekanizmasını da birlikte getirmediğinden, hükümleri, ocak sahiplerine
tamamen uygulatmak mümkün olmamıştır.
*1869 Tarihli
Maadin Nizamnamesi
Nizamnamenin getirdiği en
önemli kural, Tanzimat öncesinde uygulanmış olan ve Dilaver Paşa
Nizamnamesinin de ancak kısmen kaldırdığı "zorunlu çalışma" yöntemine
tamamen son vermiş olmasıdır.
1861 yılında hazırlanan
Mevadd-ı Madeniyyeye Dair Nizamname' nin yirmibeşinci maddesinde ifade
edilen hükme benzer bir düzenleme, bu nizamnamenin 61. maddesinde yer
almıştır. Bu maddeye göre; "Canib-i idareden icra olunacak tenbihat
mucebince maden mühendisleri maden imal olunan mahallerde kain ebniyenin
muhafazası ve arazinin zarardan vikayesine dikkat ve nezaret edeceklerdir ve
maden imalinde ahaliden istihdam olunacak amele ücret-i layıka ve kendi
rızalarıyla kullanılıp, bu yüzden kimseye bir gına zarar ve hasar vukua
getirilmemesine vali-i vilayet ve mühendisler tarafından daima takayyüt ve
ihtimam olunacaktır."
Maddeden anlaşıldığı
gibi, sadece işçilerin zorunlu çalışmaya tabi tutulması yasaklanmakla
kalmıyor, ayrıca işçilerin zorunlu çalışmaya mecbur edilmemesi ve bu yüzden
zarara uğramaması için vali ve mühendislerce sürekli olarak çaba ve özen
gösterilmesi istenmektedir.
*1876 Kanun-i Esasi
1876 yılına gelindiğinde,
devletin siyasi yapısında bazı değişiklikler yapmak, ülkeyi bir parlamentoya
kavuşturmak ve meşruti bir sistem kurmak amacıyla Kanun-i Esasi
hazırlanmıştır. Bu yasa ile Türk vatandaşlarına klasik anlamda ferdi hak ve
hürriyetler sağlanmıştır. Fakat yasa tanıdığı bu hürriyetleri teminat altına
almamıştır.
Yirmidördüncü madde ile,
Osmanlı İmparatorluğunun Anayasası olan Kanun-i Esasi' de zorunlu çalışmanın
bir çeşidi olarak farzedilebilecek angarya usulü yasaklanmıştır. Bu maddede
"müsadere ve angarya ve cerime
memnudur. Fakat muharebe esnasında usulen tayin olunacak tekalif (vergiler)
ve ahval bundan müstesnadır" denilmiştir.
I. Meşrutiyet başarısız
olmuş ve 1908' de II. Meşrutiyet ilan olunmuştur. II. Meşrutiyet yönetimi,
1876 Kanun-i Esasi' de birtakım değişiklikler yaparak aynen yürürlüğe
koymuştur.
*1886 Tarihli Maadin
Nizamnamesi
1869 tarihli nizamnamenin
yirmibeşinci maddesinin kaldırdığı zorunlu çalışma ile ilgili hükümler,
benzer şekilde, 9 bölüm ve 92 maddeden oluşan bu nizamnamenin altmışbeşinci
maddesinde şöyle ifade edilmiştir:
"Maadin idaresi
tarafından her vilayet merkezinde bir maden mühendisi bulundurulacaktır ...
ve maden amelesinin ecr-i misl ve hüsn-ü rızaları ile kullanılıp bu yüzden
kimseye cebir ve zarar vukua getirilmemesine vali-i vilayet ve mühendisler
tarafından daima takayyüt ve ihtimam olunacaktır."
Böylece, bu madde ile
yeniden, zorunlu çalışma yöntemine son verildiği yinelenmiştir.
*1888 Tarihli Amele
Tahririne Mahsus Nizamname
Sekiz maddeden müteşekkil
olan nizamname günümüz Türkçesiyle, resmi izin almaksızın işçi
çalıştırılamayacağını ifade etmektedir. Nizamnamenin içinde, niçin
düzenlendiğine dair bir işaret yoktur. Fakat, 1861 senesine kadar yaygın bir
şekilde var olan ve bu tarihten sonraki maadin nizamnameleri ile yasaklanan
zorunlu çalışma ve angaryayı önlemeye yönelik bir nizamname olduğu
anlaşılmaktadır.
Nizamname, işverenlerin
işçiler üzerinde baskı yolu ile cebri hizmet sözleşmesi yapmalarını
engelliyor ve ancak idarenin nezareti altında yapılabilecek sözleşmeyle
ilgili bazı tedbirler getiriyor.
Birinci maddede;
dersaadet ve bilad-i selasede kaymakamlık ve zabtiye nezaretinden, taşrada
ise mahalli hükümetlerden resmi izin belgesi alınmadıkça, Osmanlı
topraklarında işçi adıyla veya başka bir ad altında insan çalıştırılmasının
tamamen yasak olduğu, fakat bina inşaatında ve bağ ve bahçelerde ve
çiftliklerde izin alınmaksızın alelade istihdam olunan işçilerin bu
nizamname hükümlerinden muaf olduğu belirtilmektedir.
İkinci, üçüncü ve
dördündü maddeler, izinin nasıl alınacağına; beşinci madde ise, hükümetten
imtiyaz, ihale ve iltizam almış şahıs veya şirketler hakkında dahi bu
nizamname hükümlerinin tamamen uygulanacağına işaret etmektedir.
Altı ve yedinci
maddelerde, izinsiz işçi çalıştıranların ve çalıştırılmasına vesile
olanların veya ihmali olan memurların bir aydan üç aya kadar
hapsedilebileceğine dikkat çekilmiştir.
*1906 Tarihli Maadin
Nizamnamesi
1906 tarihli maadin
nizamnamesi, 1869 ve 1886 tarihli maadin nizamnamelerinin yeni hükümler
ilave edilerek geliştirilmiş yeni şeklidir. Diğer ikisinde olduğu gibi, bu
nizamnamede de, zorunlu çalışma ve angarya, öncekilere benzer bir madde
metni ile yasaklanmıştır. Buna göre, madde yetmiş ikide; "...ve maden
amelesinin ecr-i misl ve hüsn-ü rızalarıyla kullanılıp bu yüzden kimseye
cebir ve zarar vukua getirilmemesine vali-i vilayet ve mühendisler
tarafından daima takayyüt ve ihtimam olunacaktır"
ifadesi yer almıştır. Yani adil bir ücret ve çalışanın rızası, kurulacak iş
ilişkisinde şart olarak aranmaktadır.
Nasıl diğerleri zorunlu
çalışma yöntemini kaldırmaya muvaffak olamadıysa, bu nizamnamenin
teşekkülünden sonra da, etkin bir uygulama ve denetim olanağı olmadığından,
zorunlu çalışma varlığını sürdürmüştür.
B - BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
DÖNEMİ (1920-1923)
Büyük Millet Meclisi,
ülkenin içinde bulunduğu olumsuz iç ve dış şartların varlığına ve kısa
müddetli görev süresine rağmen, çalışma hayatının ihtiyaç duyduğu konulara
şaşırtıcı bir hassasiyetle ilgi göstererek, birtakım yeni sosyal politikalar
oluşturmuştur.
*Ereğli Kömür Havzası Yasası (23 Eylül
1921)
15 maddeden müteşekkil
151 numaralı Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik
Kanun kabul edildiğinde, Ereğli bölgesi Fransızlar' ın işgali altındaydı.
Kömür havzasında 10 bin dolayında maden işçisi, yabancı uyruklu maden
işletmecilerine ait ocaklarda kötü koşullarda çalışıyordu.
Kanunun gerekçesinde,
mevcut nizamnamelerin yetersizliğinden dolayı, işçinin hukukunu koruyacak
hiçbir teminatın bulunmadığı, maden ocaklarında işçilerin mecburen çalışmaya
zorlandığı, bu mecburiyetin 13-50 yaşlarındaki çalışanları kapsamına aldığı,
ezilen amelenin hiçbir taraftan desteklenmediği belirtildikten sonra, bu
kimselerin daha insani çalışma şartlarına kavuşturulabilmesi için, bu kanun
tasarısının hazırlandığı belirtilmekteydi.
151 sayılı bu yasa, ilk
"doğrudan" koruyucu sosyal politika önlemlerini oluşturması bakımından önem
taşır. Yani asıl amacı işçileri korumaktır. Oysa, Dilaver Paşa Nizamnamesi,
asıl amacı üretimi artırmak olan ve dolaylı yoldan iş ilişkilerini
düzenleyen ilk sosyal politika örneğini oluşturuyordu.
Dilaver Paşa Nizamnamesi
ve ondan sonra gelen maadin nizamnameleriyle bir çok defa yasaklanan fakat
bu yasağın uygulanamadığı zorunlu çalışma yöntemine son vermek, bu yasanın
ana gayelerinden en önemlisini teşkil etmiştir. Zorunlu çalışmanın
kaldırılması Meclis tarafından hiç tartışmasız kabul edilmiştir. Yasa
metninde bu husus şöyle ifade edilmiştir
Madde 2: "Maden işlerinde
amelenin cebren istihdamı ve angarya suretiyle herhangi bir işe sevki ve
maden ocakları dahilinde 18 yaşından dun (aşağı) olanların istihdamı
memnudur."
Dokuzuncu maddede ise, bu
koruyucu kuralların yaptırımı (kuvve-i teydiye) olmak üzere, kuralları
yerine getirmeyen madenci ve mültezimlerin, ruhsatname, şartname ve
imtiyazlarının fesholunacağı öngörülmüştür.
Ne var ki, küçük ölçekli
bir İş Yasası sayılabilecek bu kanunun da önceki nizamnamelerin başına
geldiği gibi, tümüyle uygulanarak yaşama aktarılması gerçekleştirilememiştir.
C - CUMHURİYET DÖNEMİ
(1923 SONRASI)
Ülkemiz, içinde
bulunduğumuz son dönemde, zorunlu çalışma kavramına tamamen yabancıdır.
Fakat, yeni Cumhuriyet rejiminin de, çalışma hürriyetini ortadan kaldıran
zorunlu çalışmaya müracaat ettiği, bu konuda sabıkalı olduğu bir devir
yaşanmıştır.
Osmanlı ve Büyük Millet
Meclisi dönemlerinden kalma zorunlu çalışmayı yasaklayıcı mevzuatın
varlığına rağmen, II. Dünya Savaşı' nın devam ettiği yıllarda, hükümete
olağanüstü yetkiler veren Milli Korunma Kanunu hazırlanmış ve bu Kanun' un
dokuzuncu maddesi ile, hükümete zorunlu çalışmaya başvurabilme yetkisi
tanınmıştır. Zira, yetişkin erkeklerin silah altına alınmaları nedeniyle
daha da düşen işgücü açığını kapatmanın en pratik yolu budur. Hükümet bu
yetkisini bilhassa kömür ocaklarının bulunduğu Zonguldak-Ereğli bölgesinde
1947 yılının sonuna kadar kullanmıştır.
Lakin, bu uygulamalar tepki görmüştür. Bölge halkı bu tepkiyi siyasal yaşama
yansıtmış ve Cumhuriyet Halk Partisi buradaki seçimlerde sürekli ve önemli
oy kayıplarına uğramıştır.
Zorunlu çalışma, aşağıda
geniş bir şekilde ele alınacak Zonguldak Kömür Havzası uygulamasından başka,
daha birçok işkolunda da uygulanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı' nın
sürdüğü bu dönemde, devlet, mükellefiyet (zorunlu çalışma) yüklediği
kişilerden ayrı olarak, eksik işgücü açığını kapatmak maksadıyla kendi
denetimi altındaki sanayi ve maden işletmelerinde çalıştırılmak üzere düşük
ücretli, sürekli ve kötü çalışma koşullarına tepki göstermeyecek bir işgücü
kaynağı daha aradı. Bu kaynağı "askerler" ve "hükümlüler" oluşturuyordu
(Bunların kullanılması ILO’ ya göre zorunlu çalışmadır). Onbinlerce mahkum
ve er bu şekilde çalıştırılmıştır. Bu uygulama savaş sonunda da bir müddet
devam ettirilmiştir.
Cumhuriyet' in ilk
dönemlerinde, zorunlu çalışma sayılabilecek diğer bir uygulama eğitim
sahasında cereyan etmiştir. İsmet İnönü' nün, cumhurbaşkanlığı yaptığı
dönemde, ülkenin iktisaden kalkınmasının önünde çok büyük bir engel olan
düşük okur-yazar oranını yükseltmek ve az sayıda bulunan eğitim kurumlarının
adedini özellikle köylerden başlayarak çoğaltmak amacıyla yeni öğretmen
okullarının kurulmasına çok önem verdiği ve buradan mezun olanların ihtiyaç
duyulan bölgelerde eğitmen olarak mecburi bir şekilde istihdam ettiği
görülmüştür.
1942 yılından sonra, yine
İnönü' nün yöneticilik döneminde uygulanan bir başka zorunlu çalışma örneği
"yol vergisi" dir. Herkes, yol vergisi adı altında ülkenin yol, kanal vb.
altyapı hizmetlerinde kullanılmak üzere bir miktar para verme yükümlülüğüne
tabi tutulmuştur. Bu parayı veremeyenler ise, bizzat bedenen bu imar
işlerinde çalıştırılmışlardır. Birçok insan, özellikle ekonomik gücü olmayan
köylüler, yol vergisini çalışarak ödemişlerdir.
Dönemle ilgili kısa
bilgilerden sonra, aşağıda, zorunlu çalışmayla alakalı mevzuat sırasıyla
tetkik edilecektir.
*1924 Tarihli Ereğli Amelesine Müteallik
Maden Nizamnamesi
Yeni Cumhuriyet rejiminin
26 Mart 1924 tarihinde çıkarttığı bu nizamname, bundan evvelki maden
nizamnamelerinin devamı ve bir benzeri mahiyetindedir. Nizamnamede önceden
olduğu şekliyle, yine maden üretimi ön plandadır. Konumuzla ilgili iki madde
vardır:
Yetmişikinci maddede
kısaca, madenlerde çalışacak işçilerin bir ücret mukabilinde ve hüsn-ü
rızalarıyla çalıştırılabilecekleri belirtilmekte ve zorunlu çalışma yasağı
bir kere daha yinelenmektedir.
Yetmişbeşinci maddede
ise, buna riayet etmeyenlere, vali tarafından cezalar verilebileceği ifade
edilmektedir.
*1924 T.C. Anayasası
Türkiye' nin ilk
Anayasası özelliğine sahip olan 1924 Teşkilat-i Esasiye Kanunu 6 bölüm ve
105 maddeden ibarettir. Anayasa hazırlanırken etkisi altında kalınan 1789
tarihli Fransız İnsan Hakları Beyannamesi' nin hürriyetçi yapısı, diğer
sosyal müesseselerle birlikte çalışma hayatının gelişmesine de uygun bir
zemin hazırlamıştır.
Geniş şekilde insan
haklarına ve dolayısıyla çalışma hürriyetine yer veren 1924 Anayasası,
angaryayı yasaklamıştır. Fakat, anayasadaki angarya yasağı, zorunlu çalışma
yasağını da birlikte içermemektedir. Anayasa, kişi rızasına dayanmayan,
ancak bir karşılığı bulunan zorunlu çalışmayı yasaklayıcı hiçbir hükme sahip
değildir. (Angarya ile zorunlu çalışma arasında belirli bir fark vardır.
Kişi, zorunlu çalışmaya da iradesi dışında maruz kalmakta fakat çalışmasına
mukabil bir karşılık almaktadır. Angaryada ise herhangi bir karşılık
sözkonusu değildir.) Zorunlu çalışma tabirinden kasten kaçınılmıştır.
Türklerin Hukuku Ammesi
başlıklı beşinci bölümün yetmişüçüncü maddesi, "işkence, eziyet, müsadere ve
angarya memnudur (yasaktır)" ifadesiyle açık şekilde kişi rızasına
dayanmadan ve bir karşılıksız olarak yaptırılan angaryanın yasaklandığını
belirtmektedir.
Bu maddenin hemen
akabinde gelen yetmişdördüncü maddede ise, bu yasağın bazı hallerde
istisnasının olabileceği zikredilmiştir. Maddeye göre; "... fevkalade
hallerde kanunu göre tahmil olunacak (yüklenecek) para ve mal ve çalışmaya
dair mükellefiyetler müstesna olmak üzere hiçbir kimse, hiçbir fedakarlık
yapmaya zorlanamaz." Bu süretle, olağanüstü hallerde çalışma zorunluluğunun
getirilebileceği belirtilmiş ve bu maddeyi temel alarak, 1940 yılında,
Ücretli İş Mükellefiyeti (zorunlu çalışma) sistemini getiren 3780 sayılı
Milli Korunma Kanunu tesis edilmiştir.
*1940 Tarihli Milli Korunma Kanunu
Eylül 1939' da Almanya ve
Polonya arasında başlayan savaş, İngiltere ve Fransa' ya da bulaşmış ve daha
sonra bir dünya savaşı (II. Dünya Savaşı) özelliğini kazanmıştır. Türkiye bu
savaşa girmemiş, fakat her an savaşa hazır bir halde beklemiş ve birtakım
tedbirler almıştır. Bu tedbirlerden birisi de hükümete iktisadi alanda
olağanüstü yetkiler veren 18. 01. 1940 tarih ve 3780 Sayılı Milli Korunma
Kanunu' dur.
Bu Kanun' a dayanan
hükümet, ülkede cereyan eden olayların, her seferinde ayrı şekilde
çıkartılacak kanunlarla tedbir alınmasını mümkün kılmayacak surette hızlı
geliştiğini gerekçe göstererek, Meclis' ten, gerektiğinde kullanmak
koşuluyla ekonominin bütününü düzenleme yetkisi istemiştir. Meclis,
hükümetin talebini kabul etmiş ve ona sanayi, maden ve diğer müesseselerde
neyi, ne miktarda üreteceğini belirleme, bu hedeflere varmak için gerekli
çalışma ve değişiklikleri yaptırma ve bunları kontrol etme yetkisi
vermiştir. Buna göre, hükümetle işbirliği yapmayan işletmelere devlet el
koyabilir ve bunları bizzat kendisi işletebilirdi (M.K.K., m. 7-8).
Kanun, dokuzuncu maddesi
ile hükümete, ihtiyaç duyulduğunda, sanayi ve maden müesseselerine işçi ve
uzman sağlama ve bu amaçla ücretli iş mükellefiyeti tesis etme yetkisi de
vermektedir.
"Hükümet, sanayi ve
maadin müeesseselerinin istihsalini (üretimini) ve diğer işyerlerindeki
mesaiyi, bu kanunun derpiş ettiği ihtiyacı karşılayabilecek hadde
çıkarabilmek için lüzumlu olan işçi kadrosunu ve ihtisas elemanlarını temin
eder. Bu maksatla vatandaşlara ücretli iş mükellefiyeti tahmil edebilir."
Kanunun bu maddesinden
yola çıkarak, başta Zonguldak kömür havzası olmak üzere çeşitli sanayi ve
maden işletmelerine işçi temin etmek amacıyla ücretli iş mükellefiyeti
sistemi tesis edilmiştir. Bu mükellefiyetlerden bazıları şunlardır:
Etibank' a bağlı Soma,
Tavşanlı, Değirmisaz linyit işletmelerinde iş mükellefiyeti; Hakkari ve
Mardin vilayetlerindeki nakil vasıtalarında ücretli çalışma zorunluluğu;
demiryolları tamiratında ücretli iş mükellefiyeti; linyit kömür madeninde
ücretli iş mükellefiyeti; maden direği işlerinde iş mükellefiyeti; Sivas
çimento fabrikasında iş mükellefiyeti; maarif matbaasında iş mükellefiyeti;
nafiada ücretli iş mükellefiyeti
...
Mesela, yapılan bir
araştırmaya göre, 1944 yılında Soma, Değirmisaz ve Tunçbilek madenlerinde
günde ortalama 4552 kişi çalışıyordu. Bunların yüzde 58.2' si zorunlu
çalışmaya tabi tutulan daimi ve münavebeli mükellef, yüzde 27' si gönüllü
işçi ve yüzde 14.8' i mahkum idi. Daimi bir şekilde zorunlu çalışmada
bulunan mükellefler, 2/18670 sayılı kararname ile askerlikten tecilleri
yaptırılmış kalifiye ustalarla bazı memurlardı.
Ayrıca, Tekel
İşletmesine, dokuma ve iplik fabrikalarına, Sümerbank' a, elektrik, tramvay
ve tünel işletmelerine, şeker fabrikalarına, darphane ve damga matbaasına
bağlı işyerlerinde çeşitli Koordinasyon Heyeti Kararları ile İş Kanunu' nda
belirtilen sınırları aşan fazla mesai yaptırılmıştır. Hükümet
kararnamelerinin incelenmesi neticesinde, zorunlu çalışmanın özel sektör
işyerlerinde uygulandığına rastlanılmamıştır.
Kanun' un onuncu
maddesine göre, sanayi ve maden müesseselerinde ve diğer işyerlerinde
çalışan işçiler, teknisyenler, mühendisler, uzmanlar ve diğer müstahdemler,
çalıştıkları müesseseyi ve işyerlerini geçerli bir mazeret olmaksızın ve
haber vermeksizin terkedemeyeceklerdir.
M.K.Kanunu, II. Dünya
Savaşı esnasında Türkiye' nin iktisat politikasının en önemli dayanağı
olmuştur. Kanun ve ona dayanılarak çıkarılan kararnameler, bu dönemin özel
ihtiyaçlarını gidermeye yönelik düzenlemelerdir. Ve olağanüstü koşullar
ortadan kalkınca, 1947 yılında, Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.
Zorunlu çalışma, en geniş
şekliyle, Koordinasyon Heyeti tarafından hazırlanan ve Bakanlar Kurulu' na
sunulan "Ereğli Kömür Havzasındaki İstihsalatın Artırılması İçin Ücretli İş
Mükellefiyeti Tesisi" hakkındaki 24. 02. 1940 tarihli ve 2 Sayılı Karar' ın,
Bakanlar Kurulu' nun 26. 02. 1940 tarihli toplantısında okunup kabul
edilmesiyle uygulanmıştır.
2 sayılı karar, dört
bölüm ve 20 maddeden oluşmakta ve kimlerin mükellefiyete tabi olduğu,
ücretlerin ne şekilde ödeneceği, celp usulleri, çalışma şartları, mazeretler
ve mükellefiyetin yürütülmesi için kurulacak teşkilattan bahsetmektedir.
M.K.K.' nun dokuzuncu
maddesi ile kurulan ücretli iş mükellefiyeti sisteminin en geniş hacimli ve
önemli bir uygulaması Ereğli kömür havzası ocaklarında gerçekleştiğinden, bu
tatbikatı ayrı bir başlık altında incelemek uygun olacaktır.
*Ücretli İş
Mükellefiyeti' nin Zonguldak-Ereğli Kömür
Havzasında Uygulanması
(2 Sayılı Kararname)
Kömür ocaklarının 1848
senesinde işletilmeye açılmasından sonra daima işçi kıtlığı ve bilhassa
profesyonel ve kalifiye işçi yokluğu ile karşılaşılmıştır. Öteden beri, bu
güçlükleri yenmek için hep en kolay yola başvurulmuş, işçiler zorunlu
çalışmaya tabi tutulmuşlardır. Genellikle madenlerin yakınındaki köy halkı,
burada çalışmakla yükümlü tutulmuştur. 1867' de kömür üretimini artırmak
amacıyla iş başına getirilen Miralay Dilaver Paşa, bu amacı gerçekleştirmek
için bir nizamname hazırlamış ve bu nizamname ile ilk defa yasal bir şekilde
zorunlu çalışma mecburiyeti getirilmiştir. Ancak kısa bir zaman sonra
çıkarılan Maadin Nizamnamesi (1869) ile zorunlu çalışma yasaklanmıştır.
Dilaver paşa
Nizamnamesinden 73 yıl sonra, ücretli iş mükellefiyeti adı altında zorunlu
çalışma rejimi havzada ikinci kez devlet eliyle kurulmuştur. M.K.K.' nda
sanayi, maden ve diğer işyerlerinde getirilebileceği belirtilen iş
mükellefiyeti, böylece ilk kez kömür madeninin bulunduğu havzada uygulamaya
konulmuştur.
Kömür havzasında yeterli
işçinin temin edilememesi, temin edilecek işçilerin bu işten anlayan
kişilerden oluşması zorunluluğu ve kömür madenlerinde çalışan geçici
köylü-işçi tipinin bu yolla düzenli çalışmaya alıştırılarak daimi bir yapıya
kavuşturulabileceği düşünceleri, ücretli iş mükellefiyetinin havzada
uygulamaya konulmasının gerekçeleri olarak sayılabilir.
Bunlardan başka,
Cumhuriyet' in ilk yıllarında kurulan sanayi işletmelerinin, demiryolu ve
denizyollarının kömüre olan taleplerinin artması, kömürün yakacak olarak
kullanımının yaygınlaşmaya başlaması da zorunlu çalışma rejiminin
kurulmasında etken olmuştur.
Öncelikle, zorunlu
çalışmanın düzenli bir şekilde uygulanabilmesi için Zonguldak mıntıkası
İktisat Müdürlüğü tarafından, mükellefiyet işleri ile uğraşmak, daimi ve
münavebeli işçileri tesbit etmek, münavebe sürelerini tesbit ve işçileri
celp etmek, davete uyulmadığı takdirde jandarma ve zabıta kuvvetlerine
başvurmak üzere bir "İş Mükellefiyeti Takip Müdürlüğü" kurulmuştur (m. 15).
2 sayılı kararnamede
mükellefler tesbit edilirken bazı özellikler aranmıştır. Bunlar;
a-) Zonguldak ahalisinden
olup, kömür işlerinde az çok çalışmış olmak,
b-) Zonguldak ahalisindan
kömür işlerinde çalışmayı adet edinmiş ailelere mensup olup, çalışma yaşına
(M.K.K.' na göre çalışma yaşı 16' dır) gelmiş bulunmak,
c-) Zonguldak ahalisinden
olup, hiçbir işle meşgul olmamak,
d-) Diğer vilayet
halkından olup, maden işlerinde mesai ve bilgilerinden yararlanılacak
(uzman, sanatkar ve bilumum vatandaşlar) kişi olmak,
e-) Vatandaş olmak
(yabancılar ve vatansızlar mükellefiyete tabi değildir),
f-) Yaş ve bünye olarak
çalışmaya müsait olmak (16-53 yaşları arasında olanlar ve Ereğli Kömür
Havzası Sağlık Teşkilatı tarafından yapılan sıhhi muayene sonucu çalışmaya
uygun olanlar, madenlerde çalıştırılabilir),
g-) Diğer bir kanuni
hizmet veya kamu hizmetinde olmamak (sadece, önceden kömür ocaklarında
çalışmış bulunan yedek subay ve erler tesbit edilerek, bunlar askerliğinin
geri kalan kısımlarını maden ocaklarında çalışarak ifa etmekle yükümlü
tutulmuşlardır), şeklinde tasnif edilebilir.
Bu özelliklere sahip
bulunanların nüfus dairesinden ve askerlik şubelerinden kayıtları
çıkartılmış ve çalışması uygun görülenler, daimi ve münavebeli çalışmada
bulunmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Münavebeli çalışanlar, 1.5 ay çalışıp
sonra köylerine dönüyorlar, sıra tekrar kendilerine gelince ocaklara geri
geliyorlardı. Kişilere zoraki olarak yüklenilen bu uygulamayı yöre halkı
"kellefiyet" olarak adlandırmıştır. Sebebi, hem ücretli iş mükellefiyetinin
söylenişinin zor olması, hem de halkın yasağa karşı duyduğu tepkinin bir
sonucudur.
Zorunlu çalışmaya tabi
tutulanların emeklerine mukabil bir ücret ödeniyordu. Zaman esasına göre
ödenen bu ücreti, İktisat Bakanlığı, emsal ücretleri dikkate alarak tesbit
edecektir (m. 3). Yani, ücret tarifeleri Avrupadaki gibi işçi ve müteşebbis
birlikleri arasında birkaç senelik müddetle imzalanmış toplu sözleşmeler
olmayıp, doğrudan doğruya otoriter kuvvetine dayanarak devlet tarafından tek
taraflı tanzim edilmiş bir tarifedir.
Mükelleflerin, yasada çok
sınırlı miktarda belirtilmiş mazeretler dışında, çalışma süreleri esnasında
muhakkak işyerlerinde olmaları gerekmektedir. Üretimi aksatmamak için az
sayıda tesbit olunan mazeretler dışında işe gelmeyenler çok ağır cezai
müeyyidelerle karşı karşıya bırakılmışlardır. Yasada belirlenen mazeretler;
mükelleflerin ikinci dereceye kadar kan ve dünür hısımlarından birinin
ölümü, mükellefin hastalanması (çocuğunun hastalanması bile mazeret
değildir) ve yangın, sel, tipi, zelzele gibi zorlayıcı sebeplerdir (bunların
varlığı halinde mükellefin işyerine ulaşması mümkün olmayabilir) (m. 12).
Tabii ki, bu mazeretlerin hepsinin resmi bir belge ile ispatlanması
gerekmektedir (m. 13).
Kömür havzası 1937
yılından başlayarak hükümetin devletleştirme politikasına sahne olmuştur.
İhtiyacın hep altında kalan üretimi arttırmak ve çoğunlukla yabancıların
elinde bulunan ocaklarda çalışan vatandaşları içinde bulundukları kötü
çalışma koşullarından kurtarmak amacıyla, dönemin hükümeti harekete
geçmiştir. Gaye, bütün kömür ocaklarını tek el altında toplamaktır.
Ne yazık ki, ocakların
hem tek bir devlet işletmesi altında toplanması (Ereğli Kömür İşletmesi
-E.K.İ.- İdaresi), hem de ücretli iş mükellefiyeti rejiminin kurulmuş
olmasına rağmen, üretim artışında en önemli unsur olan yeterli işçi
sağlanamamıştır. Hatta çok aşırı cezaların mevcudiyeti bile bunu
gerçekleştirememiştir. Bunun önemli iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi,
ücretlerin civarda verilen ücretlere oranla çok düşük olması, ikincisi ise,
aslında köylü olan bu işçilerin, mevsim dolayısıyla kendi zirai işleri ile
uğraşmak istemesidir.
Ayrıca, havzadaki verim
düşüklüğü de dikkat çekicidir. Kişi başına üretim hasılası Almanya' daki,
Batı Avrupa' daki ve Kuzey Amerika' daki kömür bölgelerinde çalışan işçilere
nazaran çok düşük bir orandadır. Bunda yeni tekniğin havzaya girmemesi,
gerekli makina-teçhizat eksikliği gibi unsurların yanında, işçilerde çalışma
şevkinin eksik olmasının da çok büyük bir katkısı vardır. Mecburen çalışan
işçi işini sevmez ve ona karşı neşesiz ve bigane olur. İşçiler, tabii
hapishanedeki mahkumlar gibi bir an önce mükellefiyet müddetinin bitmesini
beklemektedirler; böylece iş hasılası da az ve düşük kıymetli olmaktadır.
Bununla birlikte, yaralanmayla ve ölümle sonuçlanan iş kazaları da yüksek
olmuştur.
Zorunlu çalışma sistemini
getiren yasa 1947 senesinde lağvedilmiştir. Buna rağmen, Ereğli Kömür
İşletmeleri uzun bir müddet daha işçi gereksinmesini, memleketin her
tarafında kurulan "resmi iş ve işçi bulma kurulları" vasıtasıyla değil de,
eski uygulamayı andırır bir yolla temine devam etmiştir. E.K.İ. İdaresi,
belirli kazalardan belirli oranda "gönüllü" işçilerin talip olmasını
beklemiştir. Arzu edilen işçi miktarı muhtarlara bildirilmiş, onlar da
işçilerin yollanmasını temin etmişlerdir.
*1961 T.C. Anayasası (9 Temmuz 1961)
27 Mayıs 1960 askeri
darbenin ardından hazırlanan 1961 Anayasası, sivil olmayan vasfına rağmen,
Türkiye' nin sosyal politika ve sosyal haklar tarihinde önemli bir kilometre
taşı olduğundan Türk anayasaları içinde özel bir yer kazanmıştır.
Anayasa' nın ikinci maddesinde devletin "sosyal hukuk devleti" olduğu
belirtilmiş ve bu ilkeden hareket edilerek toplumun çalışma ilişkileri
düzenlenmek istenmiştir. Anayasada çeşitli sosyal ve ekonomik haklara yer
verilerek, herbiri temel haklardan sayılmış ve teminat altına alınmıştır.
Kırkikinci maddenin
birinci fıkrasında, çalışmanın, herkesin hakkı ve "ödevi" olduğunu
vurgulamış, aynı maddenin üçüncü fıkrasında "angarya yasaktır" denilmek
suretiyle, mecburi "karşılıksız" çalışmayı ifade eden angarya
yasaklanmıştır. Ancak anayasa, mecburi "karşılıklı" çalışma olarak
tanımlanabilecek zorunlu çalışmayı doğrudan yasaklayıcı bir hükme sahip
değildir. Anayasa tasarı halinde iken, üçüncü fıkra "kimse zorla
çalıştırılamaz" şeklinde idi, fakat sonradan "angarya yasaktır" biçimine
çevrilmiştir.
Aynı maddenin dördüncü
fıkrasında, memleketin ihtiyacı olan durumlarda angarya yasağının
istisnalarının olabileceği ifade edilmiştir: "Memleket ihtiyaçlarının
zorunlu kıldığı alanlarda vatandaşlık ödevi niteliği alan beden veya fikir
çalışmalarının şekil ve şartları, demokratik esaslara uygun olarak kanunla
düzenlenir."
Görüldüğü üzere, 1961
Anayasası' nda çalışma ödevi (yani zorunlu çalışma) kimi koşullara
bağlanmıştır. Bunlar; 1-) ülke gereksinimlerinin bir zorunluluk yaratması,
2-) vatandaşlık ödevi niteliği taşıması ve 3-) demokratik esaslara uygun
olarak yasa ile düzenlenmesidir.
Kırkikinci maddenin
gerekçesinde, çalışma ödevinin zorunlu çalışma anlamına gelmeyeceği
açıklanarak şöyle devam edilmektedir: "Ancak, 1950 Anlaşmasında da (4 Kasım
1950 tarihli İnsan Haklarını Koruma Anlaşması) belirtildiği üzere, normal
vatandaşlık vazifeleri arasına girecek mahiyette (yani kamu vicdanının ve
sorumluluk hissine sahip fert vicdanının zorunlu çalışma saymayacağı) bazı
mükellefiyetlerin, angarya yasağı hükmünün dışında kalması, toplum hayatının
zaruretleri icabıdır. Bundan ötürüdür ki, yalnız askerlik hizmeti değil,
icabından gençlerin kısa bir müddet köy hizmeti yapmaları vb. gibi birtakım
memleket hizmetleri, zaruri bir ihtiyaca cevap verdiği nisbette,
vatandaşlara yüklenebilecektir. Bilhassa, memleketimizin ihtiyaçları ve
süratli kültürel ve sosyal kalkınması zarureti, böyle bir istisnayı haklı
kılmaktadır."
Kırkikinci maddenin
üçüncü fıkrası ile gerekçe arasındaki uyumsuzluk hemen dikkati çekmektedir.
Bunun nedeni, maddenin önce "zorunlu çalışma yasaktır" şeklinde iken
"angarya yasaktır" biçimine dönüştürülmesi ve gerekçenin bu yeni şekle
uydurulmamasıdır.
*1982 T.C. Anayasası (7 Kasım 1982)
Türkiye 12 Eylül 1982' de
yeni bir darbe daha geçirmiştir. Darbeden sonra yönetimi ele geçirenler,
atamalı bir meclis (Danışma Meclisi) kurmuşlardır. Danışma Meclisi bir
anayasa tasarısı hazırlamış, tasarıya Milli Güvenlik Konseyi son şeklini
verdikten sonra, halk oyuna sunulmuş ve kabul olunarak 2709 sayılı yasa ile
07. 11. 1982 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
1982 Anayasası, çalışma
münasebetleri ile ilgili hükümleri kısıtlayıcı bir şekilde yeniden
düzenlemiştir. Bu kısıtlayıcı düzenlemelerin sebebleri arasında; 1961-80
yılları arasında hürriyetlerin kötüye kullanılması ve bu durumun Türk
çalışma ilişkilerini birtakım çıkmazlara sokması, anarşi ve terörün sendikal
hareket içine sızması vb. olumsuzluklar sayılabilir. Bu yüzden Anayasa,
ekonomik ve sosyal haklara (sosyal politikaya) ilişkin olarak, özellikle
sendikalar söz konusu olduğunda ayrıntılı düzenlemeler yapmış ve sonraki
düzenlemeler yapılırken yasa koyucuları bağlamak istemiştir. Bunun için 1982
Anayasası, doktrinde bir çok yazar tarafından "tepki Anayasası" olarak
nitelendirilmiştir.
Zorunlu çalışma, ilk defa
1982 Anayasasında doğrudan doğruya yasaklanmıştır. Kişinin Hakları ve
Ödevleri başlıklı ikinci bölümün onsekizinci maddesinin başlığı "zorla
çalıştırma yasağı" başlığını taşımaktadır. Günümüzde hala geçerliliğini
sürdüren 1982 Anayasası, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan "Hiç kimse
zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır" ifadeleriyle her iki gönülsüz
çalışma çeşidini de yasaklamıştır. Sık sık tekrarlandığı gibi, zorunlu
çalışma ile angarya arasındaki fark, zorunlu çalışmanın bir ücret içermesi,
angaryada ise ücret ödenmemesidir. Her ikisi de bütün insan hakları
belgelerinde ve özellikle Uluslararası Çalışma Örgütü' nün sözleşmelerinde
yasaklanmıştır.
Maddenin birinci
fıkrasının gerekçesi şu şekildedir: "Çalışma, iş görme, kişinin serbest
iradesiyle yüklendiği bir faaliyet, diğer bir deyimle serbest iradeyle
üstlenilen bir yüktür. Bu yükün kişiye zorla kabul ettirilmesi, kendisinin
iradesi dışında bir faaliyette bulunmaya mecbur bırakılması, hem kişi
hürriyetiyle bağdaşmayan bir husustur; hem de bu duruma sokulan kişi için
bir eziyet teşkil eder. Bu nedenledir ki maddenin birinci fıkrası zorunlu
çalışmayı yasaklamaktadır. Bu fıkra ile aynı zamanda 'angarya yasağı' da
getirilmiştir. 'Angarya' kişinin emeğinin karşılığını almadan zorla
çalıştırılmasıdır |